14 Kasım 2010 Pazar

anti-romantik bir deneyimin denemesi; Traquair Şatosu!


Nihayet, İskoçya'ya geldiğimiz günden beri Delfina'nın anlata anlata bitiremediği yakın dostlarının şatosuna davetliyiz! Traquair Şatosunun 21. lady'si Catherine Maxwell Stuart'in süpriz doğumgünü yemeğine katılacağız bu akşam. Toplantıdaki tek yabancı ben olacağım. Bu hem avantajlı, hem dezavantajlı bir durum. Köşemi iyi korumam gerektiği kesin. Delfina'nın köşkündeki hazırlığımız tam bir güne yayılıyor. Hediye olarak iki domuz bacağı ve dev bir kalıp cheddar peyniri sipariş ediliyor Edinburgh'dan. Ben bir dost yemeğinden ziyade, sosyolojik bir alan araştırmasına çıkacakmış gibi hazırlıyorum kendimi. Yanıma küçük bir not defteri ve fotoğraf kamerası alıyorum. Olabildiğince sade ve dikkatli giyiniyorum. Gece boyunca sessiz takılmam gerektiğini düşünüyorum. Aslında hepsi bu kadar! Devamı kendiliğinden gelecek nasıl olsa.. 21. yüzyılda, egzotize etme sırası bu kez bana gelmiş gibi hissediyorum. Bundan tanımsız bir intikamın hazzını alıyorum sanki. Bu kez ben karşıdan bakacağım. Tam 200 sene sonra, oryantalizme dair hala ödemek zorunda kaldığım bir hesabın defterini kapatacağım bu akşam. Güzel olacak! Bu kez, ben onların gravürlerinin içerisine gireceğim. Ben ve onlar diye birşey var çünkü... Bunu onlar yarattılar.


Traquair Şatosu, Edinburgh'un merkezini ve çevresini saran yüzlerce şatodan birisi. İskoçya'nın neredeyse tüm şatolarında olduğu gibi burada da mülk sahipleri geleneksel yaşamlarını sürdürmeye devam ediyorlar. Yakın dönemde birçok şato, devlet desteği ile kamuya açılmış. Günün belirli saatleri içinde randevu alan ziyaretçiler, Traquair ailesinin içinde yaşamaya devam ettiği bu mekanı görebiliyorlarmış. Edinburgh'a ortalama 50 km uzak olan şato, Delfina'nın köşküne komşu sayılır. Arabayı 85 yaşındaki Delfina kullandığı için yolculuk bana 3 saatmiş gibi gelse de, gerçekte birkaç dakikada oradayız. Son olarak Şatonun bahçesindeki bir gül ağacının üzerinden geçip kontağı kapatıyoruz. Derin bir nefes alıyorum. Henüz kapıyı açmadan karşıdan Catherine'nin eşi Mark görülüyor ve eliyle sessiz olmamız gerekiğini işaret ediyor. Bu süpriz bir yemek ve eğer Delfina kouşmaya başlarsa tüm süpriz bozulabilir. Sanırım Mark bunun farkında. Arabanın altında kalan Gül ağacı için topluca üzülüyoruz. Fısıldarayak "belki yaşar, sabah ilgileneriz, sorun değil..." diyor Mark.


Hırsız sessizliğinde ve hızlı adımlarla binaya giriyoruz. Bir şato klasiği olarak açtığımız tüm kapılar çığlık tonunda gıcırdıyor ancak kapılar hep gıcırdadığı için sanırım bu süprizi bozmaya yeterli bir etmen değil. Mağaramsı taş merdivenlerin ardından üçüncü kattaki ışıl ışıl resepsiyonda buluyorum kendimi. İçeride topu topu 15 kişi var. Tahmin ettiğim gibi hepsi İskoç. Duvarları kaplayan tablolar, bir önceki gün Scotland National Museum'un Edinburgh pavyonunda gördüğüm tablolarla aynı. Aynı ressamlar, aynı portreler, tüm portrelerde aynı ifadeler... Köşede bir Rembrandt ilişiyor gözüme ya da burada tüm ressamlar Rembrandt! Kestiremiyorum.


Kömür ve tahıl tatlarının ağızda ayrı ayrı yer ettiği ev yapımı İskoç viskilerimizi yudumluyoruz. Kesme cam bardaklarda, sürahiden ikram edilen bu viskiler hayatım boyunca içtiklerimin en lezzetlisi. Yanında çiğ Kaju fıstığı. Tahmin ettiğim gibi, Hindistan. Ve bir anda ışıklar kapanıyor! Nihayetinde, içeriye şatonun 12. ladysi Catherine giriyor. Hayli sessiz, hatta fısıldar bir tonu bu kez onu karşılamak için sürdürüyoruz. Topluca, fısıldamaya devam ediyoruz; "happy birthday to you, happy birthday to you, happy birthday, happy birthday, happy birthday to youuuuu!" Catherine sevinç içerisinde gülümsüyor, dişleri simsiyah! Her sene binlerce insanın ziyaret için randevu aldığı bir şatonun lady'sinin çürük dişlerini yaptırmamış olması onunla ilk göz göze geldiğim ana ayrı bir anlam katıyor. Altında basit bir jean ve elinde bir iphone! Ziyaretçileri öpüyor. Genç ama yorgun görünüyor. Göz altlarında derin torbalar var. Daha fazlasını o an kestiremiyorum. Ona daha fazla bakmıyorum. Onu inceleyerek, onu kırmak ve yıpratmak istemiyorum daha doğrusu.


Bu naif karşılamanın ardından şatonun en alt katındaki büyük yemek salonuna geçiyoruz. Usule uygun olarak binanın birçok bölümünde elektrik yok. Bu özel bölümlerin aydınlanması için mum ve gaz lambaları kullanılıyor. Dışarıda lapa lapa kar yağıyor. Bazı odalar sıcak, bazı odalar derin dondurucu. İçerinin ısısını tam olarak anlayamıyorum. Yolda gözüme yaşam olan bir oda çarpıyor. Sehpanın üzerinde bir adsl modem. Acaba çatılarında bir çanak anten var mı? Tuhaf. Belli ki aile, bugünün elzem yaşam standartları ile 400 yıl öncenin korunması gereken koşulları arasında analitik bir mekik dokuyor. Belli ki, bu aslında onları fazlasıyla yoruyor. Yaşadıkları yer, hem kendilerinin, hem kendilerinin değil gibi. Mekanla kurdukları ya da kuramadıkları aidiyet ilişkisi, başlı başına bir psikanalitik metnin konusu gibi. Burada herşey, hem biraz göründüğü 'gibi' hem de görünmediği..


Traquair Şatosunun son lady'si Catherine'in birbirine çok yakın yaşlarda dört küçük çocuğu var. Derebeylik döneminden beri süregiden akraba evliliklerinin yarattığı genetik risklerden dolayı (birçok aristokrat ve burjuva ailesinde olduğu gibi) bu ailede de çocuklardan birisi zihinsel ve bedensel engelli. Tekerlekli sandalyesi ile yaşadığı odadan yemeğin son saatlerinde çıkartılıyor. Konuşamadığı için sevinç çığlıkları atarak aramıza katılıyor. Onun masaya olan katılımı, eksik bir taşın yerine oturması gibi mekanın atmosferini tanımlıyor adeta. Bu yemekte eksik olan son 'gerçek' şey idi sanki o zavallı kız çocuğu, diye düşünüyorum. Onunla hiç göz göze gelmiyorum. Diğer üç çocuk yemek boyunca servis yapıyorlar ve servis ettikleri yemeklerin büyük bölümünü ziyaretçilerin üzerine döküyorlar. Buna rağmen, sıcak ve daha riskli yemekler hariç, tüm diğer herşeyin servisinde hizmetçiler yerine çocuklar kullanılıyor. Bu bir nezaket göstergesi. Derebeylik, daha yerel bir tabirle toprak ağalığı, taşra kültürü ve modernizm arasında ellerinde tencerelerle gidip geliyor sanki bu çocuklar. Kendilerini şanslı ya da şanssız hissedip hissetmediklerini bilmiyorum. İki kez diyalog kurmaya çalışıyorum. İskoç aksanı ile büyüdükleri için İngilizcemi anlamıyorlar ya da anlamamazlıktan geliyorlar. Bunlar yabani çocuklar. Bunlar, evlerine bir yabancı girince göz bebekleri büyüyen ve gülücükler saçan çocuklardan değil. Yemek salonu aslında çok karanlık olduğu için bir türlü bulamadığım çantamı hizmetçinin yardımıyla buluyorum. Fotoğraf çekmeye ancak o andan itibaren başlayabiliyorum.


Masanın etrafını, Şatonun eski sakinlerinin tabloları kaplıyor. Bizler yemeği yerken, tüm diğerleri duvarlardan bizi izliyorlar. Bu his, binanın tüm noktalarında devreye giriyor aslında. Şatonun toplamında, izlendiğimi hissediyorum ve izliyorum. Bu bir tür müzakere yaratıyor ve atmosferin kendisi ile daha ilk andan itibaren kağıda dökülmemiş bir anlaşma imzalıyorum. Ona saygı duymak koşuluyla, onunla flört ediyorum. Bu flörtün sınırları yer yer belli, yer yer belirsiz. Göz hizasında değiliz aslında. Yemek buram buram zencefil kokuyor. Hindistan kokuyor! Kolonyalizmin tüm zenginliği ve sefaleti bu sofrada. Bol baharatlı, yarısı yanmış, yarısı pişmemiş bir patlıcan. Yanında, yasmin pirinci ile yapılmış körili bir pilav. Yanında, bol soğanlı bir yeşil mercimek lapası. Yanında, ne olduğunu asla anlayamadığım bir lapa daha... Hepsi kahverengi tonlarda. Tüm diğer Britanya evlerinden farklı olarak içeride sürekli tütün sarılıyor ve herkes o 400 yıllık tabloların altında fosur fosur sigara içiyor! Umursamıyorlar ya da yılgınlar gibi. Dönemlerinin tükenişini kutluyorlar gibi, birisini yakıp, birisini söndürüyorlar. Traquair Şatosunda, Hint yemeği yiyip, çürük dişli 21. lady Catherine'in doğumgününü kutluyoruz. Karşımda asaletten nasibini fazlasıyla alan o zavallı kız çocuğu, sevindikçe çığlık atyor, çığlıkları taş duvardan yankılanıp kulak zarlarımı deliyor. Hissettiklerimi, hissettirmemeye çalışıyorum...





Hiç yorum yok: