30 Haziran 2010 Çarşamba

belirsizlikleri göğüsleyebilme becerisi / ability to face the uncertain


Start Time: Monday, 05 July 2010 at 17:30
End Time: Thursday, 15 July 2010 at 19:00
Location: Yıldız Emlak - Galata Fotoğrafhanesi - Kasap Nuri - Bahar Korçan - Manzara Perspektives - Lilipud - Building - Galata Şarküteri - Mavra - Kule Emlak - Doğan Apartmanı - Stok 60/70
Adress: Serdar-ı Ekrem Caddesi no: 1, 5, 8B, 14, 17, 26A, 27A, 28A, 31, 33A, 38B Galata - Istanbul

belirsizlikleri göğüsleyebilme becerisi

Ayşe Tunç
Elçin Poyraz
Erkin Gören
Evrim Kavcar
Fulya Çetin
Gümüş Özdeş
Kıymet Daştan
Mark Henley
Nihan Çetinkaya
Seda Hepsev
Sibel Horada
Şafak Çatalbaş
Tayfun Serttaş
Volkan Yıldırmaz


.................

belirsizlikleri göğüsleyebilme becerisi

Aydınlanma çağını Descartes yerine Pascal’ın önermiş olduğu düşünce biçimini benimseyerek karşılamış olsaydık, bugün insan soyunun geldiği yer daha mı umut verici olurdu?

Çağımızın önemli fransız düşünürü Edgar Morin, Pascal’dan devralarak savunduğu "karmaşık (complex) düşünce" sistemi çerçevesinde, "geleceğin eğitimi için gerekli 7 bilgi" isimli kitabında belirsizlikleri göğüsleyebilme bilinci kazanmamızın öneminden bahseder. Ve şöyle der;

"Yunanlı şair Euripides’in yirmi beş yüzyıllık formülü bugün her zamankinden daha günceldir, beklenen gerçekleşmez ve beklenmeyene yolu bir tanrı açar. Geleceğimizi önceden bildirebileceğine inanan insanlık tarihine ilişkin determinist görüşlerin terk edilmesi, yüzyılımızın tüm beklenmedik olan büyük olayları ve kazalarının incelenmesi, insanın serüveninin bundan sonrasının bilinmeyen nitelikte oluşu, bizi, zihinleri, onu göğüsleyebilmek için beklenmeyeni beklemeye hazırlamaya teşvik etmelidir. Öğretme yükümlülüğündeki herkesin, içinde yaşadıgımız zamanın belirsizliğinin ön saflarında yer alması gereklidir".

Varolan ezberlerimizin, azımsanmayacak boyutlarda ruhsal ve fiziksel tahribatlara yol açarak bozuluyor olduğu, tekniğin teorinin fersah fersah önünde gittiği günümüzde, yanyanadalıklarımızdan korkmadan, eleştirinin yapıcı karakterini baştacı ederek, sürecin gücüne inanarak yaşamamız için kompleks olanla gecikmiş bir yüzleşme, belirsizlikleri göğüsleyebilmemizde yardımcı olabilir.

Sürece yeterince eğildiğimizde sonuçtan korkmak için bir sebebimiz kalmaz mı?

.................

ability to face the uncertain

If we had entered the age of enlightenment by adopting the way of thinking proposed by Pascal rather than Descartes, the condition of human race might have appeared more hopeful today… Following Pascal’s footsteps, the contemporary French thinker Edgar Morin advocates a system of “complex thought”. In his book Seven complex lessons in education for the future (1999), Morin discusses the importance of gaining the consciousness to deal with uncertainty:

‘The Greek poet Euripides’ twenty-five centuries old formula is more contemporary today than it has ever been. “What is expected never actually happens, and a God opens the way towards the unexpected.” That we are leaving behind deterministic views in human history suggesting that the future is predictable, the examination of all the unpredicted events and accidents of our history, the fact that the rest of the adventures of humankind is yet unknown must encourage us to prepare our minds to expect what is unexpected. Anyone who has educational responsibilities must place himself/herself on the frontlines of the uncertainties of our times.’

At a time when technique always precedes theory and our memorized truths are deteriorating, causing a considerable amount of psychological and physical damage, we strongly need to embrace the constructive nature of criticism without being afraid of confrontation and finally face that which is complex in order to sustain our belief in process. We are going through a period where we have to rely more and more on our instincts and intuitions as opposed to adopting the established morality.

After all, doesn’t the fear of an undesired result become obsolete if we invest enough on the process?

p1

29 Haziran 2010 Salı

Bu fotoğrafı kime veriyoruz?


Bundan 8 sene öncesine kadar büyük meseleydi bu fotoğrafı verebilmek. Öncelikle tebrikler. Bunun bir kazanım olduğu konusunda kimsenin zerre kuşku duyacağını sanmıyorum. Benim açmak istediğim parantez ise artık meşruluk kazanan bu fotoğrafın, bugün kimler adına, kimlere verilmekte olduğu üzerine... Zira souvenir haklar, souvenir gülücükler ve souvenir özgürlükler, Kapalıçarşı'da üç beş euro'dan başlayarak yüzyıllardır alıcı bulmakta bu şehirde. Gelenekselliğin mevcut kültürde açtığı "tolerans" deliği, kimlik siyaseti üzerinden açılmakta olan yeni deliklerin de potansiyel prototipini seriyor gözler önüne. Ciddiyeti "toleransından" menkul, eski bir siyasetin hikayesi bu...

Neyse, gelelim konuya. Örgütler (sanıyorum seneleri ikişer üçer atladıklarından olsa gerek) bu seneki yürüyüşü her ne kadar "18. Eşcinsel Onur Yürüyüşü" olarak tanımlasalar da, aslında bu, kamusal alanda gerçekleşen 8. kitlesel yürüyüştür. Bütün hikaye 2002'de, Mis Sokağın köşesinde basın açıklaması yapan topu topu 25 kişi ile başladı. Öncesinde, savaş karşıtı mitingler ve 1 Mayıslarda tek tük pankart açmak dışında kamusal alanda herhangi bir görünürlük söz konusu değildi. Ayrıca Paris'te dahi 9. Gay Pride yapıldı bu sene, 18 senedir, yani 1992'den beri bu memlekette gay pride yapılıyor diyene çüş derler! Kendi etkinliğini kaçıncı kez yapmakta olduğundan dahi haberdar olmayan bir örgütlülüğün kaşıyamadığı diğer yaralara gelince;

Türkiye'nin en az Avrupalı muhatapları kadar özgür ve demokratik bir ülke olduğunu kanıtlama konusunda uzun süredir hiçbir gruptan böylesine özverili bir toplantı çıkmadı. Malum cadde de, içinde benim de yaşamak zorunda olduğum zone'un en müsait sınırları arasında, biçilmiş bir özgürlüğün nutuğu atıldı! Hafta da üç beş eşcinselin yatak odalarında tavuk gibi kesildiği bir memlekette böylesine renkli, böylesine coşkulu ve böylesine halinden memnun bir kalabalığı görenler, haliyle "demokrasinin" fotoğrafını çektiler. Bunlar, demokrasiyi sembolik temsile indirgemek için elinden geleni ardına koymayan bir diplomasinin işine hepimizden çok yarayacak fotoğraflardı. Kendilerinin dahi düşleyemedikleri kadar hızlı verilmiş sempatik pozlardı.. Tüm karelerde 32 dişi sayılan, mutluluktan kavağa çıkmış eşcinsellerin ülkesiydi burası!

Yaşanan tüm mağduriyelerde karşımıza "bu ülke de demokrasi var" diye dikilenlerin varaklı çerçevede saklayacağı bu uyduruk fotoğraflarda neler yoktu ki? Kara çarşaflı Müslüman kankasıyla el ele vermiş Rio'lu travestiler.. Ermenilerin dahi Ermenice okuyup yazamadığı bir memlekette, biraz da bundan olsun diyerek yürüyüşe eklenmiş "Ermenice Queer" dövizler.. İki travesti görünce korkudan sokak değiştiren fakat böylesi yürüyüşlere gelirken topuklu ayakkabılarını ve rujunu yanında bulundurmayı asla ihmal etmeyen palyaçolar.. Senede bir kez Gay Pride'a katılarak yıllık vicdanını rahatlatan hiper rasyonel solcular.. Hazır bu kadar hemcinsini birarada bulmuşken yürüyüşü çarka çevirip birbirlerine kaş göz atarken suratı felç geçirmiş gibi kameralara yansıyan yeni yetme oğlanlar.. Kızlara parmak atmak için kalabalığa yaklaşan fordcular.. Her yürüyüşte tencere tava çalıp kapı gıcırtısında göbek atanlar, Arap turistler, diğer turistler, selpakçılar ve tabiki Taksim - Tünel tramvayı.. Şehrin duyup görebileceği en "anormal", ve bence hakikaten anormal bir kalabalığın fotoğrafı.

Bugün çabamız, "normalleşme" çabası.

Kitle anormal ve kendi davasına hayli uzak bir ithal edilmişlik içerisinde olsa da, bugünün çabası daha çok normalize olmak üzerine. Kuşkusuz bu türden bir normalizasyonun, yaşam formlarımızla hiçbir ilgisi yok. Hepimizi içine alabilecek, içerisinde hepimizin nefes almasına olanak sağlayacak bir yeni birlikteliği formulize edebilmek (zorundayız). Kendilerimize, arka sokağında çığlık attığımız küçük iktidar alanları ve anları yaratmak yerine, potansiyel gücümüzden maksimum fayda sağlayabileceğimiz manevra alanları yaratabilmek (zorundayız). Zira, marjinalize edilmemizin zaten çok kolay olduğu bir coğrafyada yaşıyoruz. Gerçekte, yapayalnız olduğumuz bir coğrafyada. Bizler hala, "sen yoksan bir eksiğiz" diyenleriz, ve hala, her birimizden "bir eksik" verenleriz..

Böyle bir ortamda, Londra'daki pride'larda giyilen kostümler beni pek bağlamıyor. Zira fashion tarafını taklit etmekten daha elzem bir boyutunu, en azından taklit etmeyi denememiz gerekiyor. Ve Londra'da haftada üç beş eşcinsel yatak odalarında tavuk gibi kesilseydi eğer, o fotoğraflardan görüp özendiğimiz prideların asla bugün taklit ettiklerimize benzemeyeceğini öngörebilmek gerekiyor. Yürümeye, Tarlabaşından başlamamız gerekiyor.

Bu sahte kalabalıklardan medet umanlar, unutmamalılar ki, bir yan sokakta saldırıya uğradıklarında yardımlarına kimse koşmayacaktır. Böylesine ters köşe bir hikayenin fotoğrafıdır, popülist muhalefetden objektiflere takılan.

NOT: Bu yazıyı nacizane bir parantez olarak yazıyorum. Lütfen kimse bundan kendisine olmadık rahatsızlıklar çıkartmasın. Yapılanların sembolik ve romantik manada kıymetinin farkındayım. Eleştirinin "katkı" olarak anlaşılmaya başlayacağı günlerde görüşmek dileğiyle..

belirsizlikleri göğüsleyebilme becerisi / ability to face the uncertain








25 Haziran 2010 Cuma

Kimin Onuru için Yürüyoruz?

18. LGBTT İstanbul Onur Haftası 2010'dayız. Yani 18.cisi olmuş. Sene de 2010 olmuş. Güven kazanacağına özgüven kaybetmiş. Olgunlaşacağına çocuklaşmış. Derinleşeceğine yüzeyselleşmiş. Hepimizin olacağına, bazılarımızın olmuş. Büyük korkularla gerçekleşen ilk (anonim) Onur Haftasını dün gibi hatırlıyorum. Mis sokağın köşesinde topu topu 25 kişinin, sesleri titreyerek yaptıkları o küçük basın açıkmalasını.. Oradaydım. Şimdilerde yeni bir endüstri kapıda ve oradan doğan vicdan, anonimleşerek katmerlenmek yerine kendisine kahramanlar yaratmak üzerine kurulu bilindik bir piyasa aritmetiğinin "bilincine" soyunuyor. Bu yolla, bazı eşcinseller, bazı eşcinseller adına ahkam kesmenin ötesine gidip adeta kendi tekelini yaratıyor. Onur haftası olarak bizlere yutturulmaya çalışılan hap, uzunca süredir, kendileri tarafından "yetkin" kılınmış (yetkinliği kendinden menkul) birkaç ismin "yıllık onurlarını" kurtarma hadisesinden ibaret. Bu, her açıdan kendisiyle çelişen ve geride kalan tüm eşcinsellerin vicdanlarından popülist fayda sağlamayı hedefleyen bir müsamere. Bu, kendi gerçekliği ile yüzleşmekten kaçınan bir müsamere.

Müsamere, tüm emekçilerinin arka planda kalıp, meselenin kendisinin anonimleşerek görünür kılındığı boyutta müsameredir. Müsamere, isimlerin değil, problematiğin aşife olduğu boyutta etkilidir. Ve bu müsamerenin, insanların senelik dönem sonu ödevlerini sergiledikleri okul müsamerelerinden bir farkı olmalıdır. Böylesi bir müsamere, toplumsal müzakereye zemin hazırlayabilir. Diğer türlüsü, eşcinsellik üzerinden yeni bir düşünme tekeli yaratmaktan bir adım öteye gidemez ve ne yazik ki Türkiye'deki Onur Haftasının civardaki tek açılımı budur. Yukarıdan inme, kritiğe zemin hazırlamayan ve alabildiğine elitist bir modelin, en az ithal edildiği Avrupalı "ilerici" modeller kadar "gerçekte meselesiz" bir apolitik zemine indirgenmesidir. Bundan daha sancılı olanı, kendi sözünü "birilerinin" sözüne indirgemiş ve tüm çoğulculuğunu kelle sayısı olarak hesaplamaktan öteye gidememiş olmasıdır.

Onur Haftası gibi anonim bir olguyu, belirli bir zümrenin ve bu zümre içerisinde birbirine diş göstermekten başka işlevi olmayan bir avuç homoseksüel erkeğin düellosuna çevirenlerin kepazeliğidir bu. Yıllık eşcinsel popülizm kontenjanından, acaba ne kadarını daha kopartabileceğini hesaplayanların defterinin hayli kabarık olduğu bir haftadır bahsini ettiğim. Son tahlilde bu haftanın, ne İstanbullu, ne Türkiyeli, ne de dünyanın herhangi bir yerindeki eşcinsel ya da eşcinselliklerle bir bağı kurulmamalıdır. Mahalle muhtarı seçim dönemlerini andıran bu imzalarla dolu haftanın geriye kalan tek faydası, o sene adını ya da cismini en fazla gösterebilenleredir. Tarlabaşı'nda başka bir hikaye, yazılıp, durulmaktadır...

.....

Bilmeyenler için, Türkiyeli eşcinsel hareketlerin sonunu getiren en büyük zaaf oldu bu tektipçilik. Eşcinsellik gibi hiçbir verili statü tanımayan bir olguyu (sanki bu olgu tekil olarak yeterince bağlayıcı değilmiş gibi) diğer kimlik okumalarıyla yan yana getirmenin ortaya koyduğu kaos, yanlızca eşcinselleri değil, zaman içerisinde onların haklı mücadelelerini de kendi içerisinde sınıfsallaştırdı ve yanlızlaştırdı. Eşcinsellik, feminizm, antimilitarizm, anarşizm, çevrecilik, hayvanseverlik gibi ilgili ilgisiz sayısız başka mesele ile saf tutmaya çalışırken, bu memleketin büyük eşcinsel komünitesini oluşturan "akp'li eşcinselleri", "vatani görevini yapmak için yanıp tutuşan vatansever geyleri", "türbanlı lezbiyenleri" ya da "tarlabaşılı cahil travestileri" sümüklü mendil gibi bir köşeye iteleyiverdi.

Bu ortamdan, en büyük zararı kendi kitlesine veren, eşcinselliğe tamamıyla yabancılaşmış bir sahte eşcinsel hareket türedi. Bu hareket içerisinde eşcinsel bireylerin yanlızca eşcinsel olmaları tek başına yeterli veri sayılamazmış gibi, yanlarına türlü "izm"ler eklemeleri beklendi. Önceliğin salt sosyolojik alana verilmesi gereken bir mesele, zorla siyasallaştırıldı. Bu siyasallaşmanın kendi kahramanları doğdu elbet. Konunun dışında kalan eşcinseller ile gerçekleşen diğer aktiviteler dahi aşağılandı ve onların Türkiye'deki "gerçek eşcinselleri" temsil edemeyecekleri öne sürüldü. Bu "izm"leri kıçlarının kenarına etiket gibi yapıştıramayanlar, "tu ka ka" ilan edilirlerken, gün içerisinde 60 "izm" ile yaşamayı kendilerine görev belleyenler örgütlerin ideal bireyleri olarak kutsandı. Kutsanmakla da kalmadı, Türkiyeli eşcinseller adına açtıkları temsil bayraklarını adeta Türk bayrağını göndere çeker gibi bir şoven onurla şapkalarının üzerlerine çektiler. Onlar, Türkiye'deki eşcinseller adına söz söylemeyi kendilerine görev edindiler. Onlar sözde hepimizi "temsil" ediyorlardı. Bunu, bize sormadan yapıyorlardı.

Bu nedenleki Türkiye'de meselemiz hiçbir zaman tekil bağlamda bir "eşcinsellik" tartışması olamadı. Tek başına eşcinsel olmanın bu sözde aktivistlerin zihninde, yeteri kadar ciddi veri saylayamayacağı kompleksini öngörmek kolay. Halbuki, sağlayabilmeydi. Halbuki, meselenin ta kendisi olabilmeliydi bu. Olamadı. Eşcinsellik bizzat eşcinsellerin kendileri tarafından kör, topal ilan edilirken, sözde eşcinselleri temsil eden örgütlerin hiçbirisinden konunun merkezine inen derinlemesine bir sosyolojik kritik çıkamadı. Zira basit bir tahlille;

* Adına yaygaralar kopartılan bu eşcinseller kimdir?

* Eşcinseller ile eşcinseller adına söz söyleyen küçük bir grup arasındaki iletişimsizliği aşmanın yöntemleri nelerdir?

* Eşcinseller toplumdan ve devletten talep ettikleri hakların ne yönde olacağı konusunda dahi kendi aralarında bir konsensus'a varabilmişler midir?

* Örneğin; eşcinsel evlilikleri legal sayılsa dahi, büyük bölümü hala gizlilik hakkını kullanmakta olan Türkiyeli eşcinseller bu tür haklardan ne gibi bir fayda sağlayabilecektir?

* Konunun politik polemik ve şov boyutu kadar, gündelik yaşam sosyolojisi ve kültürel alanla kurduğu ilişki üzerine ne zaman düşünmeye başlayacağız?

* Eşcinsellik salt bir görünürlük meselesi olarak deşifre edilirken, gizlilik hakkını kullanan büyük muhafazakar kitlenin talepleri ne olacaktır?

* Tüm mal varlığını silah alımları için askeriyeye bağışlayan Zeki Müren'i sevdik de, Cemil İpekçi'yi sahiplenmek için ölmesini mi bekliyoruz?

Plastik yöntemlerle yaratılmış politik gündemlerin, politik polemikleri arasında öğütülüp duran bir eşcinsellik, kendi topluluğuna bu soruları hiçbir zaman yönetlemedi. Böylesi bir eşcinsellik en fazla, anarşizm kılıfının kenarına, antimilitarizm havlusunun köşesine, feminizm dantelinin ortasına kenar oyası olarak işlenebildi. Geride, eşcinselliğini yanlızca "eşcinsellik" olarak yaşayanların meseleleri, tabiri caiz ise sap gibi ortada kalıverdi. Bu büyük kitle yeterince eşcinselden sayılamadı, hala da sayılamıyor.

Bugün Türkiye'de hiçbir eşcinsel, yanlızca eşcinsel olması nedeniyle eşcinsel örgütlerden yarar sağlayamamaktadır. Mevcut örgütler, toplamı 25 kişiden oluşan ve model olarak Anavatan partisinin anarşist papatyalarını andıran bir yoksulluk içerisindedir. Bu yoksulluk, açlıktan kırılma noktasına gelmiştir.

Unutmamak gerekir ki, eşcinsellik öncelikle belirli bireylerden, ardından ise sosyalizmden, anarşizmden, antilitarizmden, feminizmden önce de vardı, sonra da var olacak.. Bir gün eşcinsellik tek meselemiz olduğunda, ancak o gün hepimiz orada olabileceğiz. Diğer türlü "party" yapmaktayız, ve partye partyden fazla anlam yüklemeye gerçekten gerek yok. Star olmak isteyen gitsin pop-star'a katılsın, benim de kimliğimi elalemin ağzına ciklet yapmasın, bir zahmet artık!

Sonuç olarak, judith Butler'ı ağızlarına sakız edenler, kendi islamfobik üretimleriyle dahi yüzleşemez halde iken, Taner Ceylan'da emek verip bu işin oryantalist resimlerini yapmakta ve şerefi ile satmaktadır. En azından yaptığı resmin adına "Onur Haftası" demeyerek imzasını atmaktadır. Son tahlilde daha ahlakidir. Sağa sola çamur ata ata ne günlere kaldık...

15 Haziran 2010 Salı

HEYDAY!!





Volkan Aslan, Antonio Cosentino, İnci Furni, Anna Heidenhain, Marisa Maza, Suat Öğüt, Gamze Özer, Tayfun Serttaş, İrem Tok, Yeni Anıt

Açılış / Opening 22.06.2010, saat 16.00 / 4pm

Atakent Kültür Merkezi Ümraniye

Taşınabilir Sanat / Portable Art

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti / Istanbul 2010 European Capital of Culture

.....................................

İstanbul’u, New York’u ve belki seni seviyorum, ama aslında bu şehirlerden hiçbirine gitmedim ve seni de tanımıyorum. Hong Kong’a gitmişsin, sevdim bunu. Dostun bana savaşma seviş diyor ve tamamen yanlış anlaşıldım gibime geliyor. Ayrıca elektrik santrallerine ve nasyonalizme de karsiyim, buna karşın Bukowski’yi severim, ama o ifadeler şu anda çamaşırhanede.

İnsanlar durmadan kendilerini anlatıyorlar: tercihlerini, en sevdikleri şeyleri, dünya görüşlerini ve inançlarını veya espri anlayışlarını. Bu itiraflar, tekstille kaplı göğüslerde, fermuarla ve düğmeyle kapanmamış o bomboş alana kazılmış olarak sokaklarda dolaşıyor. Her ne kadar trend oluşturmanın ve bu trendlerin etkisine açık olsalar da, artık tişörtler, bir moda unsuru olmaktan çok öteye geçti. Bu giysi parçası politik görüşlerin, kültürel ilgi alanlarını ve toplumsal hareketleri açıkça ifade etmenin bir aracı haline geldi. Belli bir arkadaş grubuna bir sosyal girişime ait olma ihtiyacını, ama aynı zamanda siktir git modunda bir toptan inkarı da dile getiriyor. Rengarenk baskılarla göze batan pozisyonların görüldüğü trazıyla bekarlara adapte edilen tişört artık sahibinin kimliğini belirleyen bir kitle ürünü oldu.

Pop kültürünün bir ikonu ve kolektif bir hafızanın imaj taşıyıcısı olarak tişört sadece nostaljiyi, uygunsuzları veya sosyal aidiyet veya sınıflandırma çabasını tarif etmekle kalmıyor, aynı zamanda çeşitli düşünce, fikir ve görüşlerin kamusal alanda fırtına gibi estiği dönemlerde de ifade özgürlüğü stratejilerini tanımlıyor.
Heyday projesi sokak kültüründen doğan ve sergi alanında gelişen bir sanat ortamı olarak tişörtü mercek altına alıyor.

....................................

I love Istanbul, New York, maybe you, but actually I have never been to any of those places and also I don't know you. You have been to Hong Kong and I like that. Your friend tells me to make peace, not war and I feel completely misunderstood. I am also against power plants and nationalism, while I like Bukowsky, but those statements are in the laundry right now.

People are constantly communicating themselves: their preferences, their favorites, their world views and convictions or their sense of humor. On the unbuttoned and unzipped free space right on the textile chest these confessions are walking around in the streets. T-shirts have become more than a fashion item, even if they are subjected to trends as well as setting them. This piece of cloth is a tool for the open expression of political beliefs, cultural interests, and social movements. It expresses the need to belong to a peer group, a social collective and at the same time its total denial in a fuck you mode. Adapted to the single one via multicolored prints in prominent positions the t-shirt is a mass product that shapes the identity of the owner.

As an icon of pop culture as well as image carrier of a collective memory, it not only describes nostalgia, misfits, or the effort of social belonging and classification, but also strategies of the expression of freedom of speech, when thoughts, ideas, and views storm the public space.

The Heyday project investigates the t-shirt as an artistic medium that develops throughout street culture and exhibition space.

www.altiaylik.blogspot.com

12 Haziran 2010 Cumartesi

Symposium on Cultural Interaction in the Ottoman Empire and Turkey

The symposium on “Cultural Interaction in the Ottoman Empire and Turkey” organized by the International Hrant Dink Foundation will take place on June 12-13 at Istanbul Bilgi University Dolapdere Campus. The symposium will focus on several thematic clusters such as performing and visual arts, architecture and decorative arts, cultural politics, language and literature, everyday life etc. with the participation of numerous academicians and researchers from Turkey and abroad. Simultaneous translation will be provided in Turkish and English.






Symposium will shed light on the mutual influences, cultural and artistic exchanges in the works and achievements of the Anatolian masters, artists and craftsmen of the Ottoman and modern era and will facilitate discussions on the existence, form and continuity of this interaction. The ideas and questions raised during the symposium will provide new horizons and directions for further research.


Early Photography in the Context of Modern Identity and Cultural Transformation

8 Haziran 2010 Salı

Helen Thomas'ı İstifa Ettirmek!


Beyaz Saray tarihinin en yaşlı gazetecisi ünvanını taşıyan Helen Thomas, 90'lık yaşına rağmen Amerikan Başkanlarını karşısında titreten sorularıyla olduğu kadar, tüm dünya gazetecilerine ifade özgürlüğü adına verdiği büyük ilhamla da gerçek bir azizedir. 1960'lı yıllarda UPI Haber Ajansının muhabiri olarak Beyaz Saray'a atanan bu Beyrut'lu genç kadın, Kennedy'nin o yıl ki seçimleri kazanmasıyla birlikte Saray'daki görevine başlayacak ve gazetecilik mesleğinin yüzyılımızdaki en önemli ikonu haline gelecekti. Biz yeni yetme siyaset meraklılarının kafasındaki tüm sorulara, bizlerin ağzından yanıt arayacak, Dünyanın tüm ezilenlerinin Saray'daki sözcüsü olacaktı. Yarım asır boyunca Amerikan Başkanları yolcu, Helen Thomas hancı misali, onun koltuğu dışında her koltuk sayısız sahip değiştirecek ve her yeni gelen onun sarsılmazlığı önünde saygı ile eğilecekti.. Hiçbir savaşın malup edemediği bu duayeni, sözde demokrasi ve ifade özgürlüklerinin kalesinde İsrail yandaşları mağlup edecek, onun 90 yıllık sesi bugün aniden kesiliverecekti. Hepimiz adına utanıyorum! Şu sıralar yanlızca utanabiliyorum..!

Bugün geçen gazete haberlerinden;

İsrail yorumları işinden etti

'Gazze' sorularıyla Beyaz Saray sözcüsünü terleten duayen muhabir Helen Thomas, İsrail'deki Yahudiler için yaptığı konuşmanın ortaya çıkmasının ardından ajansı tarafından işten çıkartıldı.

Thomas'ın çalışmakta olduğu ajanslardan Nine Speakers, duayen Beyaz Saray muhabiri ile yollarını ayırdığını açıkladı. Ajansın başkanı, Thomas'ın saygıdeğer bir gazetecilik kariyeri olduğu ve ardından gelen kadın gazetecilere yol açarak öncülük yaptığı ancak ortaya çıkan Orta Doğu'ya dair yorumları yüzünden onunla artık çalışamayacaklarını duyurdu.

Geçen hafta yayınlanan bir videoda "Yahudiler Filistin'den defolup gitsinler. Polonya ve Almanya'ya dönsünler" dediği için eleştiri oklarının hedefi olan Thomas konuşmasından dolayı özür dilese de tepkiler dinmemiş, hatta Beyaz Saray sözcüsü Ari Fleischer tarafından yazarlık yaptığı Hearst'ten de kovulması istemişti.

Clinton'ın eski danışmanı Lanny Davis de bu sözlerin "Bütün siyahlar Afrika'ya dönsün." demekle eşdeğer olduğunu söyleyerek, Thomas'ı 'anti-semitik bir bağnaz' olarak tanımlamış ve artık Beyaz Saray ayrıcalıklarını hak etmediğini ifade etmişti.

Hearst Haber Ajansı konu hakkında görüşünü açıklamıyor. Ancak artan medya baskısı 90 yaşındaki muhabirin en azından Beyaz Saray'daki haklarının fes edilmesine sebep olacak gibi gözüküyor.

Lübnan kökenli Thomas, İsrail tarafından saldırıya uğrayan yardım gemisi Gazze ile ilgili yapılan basın toplantısında Beyaz Saray sözcüsüne "Bu saldırıya A.B.D olarak bağımsız bir tepkiniz yok mu?" sorusunu sormuş ve "Bunu başka bir ülke yapsa silaha sarılırdık." sözleriyle sözcüyü terletmişti.

6 Haziran 2010 Pazar

Uluslararası Hrant Dink Vakfı: Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye’de Kültürel Etkileşimler Sempozyumu

Uluslararası Hrant Dink Vakfı’nın düzenlediği “Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye’de Kültürel Etkileşimler” konulu sempozyum, 12-13 Haziran tarihlerinde, İstanbul Bilgi Üniversitesi Dolapdere Kampüsü’nde gerçekleştirilecek. Türkiye ve dışından çok sayıda akademisyen ve araştırmacının katılacağı sempozyum, gösteri ve görsel sanatlar, mimari, süsleme sanatları, kültürel politikalar, dil ve edebiyat, günlük hayat, müzik gibi konulara odaklanacak. Türkçe ve İngilizce düzenlenecek toplantıda, simültane çeviri hizmeti de verilecek.

Sempozyumda; Osmanlı dönemi ve modern çağ Anadolu ustalarının, zanaatkâr ve sanatçılarının eserlerindeki etkileşim, kültürel ve sanatsal alışveriş tartışılacak, bu etkileşimin ve geçişkenliğin varlığı, şekli ve sürekliliği sorgulanacak. Sempozyum boyunca ortaya çıkacak fikirler ve sorularla, yeni ufukların açılması ve araştırmaların yapılması için insanların teşvik edilmesi sağlanacak.

Uluslararası Hrant Dink Vakfı

Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye’de Kültürel Etkileşimler Sempozyumu

12 – 13 Haziran 2010 İstanbul Bilgi Üniversitesi Dolapdere Kampüsü


12 HAZİRAN CUMARTESİ

08:30 – kayıt

09:00 – sempozyuma dair

Cengiz Aktar [Uluslararası Hrant Dink Vakfı]

09:15 – Açılış Konuşması

Boğos Levon Zekiyan [Ca’ Foscari Üniversitesi, Venedik]
Osmanlı’nın Kendine Özgü Çoğulculuğu ve Tarihin Akışı İçinde Türk-Ermeni İlişkilerine Toplu Bir Bakış Denemesi

I. OTURUM (09:45-12:30)

GÖSTERİ SANATLARI VE GÖRSEL SANATLAR: Portreler ve Temalar

Oturum Başkanı: Fırat Güllü [BGST – Mimesis dergisi]

Kevork Bardakjian [Michigan Üniversitesi]
Geç Dönem Osmanlısında Drama Edebiyatı Bağlamında Türk-Ermeni İlişkileri

Boğos Çalgıcı [Berberyan Kumpanyası]
‘Türk Tiyatrosu’na En Büyük Hizmeti Yapan Adam: Mardiros Mınakyan

Tayfun Serttaş [sanatçı, araştırmacı]
Modern Kimlik ve Kültürel Transformasyon Bağlamında Erken Dönem Fotoğrafı

kahve arası

Metin Üstündağ [karikatürist – Penguen dergisi]
Sarkis Paçacı ve ‘Zarolar’

Sevan Ataoğlu [gazeteci, belgesel sinemacı]
Sinema ve tiyatroda bir usta-çırak modeli: Aşod Madatyan, Ö. Lütfü Akad, Nişan Hançer(yan), Türker İnanoğlu.

Zhenya Khachatryan, Emma Petrosyan [Ulusal Bilimler Akademisi, Yerevan]
Karagöz’ün Ermeni Versiyonu ve Karagöz-Petruşka Gölge Oyununun Doğuşu

ÖĞLE YEMEĞİ (12:30-13:30)

II. OTURUM (13:30-16:00)

MİMARİ VE SÜSLEME SANATLARI: Zamansal ve Mekânsal Geçişkenlikler

Oturum Başkanı: Uğur Tanyeli [Yıldız Teknik Üniversitesi]

Afife Batur [İstanbul Teknik Üniversitesi]
Konut Mimarlığında Süreklilik Modelleri Üzerine Gözlemler: Antik Karia’dan Günümüze Milas ve Bodrum Örnekleri

Gönül Öney [Ege Üniversitesi]
İran’dan Anadolu’ya: Selçuklu Saray Kültürü ile Etkileşim

Zakarya Mildanoğlu [mimar, Agos yazarı]
Yapı Sanatında Kültürel Geçişkenlik: Kayseri, İstanbul ve Kudüs’ten örnekler

kahve arası

Aykut Köksal [Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi]
Ayasofya – Osmanlı Mimarlığı İlişkisi ve Mimarlık Tarihi Yazıcılığının Bakışı

Ömür Harmanşah [Brown Üniversitesi]
Mardin’in Taş Ustaları: Peyzaj, Taş Yapı Geleneği ve Çokkültürlü Bir Mimari Kültür

III. OTURUM (16:00-18:30)

KÜLTÜREL POLİTİKALARA KARŞILAŞTIRMALI YAKLAŞIMLAR: Dil ve Edebiyat

oturum başkanı: Hülya Adak [Sabancı Üniversitesi]

Mehmet Fatih Uslu [Bilkent Üniversitesi]
Osmanlı Ermeni ve Türklerinin Edebiyatını Beraber Okumak: Çatışmalar ve Uzlaşılar

Murat Cankara [Sabancı Üniversitesi]
Geçişkenliği Nerede Aramalı? Ermeni ve Arap Harfleriyle İlk Türkçe Romanlar

kahve arası

Nanor Kebranian [Columbia Üniversitesi]
Tâbiyetin Öznesi: Ermeniler, Türkler ve Batı Ermeni Edebiyatı’nın Zindan(lar)ı

Marc Nichanian [Sabancı Üniversitesi]
Estetik Milliyetçilik


13 HAZİRAN PAZAR

IV. OTURUM (10:30-13:30)

GÜNLÜK HAYAT: Kopuş, Süreklilik ve Etkileşim

oturum başkanı: Meltem Türköz [Işık Üniversitesi]

film gösterimi: ‘Momi’

Özcan Alper [yönetmen]
İki Kültür Arasında Hemşinliler

Sevan Nişanyan [yazar]
Anadolu’da Belde İsimleri

kahve arası

Osman Köker [Birzamanlar Yayıncılık]
Dinsel İnançlar, Ritüeller ve Mekânlarda Süreklilik

Silva Kuyumcuyan [çevirmen – Aras Yayıncılık]
Hagop Mıntzuri’de Etkileşim İzleri

Rachel Goshgarian [Krikor & Clara Zohrab Information Center, New York]
13. Yüzyıl Erzincanı’nda Ermeniler: Geç Dönem Ortaçağ Anadolusu’nda Kültürlerarası Etkileşime Bir Bakış

Takuhi Tovmasyan [Aras Yayıncılık], Zafer Yenal [Boğaziçi Üniversitesi]
“Sofranız Şen Olsun

ÖĞLE YEMEĞİ (13:30-14:30)

V. OTURUM (14:30-16:30)

MÜZİK: Çeşitli Dini ve Dindışı Gelenekler Arasında Süreklilikler / Süreksizlikler

oturum başkanı: Altuğ Yılmaz [Uluslararası Hrant Dink Vakfı]

Nikiforos Metaxas [Heybeliada Uluslararası Müzik Araştırma Merkezi]
Rum Bestekârların Klasik Osmanlı Müziği’ne Katkıları: Modal Bizans Müziği ve Makam

Maureen Jackson [Washington Üniversitesi]
Radyo Ezgileri, Gazino Şarkıları, İbranice Dualar: İstanbul’da Sokak ile Sinagog Arasındaki Kültürel Geçişkenliklerin İzinde

Aram Kerovpyan [Dini Ermeni Müziği Araştırmaları Merkezi, Paris]
Ermeni Dini Müziği ve Klasik Osmanlı Müziği: Etkileşimin Sınırları

Burcu Yıldız [İstanbul Teknik Üniversitesi]
‘Gâvur Mahallesi’ne Müzikli Bir Yolculuk: Onnik Dinkjian’ın Müziğinde Kültürel Bellek ve ‘Memleket’ İzleri

kahve arası

MİHRAN TUMACAN OTURUMU (16:30-18:00)

Melissa Bilal [Chicago Üniversitesi]
Mihran Tumacan Yüz Yıl Sonra Yeniden İstanbul’da

Zaven Tagakchyan [Ulusal Bilimler Akademisi, Yerevan]
Mihran Tumacan ve ‘Halk Şarkıları ve Halk Deyişleri’ [Yerk u Pan] Başlıklı Çalışması

Dickran Toumajan [Wayne State Üniversitesi]
Amcam Hakkında Kişisel ve Anekdotlara Dayalı Bir Değerlendirme

kahve arası

DİNLETİ (18:00-18:45)

‘Knar’ ve ‘Harazad’ toplulukları

Gomidas ve Tumacan’dan Şarkılar

Ayrıntılı bilgi için:
Hermine Sayan
Tel: 0212 240 33 61-62
Fax: 0212 240 33 94
Mail: info@hrantdink.org

Anti-Siyonizm ve Anti-Semitizm Aynı Şey Değildir!

05.06.2010 Siyonizm Karşıtı Miting / Çağlayan - İstanbul

Her Yahudi siyonist olmadığı gibi, her siyonizm karşıtı da antisemitist değildir. Bu kavram kargaşına düşenlerin, her Kürdü PKK militanı sananlardan, her Ermeniyi ASALA desteçisi belleyenlerden, her Japon'a turist muamelesi yapanlardan zerre kadar zihinsel ayrıcalığı olmadığının altını çizmek gerekir. Göz göre göre bu terminoloji hatasına düşenler, şöyle bir dönemde siyonistlerin ekmeğine yağ sürmekten öteye gidemezler. Lakin, Avrupa'da antisemitizm diye bir hastalık hortlamasaydı dahi, siyonistlerin yine de bu kavramı icad edeceklerinden ve yarattıkları vahşet ortamına karşı olan herkese bunu yapıştırmak isteyeceklerinden kimsenin şüphesi olmasın.

Bir türlü yapılamayan terminolojik ayrımın basitliğine gelince;

Batı Avrupa ve Rusya eksenine özgü ırkçılık teorilerinden çıkma antisemitizm kavramı, koşulsuz olarak tüm bir Yahudi ulusunu hedef alır. Antisemitler için bir insanın yanlızca Yahudi olması, belirli ayrımcılık pratiklerine maruz bırakılması için yeterli veri sayılabilmektedir. Bu hali ile antisemitizm, dünya tarihinin görüp geçirdiği en bağnaz ve hastalıklı ırkıçılık deneyimlerini tanımlamak için kullanılır. Günümüzde antisemitizm, İsrailli politikacıların dünyaya karşı kendilerini haklı göstermek ve ülkerinde oy toplamak için kullanmayı tercih ettikleri bir karşı propaganda aracına dönüşmüştür.

Anti-siyonizm ise en basit tanımıyla; kutsal kitapdaki "vaat edilmiş topraklar" görüşünün arkasına sığınarak kendi gerçekliği ile çelişkiye düşen siyonizm teorisinin eleştirisi bağlamında ortaya çıkmış bir karşı sav'dır. Bu hali ile yanlızca siyonist Yahudilerin değil, siyonizm projesine hizmet eden Amerikalılar, İngilizler hatta Araplar olmak üzere uluslarüstü bir şiddet ittifakının karşısında durmaya çalışır. Altını fosforlu kalemle defalarca kez çizmek gerekir ki, siyonizm karşıtlarının Yahudi bireyler ile hiçbir alıp veremedikleri yoktur! Buraki mesele, tüm Ortadoğu'yu harabeye çeviren siyonizmin yayılmacı amaçlarına karşı olmak ve bu kanlı projenin insanlık tarihine ödetmekte olduğu ağır bedelleri deşifre etmektir.

Bu bağlamda, Türkiye'deki haklı demokratik tepkileri antisemizm olarak tanımlayan ve bunun üzerinden kendisine hayali korku örgütleri kurmaya çalışanları sonuna kadar kınıyorum! Hepsini samimiyetsiz ve ikiyüzlü buluyorum. Bu konuda en radikal diyebileceğimiz Saadet Partisinin mitingine eşlik eden İsrailli Ortodoks Yahudilerin fotoğraflarına kör olana kadar bakmalarını öneriyorum. Hiçbir antisemitis eylemden böyle fotoğraflar çıkamaz efendim..! Açıkça söyleyeyim; oradaki yüzbinlerce insan sizlerin kafasında kodlandığı gibi antisemit olsalardı, hahamların bu iştirakını kendilerine hakaret sayıp onları oracıkta yoluvermeleri gerekirdi.

İlkokul çocuğuna ders anlatır gibi oturup bıdı bıdı bunları yazmak zorunda kaldığım için ayrıca utanıyorum ve bunalıyorum. Ancak ne yaparsınız ki, fazla hassas Türkiye numuneleri önlerindeki meseleyi görmeyip, içerisine düştükleri kavram kargaşasından bir türlü çıkmak istemiyorlar. Yaşanan akıl almaz katliama karşı tüm dünyada süregiden demokratik tepkilerin önünü ucuz klişelerle kesmeyelim, söylemlerimizin İsrail'deki avam bir milliyetçi partinin söylemlerinden birazcık farkı olabilsin, lütfen artık..

______________________________________________________________

Ortodoks Yahudilerin Siyonizm karşıtı geçmiş gösterilerinden;





(Bu basit ayrımı yapabilirsek, Türkiye'de siyonizm karşıtı gösteri yapan her dindarı antisemitis olarak yaftalamaktan da kolaylıkla kurtulabileceğimizi düşünüyorum)

4 Haziran 2010 Cuma

Beni Uyardılar

beni uyardılar,
sana faşist diyecekler
dediler!
olsundu,
onlar beni tanımlamaya
çalışadursundu.
ben hiçbir kural tanımayan bir kızdım.
ben aslında
mükemmel bir ev kadınıydımda
onlar beni şair sandılar.

Lale Müldür

Wo geht es hier zur Kultur? / Badische Zeitung

Istanbul ist jung und quicklebendig. Doch als Europäische Kulturhauptstadt gibt sich die Metropole wie ein Museum.


"Kulturhauptstadt? Das merkt man dran, dass der Bürgermeister die Straßen jetzt Tag und Nacht fegen lässt." Bohac Kiymaz sitzt im Istanbuler Stadtteil Pera, der früher Griechen, Armeniern und Juden eine Heimat bot, vor einer zart gegrillten Frühlingszwiebel und einem Raki und macht sich über seine Landsleute lustig. "Der Titel Kulturhauptstadt ist albern", sagt der Übersetzer. "Europäische Hauptstadt der Bauarbeiten, der Begriff wäre viel passender."

Stimmt. Besucher, die sich in diesen Tagen nach Istanbul aufmachen, stehen nicht selten vor verschlossenen Türen. Der Küchentrakt des Topkapi-Palastes – im Umbau. Die alte Loge der tanzenden Derwische – wird gerade renoviert. Die ehemalige byzantinische Kirche im Stadtteil Fathi – eine Baustelle. Immerhin: Die Haupthalle der Hagia Sophia, der ehemals größten christlichen Kirche, kann zum ersten Mal seit 17 Jahren ohne störendes Baugerüst genossen werden.

Altehrwürdige Kirchen und Moscheen, prächtige Paläste, eine einzigartige Mischung aus Ost und West, eine quicklebendige moderne Kulturszene – Istanbul hat, was eine Europäische Kulturhauptstadt zum Erfolg braucht. Eine Weltstadt ist sie mit ihren 14, vielleicht 16 Millionen Einwohnern ohnehin. Jung und vibrierend ist sie ohnehin.

Zwar ist der Titel Kulturhauptstadt für die Kultur ungefähr so wichtig wie der Eurovision Song Contest für die Musik, doch nicht wenige Kritiker in der Türkei werfen dem verantwortlichen Komitee, Herr über Programm und Budget, vor, es verkaufe eine Mogelpackung. "70 Prozent des Geldes wird für Dinge ausgegeben, die die Stadt sowieso hätte anpacken müssen." Der Löwenanteil des Budgets fließt zudem in museale, konservatorische Projekte: In die Ausgrabung eines Sultanpalastes, die Rettung jener 33 Schiffe, die vor 1200 Jahren im Hafen von Theodosius gesunken sind und jetzt beim Bau einer U-Bahn entdeckt wurden, die Renovierung von Moscheen. Die neu entdeckte Geschichte soll Identität vermitteln. Die Leidtragende ist die junge Kulturszene, sie kommt nur am Rand vor.

"Istanbul wird exotisiert und zu einer reinen Touristenhochburg degradiert", klagt zum Beispiel der Autor und Filmemacher Tayfun Serttas, 28, in der Zeitschrift Zenith. "Das sind doch alles Bemühungen, sich Europa anzubiedern!" Auch Beral Madra, 67, Kunstkritikerin und als Kuratorin viele Jahre für die erfolgreiche Istanbul Biennale verantwortlich, ist nicht zufrieden. Die Bürokratie stehe den wirklich spannenden Projekten im Weg. "Im offiziellen Programm stehen Großveranstaltungen im Mittelpunkt, die eigentlich nur für das Städtemarketing und die internationale Zurschaustellung Istanbuls nützlich sind."

Als sei man bei einer Tourismusbörse, begnügt man sich mit Klischees und Türkischer-Honig-Seiten. Präsentiert werden Folkloregruppen und Orchester, die türkisch-osmanische Hofmusik spielen. Und natürlich die (unter Atatürk verbotenen) Tänze der wirbelnden Derwische, die bereits als "Staatsballerinas" verhöhnt werden. Das erste Konzert der irischen Popgruppe U 2 in der Türkei gilt als einer der Höhepunkt des Kulturhauptstadtjahrs, als Highlight wird eine Regatta historischer Schiffe auf dem Bosporus angepriesen.

Weil das rein von der Menge her nicht reichen könnte, werden Veranstaltungen und Symposien, die alljährlich in Istanbul stattfinden, mit dem Label "Kulturhauptstadt" aufgewertet – vom Formel-1-Rennen an diesem Wochenende bis zur Konferenz der Textilindustrie.

"Die Verantwortlichen denken: Wir haben den Titel. Das reicht!" Der jungen Frau auf der Fähre über den Bosporus ist es peinlich, dass sie den eiligen Besuchern nichts aus dem Kulturprogramm empfehlen kann. "Es wurde viel zu spät mit der Gestaltung angefangen." Die Istanbuler jubelten vor vier Jahren, als ihnen der Titel für das Jahr 2010 angetragen wurde. Doch von Anfang an stand die Organisation unter keinem guten Stern. Zweimal wurde der Chef des Organisationskomitees ausgewechselt. Scharen von künstlerischen Berater traten zurück. Von Korruption, Intransparenz und Provinzialismus war die Rede.

Dabei wird in Istanbul ungleich mehr Geld ausgegeben als im Ruhrgebiet und in der kleinen ungarischen Stadt Pécs, alle drei in diesem Jahr Europäische Kulturhauptstädte. Offiziell sind es umgerechnet 150 Millionen Euro. Nur ein Prozent des Etats stammt – wie in allen Kulturhauptstädten – aus den Fördertöpfen der Europäischen Union, der Rest wird durch eine Zwei-Cent-Abgabe auf Benzin finanziert. Zwar listet der aufwendig auf Hochglanzpapier gedruckte Katalog mehr als 400 Projekte, Ideen und Veranstaltungen auf. Besucher müssen aber viel Zeit investieren, um in Istanbul eine dürftige Monatsübersicht zu erhalten.

Die Leuchtturmprojekte zahlen ohnehin Mäzene. In der Istiklal Caddesi, der Fußgängerzone im Stadtteil Pera, wurde hinter der Fassade eines Jugendstilhauses ein sechsstöckiges Zentrum für Musik, Tanz und bildende Kunst eingerichtet. Direkt gegenüber eröffnete die Industriellenfamilie Koc ihr neues Museum für zeitgenössische Kunst mit der Ausstellung "Starters" – gezeigt werden unter anderem Arbeiten von Joseph Beuys und Karin Sander. Das nahe Museum Istanbul-Modern wurde von der Unternehmerdynastie Eczacibai finanziert.

Als besonderer Glanzpunkt des Kulturhauptstadtjahrs galt die Eröffnung des "Museums der Unschuld". Ein altes Bürgerhaus im Herzen Istanbuls soll gefüllt werden mit Utensilien, die im gleichnamigen Roman von Orhan Pamuks eine Rolle spielen, sein Buch auf diese Weise begehbar werden. Im Frühjahr stieg der bekannteste türkische Schriftsteller aus dem öffentlichen Projekt aus. Von Anfang an hatte sich Neid in der Kunst- und Literaturszene geregt: Wieso muss der Staat einen wohlhabenden Nobelpreisträger bezuschussen? Jetzt finanziert Pamuk den Umbau des Hauses komplett aus eigener Tasche, die 350 000 Euro Zuschuss zahlte er zurück. Der Schriftsteller will für sein Museum der Unschuld niemandem etwas schuldig bleiben.

Als "inspirierendste Stadt der Welt" werde sich Istanbul auf der weltweiten Kulturbühne präsentieren, versprachen die Verantwortlichen vor der offiziellen Eröffnung. "Wir werden zeigen, dass Istanbul eine durch und durch europäische Stadt ist, natürlich mit seinen eigenen Traditionen." Die Fremdenverkehrsbranche hoffte auf bis zu zehn Millionen Besucher in der Stadt, 2,5 Millionen mehr als 2009. Kulturtouristen sind heiß begehrt – sie geben dreimal so viel Geld aus wie der Durchschnittsurlauber. Aber auch diese Hoffnung scheint sich nicht zu erfüllen: Die Zahl der ausländischen Besucher ist in den ersten vier Monaten dieses Jahr um gut sechs Prozent gesunken.

Abschreckend wirken die Probleme am Bosporus dennoch nicht. Andere türkische Städte hoffen, in den nächsten Jahren als Kulturhauptstadt auf sich aufmerksam machen zu können. So kündigte die uralte Stadt Mardin in Südostanatolien eine Bewerbung an. Um Mardin für die Bewerbung aufzuhübschen, sollen erst einmal die Bagger ans Werk gehen: 800 hässliche Betongebäude werden abgerissen.

Autor: Petra Kistler

Link: http://www.badische-zeitung.de/ausland-1/wo-geht-es-hier-zur-kultur--31647513.html

Stadt wird zur Touristenattraktion degradiert / Spiegel

Tayfun Serttas ist Autor, Künstler und Aktivist. Der homosexuelle Künstler beschäftigt sich in seinen Videoprojekten, Fotoarbeiten und Installationen unter anderem mit Geschlechterrollen, Minderheiten und dem Wandel der Stadt. Der 28-Jährige ist außerdem als Autor für die armenische Zeitung Agos tätig.


Die Frage ist meiner Meinung nach nicht, ob Istanbul den Titel "Kulturhauptstadt" verdient hat, sondern ob die Stadt einen solchen Titel überhaupt nötig hat. Die Verantwortlichen haben diesen Status in der Vergangenheit schon den kleinsten, provinziellsten europäischen Städten als "Motivationshilfe" verliehen. Ist die Wahl Istanbuls zur Kulturhauptstadt vor diesem Hintergrund nicht vielleicht sogar eher eine Beleidigung? Istanbul ist doch ohnehin schon seit 2000 Jahren die Kulturhauptstadt dieser Weltregion.

In Istanbul leben 15 Millionen Menschen. Wir haben hier eine gesellschaftliche Dynamik, die man in dieser Form vielleicht gerade noch in New York findet. Und diese Stadt soll sich nun also über einen Titel freuen, den vorher schon Städte wie Graz, Cork und Patras innehatten? Allesamt Orte, die kleiner und eintöniger sind als so mancher Stadtteil von Istanbul allein? Ich finde das ziemlich lächerlich.

Ich habe keinerlei Erwartungen an das Kulturhauptstadtjahr. Es ist eine Menge Geld geflossen, um das sich die Verantwortlichen seitdem streiten. Die Kunstprojekte standen immer im Hintergrund. Zudem zeigt das Programm ein völlig reduziertes Bild der Stadt. Istanbul wird exotisiert und zu einer reinen Touristenattraktion degradiert. Das sind doch alles Bemühungen, sich Europa anzubiedern! Das Programm beinhaltet lauter künstliche Projekte, die interne Konflikte völlig außer Acht lassen. Hrant Dink wurde hier, in dieser Stadt, vor unser aller Augen ermordet. Aber die Stadtverwaltung lässt noch nicht einmal zu, dass die Straße, in der er getötet wurde, nach ihm benannt wird! Eine "Kulturhauptstadt" sollte die Morde an ihren Vordenkern nicht unter den Teppich kehren, sondern sich damit auseinander setzen.

Stattdessen nutzt das zuständige Komitee das Kulturhauptstadtjahr ausschließlich als Gelegenheit, um neue orientalistische Bilder zu produzieren. Kultur lässt sich ja auch nicht einfach von Bürokraten erschaffen. Der einzige Programmpunkt, über den ich mich wirklich gefreut habe: ein Baugerüst, das seit 16 Jahren mitten in der Hagia Sophia stand, wird im Kulturhauptstadtjahr nun endlich entfernt. Aber in Bezug auf mein Metier, die zeitgenössische Kunst, hat sich nichts getan.

Link: http://www.spiegel.de/reise/europa/0,1518,696740-2,00.html

3 Haziran 2010 Perşembe

berlin diye bişi

berlin
diye bişi varsa
sen varsın diye
var
gibi geldi bugün.

alıntı: http://bircesit.blogspot.com/

1 Haziran 2010 Salı

İNTİFADA!
























4. Levet gece 01:30 / Hamas Lideri Siyasi Sorumlusu Muhammed Nezzal, yardım gemileri Gazze'ye ulaşana kadar siviller tarafından abluka altında tutulacak olan (eski) israil konsolosluğu önünde onbinlerce insana sesleniyor; İNTİFADA diyor! bir defa onun yolu hepimizden açık olsun..

Bugün onlarca ulustan insan, Akdenizin uluslarası sularında varolmaması gereken bir terör devletinin korsanları tarafından ablukaya alındı ve sayısını bilemediğimiz kadarı anında öldürüldü! Bu haberden itibaren düştü o acı bazılarının yüreğine.. Lakin o gemiler, makardan peynirden çok daha fazla metaforik anlam taşıyordu bazıları için. İçerisinde diplomatı, nobel ödüllüsü, din adamı, gazetecisi, yazarı, kadını, işsizi ya da çocuğuyla 600'ün üzerinde savunmasız sivilin maruz kaldığı bu vahşet tepkisiz kalamazdı. Gece saatlerinden itibaren bu tepkiyi başlatanların büyük bölümü haliyle o insanların dostları, akrabaları, kardeşleri oldular... Altı gemilik filodaki topluluğun yarıya yakını Türkiyeli Müslümanlardı. Bu açıdan olayın İsrail ve Gazze'den ziyade Türkiye'yi bağlayan hayli ciddi bir diplomatik boyutu olduğunu sanıyorum dallandırmaya gerek yok. Bu yaşanan dehşetin başka bir ülkenin başına gelmesi halinde anında bayrakların yarıya indirilip ulusal yas ilan edileceğini açıklamaya hiç lüzum olmasa gerek. (Saat şu an 04:30, sokağımdaki tüm clupler tıklım tıklım, gümbür gümbür...)

Konunun merkezinde olan Türkiye'de eşzamanlı olarak iki kutuplu bir propoganda başlatıldı. Kendi üç kuruşluk hikayelerimiz içerisinde kaybolup, başkalarının acılarına bakmayı yine beceremiyorduk.. Konu insan hakları olduğunda sesleri hayli hararetli yükselen bir kalabalık, yaşanan dehşeti kınama cesaretini göstermektense, acıya maruz kalanların kimliklerine takılı kalmayı kendilerine görev edindiler. Samimiyeti kendinden menkul bu insanlar, Müslümanları samimiyetsiz bulduklarını öne sürerek hala paranoya provakasyonlarıyla uğraşmaktalar... Acıyı paylaşmamaktalar.

Olay görüntülerinin dünya basını ile paylaşıldığı sabah saatlerinden itibaren yaşanan bu akıl almaz insanlık suçuna demokratik tepki vermek yerine Antalyadaki İsralli turistlerin tedirginlikleriyle empati kuran bu 3. sınıf enteller ordusu, aniden hayli önemli bir misyonu taşımaya soyundu. Onlara göre çok daha ciddi bir olay olmuştu, fakat bu tüm dünyanın canlı olarak izlediği katliamla ilgili değildi, kendileri 700 rehin insandan dahi yoğun bir tedirginlik içerisindeydiler, çünkü İsrailliler zor durumda kalabilirlerdi..! (hummm, herkes ne kadar kendisinin "sağındaymış" meğer)

O zaman size sizin dilinizden cevap vereyim;

Bir defa hepinizin öncelikle ciddi bir ahlaki sorunla karşı karşıya kaldığınızı düşünüyorum! Daha ileriye giderek şizofrenik vakalar olduğunuzu düşünüyorum. Hatta biraz daha ileriye giderek Müslümanlardan artık özür dilemek zorunda olduğunuzu savunuyorum. Hem bir anda herkesi tek bir kefeye koyup eşi vurulan kadını dahi katil ruhlu antisemit yaptığınız için, hem de düpedüz yalan attığınız için! Birkaç kendini bilmezin küfür etmesini gayet tabi anlarım.. Dtp kapatıldıkan sonra, demokratik tepkinizi vermek yerine beyaz türkler hakkında yazılan küfürleri de böyle bir içtenlikle ve hümanizm ruhuyla paylaşsaydınız sizleride anlardım. Fakat anlamayacağım! İsrail'in sizler için kıymetli bir devlet olduğu gerçeği dışında hiçbir şeyi anlamayacağım bu terbiyesizliğinizden!

Saldırının gerçekleştiği andan itibaren Türkiye Başbakanı'nın yaptığı ilk açıklamada Türkiyeli Musevilerin devlet güvencesi altında olacaklarının altı özellikle çizildi. Anti-semit olmakla suçlanan mağdurlar (yanlızca müslüman ve başörtülü olmak bile yetiyor bazıları için antisemit olmaya) hayli ciddi ve haliyle öfkeli kalabalıklar oluşturmalarına rağmen hem sloganlarında hem de gösterdikleri tepkilerin hiçbirisinde Yahudileri hedef alan en küçük bir davranışta bulunmadılar. İlk saatlerden itibaren onların kortejleriyle başladım yürümeye, gecenin ilerleyen saatlerine kadar, hiçbir detayında tahrik yoktu. Kayıplarından başka dertleri yoktu. Aksine, tüm konuşmalarında masumları hedef almanın İsrail gibi aşağılık devletler dışında kimseye özgü olmadığını bağırdılar. Bu konunun Yahudi toplumu ile yakından uzaktan bir ilgisi olmadığının her insan evladı zaten farkındaydı. Lise düzeyinde mantık eğitimi görmüş her öğrencinin bu ayrımı kolaylıkla yapabileceğini belirtmeye hiç gerek yok. Fakat bir grup üçüncü sınıf entel (kendileri o eğitim, mantık ve zeka seviyesinde olmadıklarından olsa gerek) inatla bunu görmek istemeyerek, yaygaralarını taciz boyutuna taşıyarak devam ettirdiler!

Konu Müslümanların mağduriyeti olduğunda böylesi bir ikiyüzlülüğü anlamanın imkanı yok. Sayısını hala bilemediğimiz kadar insanın anında öldürüldüğü bir katliam ortamında göz göre göre ters köşe olmaya hiç gerek yok. Önce insan gibi demokratik tepkinizi vermeyi becerin! Ayrıca o adlarına paranoya krizleri geçirdiğiniz İsrailli turistler yarım yüzyıldır milli maç heyecanıyla tv başında kadeh tokuşturup Arapların başına yağan bombaları izlemek konusunda hayli kaşarlar, korkmayın!

Ayrıca "vay efendim nasıl sokaklarda tekbir getirilirmiş!" diye kıçını yırtan ahmaklar; anlayamadınız sanırım Müslüman bu insanlar! Kürtler nasıl zılgıt çekerse, Cumartesi Anneleri nasıl susarsa, Komünistler nasıl beşli kortej yapıp bando çalarsa bu insanlarda tekbir getirir. Demokratik bir ülke ise burası size batan nedir? Ayrıca yine anlayamıyorsunuz sanırım; henüz tek bir Yahudi'nin kılına zarar gelmedi fakat o gemide insanlar tarandı! Tüm tek tanrılı dinlerde ölenlerin arkasından dua edilir, bu dualar ölen hangi dinden ise onun kutsal kitabından alınır, bu insanlar da hali ile ölen yakınlarının arkasından ağlayıp sesli olarak İslami dualar okurlar. Zulu dansı mı yapsalardı ya da Taksim meydana geliyorlar diye kadınlar başörtülerini çıkartıp mini etek mi giyselerdi? Beğenemediniz mi? Göremiyorsunuz sanırım, fakat rehin alındılar ve daha birçokları ölebilir..! Bu nasil bir gaflettir, bu nasıl bir gözü dönmüşlüktür ki, kardeşi öldürülmüş adama bir de ibadetini yerine getiriyor diye potansiyel katilmiş gibi saldırılır? Anlıyorum ki, İsrail ordusundan çok daha ödlek bir toplum yetişmiş bu ülke de, bu toplum kendi gerçekliğinden korkar olmuş, bu korkunun adını laiklik koymuş. Hepiniz Kemalizmin kokuşmuş artıklarısınız o halde!

Tek bir askeri kayboldu diye tüm Ortadoğuyu kan gölüne çevirecek kadar çirkef bir ordunun bu yaptıkları asla yanına bırakılamaz..! Kendi varoluşunu mağduriyet ilkeleri üzerinden kurmuş bir devlet sisteminin, böylesi bir vahşiliğin arkasında durmasını akıl alamaz. Bu vahşiliğin semitizm - antisemitizm tartışmalarına bağlanmasını hiçbir analitik çözümleme yanıtlayamaz. Ayrıca be gerzekler, siz hayatınızda kaç siyonist tanıdınız da, kaç siyonist ile müzakereye varabildiniz de, kafayı antisemitlerle bozdunuz? Bu durum daha çok psikolojinin alanına girer eninde sonunda. İyi bir psikiyatr belki işinizi görür.

İnsanlık için geçirilmesi en zor 24 saat bu. Bazı soruları yanıtlaması hayli ağır olabilir... Fakat bunların hepsinden önce insan olma bilincinin gelip kapıya dayandığı bir sabah. O nedenle bazı soruları sormayı, en azından acıları paylaştıktan sonrasına ertelemek mümkün. Bugün önce Müslümanların durumları ile empati kurabilmek gerekiyor. Bugün biraz Müslüman olabilmek gerekiyor. Antalyadaki israilli turistleri gayet tabi düşünürüz, hatta herkesten daha fazla yaygara kopartırım o noktada hiç şüphe olmasın. Ancak tüm saçmalamalarınıza ve bütün bir vahşeti antisemitizme indirgemenize rağmen kimsenin Yahudi avına falan çıktığı yok, en küçük bir vaka dahi yok ortalıkta.. Olmayacağına da adım kadar eminim!

Bugün zerre kadar insanlık onuru ve şerefi kalan Müslümanlar için ağlar. Onları yanlız bırakmaz. Ağlamaktan utanmaz! Bugün Müslümanların acılarını paylaşma günüdür. Türkiye'deki bir avuç resmi dinsizden birisi olarak bu acıyı paylaşmaktan onur duyuyorum. Onlar tekbir getirirken, başımı önüme saygı ile eğmek hiç ağır gelmiyor bana. Onlar kollarını açıp hep bir ağızdan dua ederken ağzım kapalı olsa da, kalbimden birşeyler sızıyor tüm masumlar adına. Allah yardımcıları olsun..

"Ey Rabbimiz! Bizi zalimler topluluğu ile beraber bulundurma!" (Araf-47)