31 Ağustos 2010 Salı

Az biraz kişisel bir referandum yazısı / Rober Koptaş

Övünebileceğim öyle matah bir siyasi eylemcilik geçmişim yok. Ama dünyada olan biteni anlamaya başladığımı sandığım günden itibaren kendimi solcu saydım. Sosyalizmin, en adil ve en insani yönetim biçimi olduğuna inandım ve buna hâlâ inanıyorum. 18 yaşındayken, bir başıma gidip, Özgürlük ve Dayanışma Partisi’ne üye oldum. Onlar beni ne yapacaklarını bilemediler. Hayatının yarısını, siyasetin s’sini bile konuşmanın büyük günah addedildiği yatılı Ermeni okullarında geçirmiş bir çocuk olarak, ben zaten ne yapmam gerektiğini hiç bilmiyordum. 1999 seçimleri öncesinde yaşanan büyük umudu da paylaştım, sonrasındaki hayal kırıklığını da tenimde hissettim. Partiyle ilişkim gönül bağı çerçevesinde devam etti. ÖDP içinde siyaset yapan bir arkadaş çevresiyle temasım hep sürdü. Hâlâ, ÖDP deneyiminin başarıya ulaşamamasının, bizim kuşağın gerçekten özgürlükçü bir sol partiye sahip olma şansını ortadan kaldırdığını düşünürüm ve bu fırsatın heba edilmiş olması yüreğimi sızlatır.

Bunlardan, kişisel bir ifşaat olarak değil, kendimi daima Türkiyeli bir solcu saydığımı söylemek için bahsediyorum. Zira bu hafta, yine Türkiyeli bir solcu olarak, referanduma dair ne düşündüğümü anlatmak istiyorum.

Her türlü iktidara, her türlü muktedire içgüdüsel bir mesafe ve eleştiri duygusuyla yaklaşılması gerektiğine inanırım. Bu sütunu takip edenler, AKP konusunda olabildiğince muhalif ve eleştirel bir çizgide durduğumu bilirler. Ama AKP karşısında Türkiye solunun “Ne şeriat, ne darbe!” sloganına katılmadım. Türkiye’de bir şeriat geleneği olmadığını ve bu ‘tehlike’nin suni olduğunu biliyorum. Darbe ise her zaman için büyük bir tehdittir bu ülkede. Bu nedenle, eli silah tutanlara karşı, halkın oyunu alan bir partinin savunulmasını, hem solculuğun hem demokratlığın gereği saydım.

Benzer bir şekilde, başörtü meselesinde de Türkiye solunun tavrını paylaşmadım. Bana göre, bu konuda bir üçüncü yol mümkün değildi. Bugün, tam da şimdi, başörtüsü taktığı için üniversite kapısından içeri alınmayan, eğitim hakları engellenen kadınlar vardı, ve onların hakkını savunmak, başörtüsüne dair birtakım felsefi tartışmalardan çok daha öncelikliydi. Yanında durulması gerekenler, devlet tarafından mağdur edilenlerdi.

Yukarıdaki iki örneği, Türkiye solunun genel tavrından ayrıştığım kimi noktaları göstermek için zikrettim. AKP’ye elbette çok keskin eleştirilerim var. AKP yönetiminin anti-demokratik ve ayrımcı bulduğum sayısız uygulamasına muhalefet ettim. Ancak, bu partinin arkasındaki halk desteğinin ciddiye alınması gerektiğini düşündüm, bunun nedenlerini anlamayı çalışmayı görev bildim.

Madem anayasanın değişmesini istiyoruz bu Hayır’lar niye?

Türkiye’de hemen her kesim, 1982 darbe anayasasının değişmesi gerektiğini savunuyor. Esasında bu anayasayla yönetilmekten hiçbir şikâyeti olmayanlar dahi, onu savunmanın siyasi getirisi olmadığı için, yeni bir anayasadan yana görünüyorlar. Sırf bu bile, demokratik bir anayasa ihtiyacına dair toplumsal mutabakatın ne kadar geniş olduğunu gösteriyor.

Bugün, önümüzde, bugüne dek defalarca revize edilmiş olan 12 Eylül Anayasası’nı bir kez daha değiştiren bir paket duruyor. AKP’nin bu paketi hazırlama biçimi, toplumsal mutabakat aramaması gibi konularda çok haklı eleştiriler var. Ancak nihayetinde, 25 maddeden oluşan ve eğrisiyle doğrusuyla, yarın bugünkünden bir nebze daha rahat nefes almamızı sağlayacak bir paket bu. Kadın ve çocuk hakları, sendikal haklar, kişisel hak ve özgürlükler, yargı sultasının kırılması, YAŞ kararlarına hukuk yolunun açılması gibi olumlu adımların yanı sıra, 12 Eylül darbecilerinin yargılanmasını engelleyen geçici 15. maddenin kaldırılması gibi simgesel anlamı yüksek değişiklikler var pakette. Peki, eninde sonunda her maddesiyle pozitif bir değişikliği ifade eden bu pakete “hayır” denmesinin nedeni ne?

Eksikliklerine karşın içeriğine karşı çıkılması demokratik düşünce açısından pek de anlaşılır olmayan bir değişikliğe “hayır” diyen otoriter ve milliyetçi CHP-MHP koalisyonunu anlamak belki mümkün; peki, işi halkla, kalabalıklarla, günlük hayatla, sokakla olan, demokratlık iddiasındaki biz solcuların “hayır”ının ardındaki gerekçe ne?

Bugüne dek, paketi onaylamanın 12 Eylül Anayasası’na “evet” demek anlamına geleceğinden tutun da, burjuva demokrasisinin oyunlarına itibar edilmemesi gerektiğine, paketin halkın beklentilerine karşılık vermediği için reddedilmesi gerektiğine, ancak “hayır” denerek bir toplumsal muhalefet örgütlenebileceğine kadar, nice ‘sol’ argüman okuduk. Üzülerek söylemeliyim ki, bu argümanlar solun Türkiye’yi anlamakta düştüğü zaafiyeti göstermekten başka hiçbir işe yaramıyor.

Evet, AKP bugüne dek gerçekten de yeni bir anayasa yapabilmeliydi. Ancak bunu “hayır”a gerekçe yapmanın bir anlamı yok. Unutmayalım ki AKP, 22 Temmuz seçimlerinin hemen ardından, uzmanlara hazırlattığı anayasa taslağını kamuoyunun dikkatine sundu, ancak yoğun saldırılar sonucunda taslağı rafa kaldırmak zorunda kaldı ve dahası, sonrasında bir kapatma davasıyla karşı karşıya kaldı.

Evet’i sollaştırmak!

Değişimden yana olması gereken sol, özgürlükleri genişleten adımların arkasında olmazsa solluğunu yitirir. Referandum sürecinde bence sol muhalefet, AKP’yi belli noktalarda eleştirip paketin yetersizliklerini ortaya koymalı, ancak nihayetinde halkı yüksek sesle “evet” demeye çağırmalı, yani “evet”i AKP’ye bırakmayıp sollaştırmalıydı. Bunun aksi, kendini siyasetsizliğe mahkûm etmek demek. Çünkü AKP’ye karşı inandırıcı bir muhalefet, demokratik bir dönüşümü gerçekten istediğini göstermekle mümkün. Bugün pakete “hayır” demek, en küçük demokratik gelişmeye bile karşı çıkmak ve böylece AKP’ye muhalefet etme şansınızı kendi elinizle heba etmek anlamına geliyor.

Son söz olarak, Kürt siyasetinin, bugünlerde esneyebileceği ifade edilen boykot kararının da, benzer bir siyasetsizlik siyaseti olduğunu söylemeli. BDP, AKP’nin süreçteki hatalarını bir bir sıralayarak, bir yandan da, Kürtleri, davul zurnalarla, halaylarla sandıkları “evet” oylarıyla doldurmaya, “evet”i Kürtleştirmeye çağırsaydı, önündeki siyaset alanını genişletmiş, Türkiye’nin batısına da güçlü bir demokrasi ve barış mesajı vermiş olacaktı. Parti tabanının önemli bir kısmının mevcut tavırdan memnun olmadığı konuşuluyor bugünlerde. Dileriz BDP yönetimi bu seslere kulak verir ve partiyi daha sağlıklı bir çözüme ulaştırma basiretini gösterebilir.

......................................................................................

Kişisel Notum; Son birkaç haftadır bilim kurgu romanlarına taş çıkartacak anektodlara tanıklık ediyorum. Konya'dan 60 yaşında çember sakallı hacı amca roportaj verip, "gayet tabi referanduma evet diyeceğim, ben bu ülke de herkes için özgürlük ve demokrasi istiyorum!" diyor. Nişantaşı starbucks'da oturan sıfır minili abla "ay nasıl olur, hayır asla sivilleşmek istemiyorum, olamaz, n'olamaaaz, aslaaa!" nağraları atarken cinnet geçirip aniden louis vuitton çantasını kemirmeye başlıyor. Fantastik! Ne günlere kaldık demeyelim. Konu Türkiye olduğunda, hikaye hep tersten sarar zaten.. Unutmamak lazım, demokrasi ve barış çığlıkları kentlerde değil, dağlarda atılmıştır bu ülkede. Fakat bu kez gerçekten şaşkınlık içerisinde kaldım. Sırf bu işi akp yapıyor diye zaten hayır demesi beklenen vasatın, lümpenin peşinden, ciddi bir kitle daha kendiliğinden katılıverdi bu moder(e)n "n'ayır, n'olamaz!" kervanına.

Geçenlerde facebook iletimde biraz da haddimi aşarak, "hepinizin vasat inadını anlarım fakat bu solcuların ikiyüzlülüğünü anlamam imkansız" yazdım. Ne zormuş bu "solculara" laf söylemek meğerse. Ayrıca ne çok "solcu" varmış hayatımda farketmediğim. Ne çok imitasyon moder(e)n sarıp sarmalamış sanal cennetimi. Çeşitli kılıklara bürünmüş türlü türlü solcular. 3 dakika geçmeden iletimin altında 15 tane comment birikti. "Bana yazıklar olsundu, vatan satıladursundu, şeriat geledursundu, atatürkün kemikleri sızlayadursundu, şeriat gelince önce beni öldüreceklermiş zaten!" Tabi ben gerizekalıyım ya göremiyorum tehlikeyi. Gelin anlatın bana "tehlikeyi". Aydınlatın beni, beynini üç gram ampülle yiyenler!

Neyse, gördüm göreceğimi.. Facebook iletimi kimseye yanıt vermeden sildim. Yanında aparatif olarak bu 15 kişiyi de teker teker arkadaşlık listemden bir güzel çıkarttım. Rahatladım mı? Hayır! Üzüldüm mü? Hayır! Anlamaya çalıştım mı? Asla! Vasatın böylesini anlamayı bir yüz yıl önce bıraktım ben. Anlayamam. Geleceğimi bu ülke de kurmanın mücadelesini en zor kulvarlarda veriyor iken, anlayamam. Bu toplumun geçireceği en küçük dönüşüme dahi "hayır" deme lüksüm kalmadı çünkü benim. Gün itibarı ile "anlaşılması gereken" artık benim. Hepsini sildim ve hiçbir şey olmadı. Yeni anayasa paketi geçse de, geçmese de çok çok büyük şeyler olmayacak zaten. Şimdi başka bir konuya sardım ben. Vesile oldu.. Bir de Rober Koptaş gibi erdemli solcu kaldıysa etrafta, buyursun gelsin alnından öpeyim.

30 Ağustos 2010 Pazartesi

Yeter, hatta fazla bile!


"Yetmez ama Evet!" kampanyasına ilk gününden itibaren açık destek veriyorum. Bu ülkede tek bir dalın yerinden oynamasını istemeyenlere, mevcut statükodan göbeğini şişirenlere, karşısında iki tane müslüman görünce aslında ne kadar kemalist ve rejim savunucu olduğu aklına gelenlere, son 30 senede 27 kez masaya yatırılmış ve her seferinde önü kesilmiş hayati bir dönüşümü, sırf akp iktidarı döneminde yapılıyor diye gururuna yediremeyen onur abidelerine, toplumsal dönüşümün önündeki en ciddi tıkaç olan darbe anayasasını kutsal metin sayanlara, biz daha fazlasını istiyoruz bu kadarı kesmez bahanesiyle bir çuval inciri berbat etmeyi akıllıktan sayan ileri görüşlülere, konu ne zaman demokratikleşme olsa faşistlerden önce ülke elden gidiyor yaygarası kopartmaya başlayan asker postallı sözde solculara, potansiyel tüm demokrasi ve özgürlük adımlarının önünü platin sarısı saçlarıyla kapatmaya çalışan moder(e)n retrolara karşı "Yetmez ama Evet!" diyorum.

Son tahlilde anlıyorum ki, yeter, hatta bu kadarı size fazla bile!

25 Ağustos 2010 Çarşamba

SINOPALE 3, Third Sinop Biennale: 'Hidden Memories, Lost Traces'

SİNOPALE 3, Third Sinop Biennial “HIDDEN MEMORIES, LOST TRACES”

Workshops: 4th August – 4th September 2010
Opening: 14th August 2010
Exhibitions: 14th August – 4th September 2010

Venues: Historical Sinop Prison, Lonca Kapısı, Dr. Rıza Nur Public City Library, Ülgen Cutter Boat House, Gerze City Theatre, Sinop Science-Art Centre

Curators: T. Melih Görgün, Beral Madra, Vittorio Urbani, Nike Baetzner, Rana Öztürk, Branko Franceshi, Vaari Claffey, Hande Sağlam

Artists

Ayhan&Bahar Enşici, Maria Ikonomopoulou, Karena Johnson, Hülya Karakaş, Ludwig Kittinger, Georg Klein, Rean Koen, Sıtkı Kösemen, Ronan McCrea, Anne Metzen, Daniele Pezzi, Jelena Vasiljev, Rhona Byrne, Declan Clarke, Işıl Eğrikavuk, Gülsün Karamustafa, Sean Lynch, Fiona Marron, Bea McMahon, Ferhat Özgür, Maria Papadimitriou, Sarah Pierce, Tayfun Serttaş.


The third edition of Sinopale, International Sinop Biennial is going to be held this year with the conceptual framework “Hidden Memories, Lost Traces”. It has been envisioned for tackling what is visible and invisible in a city in order to apprehend the memory of the city and to identify properly the information related to this habitat so that it can be preserved for future years. The conceptual framework intends to draw attention to what is “told” and “untold” in this geographical location which is a “transit area”.

“In order to hear the hidden narratives of a city, one has to experience the city. The invisible aspects of a city are revealed by the narratives of the city. The sense created by the narratives related to a city is the same with the sense of that city. If one has internalized the sense of a city, s/he projects something relating to his/her home city onto every city that s/he sees or relates, just as in the novel ‘Invisible Cities’ by Italo Calvino.”*

The project aims to deal with the hidden memories and lost traces of the city, thus stimulating memories of the artists as well. The artists who will be given information about the city’s memory pertaining to a period before the world was subjected to the coercive effects of globalisation, will seek ways of revealing memories that were concealed for a long time. The actualization of t he memory by means of arts will perhaps link with the present unexpected singular events, thus allowing new readings of the process of change and actual events that take place in European cities.

Sinopale 3 is a civil society project that aims to enhance development and social transformation through cultural and artistic cooperation and creates a platform for collaboration through workshops, exhibitions and performances. It attempts to make artists, designers, architects, cultural managers, tradesmen, local governors, educators, inhabitants and viewers collaborate at intellectual and operational levels and work in a “participative-interactive” way.

The exhibitions displaying the artworks will be launched at the opening which will take place in the Historical Sinop Prison on the 14th August 2010.

Furthermore, within the scope of Sinopale 3 there will also be; “Gotland Pedagogy Art Seminar” for training art teachers lead by Sonja Tanrısever, art workshops for children, “The Giant Symphony Within Me II” - musical therapy workshop by Renan Koen, Artcitizens’ shop - “A 22 day design shop” (a project that was first realised within the framework of the 11th International Istanbul Biennial parallel events), dance workshop and “Ember” performance by Ziya Azazi, “To Get Lost... Hidden Faces...” – theatre workshop run by Hülya Karakaş in collaboration with Gerze City Theatre, performing arts workshop run by Karena Johnson in collaboration with independent theatres in Sinop, “The Trace of the Voice – Engin Aksan Archive Exhibition” and “Voices” workshop curated by Hande Sağlam, “Sinop’s Forgotten Children’s Games” workshop by Ayhan and Bahar Enşici and the showing of video art selections by Turkish and Irish artists curated by Rana Öztürk and Vaari Claffey. The international forum “Arts and Culture as Catalysers for Urban Development and Social Transformation” is another important event at Sinopale 3.

........................................................................................

SİNOPALE 3, Üçüncü Sinop Bienali “GİZLİ ANILAR, KAYIP İZLER”

Çalıştaylar: 4 Ağustos – 4 Eylül 2010
Açılış: 14 Ağustos 2010
Sergiler: 14 Ağustos – 4 Eylül 2010

Mekanlar: Tarihi Sinop Cezaevi, Lonca Kapısı, Dr. Rıza Nur İl Halk Kütüphanesi, Ülgen Kotra Evi, Gerze Şehir Tiyatrosu, Sinop Bilim-Sanat Merkezi

Küratörler:
T. Melih Görgün, Beral Madra, Vittorio Urbani, Nike Baetzner, Rana Öztürk, Branko Franceshi, Vaari Claffey, Hande Sağlam

Sanatçılar

Ayhan&Bahar Enşici, Maria Ikonomopoulou, Karena Johnson, Hülya Karakaş, Ludwig Kittinger, Georg Klein, Rean Koen, Sıtkı Kösemen, Ronan McCrea, Anne Metzen, Daniele Pezzi, Jelena Vasiljev, Rhona Byrne, Declan Clarke, Işıl Eğrikavuk, Gülsün Karamustafa, Sean Lynch, Fiona Marron, Bea McMahon, Ferhat Özgür, Maria Papadimitriou, Sarah Pierce, Tayfun Serttaş.


Sinopale, Uluslararası Sinop Bienali bu yıl üçüncü kez hayata geçiyor. Sinopale 3’ün kavramsal çerçevesi “Gizli Anılar, Kayıp İzler” başlığını taşıyor. Kavramsal çerçeve, bir kentte görünen ve görünmeyenlerin ele alınarak kent belleğinin algılanmasına ve bu yaşama alanına ait bilginin doğru saptanarak gelecek yıllara kalmasına yönelik olarak düşünüldü. Bu kavram, tarihsel bağlamda “geçiş alanı” olarak saptanmış bu coğrafyada “konuşulan” ve “konuşulmayanlara” dikkat çekmeyi amaçlıyor:

“Her kentin bir görünen bir de görünmeyen yüzü vardır. Kentin görünmeyen yüzü hikayelerinden yola çıkılarak açığa çıkarılır. Bu hikayelerin verdiği his, kent hissini, kentin anlamını oluşturur. Italo Calvino’nun söylediği gibi, kent hissini zihnimizdeki “görünmez kent” yaratır. Bu görünmez kentler nereye ait olursa olsunlar, sürekli sınırlarını ötelerler. Eğer kişi bir kentin anlamını içten içe kavrarsa, gördüğü veya anlattığı her başka kentte, kaçınılmaz olarak kendi kentinin hissiyle yola çıkar.”*

Projenin amacı kentteki gizli anıları ve kayıp izleri ele almaktır. Belirli bir kentin, dünyanın küreselleşmenin zorlayıcı etkilerine maruz kalmadan önceki bir döneme ait anılarının bilgisi verilen sanatçılar, kendi anılarını da katarak uzun zaman üstü kapalı kalmış, örtbas edilmiş anımsamaları açığa vurma yollarını araştıracaklar. Böylelikle proje bazı gerçekleri ortaya çıkarma ve bu bilgi üzerine Avrupa’nın duygusal belleğini tamamlayarak güçlendirme amacı taşıyor.

Kentsel kalkınma ve sosyal dönüşümü yerel ve uluslararası kültürel-sanatsal işbirliğiyle harekete geçirmeyi amaçlayan bir sivil toplum projesi olan Sinopale 3, çalıştaylar, sergiler ve performanslarla, sanatçılar, tasarımcılar, kültür yöneticileri, esnaf, yerel yöneticiler, eğitimciler, kent sakinleri ve izleyicilerin entelektüel ve işlevsel düzeyde işbirliği yapacakları bir platform oluşturuyor.

Yapıtların izlenebileceği sergiler Tarihi Sinop Cezaevi’nde yapılacak törenle 14 Ağustos’ta açılacak. Sinopale’nin bu yılki sergisinde Joel Andrianomearisoa, Maria Ikonomopoulou, Georg Klein, Sıtkı Kösemen, Ronan McCrea, Els vanden Meersch, Anne Metzen, Daniele Pezzi, Masa Projesi, Maria Papadimitriu, Seyit Saatçi, Jelena Vasiljev ve Ludwig Kittinger’in işleri yer alacak.

Sinopale 3 kapsamında ayrıca Sonja Tanrısever liderliğinde sanat öğretmenlerine yönelik “Gotland Pedagojik Sanat Semineri”, çocuklar için sanat atölyeleri, Renan Koen’in “İçimdeki Dev Senfonim II” müzikal terapi atölyesi, daha önce 11. Uluslararası İstanbul Bienali paralel etkinlikleri kapsamında yer alan projelerden Artcitizens’ shop “22 Günlük Tasarım Dükkanı”, Ziya Azazi’nin dans atölye çalışması ve “Ember” başlıklı performansı, Hülya Karakaş’ın Gerze Şehir Tiyatrosu ile gerçekleştireceği “Kaybolmak… Saklı Yüzler…” tiyatro atölyesi, Karena Johnson’ın Sinop’taki bağımsız tiyatrolarla gerçekleştireceği sahne atölyesi, Hande Sağlam’ın küratörlüğünü yapacağı “Sesin İzi – Engin Aksan Arşiv Sergisi” ile “Sesler” atölyesi, Ayhan ve Bahar Enşici’nin gerçekleştirecekleri “Sinop’ta Unutulan Çocuk Oyunları” atölye çalışması ve Rana Öztürk ve Vaari Claffey’in hazırladığı Türk ve İrlandalı sanatçılardan oluşan “Geçici Olarak Rafa Kaldırıldı” sergisi Dr. Rıza Nur Halk Kütüphanesi’nde yer alacak. “Kentsel Kalkınma ve Toplumsal Dönüşümün Katalizörü Olarak Kültür-Sanat” başlıklı uluslararası forum da Sinopale 3’ün önemli etkinliklerinden biri olacak.

3th International Sinop Biennial

Temporarily Shelved / Geçici Olarak Rafa Kaldırıldı






About 30 artists are taking part in the biennial this year. Among them are Ayhan and Bahar Enşici, Maria Ikonomopoulou, Karena Johnson, Hülya Karakaş, Ludwig Kittinger, Georg Klein, Rean Koen, Sıtkı Kösemen, Ronan McCrea, Anne Metzen, Daniele Pezzi, Jelena Vasiljev, Rhona Byrne, Declan Clarke, Işıl Eğrikavuk, Gülsün Karamustafa, Sean Lynch, Fiona Marron, Bea McMahon, Ferhat Özgür, Sarah Pierce and Tayfun Serttaş. The participating artists produce their artworks in pursuit of secret memoirs and lost traces.

The curators of the Sinop Biennial are T. Melih Görgün, Beral Madra, Vittorio Urbani, Nike Baetzner, Rana Öztürk, Branko Franceshi, Vaari Claffey and Hande Sağlam. The venues of the biennial are the historical Sinop Prison, the Lonca Kapısı, the Dr. Rıza Nur Public City Library, the Ülgen Cutter Boat House, the Gerze City Theater and the Sinop Science and Art Center. The biennial opened on Saturday and will remain on display until Sept. 4.

Sinopale, which borrowed the title of a book by French philosopher Michel Foucault to make the previous edition’s theme the “New Order of Things,” this year relies on Italo Calvino and takes inspiration from the author’s “Invisible Cities.” In this area that has historically been a transition area, Sinopale attempts to handle secret memoirs and lost traces in the city by drawing attention to what is said and left unsaid.

Sinopale’s art director, Görgün, said art must not gather in central cities like İstanbul but must spread across the country. While explaining that there has been an evident change following the first edition of the Sinop Biennial, Görgün said, “[After the first Sinop Biennial] we began to deal with the education of children and to build up an infrastructure. Volunteers working with us attended our previous workshops. Their parents and shopkeepers in the city have also begun to have aesthetic concerns. They are working to make a better living space. These are the contributions of the biennial.

Görgün also said they highlighted the international aspect of the biennial this year. “We feature more foreign artists because the biennial has an international aspect. There are also artists from Sinop. Our biennial attracts attention in İstanbul art circles and in the international arena. What attracts them is the biennial being beyond the center. The Sinop Biennial is the second-best-known biennial in Turkey after the International İstanbul Biennial. Art must not gather in the center.”

23 Ağustos 2010 Pazartesi

Banu Alkan; "Da Vinci'm olsa onu da satardım!"

Elif Türkölmez'in nutkum tutularak okuduğum Banu Alkan röportajına geçmeden önce tek bir detayın altını çizmek isterim. Ben Banu Alkan'ı tüm içtenliğimle önemserim! Hem de çok.. Bir societe'nin başına gelebilecek en nadide parçadır Banu Alkan. Bir societe'nin ne kadar "societe" olduğunun "açık" kanıtıdır. O, önüne kırmızı halılar serilen tüm divaların gelmiş geçmiş en büyük ironisidir. Tek başına bu ironi dahi, onu "değerlinin değerlisi" yapmaya kafidir kanımca. Dikkatle okuyunuz.. Röportajın sonunda "Sunset Bulvarı"ndan bir kare belirginleşecek gözlerinizin önünde..
....................................................................................

'Da Vinci'm olsa onu da satardım!' / Elif Türkölmez

Ben kimseyi taklit etmedim diyor Banu Alkan, Ama herkes beni taklit etti diyebilirim. En son Paris'e gitmeden evvel Ajda Pekkan'ı gördüm mesela, kendime bakıyorum sandım. Fırfırlı elbise giymiş, saçı da kelküllü değildi, aa kendimi seyrediyorum zannettim. Halkta da görüyorum Banu Alkan etkisi. Bütün Türkiye uzun sarı saçlı. Zaten ben bu memlekete fazla geldiğimi düşünüyorum.


Özgüveni yerinde; “Dünyayı bitirdim, herkese tepeden bakıyorum” diyor. Hali vakti yerinde; “Bali Ada'mdı, Maldiv'imdi, Mauritius'ümdü, yine yapıyorum” diyor. Havası yerinde; “Paris'te Ritz'de kalıyorum. Bilirler beni orada. Bilgisayara yazınca 'Mrs. Alkan' çıkar” diyor. Banu Alkan'la şu Fikret Mualla hadisesinden girdik, gelecek projelerine kadar geldik. Her şeyi tatlı bir masal gibi anlattı...

“Banu Hanım, ben lobideyim” diyorum. “Tamam bebeğim, hemen iniyorum” dedikten 45 dakika sonra görünüyor. Ama zaten biliyorum, ‘Banu Alkan zamanı’nın kolumdaki saatin ‘tik tak’ından farklı işlediğini. Aksıyor, geri gidiyor, hatta durabiliyor. ‘Hemen’ 45 dakikaya, ‘ertesi gün’ bir hafta sonraya denk düşebiliyor. Daha önce onun zaman ve mekân algısıyla çakışamadığım için Bodrum’da buluşamamıştık mesela. En son telefon konuşmamızdaysa “Dişlerimi fırçalıyorum, bir saat sonra arar mısın?” demişti, bir saatin dünya zamanıyla neye tekabül ettiğini bilmeyen bir çocuk saflığıyla. Yani, o tarafta zamanın başka aktığını, biraz da hoşuma giderek, bildiğimden lobiye kuruluyorum kitabımla, kahvemle.

Üzerinde henüz kurumamış bir ojenin bıraktığı ince pembe çizgiler olan, önü çarpık iliklenmiş uzun kollu bir beyaz gömlek, bej renkli bir eşofman, pedikürü gelmiş geçmiş ayaklarını açıkta bırakan parmak arası terlikler, güneş gözlükleri, Chanel çanta, kumaşının ‘en yüksek kalite ipek’ olduğunu sonradan defalarca kez öğreneceğim dallı güllü bir şal ve arkasına saklanmış, arada korkak bir kaplumbağa gibi başını uzatıp çeken 10 yaşlarında bir çocukla, yeğeni Cengizhan’la, karşımda.

Mesafeli bir içtenlikle yaklaşıyor, havayı öpüyor. Sanki yedinci kattaki odasından değil de çok uzak yollardan gelmiş gibi yorgun, alnında boncuk boncuk terler. “Şurada bir soluklanalım mı?” diyor, asansörün yanındaki sandalyeleri göstererek. “Olur” diyorum ve Banu Alkan’la İstanbul’da kaldığı lüks otelin koridorlarına, odasına, barına, havuzuna, asansörüne, piyanosuna yayılacak maceramız başlıyor.

Başını dizlerine koyan Cengizhan’ın saçlarını severken, bir yandan da önceki gece katıldığı Çarkıfelek’te ‘zekâsını nasıl konuşturduğunu’, canlı yayına gecikince üzerine nasıl da bir şeyler dolayıverdiğini anlatıyor. Zaten Banu Alkan artık giyinmiyor, kumaş sarıyor kendine. Sanki artık hiçbir elbise, pantolon ona göre değil, sadece kumaşlar iyi geliyor. Bir zamanlar ne kadar güzel, ne kadar incecik, ne kadar seksi olduğunu bir tek onlar anlıyor.

“Fikret Mualla tablolarını satıp lüks içinde yaşıyorum” dediniz olay oldu. Gerçekten tablo satarak mı geçiniyorsunuz?


Banu Alkan dünyada, ‘Dünyayı muhteşem yaşayan 100 kadın’ içine girer. Belki ‘Dünyada 100’ demek çok komik bir rakam, “Yapmayın Banu Hanım, Türkiye’de deseniz anlayacağız” diyebilirsiniz ama ben mütevazı olarak söylüyorum, Türkiye’de 100 kadın içine kesin girerim, dünyada da 10 bin kadın içine girerim. Ama belki 100’ün içine de girerim. Çünkü o kadar güzel bir hayat yaşadım Gürbüz Hanif sayesinde. Herhalde insanlar geçmişteki şaşaalı yaşantımı bildiği için beni kıskanıyor. Allah’ıma çok şükür ben hâlâ o şaşaalı hayatı yaşıyorum. Gelen parayı harcıyorum. Açıkçası bu. Yani tabii ki artık Gürbüz Hanif’in milyon dolarları yok ama hâlâ Paris’imdi, Bali Ada’mdı, Singapur’umdu, Mauritius’ümdü, Maldiv’imdi, Phuket Ada’mdı; bunları yine yapıyorum. O zaman günde 100 bin dolardı, şimdi 10 bin dolar.

Hepsini sattınız mı tabloların, var mı elinizde hâlâ?


Bende iki tane kaldı ama Gürbüz Bey’in çocuklarında da var o tablolardan, onlara da alıyordu. Yani anlamıyorum; insan birikimini, arsasını, altınını, pırlantasını, evini zaman zaman, lazım oldukça satar. Benim de böyle bir koleksiyonum vardı, sattım. Keşke Leonardo da Vinci’lerim de olsaydı da onları da satsaydım. (Kahkaha atıyor)

O zamanlar nasıl bir sanat ortamı vardı Paris’te? Siz de o ortamlara girip çıkıyordunuz herhalde...

Tabii ki. O zaman ben lady okuluna gittiğim için her hafta sonu gelirdi rahmetli eşim. Ve biz her hafta sonu, Gürbüz Bey’in bürokrat arkadaşlarıyla gezerdik. Fikret Mualla hayranları vardı içlerinde, Gürbüz Bey de öyleydi. Ben zaten 17 yaşında küçücük bir çocuktum, ne anlarım o zaman Fikret Mualla’dan. Ben güzel elbise peşindeyim, Chanel nerde, Dior nerde, onun derdindeyim. Ama eşimin sayesinde sanatı da öğrendim. O zamanlar Fikret Mualla ünlü değildi. Madam’a (Agnes) bir şişe şarap karşılığında beş tane tablo yaparmış. O an biz o resimleri alırken bu kadar bilineceğini tahmin etmezdik. Madam derdi ki eşime, “Mr. Hanif”, onlar soyadla söylüyor ya, “Bir şişe şaraba yaptırdım ben bunları, alın alın.” Üst üste yığmış, nasıl, çerçevesiz, görsen... Gürbüz Bey koleksiyon yapıyordu. Ben de onun sayesinde bulaştım sanata.

Bu sanat merakı devam etti mi sonra?


Benim için sanat gezmektir. Londra olsun, Paris olsun, çok dolaştım. Dört dünya turum var, 15 tane yarım dünya turum var. 150 tane de Avrupa’m var. Ben dünyalıyım diyorum. Dünyaya hayranım. Ama en çok ülkeme hayranım. Çünkü benim için Türkiye 3 bin antik kent bulunduruyor. Bu çok önemli, ben ülkemi çok seviyorum. Daha sonra Fransa’yı seviyorum. Sonra tüm dünyayı, tropikal adaları seviyorum. Paris bambaşka tabii.

Nesini seversiniz Paris’in, neler yaparsınız orada?


Ritz’de kalıyorum, Four Seasons’da kalıyorum. Ritz Oteli, Lady Diana’nın sevgilisinin oteli biliyorsunuz. Bilirler beni orada. Bilgisayara yazınca ‘Mrs. Alkan’ çıkar. Türk müdür var şimdi. Ona da buradan selam gönderiyorum. O da bir baksın, Banu Alkan kaç yıldır kalıyor orada. O da çok yakışıklı, kibar. İkiye katlamış otelin kazancını. Bu sene gittim Ritz’e ama kalmadım, yemek yedim sadece. Önümden geçti, resepsiyona doğru heyecanla bir hareket yaptı eliyle, çok yakışıklı.

Sizinle konuşmak istediğimi söylediğimde “Söyleşi vermiyorum ama Radikal gazetesi Banu Alkan zekâsını anlar, yapalım” demiştiniz. İnsanlara kendinizi anlatamama gibi bir durumunuz olduğunu düşünüyor musunuz?


Ben kendimi anlatamadığımı düşünmüyorum ama anlamayana da üzülmem. Neden üzülmem? Çünkü dünyayı bitirdim ve herkese tepeden bakıyorum açıkçası. Her ukala, her kendini beğenmiş, her kendini bir şey zannedenle uğraşamam. 10 bin dolarlık Hermes çantaları taşıyınca insan oldum zannedenler, her gün aptalca kıyafet değiştirenler var.
Ne bulurlarsa yamıyorlar üzerlerine. Siren Ertan’a bakıyorum mesela. Biz kardeşimize alırdık Hermes ayakkabı, Londra’da okuturken. Yani, biz bunları aştık. Ama Türkiye’ye kalite kumaş öğrettiğimi itiraf ediyorum. Çünkü benim hayatım Roma, Milano, Paris’teki kumaşçılarda ve dünyaca ünlü butiklerde geçti. Daha çok hazır alırdım ama hazırlar çok pahalıydı. Ben de Chanel’in, Valentino’nun kumaş aldığı yerden kumaş alır, burada Nur Yerlitaş’a, Terzi Yıldırım’a diktirirdim.

Örnek aldığınız birileri oldu mu hiç?


Ben kimseyi taklit etmedim. Bir tek genç kızlığımda Raquel Welch vardı, vücudumuz bire bir tuttuğu için onun gibi dururdum, onu taklit ederdim. Bir de işte Elizabeth Taylor’un göğüs dekoltesi. Ama herkes beni taklit etti diyebilirim. En son Paris’e gitmeden evvel Ajda Pekkan’ı gördüm mesela, kendime bakıyorum sandım. Fırfırlı elbise giymiş, saçı da ‘kelküllü’ değildi, aa kendimi seyrediyorum zannettim. Halkta da görüyorum Banu Alkan etkisi. Bütün Türkiye uzun sarı saçlı. Zaten ben bu memlekete fazla geldiğimi düşünüyorum.

Şansınızı başka memleketlerde denemeyi düşünmediniz mi?

Düşünmez miyim? Beverly Hills’e gittim. Rahmetli eşim, “Türkiye’de rakibin yok” derdi. Öyle bir yüz, öyle bir vücut yok! Aldı beni Hollywood’a götürdü 93 yılında ama maalesef hastalığını öğrendik ve altı ay içinde de kaybettik. Beverly Wilshire Oteli’nde kalıyorum, yerleştim. Okuldan kalma bir İngilizce vardı, onu ilerletmeye başladım filmlerde aksan sorunu olmasın diye. Ama maalesef kaybettik eşimi. Ondan sonra da zaten bir yıl ağladım. Yani bana göre dünya, çok önemli bir yüz ve vücudu, bir starı kaybetti. Bakma şimdi kilo aldık, yaşlandık ama benim yüz çizgilerim ve vücut çizgilerim dünyada çok nadir kadında var. Bunda da iddialıyım. Ama artık evdeyim, sakin bir hayatım var.

Neler yaparsınız evde? Kitap falan okur musunuz?


Çok okuyorum ama nereye gitsek binlerce kitap artık. Geçen gün havaalanında dedim ki, oradaki büfeye, “Siz de mi bu kadar doldurdunuz, sağımız solumuz kitap!” Dergi alırdık eskiden, şimdi kitap! Nereye gitseniz kitap, hangi birini okuyacaksınız. What is this ya, bu ne ya? Aslında hayat kitabı okuyorum deyip geçeceksin. Orhan Pamuk anlatıyor ama neyi anlatıyor? Kendine göre mi anlatıyor, zirveye çıkmak için mi anlatıyor? Ne için, neyle beynimizi dolduralım? En güzeli dünyayı kendimiz gözlemleyelim. Allah beyin vermiş, göz vermiş, bitti kardeşim.

Yazıyormuşsunuz ama galiba...


Hayatımı yazıyorum. Uzun zamandır yazıyorum. Sonra hayatımı filme alacağım. Bir de Banu Alkan müzesi açacağım, Antalya’da.

Bugünlerde neler yapıyorsunuz, yeni projeniz falan var mı?


Ben artık dünyayı o kadar aştım ki, lüksün en büyüğünü gördüm. Lüks, şampanyanın en iyisini içmek, duck’ın yani ördeğin en iyi patesini yemek, havyarın en iyisini yemektir. Banu Alkan artık büyüdü, geçiyor gibi duruyor ama bana göre büyüdü. Bomba gibi bir albümle geliyorum. Her şey bitti, sadece okumalar kaldı.

‘Tante Banu’nun odasında geçmişe yolculuk...

Banu Alkan üzerini değiştirmek için bir ara odasına çıkıyor. Ben de elinde Çarkıfelek’ten aldıkları para dolu zarfı sıkıca tutup bana ters ters bakan Cengizhan’la baş başa kalıyorum. Çocuk Almanya’da yaşıyor, Türkçe’yi çok az biliyor, bildiğini de konuşmuyor. Banu halasının gömleğini çekiştirip, ‘Tante Banu’ deyip duruyor. Ne bir asistan, ne bir arkadaş; Banu Alkan, Altınoluk’tan çıkıp 10 yaşında bir çocukla gelmiş İstanbul’a. Bir an çok hoşuma gidiyor, güzel ‘tante’sine hayran Cengizhan’ın bizimle oturup Banu Hanım’ın deyişiyle ‘ekspresso’ içmesi. Konuştuklarımızı anlamaya çalışması, arada sıkılıp havuza gitmesi. Ama baş başa kalınca işler değişiyor. Çocuk yerinde durmuyor, Banu Alkan gelmiyor da gelmiyor. Mecbur, Cengizhan’ın odaya servis edilmesi gerekiyor.

Telefonla konuşarak açıyor kapıyı. Duştan çıkmış, üzerinde beyaz bir havlu, bu sefer gözlüksüz ve saçlarını yandan ayırmış. Sanki 25 yaşındaki haline dönmüş; ‘Nikâh Masası’ndaki, ‘Afrodit’teki, ‘Kızgın Güneş’teki haline... Yanında gençlik fotoğraflarını taşıyor, ille de onları basmamızı istiyor, fotoğraf çektirmekten kaçınıyor. “Baksana şunlara, ne güzel” diyor. “Bunları koy, saçımın boyası geldi, yüzüm şiş, yorgunum, iyi görünmüyorum.” Oysa bence gerçekten güzel, hâlâ etkileyici. Odanın dağınıklığına dalmışken ben, sevinçle yanıma geliyor, “Biz aşağıdayken hep aramışlar” deyip telefonu gösteriyor ve tekrarlıyor, “Hep aramışlar, hep aramışlar...”
...

19 Ağustos 2010 Perşembe

viva dağ!



Photo by Klik Studio.

15 Ağustos 2010 Pazar

‘Efendiler’ ve ‘Taşralılar’ / Etyen Mahçupyan

Yenilgi bir travmadır... Hele yenilmeyeceğinizden çok eminseniz, hayatın sizden yana olduğuna inanıyorsanız, yenilgiyi taşımak daha da zorlaşır ve içe dönük tahribatlar yaratır. Psikoloji bilimi bu tür travmaların kabaca üç safhadan geçtiğini ortaya koyan çalışmalar üretmiş. Önce görmezlikten gelir, sonra inkâr eder ve nihayet durumu kabullenirsiniz. Bu safhaların her birinin dinamiği farklıdır. Görmezlikten gelme, içe kapanmayı, makbul ideolojiye sarılmayı, bilerek ve isteyerek cehaleti tercih etmeyi ima eder. İnkâr dönemi, karşı mücadeleyi, yenilgiye uğradığınız tarafı aşağılamayı, gerçekleri çarpıtmayı içerir. Kabul aşamasında ise özeleştiri yapma, arınma ve yeniyi yeniden arama enerjisi ortaya çıkar. Tabii bu arada inkâr döneminden kabullenmeye geçemeyen, yenilginin altında giderek ezilerek saldırganlaşan bir azınlık da daima bulunur...

Türkiye’nin son on beş yılı eğitimli, kentli, hali vakti yerinde laik kesim için varoluşsal bir yenilgi, bir travmadır. Çünkü bu kesim kendi doğal hakları olduğunu sandığı hiçbir şeyin aslında kendisine ait olmadığını ve daha da önemlisi zaten olmaması gerektiğini keşfediyor. Bu ülkenin gerçek ‘efendileri’ iken bir anda kendilerini azınlıkta kalmış, kenara itilmiş buluyorlar. Eğer bu durum bir kaba güç sonucu ortaya çıkmış olsa, yenilgiyi taşımak kolay olurdu. Ama tam aksine söz konusu yenilgi demokrasi üzerinden geliyor. Üstelik onları yenen ‘taşralılar’ iktisadi ve entelektüel açıdan da bu ‘efendileri’ mat etmek üzereler. O ‘taşralılar’ demokratikleşmeye, özgürleşmeye, hukuk devleti olma idealine sahip çıkarken, ‘efendiler’ buna çaresizce direnmeye uğraşıyor. O ‘taşralılar’ dünyaya uyum gösterme konusunda son derece esnek davranıp, çağdaş normları benimsemekte yarışırken, ‘efendiler’ bunları birer tehdit olarak algılayıp, çeşitli paranoyalar üzerinden kimlik tazelemeye çalışıyorlar.

AKP’nin yükselmesi ve reform adımları atmada giderek cesaret bulması, ‘efendilerin’ inkâr dönemine geçmelerini doğrudan tetiklemiş gözüküyor. Ondan önce Erbakan figürünün de verdiği rehavetle, görmezlikten gelme ve azımsama tavrı egemen yaklaşımdı. Ama AKP hükümetleri ile birlikte ‘tehlike’ bir anda yakınlaştı, çünkü bu Müslümanlar hiç de ‘efendilerin’ beklediği türden çıkmadılar. Geriliği kabul edeceklerine, öyle adımlar atmaya niyetlendiler ki ‘efendileri’ geri duruma düşürdüler. ‘Ergenekon’ girişimi, inkârın bir mücadeleye dönüştürülerek reddedilmesi, yeniden ‘normale’, yani vesayet sistemine dönme projesiydi. Ama deşifre olmakla kalmadı, AKP bir anayasa değişikliğini referanduma götürürken, YAŞ kararları üzerindeki yasal haklarını da kullanma iradesi gösterdi. Bu durum, ‘eğer bir şey yapılmazsa’ nihai yenilginin çok yakın olduğunu söylüyor. Öte yandan yenilgi bir anda gerçekleşecek bir şey değil, bir süreç... Dolayısıyla önümüzdeki süre inkâr ve mücadele ile geçecek. ‘Efendiler’ her aşamada yenilginin artık bittiğini gösteren delillerin peşinden koşacaklar ve her seferinde daha derin bir hayalkırıklığına uğrayacaklar.

Referandum bu aşamalardan biri... ‘Efendilere’ servis veren medya organları ve anket şirketleri ‘hayır’ oylarının yüzde birlik farkla daha önde olduğunu duyuruyorlar. Kendini aldatmanın böylesine ahmakça olanına pek rastlanmaz, çünkü önde olma duygusu rehavet verir. Eğer bir mücadele içindeyseniz, daha ‘akıllıca’ olan az da olsa geride olduğunuzu işlemektir. Ama ‘efendilerin’ günlük psikolojik ihtiyaçları o kadar derin ki, önde olduklarını duymaya muhtaçlar.

İşin gerçeğini merak ederseniz eğer, saygınlığı kanıtlanmış olan araştırmalara yönelmeniz gerek. MetroPoll şirketinin bu hafta gerçekleştirdiği anketin sonuçları Türkiye’nin ‘nerede’ durduğunu çok iyi sergiliyor. Referanduma ilişkin olarak ‘evet’ oyları yüzde 49,5 iken ‘hayır’lar 33,5 seviyesinde. Sadece oy verenler hesaba katıldığında oran kabaca 60’a 40 oluyor. Bu sonuç ‘evet’ oylarının artış içinde olduğunu ortaya koyuyor ve nedenlerden belki de en önemlisi hükümetin YAŞ sürecindeki tutumu. Halkın yüzde 48,5’i bu tutumu desteklerken, ancak 33’ü karşı çıkıyor. Buna karşılık Kılıçdaroğlu’nun ‘hükümet askerin teamülüne karışmasın’ önerisi yüzde 36,5 onay alırken, yüzde 51,5 bu yaklaşıma katılmıyor. Tabloyu tamamlamak üzere ‘demokratik yönetimlerde ordu hükümete mutlaka itaat etmeli’ cümlesine yüzde 56,5 ‘evet’ derken, ‘hayır’lar 32,5 seviyesinde kalıyor.

Görüldüğü gibi demokratikleşme ve sivil/asker ilişkileri alanında bugünkü vesayet rejiminin devam etmesini isteyenlerin oranı ile referandumda ‘hayır’ diyeceklerin oranı hemen hemen aynı. Diğer tarafta demokratik bir rejimi savunanlarla referandumda ‘evet’ diyecek olanların oyları da birbirine çok yakın. Bu durum esas kırılmanın ne olduğunu ortaya koyuyor. Bu referandumun iki kanadı arasındaki temel ayrım cumhuriyetin temel niteliğinin ne olacağıdır. Referandum demokrasi ile vesayet arasında yapılıyor ve toplumun her iki kanadı da bunu böyle anlıyor. Referandum paketinin içeriği önemli olmaktan çıkmış durumda, çünkü herkes yapılacak tercihin ‘gerçek’ anlamının farkında.

MetroPoll çalışmasından birkaç ilginç not daha eklediğimizde, ‘nerede’ durduğumuz daha da belirginleşiyor. Örneğin kendilerini ‘Kürt milliyetçisi’ olarak adlandıranların yüzde 64’ü ‘evet’ derken, ‘hayır’lar 22’de kalıyor. Kendilerini ‘Alevi’ olarak tanımlayanlarda ise ‘evet’ sadece 11,5 iken, ‘hayır’ oyları 72,5’u buluyor... Böylece Kürt milliyetçiliğinin niçin ayrılıkçılığa doğru uzanmadığına ilişkin küçük bir belirti daha elde ediyoruz. Alevileri ise bizzat kendilerine havale etmekten başka yapacak bir şey yok gibi... Türkiye’nin en büyük cemaatinin Sünni Müslümanlar olması nedeniyle demokrasiden kaçıp, askerî vesayetin tercih edilmesi, bireysel çağdaşlığın toplumsal açıdan bağnazlığı ima edebileceğini ortaya koyuyor.

MetroPoll bir de ‘en güvenilen kurum’ sorusu sormuş... Başta polis var. Ardından Cumhurbaşkanı ve Meclis geliyor. Derken Başbakanlık ve hükümet... El altta ise üç kurum yer almış: Genelkurmay, Anayasa Mahkemesi ve yargı. Bugün bir seçim olsa oyların nasıl dağılacağına gelince, kararsızları da eklediğinizde durum şöyle: AKP 51,5... CHP 29,5... MHP 11,5... (Eldeki verileri bir önceki seçimde verilmiş olan oylara göre ‘düzelttiğimizde’ AKP’nin 47-51, CHP’nin 28-31, MHP’nin ise 12-15 arasında olabileceğini kabaca hesaplayabiliyoruz.)

İsteyen bu Türkiye’yi görmezlikten gelmeye devam edebilir. İsteyen gerçekleri çarpıtmaya, yenilgiyi inkâr etmeye çabalıyabilir. Ama her aşama bu yenilgiyi tescil edecek ve ‘efendilerin’ tahakkümünden kurtulmaya yönelik her adım, bu ülkenin ‘taşralılar’ sayesinde sağlığına kavuşmasına vesile olacak.

Kişisel Notum; Bir süredir çeşitli yollardan söylemeyi deneyip söyleyemediğim "herşey".

sen yazarken biz uyuyorduk

tabi sen yazarken biz uyuyorduk
hepimiz
ve de biz uyurken yazıyordun sen
ondan böyle olduk canım
sonra hepimiz arkadaşın olduk ya
ben aslında o arkadaşlarına falan da
çok öfkeliyim ya
hadi neyse...

Bir "Dava" İronisi Olarak Bugün.

Hrant Dink üzerine konuşmaktan ve yazmaktan itina ile kaçınırım. Konu 19 Ocak olduğunda, tüm hislerimi ve düşündüklerimi en asgari biçimlerde dışa vururum. Hatta duvar olurum. Susma "hakkımı" kullanmak için değil, tam aksine, bu mesele benim açımdan çok içkin bir çığlığa tekabül ettiği için. Üzerine kuracak tek bir cümlem olmadığı için. Kimyam bozulduğu için. Karşıma birilerini alıp, cafe köşelerinde tartışılacak bir "gündem" olarak saptamadığım için. En çokta, buna dayanacak mecalim kalmadığı için. Ayrıca o davanın gönüllü muhatabı olduğum için. Aynı "suçtan" yargılandığım için. O davanın, tüm gerçek bileşenleri gibi.. Çünkü yanlızca davaların gerçek muhatapları susmak zorundadırlar. Sonunu göremedikleri bir süreci, olasılıklar arasında en zor yöntem olsa da, "soğukkanlılık metodu" ile beklemek zorunda kalırlar. Bu, iki katı yorar... Çoğu kez dışarıda kopup giden gürültüye kulaklarını tıkar ve düşünürsün. Başın önüme düşer. İçinden yanlızca sessizlik gelir. Ve şimdi yine Hrant Dink adına birşey söylemek istemiyorum. Sözüm AHIM üzerine...

Bugün, AHIM'de görülen ilk Hrant Dink duruşmasının haberi ile uyandım. Radikal, "AHIM'deki savunmayla Dink bir kez daha öldürüldü!" başlığı ile veriyordu... Haberi. Dileyenler araştırıp okurlar. Burada tekrardan özetini geçmeyeceğim. Beklenen şeyler olmuştu. Türk Devleti kendisini hayli keskin bir dille savunmuş, hatta AHIM'e sunduğu savunmada Hrant Dink ile nasnoyel sosyalizm övgüsü yapan Nazi örgütü lideri Kuhnen arasında çeşitli bağlantılar kurmaya dahi çalışmıştı. Bilindik bir metod olarak, azınlıklara yapılacak en kolay şeyi yapıp, Hrant Dink'in aslında Ermeni milliyetçisi olduğuna kadar getirilmişti konu. Yine Türk Devletinin savunmasına göre, son yazısı "biliyorum ki, bu ülke de güvercinlere dokunmazlar..." diye biten bir adamın, can güvenliği ile ilgili hiçbir talebi yoktu...(!?!?) Yani son üç seneyi göz önüne alarak düşünürsek, aslında hiçbir şey değişmemişti. Bugün bir kez daha bunu öğrenmiş olduk. Bu haber, benim açımdan en çok buna yaradı...

Diğer yandan, taraflı bir irade olarak Türkiye'nin savunması ne kadar dramatik ise tüm meseleyi AHİM üzerinden anlamak ve o mahkemeyi belirleyici bir asli kriter olarak öngörmekte o kadar dramatik olacaktır. Gün itibarı ile hiyerarşinin başında mahkemeler ve oradan çıkacak kararlar değil, bizler varız. Türlü türlü irade daha var bugün. İyi kötü, bir kamuoyu var.. Devleti inkar etsenede, 1915'i Soykırım olarak çoktan tanımış azımsanmayacak bir kitle var bu ülkede. Hukuk dediğimiz ve önüne kırmızı halilar serdiğimiz o yüce mecranın nasıl bir tıkanmışlık içerisinde olduğunu kanıtlayan sayısız delilimiz var. Kaldı ki AHİM, asla sütten çıkmış ak kaşık değildir. Hiçbir zaman olmadı. Ve o dava hiç beklemediğimiz bir yöne evrilse dahi... Ben şaşırmam. Hukuğa olan güvenimi doğduğum gün kaybetmiş olduğum için şaşırmam. Kendimi dün olduğumdan daha fazla tedirgin ve tuhaf hissetmem. Biz çoktan öğrendik, adalet ne imiş, ne değil imiş.. "Değilleri" teker teker aklımda. O nedenle AHIM ne demiş, Türk Hükmeti kendisini hangi abuk argümanla savunmuş, hepsi bidi bidi geliyor bir tarafından.. Telefon defterime bakıyorum, biz var mıyız, yok muyuz? Geride kalan kaç kişiyi daha arayabilirim bu sabah.. İşte bu kadarı ile yaşıyorum, yaşıyoruz. Öğrendik.

Şaşırmam, fakat şunu sorarım;

19 Ocağın hemen ertesinde, hacmi küçük fakat anlamı büyük bir eylemliliğe geri döndüm bu sabah. Kendi hakkımda, aynen Hrant Dink'in kullandığı cümleleri sarfederek "Türklüğü Alenen Aşağılamak" adına yapmış olduğum suç duyurusunu ve sonrasında adresime postalanan "kararları" tekrar tekrar okudum. Tüm ısrarlarımıza rağmen "aynı suçtan" yargılanmamıza engel olan "hukuki" kayganlık, adalet dediğimiz mekanizmanın nasıl bir görelilik içerisinde olduğunu o günlerde dahi betimliyordu.

Adım Hrant değil, Tayfun olduğu için mi yargılanmamıştım Hrant'ı mezara gönderdikleri o büyük suçtan? Eğer öyle ise, iki kere yazık..! O günlerde daha farklı anlamakta mümkündü. "Yaptıkları hatanın bir nebze olsun farkına vardılar ve artık daha fazlasına zemin hazırlanmayacak" gibi düşünebilirdik. Hoş, hiç öyle düşünmedik. Bunun hayli sert bir "plastik sanatlar" performansı olarak kalmasını hiç mi hiç istemedik. O gün herkes can atıyordu kendi duruşmasına çıkmak için. Söyleyecek çok sözümüz vardı zira..

Başvurudan ortalama üç ay kadar sonra "kovuşturmaya yer olmadığına dair karar" adreslerimize ulaştığında, derhal biraraya gelip yeni bir başvuruda bulunduk. Bunun üzerine bir "müteferrik karar"a ulaştık! Hrant'ı mezara götüren suçtan, bizler duruşmaya dahi gerek kalmadan beraat ediyorduk. Müteferrik karara göre bu suçtan yargılanmamız bir daha mümkün görünmüyordu. Mahkeme, tüm masrafları bizim başımıza yıkıyor ve böylesine "olmadık" nedenlerle kendilerimiz hakkında ikide bir suç duyurusunda bulunmamızın önünü tümüyle kapatıyordu. Açıkça dalga geçiliyordu...!

Gün itibarı ile başvurum hala geçerlidir. Ayrıca bu yazıyı okuyan herkes, benim adıma gereken mecralara suç duryusunda bulunabilir... Hrant Dink'in 301'den ceza aldığı her iki suça iştirak etmeye devam ediyorum. Agos Gazetesinde yayınlanan 8 haftalık yazı dizisinin son cümlesindeki "Türkten boşalacak o zehirli kanın yerini dolduracak temiz kan, Ermeninin Ermenistan ile kuracağı asil damarında mevcuttur" ifadelerine birebir katılıyor, aynı gazetenin 21.07.2006 tarihli nüshasında yer alan "Elbette bu bir soykırımdır" şeklindeki görüşü tüm inancımla içselleştiriyorum. Kendinizi AHİM'e karşı değil, buradaki toplumsal gerçekliğe karşı savunmanızın bir yöntemi daha kaldı ise eğer, buyurun burada bekliyorum.

Ayrıca AHIM'de görülen davaya müdahil olmak istiyorum. Bu ülkenin yasaları "aynı suça iştirak eden beni" duruşmaya dahi çağırmadan beraat ettirirken, nasıl oluyorda bu suça verilen cezanın haklılığına dair sayfalarca savunma hazırlanıp AHIM'in karşısına çıkılabiliyor? Gerçekten, adalet nasıl oluyor? Bu bir dava değil, olsa olsa bir "dava ironisi" olarak geçecektir tarihe...

23.02.2007 tarihinde "301.Madde: Türklüğü Alenen Aşağılamak" gerekçesiyle kendi adıma yaptığım ilk suç duyurusu;



Kovuşturmaya yer olmadığına dair karar;





Müteferrik karar;


14 Ağustos 2010 Cumartesi

11 Ağustos 2010 Çarşamba

Melezleşmenin Dayanılmaz Hafifliği!

Türk dölü - gavur dölü tartışması son dönem duyduğum en absürd şey. Daha çok bir siyasi kamera şakası gibi geldiği için gülüp geçiyordum.. Geçen gün Rober Koptaş'ın blogunda "Soy Sop Bakanlığı" isimli eleştiriyi okudum. Sonra bir kaç saat araştırdım ki, neler neler.. Evet, bir hadise var! Türkiyeli kadınların "Sperm Bankalarından" kimden geldiği belli olmayan spermler edinmesi yasalarca "soyu koruma" gerekçesiyle yasaklanmış! Yasağa uymayanların önü ise 3 yıl hapis cezası yaptırımı ile kesilmiş. Bu ülke de adam öldürüp 3 yıl yatmayanlar var. Neyse, sonuç olarak Türkiye'ye "gavur dölü" giremiyor artık. Giremiyor da, kimse dönüp bakmıyor mu acaba "girilemez coğrafyaya"?

İnsanlık tarihinin görüp geçirdiği en kapsamlı melezleme projesi olan ve bizzat bu coğrafyada cereyan eden Helenistik dönemi hiç saymıyorum. İpek Yolu "ticaretini" ağzıma dahi almıyorum. Yüzyıl öncesine kadar bu toprakların nasıl bir demografik yapısı olduğuna asla değinmiyorum. 1915'in aramızda dolaşmakta olan boynu bükük hayaletlerini görmüyorum mesela. Ülkeyi 600 sene idare eden saray ailesinde dahi "padişah analarının" Avrupa'nın hangi ülkelerinden seçildiğine dair o muhteşem listeyi kimseyle paylaşmıyorum. Bugün hala devam etmekte olan "başlık parası" isimli mecranın, 13 - 14 yaşında kızları kime kaç paraya alıp sattığını hatırlamıyorum. Hepsini unuttum. Peki üzerinden yedi kere Haçlı Ordusu gelip geçmiş bir Anadolu'da bugün kim bahsedebilir etnik bekaretten?

Anadolu, örneğin Norveç gibi dünyanın sol üst köşesinde unutulmuş bir izole toprak parçası değil, adına şu yüzyılda Türkler denilen millette, Keltler denilen ari ırkın "safkan atları" gibi bir topluluk değil. Doğası gereği OLAMAZ. Geçiyorum Norveç'i falan, Anadolu hem Batısında hem de Doğusunda yer alan tüm coğrafyalar arasında "zorunlu olarak" gen haritasının en bozuk olduğu kara parçası. İçerisinde yanlızca yerli halkların değil, sayısız yabancı koloninin döllerini ve rahimlerini bugün dahi kolaylıkla bulabildiğimiz yegane genetik havuzu. Sizler adına üzgünüm ama Anadolu, "analığı gereği" zaten dünyaya gebe... Anadolu, insanlık tarhinin en yüklü taşıyıcı annesi.

Gün itibari ile, Sümerliği ile övünen bir Süryanilik, Urartuya referans veren bir Ermenilik, kendisini Antik Yunan'ın devamı sanan bir Helenlik ne kadar çatlaksa, Orta Asya göçebeliğine göndermede bulunan bir Türklük'te o kadar ciddi bir şizofreni içerisindedir. Bugüne dek bu coğrafyayı paylaşan her birey, hepsinden öte artık biraz "biz"dir. Kaldı ki, adına "bugün" dediğimiz bir zaman diliminde, kimliklerin etnisitelerden ve genetik aidiyetlerden tümüyle ayrışıp bireysel tercihlere dönüştüğü bir periodun dinamiğinde ve de yüzyıllar önce tırnaklarımızla kazıya kazıya yok ettiğimiz multi-kültürel yaşam formunun böylesine fonksiyonel olduğu bir ortamda, kendilerimizi kimlerden koruyoruz? Bunu yaparken, öncelikle "biz kimiz?" sorusunu samimiyetle kendimize sorabilme cesaretimiz var mı? Bugün itibarı ile "bizler" nasıl bir gen havuzundan ibaretiz? Bu devlet kimin Türk kimin değil olduğunu kanıtlayabilecek tek bir veri tabanına sahip mi? Böyle bir veri tabanı mümkün mü? Bu ülkenin antropologlarına - etnologlarına ve bilumum bilim adamına acaba hiç sorulmuş mu, kim bunlar diye? Ne ararlar binlerce senedir buralarda diye?

Böylesi bir Türkülüğü sürdürmek isteyenlerin kanımca tek çıkar yolu dölleri Türkmenistan'dan ısmarlamaktır. Dünyaya gelecek çekik gözlü sarı derili bebekler ile ne kadar empati kuracakları, ailelerin bireysel sahiplenmelerine kalır artık. Böylesi bir çıldırmışlık halini, böylesi bir kör mantık belki tatmin edebilir. Bir diğer ileri öngörüm ise şu ana kadar dünyaya gelmiş olan yarı Türk yarı yabancı vatandaşlara da ceza verilmesi ve hatta Türk soyunu bozdukları için vatandaşlıktan çıkartılmalarıdır. Bu bağlamda yurtdışı evliliklerine de aynı nedenle yasak koyulması gerekmektedir. Başta Almanya olmak üzere dünyanın çeşitli noktalarında yaşayan Türklerin farklı ırk ve milletten yaptıkları evlilikler nedeniyle dünyaya gelen çocukları için de "Türk değil" tanımı getirilmesi zorunludur. Aklıma ilk gelenler bunlar, söyleyecek başka da söz bulamıyorum. Çatlak, her period da çatlak! Fakat artık bunu cahilliklerinden değil, cüretkarlıklarından yapıyorlar. İşin en acı olan tarafıda bu.

En şanslı ve "soylu soplu" ailelerin dahi dört nesil ötesini bilemediği bir dil şizofrenisinin içerisinden geçiyoruz. Dedesinin "Osmanlıca" mezarını okuyabilen televizyona çıkıyor mucize buldum diye! Böylesi bir ortamda kalkıp ari ırka referans vermenin bu ülkenin (Türk, Kürt, Ermeni, Laz vs) tüm bileşenleri için kitlesel bir çıldırma hali olduğunu düşünüyor ve ekliyorum; melezleşmenin dayanılmaz hafifliğinde ve güzelliğinde buluşalım. Zira biz binlerce yıldır böyle güzeliz. Önce "biz"i sahiplenmeyi öğrenelim, sonra bizden yeni bir "ari" kültür daha doğar nasıl olsa. Onun adı "kolektif ırk" olur. Onun içinde hepimiz gönlümüze estiği gibi... Binlerce senedir olduğu gibi..

Not: Sizler bu yazıyı okurken, dünyanın çeşitli noktalarında onbinlerce kadın ve erkek üreme riski içeren pozisyonlarda orgazm oldu.

T.S

10 Ağustos 2010 Salı

Kimlik Reyonundan Kimlik Beğenmek / Rahmi Öğdül

Batı dillerinde kimlik için kullanılan sözcük (identity) aynı zamanda özdeşlik anlamı da taşıyor. Kendi içinde hep özdeş, aynı kalana, ama başkalarından farklı olana işaret ediyor kimlik. Böylelikle, şeyler arasında özdeşlikler, analojiler, karşıtlıklar ve benzerlikler kurarak dünyayı sabit kategoriler içinde düşünmeye meylediyoruz. Önce bir şeyin kendi kendine özdeşliğini kuruyor, ardından da diğer şeylerle bu şeyin farklılığı ve benzerliği üzerinden düşüncemizi ilerletiyoruz. ‘İki resim arasındaki farkı bul’ oyununa fazlasıyla kaptırıyoruz kendimizi.

Bu düşünce, çeperleri kesin çizgilerle ayrılmış nesneler arasında kesin ayrımlar yapmaya yarıyor, şeyler arasındaki farkları ve benzerlikleri tanıyor sadece. Kimliklerin sızdırmaz kaplar olarak iş gördüklerini, farkın, başkalığın ancak kimlikler arasında ortaya çıktığı argümanına yaslanan bu düşünceye Deleuze, ‘dogmatik düşünce imgesi’ adını veriyor. Bu imge, dünyaya düşünce kalıplarıyla yaklaşmamıza izin veriyor sadece. Şeyleri ait oldukları sındırmaz kimlik kalıpları içine tıkmamıza yarıyor.

SÜPERMARKET HIZI

Bu düşünce kalıbı, yani dogmatik düşünce imgesi temsile dayanıyor, temsil sayesinde iş görüyor. Kararlı, değişmez ve dingin şekilde karşımızda uzanan dünyayı, bu mevcut haliyle düşüncemizde yine kararlı, değişmez ve dingin bir temsile dönüştürüyoruz. Temsile dayalı bakışın sadece tek bir merkezi ve sahte bir derinliği var.

Tek bir bakışın sahte bir derinlik duygusuyla hiyerarşikleştirdiği nesneler tüm donmuşluklarıyla ölü doğalara dönüşüyor. Aslında baktığımız her yeri, algıladığımız her şeyi doğal, toplumsal, siyasal peyzajlara dönüştürürken iş başında olan hep bu dogmatik düşünce imgesi.

Sabitlenmiş temsillerden ya da donmuş kimliklerden oluşan bir müze içinde dolaşıyoruz adeta. Bu donmuş, olup bitmiş kimlikleri, şeyleri harekete geçirecek başka türden bir düşünceye ihtiyacımız var; varlığı bitmemiş bir şey, sürekli kendi gizil güçlerini açığa çıkaran bir şey olarak kavramak, yeni bir ontolojiyi gerekli kılıyor. Varlıkların sabitlenmiş kendilikler, katı çeperlerle çevrili kimlikler değil, gözenekli ve geçirgen olduklarını ve kimliklerin sadece belirli bir zaman ve mekânda boy gösteren geçici gerçekleşmeler (aktüellikler) olduklarını kavramamız gerekiyor.

Farkı sadece kimlikler arasında ortaya çıkan bir şeymiş olarak kavrayan dogmatik düşünce imgesi, farkın bizatihi varlıkların içinde kıvrılmış şekilde yattığını ne yazık ki görmeyi başaramıyor. Bir kimlik, belirli bir çevre probleme yönelik aktüel bir çözümdür oysa. İçinde farklılığı barındıran bir varlığın bir probleme yönelik bulduğu çözüme kısaca kimlik diyebiliriz. Başka bir deyişle çözümler kendilerini sabitlenmiş kimlikler olarak sunuyor. Oysa varlık kendi içinde virtüel olanı, yani gizil güç olarak henüz kendisini gerçekleştirme olanağı bulamamış olanı, farklılığı taşıyor.

Her aktüelleşme/gerçekleşme bir bakıma virtüel olana karşı bir ihanet gibi duruyor; her kimlik, virtüel olanı bastırıyor. Dogmatik düşünce imgesi varlığı virtüel bir farklılık alanı olarak değil, olup bitmiş, aktüel bir kimlik olarak tanımlıyor.

Varlığı bir çözüm olarak değil, problem olarak ele aldığımızda, giderek dogmatik düşünceden uzaklaştığımızı görüyoruz. Çözümler kendilerini sabitlenmiş kimlikler olarak sunarken, problemler ise açık alanlar, boşluklar ve ontolojik kıvrımlar olarak önümüzde uzanıyor. Çözümler ya da kimlikler tüketilmiş, olup bitmiş, belirli bir zaman kesitinde donup kalmış kabuklar gibi işlev görürken, bir problem olarak varlık ise ontolojik kıvrımlarını durmadan açarak kendisini, farklılığını açığa çıkarıyor.

Kimliği bu şekilde sorunsallaştırmak, gündelik hayatta, toplumsal yaşamda kimliklerin taşıdığı önemi yadsımak anlamına gelmiyor elbet. Evrenselleştirici ve aynılaştırıcı kuvvetlerle iş gören modernitenin, belirli kimlikleri öne çıkarıp ideal modeller olarak bunları dayatırken, kıyıda kalmış, işine yaramayan, tasarladığı dünya/toplum imgesine uymayan kimlikleri ise bastırmaya çalıştığını biliyoruz. Temsiller dünyasında kendilerini temsil edebilme olanağı bulamamış, etnik ya da toplumsal cinsiyete ait kimliklere yönelik bu ayrımcılık özellikle seksenlerin son yarısında dile getirilmeye başlandı.

Modernitenin tek-kültürcü anlayışına karşı, postmodernitenin çok-kültürcü anlayışı şekillendiriyor dünyayı artık. Modernitenin ötekileştirdiği, dışarı ittiği kimlikler toplumsal hayatın her kesiminde temsil edilebilmek için mücadele ediyor. Süpermarket raflarında ürün çeşitliliğinin artmasına koşut olarak, aynı hızla kimliklerin de çoğaldığını görmek şaşırtmıyor.

YAPAY NUMUNE

Çokkültürcü perspektif içinde de kimlikler sabitlenmiş, olup bitmiş şeyler olarak yerlerini alıyorlar. Burada da dogmatik düşünce imgesi iş başında; aynı anlayış devam ediyor. Bu kez toplumsal raflarda daha fazla kimlik temsil edilebilme imkânına kavuşuyor. Etnik, cinsel ve sınıfsal kimliklere kültürel numunelermiş gibi yaklaşıyor çok-kültürcü bakış.

Raf çeşitliliği gibi toplumsal çeşitliliği arttırmak için bu sabitlenmiş kimliklerin yeniden ve yeniden üretildiğini ve kimi kez de icat edildiğini görüyoruz. Kızılderili performans sanatçısı James Luna bu duruma dikkat çekmek için, 1987’de bir müze içinde kendi bedenini sergilemişti. Modernitenin ötekileştirdiği kimliklere, postmodernitenin birer kültür numunesi, turistik, ticari bir nesne gibi yaklaştığına işaret ediyordu performansın adı da: “Yapay Numune (Artifact Piece)”

Toplumsal ve etnik bölünmenin bize dayattığı kimlikler reyonundan hangi kimliği üzerimize giyeceğimize biz karar verelim, ama bu kimliklerin içimizde barındırdığımız gizil farklılık alanına bir ihanet olduğunu da unutmayalım.

...........................................................

Kişisel Notum;

Şu sıralar sık sık kendime ait olmayan yazılar paylaşıyorum. Bunun iki nedeni var, birincisi artık yaz(a)mıyorum! Bu, hem içerisinde bulunduğum sürecin yoğunluğu hem de bu ortamın bende yarattığı haliyet-i ruhiye ile ilintili. Yazmak, üretmek ya da düşünmek gibi değil. En azından bende, kararı önceden verilip sonradan işlenebilir bir plastik formülü yok. Ya çıkıyor ya da çıkmıyor. Çoğunlukla reflekstif. Şu dönem tüm reflekslerimi kendime veriyor halde olduğum için, yazı dilinden hayli uzaklaştım.

Bu uzaklaşmanın bir diğer nedeni ise üzerine hesap kitap yaptığım başlıklarda bir süredir muhteşem yazılar yakalamam. Tam Pınar Selek üzerine düşürken, Ali Akay'dan gelen o inanılmaz yanıt, İslamfobi akıl almaz bir meşruiyet yolunda katmerlenirken Tarık Ali'nin Marksizm 2010 (London) forumunda doğrudan bu konuya odaklanan o güzel çıkışı ve Rahmi Öğdül'ün az önce tesadüfen rastladığım "kimlik reyonu" makalesi benim adıma birşeyler söylüyor. Bunların toplamından bir makaleye ulaşmak pek yakında..

Her ne kadar kişisel blogum olarak bu mecra öncelikle bana ait yazıların paylaşılmasına dair bir merak uyandırsada, bir süredir es geçemediklerim var. Hepsine teşekkür ediyorum. Birilerinin daha dillendirdiğini bilmek güzel. Şu sıcak havalarda bol buzlu naneli mojito etkisi yapıyorlar.. Ayrıca unutmadan, ARABESK'e dil uzatanın dili kökünden kopsun! Fazıl Say'ın terbiyesizliğine fazlasıyla yanıt geldiği için o konuda içim biraz daha rahat..

5 Ağustos 2010 Perşembe

İslamofobi Egemenlere Hizmet Ediyor / Tarık Ali


68 kuşağının önde gelen aktivistlerinden Pakistan asıllı İngiliz yazar Tarık Ali, Temmuz ayı başında İngiltere'deki Marksizm 2010 toplantılarında "İslamofobi'nin tehlikeleri" üzerine konuştu. Ali, 21.yüzyılda İslamofobik fikirlerin emperyalistlere ve egemenlere hizmet ettiğini vurguluyor.

"Tehlikeli ve öngörülemeyen zamanlarda yaşıyoruz. Eğer biri, bundan 30-40 yıl önce, bugün bizim tartışacağımız ana konuların İslam ya da din olacağını söyleseydi; ona gülerdik. Bunun nedenlerinden biri, geçtiğimiz yüzyıldaki Soğuk Savaş dönemi boyunca emperyalist ülkelerin -ABD'nin ve onun müttefiklerinin- Siyasal İslam'ı tüm dünyadaki düşmanlarına karşı bir mevzi olarak kullanmasıydı.

ABD, kendilerine İslamcı diyen örgütleri düşmanı ezmek için kullanırdı. Bu örgütler, ABD tarafından Ortadoğu'daki laik milliyetçi hükümetlere karşı, Endonezya'da komünistlere karşı, Güney Asya'da radikalleşme dalgalarına karşı kullanıldı. Bunlara Pakistan da kısmen dahil edilebilir.

İslamofobi, özellikle Batı'da, "yeni düşman" olarak görülenlere karşı, yapay olarak oluşturulmuştur. Tartışmayı bu bağlamda yapmak gerektiğini düşünüyorum. Bu kavram, "daha iyisini bilenler" tarafından yukarıdan oluşturuldu ve aşırı sağcılar gibi başkaları onu göçmenlere karşı bir silah olarak kullanıyor.

İslamofobi konusununun farklı seviyelerde tartışılması gereken birçok yönü var.

Öncelikle, Müslümanlara karşı "popüler" olduğu söylenen ajitasyona bakalım. Bence bu, kökten dinciliğe veya "İslami terörizm"e karşı çıkmakla değil, farklı kültürlerden gelen insanlara, özellikle de 2. Dünya Savaşı'ndan sonra Avrupa'ya göç edenlere karşı düşmanlıkla ilgili.
Müslümanlara karşı kullanılan argümanlar, geçtiğimiz yüzyılın ilk yarısında Yahudilere karşı kullanılanlara çok benziyor. Onlar bizim gibi değiller, farklı bir kültürden geldiler, farklı bir dinleri var, farklı bir günün kutsallığına inanıyorlar, domuz eti yemiyorlar, komik giysiler giyiyorlar.

Bugün bunlara çok benzer söylemler Müslümanlara karşı kullanılıyor -onlar bizim gibi değiller, onlar "ötekiler".

Terörizm

Zaman zaman yeniden karşımıza çıkan bir konuysa terörizm. Geçenlerde baktığım bir anketin sonuçları, beni bu ülkede durumun ne kadar ileri gittiği konusunda hayrete düşürdü. Anketi yanıtlayanların %51'ine göre, "Müslüman" kelimesini duyduklarında ilk akıllarına gelen kelime "terörist" oluyor. Bu anketler asla güvenilir değildir, ancak tamamen yanlış da değildirler.

Eğer böyle bir anket 1920'lerde ya da 1930'larda yapılsaydı, insanlar büyük ihtimalle "Yahudi" kelimesini duyduklarında ilk düşündükleri kelimenin "Bolşevik" olduğunu söyleyeceklerdi. Bugün ise "Yahudi Bolşevik"in yerini "Müslüman terörist" almış durumda.

O yıllarda, görünüşe bakılırsa hiç sıradan Yahudi yoktu, hepsi ya Bolşevik ya multimilyonerdi.

Çoğunlukla aynı tür argümanları müslümanlara karşı da duyarsınız. Onlar ya ülkelerinin varlıklarıyla Mayfair'de kumar oynayan zengin Arap şeyhleridir -ki bu tamamen yalan değil- ya da "Müslüman terörist"lerdir.
Bunların arasında ise, dünyadaki tüm diğer toplumlarda olduğu gibi, bazıları inançlı bazıları inançsız sıradan insanlardan oluşan devasa bir boşluk var. Müslüman kökenden gelen bu insanlar hedef alınıyor. Hedef alındıkları için de kültürel bir tepki gösteriyorlar.

Başörtüsü takan ve dindar bile olmayan pek çok genç kadınla konuştum. Bunu yapıyorlar, çünkü onlara bunu yapamayacakları söyleniyor. Fransa'da da durum kısmen böyle.

İkinci Dünya Savaşı sırasında Yahudilerin başına gelenler konusunda batılı modern Avrupa'lıların aldığı bütün o eğitimi düşünün. Bu eğitim o kadar derinlemesine yapılıyor ki, örneğin Tony Blair gibi bazı aptal politikacılar, İkinci Dünya Savaşı'nın "Yahudileri kurtarmak" için yapılmış bir savaş olduğunu söyleyebiliyor. Bu açıklamanın ardında yatan cehaletin ve sinizmin düzeyi tüyler ürpertici.

Eğer konu buysa, biz savaşı kaybettik. Yahudileri kurtarmak konusunda başarılı olmadılar. Yahudilerin isteğine rağmen, bombardıman uçakları bir tek toplama kampını bile bombalamadı, çünkü uçaklar ana görev olan Almanya'nın yıkımıyla uğraşıyorlardı.

Antisemitizmin temellerine dair bize öğretilenler o kadar yetersiz ki, antisemitizmin kökeni tartışma dışı kalmış oluyor. Böyle bir tartışma, insanları her türlü azınlığa karşı nasıl davranılacağı konusunda eğitirdi. Açık ki, bu dersler öğrenilmiş değil.

İslam, Avrupa'da tarihi olmayan bir din ve kültür değil. Benim yazdığım ve İslam beşlemesi olarak adlandırılan tarihi romanlar, İslam'ın Avrupa kültürünün normal, temel bir parçası olduğu bir dönemde geçiyor. Bu kültür, aynı zamanda entelektüel olarak da oldukça gelişmişti.

15. ve 16.yüzyıllarda Müslümanların ve Yahudilerin İber yarımadasından (şimdiki İspanya ve Portekiz) sürülmesi, yeni bir Avrupa kimliği yarattı. Şimdiyse bu kimlik bir meydan okumayla karşı karşıya. İronik olan ise, bunun çoğunlukla, batılı güçlerin daha önce sömürgeleştirdiği ülkelerden iş bulmak için gelen yeni bir Müslüman göçmen dalgası tarafından yapılması.

İslam'a durmaksızın çamur atan bir grup insan var, bu da bir direnişle karşılaşmak zorunda. Onlardan daha önce, solda yer almış olan bazıları, Uluslararası Af Örgütü'nün Guantanamo'daki politik mahkumların haklarını korumasına karşı çıkarak, bu mahkumların feminizme karşı tutum aldıklarını söylüyorlar. Öyle yapmış olsalar bile, ne olmuş? Onlarla tartışırsınız. Ancak onlara Guantanamo'da başlarına ne geldiğini anlatacak bir platform verilmemesi gerektiğini savunmak, tamamen kabul edilemez bir şey.

Alman Yeşiller Partisi'nden birçok kişi, Afganistan'daki savaşın haklı olduğunu, çünkü oraya kadınları özgürleştirmek için gittiğimizi söylüyor. Ancak bu gerçeği yanıtmıyor. İkinci Dünya Savaşı Yahudileri Hitler'den özgürleştirmek için yapılan bir savaş olmadığı gibi, bu savaş da Afganistan'daki kadınları özgürleştirmek için yapılmıyor. Bu çatışmalar insanları özgürleştirmek için değil, Batı'nın çıkarlarını sürdürmek ve savunmak için yürütülür.

Tutumlar ülkeden ülkeye değişiklik gösteriyor, ama Avrupa'daki durumu biliyoruz. Almanlar kendi ülkelerindeki göçmenleri "misafir işçi" olarak adlandırıyorlar. Bu isimlendirme sebepsiz değil; eğer bir misafirseniz, her zaman gitmeniz istenebilir. Fransa'da bir Fransız vatandaşının tüm haklarına sahip bir yurttaş olduğunuz söyleniyor. Yine de konu iş bulmaya gelince ayrımcılıkla karşılaşıyorsunuz.

Saldırı

Fransa'da ayrımcılığa maruz kalan, polis tarafından saldırıya uğrayan ve kimi zaman da öldürülen göçmen gençler Fransa'ya o kadar iyi entegre oldular ki, onlar da, Fransızlar normalde baskıyla karşılaşırsa ne yapıyorsa onu yaptılar. Özel mülkiyete saldırdılar, barikatlar yaptılar ve kendilerini savundular. Fransa tarihi bunlar olmadan kimbilir nasıl olurdu?

ABD bir göçmen ülkesidir ve iki yeni göçmen grubu var: Hispanikler ve Müslümanlar. Ancak İslamofobi, ABD'de 11 Eylül'den sonra oldukça güçlendi. ABD'deki Müslümanların topluluklarına FBI tarafından gizlice sızıldı, Müslüman gençler sokaklardan alınarak tutuklandı, bir korku atmosferi yaratıldı. Aynı şeyler burada, Britanya'da da oldu.

Britanya'da parlementoda Müslüman milletvekilleri, solda da Müslüman grupları var. Bu normal; bu, olması gereken. İnsanların tek tip bir yığın olabileceği fikri doğru değil, hiçbir zaman olmadı ve hiçbir zaman olmayacak.

İslam

Haziran 2005'te Londra'da gerçekleşen bombalamalardan sonra, sürekli "İslam, İslam, İslam, İslam" denildiğini duyduk. İşçi Partisi'nin (Labour Party) yeni-muhafazakârları, şiddetin İslam'ın doğasında olduğunu iddia ediyordu. Saldırıdan sonraki gün, bu saldırının sebeplerinin, kabul edilemez dahi olsalar, anlaşılması gerektiğini açıkça savundum.

Sebepleri anlamazsanız hiçbir şey yapamazsınız. Sebepler de Blair'in dış politikası ve onun Irak ve Afganistan'da ABD'yi destekleme kararı. Bugün İngiliz ve Amerikan istihbaratının bütün raporları da bunu söylüyor.

İslamofobi, otoriteler açısından oldukça kullanışlıdır; çünkü egemenlerin halkı endişeli bir şekilde tutmasını sağlar. Irak ve Afganistan'daki zulmün haklı çıkarılmasına yardımcı olur. Guantanamo, orada daha önce tutuklu bulunanların da size söyleyebileceği gibi, korkunçtu. Ancak buna rağmen, orada yapılanlar, Afganistan'da Kabil'in hemen dışındaki Bagram hapishanesindeki vahşetle karşılaştırılamaz.

İslamofobi şunu der: "Evet bu korkunç, ama biliyorsun bunu gerçekten yapmak zorundayız, çünkü bu Müslümanların nasıl olduğunu bilirsin." İslamofobik fikirlerin basın tarafından benimsenip ana akım medyada açıkça kullanılmasının sebebi bu; ABD'nin savaşlarını ve işgallerini ve Avrupa'nın ABD'ye desteğini aklaması.

Barack Obama, dünyanın her tarafında Bush politikalarını uygulamaya devam ediyor.

İslamofobi sonsuza kadar devam edecek mi? Ben öyle düşünmüyorum. Bu, yukarıdan bir düğmeye basılarak yayılan bir fikir ve zamanı geldiğinde de aynı düğmeye basılarak yayılmayabilir.

İslamofobi'nin politik temeli, ABD'nin Orta Doğu'da geniş toprakları kontrolü altında tutması gerekliliğidir. ABD, buradaki ülkeleri işgal etmek için İslamobiye ihtiyaç duyuyor. "Teröre karşı savaş"ın "şeytan"a karşı verildiği fikrini yaymak istiyor.

İslamofobiyle mücadele ederken, kendimize sosyalist diyen bizler, bunun yeterli olmadığını unutmamalıyız. Başka bir görevimiz daha var, bu da kapitalist sistemin bir azınlığın çıkarını gözeten, krizlere yatkın irrasyonel bir sistem olduğu fikrine insanları kazanmak.

Sosyal demokrasinin neoliberal kapitalizme teslimiyetinin bir felaket olduğunu söylememiz ve bunun yarattığı boşluğun farkında olmamız gerek. Bu boşlukta birçok şey filizlenebilir. Bu yüzden, ektiğimiz tohumların filizlenip büyüdüğüne ve beslendiğine emin olmalıyız.

Her düzeyde eşsiz bir halk egemenliğinin olduğu bir toplum hayal ediyoruz; fabrikalarda, tarlalarda, yerellerde, eyaletlerde ve ülkelerde. Bu bizim inandığımız sosyalizm ve onu ancak İslamofobi gibi eski pislikleri bir kenara atarak gerçekleştirebiliriz."