16 Ağustos 2011 Salı

Mağdurun Güç Siyaseti / Etyen Mahçupyan

İnsan, sürekli olarak kendisine kendisi olduğunu hatırlatmak zorunda kalan tek yaratık.

Gerçek insanın yaptıklarını bir kenara koyup 'insan gibi' davranmaktan söz edebiliyoruz. Beynimizin gelişmesiyle birlikte, bizlere ufuk açan ama aynı zamanda kendimizi kandırmamıza neden olan bir idealizasyon üretmiş durumdayız. Böylece olan biteni basit ve gerçek yüzüyle anlamaya çalışmaktansa, olması gerekene işaret ederek hayali bir gerçekliğin peşinden koşabiliyoruz. Solculuk bu arayışın ideolojik zemine tahvili gibi... Normatif önermelerin kuramsal bir çerçeveye oturtulması sayesinde gerçekliğin kavrandığını sanma hali... Ne var ki hayat bu arada devam ediyor ve bugünün aktörlerini bugüne müdahale etmek üzere siyasi sorumlulukla baş başa bırakıyor. Günün siyasetinin ise genelde afakî doğrulara ve ideallere karnı tok. Eşitlik, özgürlük, adalet gibi kavramlar, her meşrepten siyasete kolaylıkla adapte edilebiliyor ve bu durum hakkaniyetsiz bir düzenin devamını sağlayabiliyor.

Bu değerlendirmeden hareketle her türlü hak arayışlarında yeni bir yaklaşıma ihtiyaç olduğu söylenebilir. Çünkü hayatın her anı bir güç eşitsizliği içeriyor ve dolayısıyla da ideal olanın gerçekleşmesi gücü elde tutanın zihniyetine bağlı oluyor. Öte yandan eğer bu zihniyet ideallerin işaret ettiği yönde olsaydı, zaten hakkaniyetsiz bir dünyada da yaşamazdık. Kısacası, hakkaniyet genellikle hiçbir zaman güçlü olanın kendi arzusuyla gerçekleşmiyor. Burada sözünü ettiğimiz 'gücün' sadece askerî veya politik anlamda olmadığını, örneğin bir ülkede çoğunluk olmayı da içerdiğini unutmamakta yarar var. Çünkü iktidarların güçsüzlere haklarını vermemelerinin meşruiyeti hemen her zaman çoğunluğun iktidara destek vermesiyle, en azından kayıtsız kalmasıyla sağlanıyor.

Böylece mesele güçsüz olanın izleyeceği siyasete geliyor... Tarih, daha hakkaniyetli sistemlere doğru gidişin ya geniş ekonomik ve politik çevre koşullarının zorlamasıyla, ya da güçsüz olanın siyasetiyle başarıldığını gösteriyor. Kısacası, haksızlığa maruz kalanlar çevre koşullarının olgunlaşarak kendiliğinden bir çözümün çıkmasını beklemek istemiyorlarsa, güçlü olanın tutumunu değiştirecek bir siyaset üretmek durumundalar. Olası siyasetlerin ne olabileceği konusunda yine tarihe bakmakta yarar var: Güçsüz olan, ya kendi gücüne, ya da iktidarı elde tutanlardan daha güçlü bir bölgesel/küresel aktöre dayanarak güç savaşı içine girebilir. Örneğin PKK/BDP'nin tercihi halen bu... Veya bir 'tedrici alan kazanma' bakışıyla koşulların uygun olduğu kadarıyla adım adım iyileştirmelerin peşinden gidilebilir. Örneğin Türkiye'deki gayrimüslim cemaatler de böyle davranıyorlar. Aradaki fark mağdurun kendisini ne derece güçlü hissettiğiyle bağlantılı.

Ne var ki her iki tavır da, aslında gücün belirleyiciliğini kabullenmiş, yani güçlünün 'oyun kurallarını' meşrulaştırmış oluyor. Haksızlığa uğramaktan şikâyetçi olanlar, bu haksızlığı yaratmış olan zihniyet dünyasını doğal ve ahlaki olarak kabullenmekte beis görmüyorlar. Gerekçe olarak ise 'gerçekçi' bakmak durumunda olduklarını öne sürüyorlar. Ancak bu tür gerçekçilik, onların ahlaki çıkış noktası olan idealizmi anlamsızlaştırıyor, çünkü kendi iradeleriyle o idealizmin normlarını ihlal ediyorlar. Yalan söylemekten adam öldürmeye uzanabilen bir çizgi bu... Sonuç güçlü olanın baskı siyasetinin çoğunluk tarafından haklı ve meşru bulunması ve güçsüzlerin bir kısır döngü içinde tarihsel süreçte madden ve manen yitip gitmesidir.

Demek ki hakkaniyet peşinde olanların hem gerçekçi olacak, hem de idealist normları siyasetin parçası kılacak bir tutum geliştirmeleri gerekiyor. Bu ise insan denen varlığın teknik açıdan en iyi bildiği alana işaret etmekte: Konuşmak. Çünkü konuşmak siyasetin kendisi ve konuşma, gerçeklikle ideali buluşturabileceğimiz tek mecra. Bu noktada hayalperestlik yapmayalım... Çünkü konuşmanın da bir zihniyeti var ve taraflar otoriter zihniyetle konuşurlarsa, bu birbirini anlama ve sorun çözmeye doğru değil, konuşamamaya ve nihayette de bilerek konuşmamaya kadar gidebilir. Diğer bir deyişle güç kavgası konuşmayı da rahatlıkla esir alabilir. Çözüm, konuşmanın demokrat zihniyette olmasını, yani birbirini anlama ve birlikte ortak bir çözüme doğru yol alma mantığına dayanmasını gerektiriyor.

Ama bu epeyce ideal bir durum... Gerçek durumun ise bundan epeyce uzak olduğu açık. Demek ki haksızlığı yapan ve haksızlığa uğrayan tarafların her ikisinin de demokrat bir tavra doğru gelmesi şart. Önümüzdeki gerçekçi soru şu: Kim önce demokrat olacak? İktidar mı, yoksa hakkaniyet isteyen mi? Tarih bize hakkaniyet arayanın demokrat olma zorunluluğunu, kendi tutumuyla en azından bu yönde davetkâr olması gerektiğini hatırlatıyor. Çünkü güçlü olanın zaten düzeni değiştirme talebi olmadığı gibi, hakkaniyet arayanın bile demokrat olmadığı bir dünyada gücü elde tutandan 'insanlık' beklemek epeyce abes.

Kıssadan hisse şu: Kürtler ve gayrimüslimler bu devletten ve AKP iktidarından şikâyet etmekte haklılar. Ama bu şikâyetleri gerçekçi bir gelecek tasavvuruna dayanmıyor. Gerçekçilik ise, günümüz dünyasında Kürtlerin ve gayrimüslimlerin ancak demokrat olabildikleri oranda daha özgür, eşit ve adil bir dünyada yaşayabileceklerini gösteriyor. Diğer 'siyasetler' ise maalesef sonradan geriye dönüp bakıldığında bir tür ahmaklık olarak kayda geçmeye aday gözüküyor.

Hiç yorum yok: