15 Ağustos 2011 Pazartesi

Yıldırım Türker ve karbondan eleştiri.

Yıldırım Türker'in bir karbon kağıdı var. Eğer yazdığı en eski yazı ile en güncel yazıyı üst üste koyacak olursanız - araya diğer tüm yazılarını da sıralamayı sakın ola ihmal etmeyin - hepsinin tek bir karbondan çıktığını göreceksiniz. Yıldırım Türker çok ama çok uzun süredir aslında yazmıyor. Yalnızca kelimelerin yerini değiştiriyor. En nihayetinde hep aynı şeyi söylüyor. Bunun için karikatür gibi çok daha konforlu bir mecra dururken, neden hala yazınsal dili seçiyor onu anlayabilmiş değilim. Bence kurduğu o cümleler üzerine de dönüp üç saniyeden fazla düşünmüyor. Belli ki vakti zamanında düşünmüş "haklı" olduğu kanısına varmış, birileri de onun bu radikal çıkışlarını şakşaklamış ve o günden bugüne de üzerinde en küçük bir oynama yapmadan başlamış tekrarlamaya... Hoş güzel, böylesi her gazeteye lazım, fakat her yazısında samimiyetten dem vuran bu sert kalem, acaba dönüp bir kez olsun okuyucularına karşı kendi samimiyetini sorgulamayı düşünüyor mu? Bir yazarın seneler boyunca üzerine tek bir tuğla dahi koyamadan hep aynı dökük şantiyede tıkanıp kalmasını kendi tarihine nasıl açıklıyor? Sonrada tutarlılık mı diyor bunun adına, emin değilim. Bence kolay yol. Anladık çünkü kurban var, anladık çünkü mağdur var, anladık çünkü mazlum var, tüm bu "varoluşlar" üzerinden yazıyorsunuz, anladık bu fosforlu pembe hapın her yüzyılda bağımlısı var. Fakat bir kolaya kaçma ve kritiği inkar yöntemi olarak, Yıldırım Türker'in yazarlığı artık bana hergün biraz daha kıvrıltılmış cümlelerle üç sene boyunca aynı şeyi anlatan lise yıllarımdaki şark kurnazı inkilap tarihçisinin Türk resmi tarih tezini kanıtlama çabasını çağrıştırıyor. Altında, aynı "inandırıcılık" kompleksini seziyorum. Bu mantıktan daha fazlasını göremiyorum, artık.

Halbuki biz değiştik sevgili Yıldırım Türker. Deyim yerinde ise dünya konjonktürüne ayak uydurmaya "falan" başladık, akademiden sanata, siyasetten ekonomiye tüm kavramların içini yeniden doldurup boşalttık, Türkiye 1990'lı yılların atmosferinden çıkalı çok oldu. Çok mu iyi oldu? Bunu iddia etmek başka kanıtlar ister, ki bu yazının konusu o değil. Bana soracak olursanız, hepimiz için o günlerdeki halinden en az 3 kat daha iyi oldu ve de dogmatik olmayan tüm sistemlerde olduğu gibi bizler de belirli bağlamlarda dönüştük. Peki bunu ifade etmek, örneğin beni şunun bunun yandaşı yapar mı? Asla yapmaz. Fakat bu süreci analiz edemeyip, analiz edenleri "dönek" olarak yaftalamak bir süre sonra sizi sabit fikirli bir ortodoksinin kurbanı yapar. Sürece böyle yaklaşan milyonlarca akıl fikir sahibi insanı, solcu klişesi bir tavırla "dönek" olarak hedef gösterip işin içinden tertemiz sıyrılmak sizi hiç tahmin etmediğiniz isimlerle aynı kategoriye sokar. Türkiye'de ciddi bir kesim en elzem özlük hakkını kullandı, dönüşerek. İddia ettiğiniz gibi, dönmedi. Aksine, bulunduğu zamanı farklı katmanlarıyla birlikte anlamanın yöntemlerini geliştirdi. Türkiye'de birbirinden ilgisiz tüm kesimler çok büyüdü. Siz dilediğiniz kadar aksini iddia edin, o yıllarda demokrasi ve hak talepleri bulunanlar azımsanmayacak derecede önemli kazanımlar elde etti. Türkiye sizin Cihangir manzarasından seçemeyeceğiniz kadar derinlemesine bir nonlinear perspektifte büyüdü. Derken yanında yeni bir kuşak büyüdü. En muhafazakarının bile şu gün sizden kat be kat eleştirel ve tarafsız olduğuna parmağımı basarım. Çünkü bugün daha farklı bir ortam ve bu ortamın sizin iddia ettiğinizden çok farklı bir eleştirel yörüngesi var. Bugün herkes, kendisinden başlıyor eşelemeye. Nerede bu devlet(?) feryadı, 1990'lı yıllardan kalan bir haber repliği artık.

O günlerin siyasal dinamiklerine dönecek olursak. Demokrasi ve barışı savundukları için arkasında durduklarımıza ne oldu? Üzgünüm, bir adım dahi ileriye gidemediler. Gerilediler. İlk ağızlardan şiddet içeren ırkçı söylemleriyle kamuoyundaki inandırıcılıklarını kaybettiler. Pek değerli solcularımıza ne oldu? Üzgünüm, ilkele döndüler. Stalin döneminde dahi prim yapması tartışılır marjinal gündemlerin içerisinde kaybolup kendilerini tek bir kök hücreden klonlamaya başladılar. O yıllarda pek ciddiye alıp korkudan tir tir titrediğimiz milliyetçilere ne oldu? Üzgünüm, döküldüler. Son bir senedir püskevit ve porno skandalları dışında hiçbir konuyla ilgili olarak gündeme gelemediler. Aldıkları oy ortada, çocuk güler. O yıllarda güzide ülkemizin tek hamisi olan orduya ne oldu? Üzgünüm, ülkeyi terkettiler. Bir gecede dört general birden istifa ederek, dünyada darbe yapamadığı için devletini terkeden ilk ordu olarak tarihe geçtiler. Şimdi savaşıyorsunuz anlıyorum, fakat kim ile(?), ne ile(?), ne için(?) hiç belli değil... Karbon kağıdınıza yapışan demokrasi ve özgürlük söylemleri, demokrasi ve özgürlük söylemlerinin sonunu tartıştığımız 2011'in Dünyasında artık ironik algılanıyor.

Belki bir tatile çıkın ve Türkiye'ye şöyle biraz uzaktan bakın. Belki Türkiye'yi Türkiyeli olmayanlarla konuşmayı deneyin. Belki biraz moraliniz yerine gelsin, biraz umutlanın, biraz motivasyon, biraz mesafe kazanın. Sorunlar bitmiş değil, hala pek pek pek çok "büyük" sorun olduğu yerde aynı kütleselliği ile duruyor fakat lütfen bu uzun tatilden döndükten sonra mevcut sorunlarımıza mevcut koşullar üzerinden yaklaşan yazılar yazın. Bizler o yazılarda yarını görebilelim, 1990'ların sinir krizinin eşiğindeki haleti ruhiyesini değil. Bugüne dair perspektifleri sorgulamak, sağa sola hakaret etmekten ibaret değil. Aklı en sizin kadar çalışan diğer yazarları satılmış ilan etmekle ya da şunun bunun günde kaç derece döndüğünün hesabını tutmakla hiç alakalı değil. Geldiğimiz nokta bu değil. 2011'in Türkiyesinde dönüşmek, sizin 1990'lardan kalma dogmatik demokrasi ve özgürlük argümanınızın elvermediği derecede başka bir gerçekliğe tekabül ederken, aynı bakış açısıyla bugünü sorgulamaya kalkmak kanımca artık kimsenin haddine değil. Bunu eleştirmeye sonuna kadar varım, fakat dili, sizinki gibi değil.

Adına hak arayıcılığına soyunduğunuz gruplar ve şahsınıza bence bir iyilik yapın. Uzun bir tatile çıkın, 10 senedir aynı yazıyı yazarak ve zamanın bir hayli gerisinde kalarak artık bunu hakettiniz. Biraz takvime bakın, hepimiz için ortak ve yaşanabilir bir coğrafyanın bugün hangi dilleri geliştirmekten geçtiğine samimiyetle bir kez daha göz atın, ertesinde geri dönüp o eskimiş karbon kağıdınızı imha ederek yazmaya yeniden başlayın. Siz bu uzun tatilden dönene kadar ben sizi bir kez daha asla okumayacağım. Tüm yazılarınıza aynı dar perspektiften nüfuz eden ciddiyetsizlik ve bencilliğiniz karşısında, tüylerim ürperiyor çünkü.

1990 sonrası belki gerekliydiniz, 2011'de kafa ütülüyorsunuz.

4 yorum:

Redingot dedi ki...

90'lı yılları karakterize etmiş dinamiklerden milliyetçiliğin bittiğine sevindim. Umarım gerçekte de biter.

Tayfun Serttaş dedi ki...

bence tüm içtenliğinizle sevinebilirsiniz. yalnızca son bir ay içerisinde (istisnasız olarak hergün) hiçbirisi profesyonel ordu mensubu olmayan henüz 20'li yaşlarında kaç gencin öldürüldüğü bilgisine sahip olmalısınız. eğer bunca asker herhangi bir batılı demokraside son bir yıl içerisinde öldürülmüş olsaydı, basit bir tahminle milliyetçi partinin aldığı oy %70'lere çıkmış, halkın büyük bir bölümü aşırı güven kaybından dolayı yataklara düşmüş, geriye kalanlarda çoktan sokaklara çıkıp iç isyan başlatmıştı..

ailelerin ölen çocuklarının ardından yas tutmalarının dahi milliyetçilik olarak algılanabildiği bir yer burası. bu perspektiften bakarsanız haklısınız, milliyetçilik bitmemiştir. çünkü solcu mahalle baskısı, önümüzdeki fotoğrafa başka açılardan bakmamıza olanak tanımamaktadır. diğer yandan yegane düşmanı milliyetçilik olarak saptayıp yan gelip yatma halinden kendi adıma fena halde bunaldığım için, tartışmanın bugün çok daha kapsamlı analizlere gereksinim duyduğunun altını çizeceğim.

Redingot dedi ki...

Milliyetçiliği ifade eden değişkeni ısrarla MHP'nin aldığı oy ile tanımlıyorsunuz. Bu fotoğrafa solcu mahalle baskısının ötesinden, başka açılardan bakmak değil; aksine Türk siyaseti çalışan Mandarin profesörlerimizi izlediğinizde en banal söylemlerinden biri olarak bu değerlendirmeyi bulursunuz. Bu partinin aldığı oyun yükselmemesi, milliyetçiliğin 'miktarını' işaret eden tek sonuç olmadığı gibi aslında önemli sonuçlar listesinde de epey geride kalır, diye düşünüyorum.

Bununla birlikte milliyetçilik hala hakim bir düşüncedir, bu nedenle Yıldırım Türker'in alandaki yeri ve önemi tamamıyla meşrudur diyor değilim; kendisini ben de sevmem ama biraz farklı nedenlerle.

Tayfun Serttaş dedi ki...

kuşkusuz. ne var ki bu içselleşmiş milliyetçiliklerin analizini yaparken de, yükselen kürt milliyetçiliğinin bugün türk milliyetçiliğinin doğurduğundan çok daha tehlikeli ve radikal sonuçlar doğurmaya başladığının altını kalın bir kalemle çizmek gerekir. bu açıdan önemli olan, bugün biraz da hangi milliyetçiliği konuşmamızın elzem olduğu.

akabinde etyen mahçupyan'ın "mağdurun güç siyaseti" yazısını paylaşmam çok benzer bir nedenle. içeriden bir kritik mümkün mü? görüyoruz ki gayet mümkün. bu kritiği kendi okuyucu kitlesiyle paylaşmaktan sakınan bir yazar, bugün nasıl bir ikiyüzlülüğe kapı aralıyor? hangi hikayeleri sümen altı edip, hangi hikayeleri cepten yiyor? yıldırım türker'e yöneltilmesi gereken öncelikli sorulardan birisi bu. bahsini ettiğiniz gibi bundan ibaret de değil.. şu an milliyetçilik(ler) üzerine konuştuğumuz için oradan örnekliyorum, ki ergenekon gibi türkiye tarihinin kurumsal milliyetçiliğe karşı verdiği en büyük hukuki mücadelede dahi - sırf bir akp projesi olarak yaklaştığı için - senelerdir bir saf tutamaması, türker'in haleti ruhiyesinin vehametini ortaya koyuyor.