11 Kasım 2011 Cuma

Acının Aktarılabilirliği ve Temsilin Temsiliyeti Üzerine

Köken Ergun’un “Ashura” isimli yapıtından yola çıkarak;



İlk gösterim: Ekim 2011, Kunsthalle Winterthur / Zurich

Pratikleri sonuç olarak değil, süreç olarak bir bağlama oturan sanatçılar için yapıtın ortaya koyduğu düzlemin tartışılabilirliği açısından sonuca ulaşma beklentisinin bir fonksiyonu olmasa gerek. Bu nedenle, henüz Türkiye’de gösterilmemiş - son halini şahsen görmediğim - bir proje olarak Ashura'dan biriktirdiklerim üzerine yazmakta sakınca görmüyorum, ki daha çok Aşura üzerine yazmak istiyorum.

Birbuçuk sene önce, çok heyecanlıydı birgün Köken; “Aşura yaklaşıyor!”
- Güzel(!)
- Yok öyle değil, çekeceğim.
- NEDEN!?!
- Kötü oyunculukla ilgileniyorum çünkü...
- Oynuyorlar mı?
- Hem de nasıl... Oynamak zorundalar.

Gün boyu hepsi birbirinden teatral komünyon, cenaze, düğün, bar mitzvah mizansenlerinin yansımalarıyla sıvanmış yarım asırlık negatiflerin temizliğinden yorgun düşen ben için, günün sonunda hayli tatmin edici bir saptama oldu; “kötü oyunculuk”. Çok derinlerde bir yerlerde, herkesin şahit olmayı arzulayacağı bir pürüzde gizliydi Köken’i baştan çıkartan. Kah dramaturjiden, kah antropolojiden, kah Bertolt Brecht’den, kah Claude Lévi-Strauss’dan, bir kez daha aynı psikanalitik yola çıkıyorduk. Bir bakıma yapısalcılığın alternatif getiremediği sistemler dizisine, bizzat o sistemlerin içerisinde olgunlaşan deneyimleri farklı görme metodlarıyla - bir kez daha - göstererek yanıt arıyorduk. Bunu gerçekten arzuluyorduk.

Sonra Köken çok gitti geldi, çok koşturdu hatırlayamıyorum kaç kez, arada hasta oldu, bende oldum, derken o son gelişinde başladı kayıtlar gelmeye. Akşamları (eski) Platform'un kütüphanesinde buluşuyor, imajlara bakıyorduk. Kendi çektiği fotoğraflara bakarken dahi o kadar heyecanlanıyordu ki, onun heyecanından zaman zaman bende heyecana kapılıyordum. Gün boyu 1940’ların derin İstanbul’unda sörfe çıkıp, akşamları iki dakikada bir tepeden uçakların inip kalktığı Halkalı semtine gizlenmiş bu tuhaf sahneyi izliyordum. Köken benimle neredeyse aynı şeyi yapıyordu. Benim o film kutularının arasında aradığımdan daha az ya da daha fazlası değildi onun üzerine yoğunlaştığı aksaklıklar silsilesi. Aksamaları izliyorduk. Günler boyunca izledik, kültürü.

Günler boyunca buna refleks verdik.

Toplumsal azınlıklar açısından yeni sistemlere adapte olmak, salt direniş sergilemekten çok daha karmaşık ve çetrefilli bir yöntemsellik gerektirebilir. Kendi adıma, bu adaptasyon süreçlerinin öz kültür üzerinde yarattığı manipülasyonlarla (karşı yaratıcılıklarla) daha çok ilgilenirim. Köken de bununla ilgileniyordu. Laik sistemin onlara tanıdığı kamusal alan yasaları ve medeni kanunun ortaya koyduğu hukuki zorunluluklar Caferi toplumun Türkiye sınırları içerisindeki Aşura seremonilerine yeni bir boyut kazandırmıştı. Bu yeni düzende onlar, temsilin temsiliyle yetinmek durumdaydılar. Yaptıkları şeyin kendileri ne kadar farkındaydılar(?), bilemeyeceğim. Gerçekte, dinsel gereksinimlerinin öngörmediği, başka bir oyundu içine düştükleri.

Şöyle ki, Laik Türkiye yasalarına göre Aşhura ritüeli teatral olarak aynen kopya edilebilecek, ancak riskli görülen tüm davranışlar ve nesneler seremoniden ayıklanacaktı. Kan çıkması kesinlikle yasaktı. Aşura’nın en tipik aparatları olan sine-i kılıç, sine-i deste gibi kişinin kendi bedenine uyguladığı şiddeti sağlayan aparatların sembolik olarak dahi kullanılması mümkün değildi. El kol hareketleriyle, hani “sanki vuruyormuş gibi, sanki kanıyormuş gibi” yapacaktı o gün Caferiler. Bununla da sınırlı değildi kurallar. Seremoninin yapılacağı gün devlet meydana Kızılay araçlarına eşlik eden geniş bir sağlık personeli gönderiyordu. Mutlaka kan çıkmasını isteyenlerin, değerli kanlarını gönül rahatlığıyla Kızılay’a bağışlamaları yönünde harikulade bir çözüm bulunmuştu. Yalnış duymadınız, Caferi olan bilir, olmayan bilmez ama bu yaslı günden böyle pragmatik bir fayda güdülmeye başlanalı seneler geçmişti. Üstelik ciddi bir siyasi rant alanıydı artık tören yeri, Alevilere yakınlığıyla bilinen CHP ile muhafazakar Sünnilere yakınlığıyla bilinen AKP arasında paylaşılamamıştı Caferiler. Sanırsam nereye oturtulacakları tam olarak bulunamamış, bu seneki düellodan görünen o ki AKP zafer kazanmıştı.

İşte böylelikle Aşhura’nın Laik Türkiye Devletine özgü yeni bir formu tanımlanmıştı; Anti-Aşura!

(Konu Caferilerin inisiyatifine bırakılamayacak kadar hassastı)




Din önemli konu. Öyle üç beş arkadaşın biraraya geldiklerinde üzerine atıp tuttuklarından çok daha fazlasına mukdedir, din. Allah var çünkü yukarıda. Din’in ne kadar ciddi birşey olduğunu 2002 baharında anlamıştım, İran’da. İçten içe bunu anlamaya gitmiştim ya zaten, antropoloji ödevimi bahane ettiğim planlarımın tümü Yazd Çölünde ters düz olmuş, Zerdüştlüğün bu son kalesinde umduğumu bulamamış, sorularıma yanıt alamamış, görmekten öteye gidememiş, şaşırmış, yabancılaşmış, kalakalmıştım. Orta yerinde, bir tür şok geçirdim projenin. Chek Chek Tapınağından Yazd’a dönerken uzunca bir turistik geziden daha fazlasına dönüştüremeyeceğimi anlamıştım bu süreci. Hayatımın en büyülü anlarıydı, görmedim öylesini, fakat daha fazlasına ne benim ne de onların cesareti vardı. Zorlamadım. Geriye Basra Körfezinden Hazar Denizine kadar geniş İran topraklarında bana sağlanan imkanları kullanıp günümü gün etmek kalmıştı aslında. Şimdi daha rahat itiraf edebiliyorum bunu kendime. İşte böyle bir şaşkınlığın orta yerinde gelip buldu, vurdu beni Aşura. Üstelik bilmiyordum.

Bu sene 24 Nisan ile Surp Zadik'in aynı haftaya denk gelmesi gibi tarihsel bir ikilem yaşandı o sene İran’da. Birisi coşkuya ve yenilenişe, diğeri acıya ve yasa dair yılın en önemli iki ritüeli, Nevruz ve Aşura takvimi çakıştı. İran televizyonlarında bu tezatlığa çözüm arayan sayısız tartışma programı hatırlıyorum. Nihayetinde tercih kültürel değil, dinsel olan ritüelden yana kullanıldı ve o seneki Nevruz kutlamalarına bazı sınırlamalar getirildi. Aşuraya duygusal açıdan sıkı sıkıya bağlı İran kamuoyundan da aksi yönde bir talep gelmedi. Böylelikle, Zerdüşt Nevruzunu (dünyada yalnızca İran’ın kullandığı güneş takvimine göre 21 Mart tarihinde gerçekleşen yılbaşıdır) görmek için yollara düşen ben, kendimi bambaşka bir ritüele tanıklık etmek üzere hazırlanırken buldum. İran takvimine göre 1382 yılından 1383 yılına geçilecek olan o hafta, Çarşamba-i Suri’nin hemen akabinde, ışık değişti. Aynı gün hızla Tahran’a dönmek üzere yola çıktım. Kara yolu boyunca destelerin hazırlıklarına şahit olarak Tahran’a vardığımda, bu haftanın yabancılar için çok uygun olmadığı açıkça söylendi, nezaketle.

Zor şeyler olacaktı artık sokaklarda ve Aşura, boynuna devasa objektifli kameralarını takıp fotoğraf çekme hevesiyle sağa sola koşan genç yabancıların tanıklık edemeyeceği kadar mahrem bir gündü İranlılar için. Kentin tüm sokak ve caddelerinin hınca hınç dolduğu gündü mahrem olan, kamusal alandı. Bunu istemiyorlardı, dahası benim o gün sokakta olmam ve tüm erkeklerden farklı olarak hiçbir şey yapmadan orada bulunmam da mümkün görünmüyordu. Aşura bir kesimin ya da isteyenlerin değil, tüm İranlı Şii erkeklerin omuzlarında askerlik kadar ciddi bir sorumluluktu. Üstelik resmi de değil, toplumsal kurallar altında uygulanıyordu, statü meselesiydi. Emir, dedesinin sırtında hayat boyu taşıdığı binlerce kılıç yarasından övgüyle bahsediyordu, birçok insan aşırı kan kaybından o esnada baygınlık geçiriyordu, geçmişte ölenler olmuştu, olacak iş değildi o feryat figana tanıklık etmek. Tartışmasız haklılardı, kimse istemez gözyaşlarının gözetlenmesini.

Camda günler başladı, ilk günü camda geçirdikten sonra ikinci gece, uzun saçlarımı kamufle etmek için bere takarak mescidleri gezdik. 33 mescid gezilerek, teker teker hepsine birer mum yakıldı. Yalnızca mumların ışığıyla aydınlanan mahalleler arasında gezerken olanları, eski sokakların arklarını dolduran kan göletlerini ve adak olarak gerçekleşen ritüelleri teker teker anlatmayacağım. Tek bir günden ibaret değil gerçekte Aşura, tüm bir haftaya yayılan bir acı, gün be gün yaşanan. Akabinde Tebriz tarafına geçtim, orada bu kadarı için bile şansım olamadı. Yanında kaldığım ailenin bireyleri de törene katılmadıkları için, etrafta görünmeye kesinlikle yasak getirdiler. Çok dikkatli hareketlerle, perde arkasından göz ucuyla, dudak ısırarak, geçti zaman. Son bir gece, bir kereliğine, bir zamanlar Zonaro’nun resimlerine konu olan Tebriz Han’ında burun buruna geldim gerçekle. Törenin tüm sıcaklığı geçti artık dedikleri; halkalar halinde, erkekler, halkalar halinde, tek bir ampul ışığının altında, yüzlercesi aynı anda, çıplak sırtları, biriken kan pıhtılarından omurga çizgisi seçilemeyen sırtları, bedenlerine metalin çarptığı o sesin yarattığı hipnoz, ve oluk oluk... Birgün oturup bunları yazacağım aklıma gelmezdi. Ben hep unutmak istemişim o geceyi, görmemiş, duymamış, bilmemiş olmak istemişim. En çokta o mahremiyete olan tanıklığımdan olsa gerek, hayatım boyunca gördüğüm bu en kitlesel ve en gerçek acıyı sessizlikle göğüslemek istemişim. Bunu da şimdi kendime daha rahat itiraf edebiliyorum. Şov değildi yaptıkları, üçüncü bir gözün onayına ihtiyaçları yoktu.

Köken Aşurayı bitirmek üzereyken, ben İran notlarıma döndüm. “Kim, kimin adına karar verebilir kültürün hangi gerekliliklerinin daha sağlıklı olduğuna?” demişim, kendi kendime. Sistemler veriyor bu kararı. Fransız Parlamentosunda bir grup feminist parlamenterin girişimiyle kadın sünneti yasaklanırken, Paris periferilerindeki Afrikalı kızların, hijyenik koşullar yerine gizlice evlerin küvetlerinde sünnet edilmesinin kararı veriliyor. Sistemler bize bir süredir neyi gösterip neyi göstermemiz gerektiğini dayatıyor. Halbuki kültür, tüm bu dozajları kendi içerisinde sistemleştiriyor. Nitekim Köken’in sergi süresince göstereceği kayıtların ilk bakışta Aşura üzerine yapılmış birçok belgesel kaydından büyük farklılıkarı olmayabilir. Benim üzerine çalıştığım fotoğrafların ciddi bir bölümünün aile albümlerinizde sıralanan anı nesnelerinden hiçbir farkı olmadığı gibi. O nedenle burada üzerinde durmamız gereken, gösterilmesi sistemleşenin ayırd ediciliği. Sistemler silsilesi, imgesel bütünlükte nihayete ermediğine göre, buradan başlayalım.

Şimdi Hüseyin’in acısını kalbimizin en derinlerinde hissetmek için hangi tanıklığa ihtiyacımız var?

Hiç yorum yok: