30 Mayıs 2012 Çarşamba

FULL Art Prize Sanatçı Konuşmaları

Pilevneli Poject; İsimsiz


Aslı Özdemir – Berk Çakmakçı - Bora Akıncıtürk - Lara Kamhi - Murat Üf Yaa - Nazım Ünal Yılmaz – Refik Anadol - Sezer Arıcı – Sılacan Köseler - Volkan Şenozan

Pilevneli Project’in “İsimsiz” başlıklı projesinde aynı kuşaktan gelen, 80’li yıllarda doğmuş 10 genç sanatçı yer almaktadır. Sanatçılar İstanbul Bilgi Üniversitesi, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Viyana Güzel Sanatlar Akademisi, Middlesex Üniversitesi ve Slade Güzel Sanatlar Okulu gibi çeşitli okullarda eğitim görmüşlerdir. Yapıtlarsa birbirlerinden farklı olup, kolajdan heykele, resimden ışık ve ses enstalasyonuna kadar güncel sanatın farklı tekniklerini içermektedir.

Projenin “İsimsiz” olarak sunulması her sanatçının yapıtlarını bir diğerinden bağımsız olarak üretip sergilemesinden kaynaklanmaktadır. “İsimsiz” başlığıyla işler sadece mekân içerisinde yerleştirilmelerine göre bir birliktelik sağlamaktadır. Bu tür bir yerleştirmeden hareketle projedeki eserler, üretim süreçleri, yaptıkları göndermeler ve bir araya geliş biçimleriyle de bağlamın kendisi üzerinden farklı bir yapı kurmaktadır.

Sanatçılardan bazıları gelecekte kişisel sunumlarıyla da Pilevneli Project’te yer alacağından, bu proje her birinin bir ön tanıtımı niteliği de taşımaktadır.

80’li yıllarda doğmuş 10 genç sanatçının katıldığı “İsimsiz” 24 Mayıs – 09 Haziran 2012 tarihleri arasında Pilevneli Project’te izlenebilir.


Sanatçılar hakkında:

Aslı Özdemir (1984, İTU Devlet Konservatuarı) kolaj çalışmalarını popüler kültüre ait öğelerin kullanımıyla oluşturmaktadır. Şiddet, kahramanlık, erotizm ve güç gibi değişik temalar üzerinden üretilmiş farklı sembolleri alarak, bunların kitlesel olarak nasıl tekrar eden bir akış içerisinde topluma sunulduğunu çarpıcı bir şekilde göstermektedir. Bu sembollerin endüstriyel bir şekilde üretim, sunum ve tüketim süreçleri karşındaki toplumsal belirlenimlik durumu işlerinde üzerine eğildiği temel konulardandır.

Berk Çakmakçı’nın (1988, Parsons The New School For Design) ürettiği işler ağırlıklı olarak sese dayanmakta ve ses çalışmalarını proje dahilinde mekâna yayılan bir enstalasyon olarak uygulamaktadır. Sintisayzır ve çeşitli elektronik enstrümanlar aracılığıyla ürettiği ambient ve emprovizasyona dayalı komposizyonlar müziğini oluşturmada önemli yer tutmaktadır. Çakmakçı’nın müziklerinde dışa vurduğu ağır ve karanlık atmosfer görsel işlerine de benzer bir şekilde yansımaktadır. Projede yer alan ses enstalasyonu mekânda bir videoyla birleşmektedir. Videonun kurgusu da ses çalışmalarına paralel olarak umut barındıran, fakat nostaljik ve melankolik bir his üzerine kurulu.

Bora Akıncıtürk’ün (1982, Middlesex University) projede yer alan çalışmalarında bronz heykelleri ön plana çıkıyor. Heykellerin temel özelliğiyse Akıncıtürk’ün resimlerinde de karşılaşıldığı üzere hareket noktaları olmasına karşın, bunların üzerinden işlerin nasıl biteceğine karar vermeden, başlangıç noktasının deforme edilmesiyle yapılmış olmalarıdır. Heykeller üzerinde görülen çeşitli figürler hazır nesnelerin kullanımıyla oluşturulmuş. Herhangi bir nesneyi “sanata dâhil olabilecek bir oyuncak” olarak gören Akıncıtürk’ün heykelleri, üzerinde birçok ilişkisiz figürün yer almasıyla dağınık bir forma sahip.

Lara Kamhi (1987, Slade School of Fine Art) enstalasyon/video projeksiyon çalışmalarındaki soyut görüntülerle gerçeklik ve temsiliyet / iç ve dış arasındaki ilişkiye eğiliyor. Gerçekliğin ve görüntünün algılanmasındaki öznelliğe dikkat çekerek, renk, biçim ve ışığa dayalı olarak imge ve uzam’ın seyirci üzerinde yarattığı algı süreçlerini kendisine konu edinen Kamhi, mekân içerisinde çeşitli görüntüler yaratıp, bunların algılarını seslerle birleştirerek seyirciye farklı bir düzlemde deneyim sunuyor.

Murat Üf Yaa’nın (1983) fotoğraf dizisi yakın çevresindeki insanların günlük yaşamlarından çektiği karelerden oluşmaktadır. Fotoğraflarında yer verdiği insanları doğal hallerinde veya onları bizzat doğal olmayan durumlara yönlendirerek görüntülemektedir. Aynı zamanda iç içe geçmiş iki dünyanın, doğal dünya ve bunun içine kurulu hayatın, farklı iki yönü olarak toksik ve etkileyici taraflarını yansıtmaya çalışmak öncelikli çaba olarak beliriyor. Fotoğraflarındaki kişilerin kendi çevresinden olması Üf Yaa’nın yaratım sürecinin kişisel boyutunu vurguluyor.

Toplumsal cinsiyet ve bunun inşası, Nazım Ünal Yılmaz’ın (1981, Viyana Güzel Sanatlar Akademisi) resimlerinde sorunsallaştırdığı konulardan birisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Resimlerdeki erkek figürleri ‘öteki’ tarafından çizilmeyi veya oluşturulmayı betimlerken, Yılmaz´in resimleri aynı zamanda bu kurgunun bir sonucu olarak ortaya çıkan duygusal gerilim, aşk, inanç ve hayal kırıklıklarını da konu ediniyor.

Refik Anadol (1985, İstanbul Bilgi Üniversitesi) işlerinde fiziksel mekânla sanal mekân arasında bir sentez oluşturmaya yönelmektedir. Anadol’un sunduğu bu sentezse izleyicinin dış çevreyle kurduğu ilişkideki algıyla oynayarak, farklı bir ortam sunmaktadır. Anadol, “Arttırılmış Gerçeklik” gibi günümüz gösterim teknolojileri aracılığıyla seyirciyi tekinsiz bir mekân deneyimi içerisine çekiyor. Proje alanında koridora kurduğu mekâna-özgü enstalasyonunun PC ile üretilmiş içeriğini, video mapping tekniğiyle short-throw projeksiyonlar kullanarak yansıtırken, 2 kanallı ses tasarımı da bu yansıtmaya eşlik ediyor.

Sezer Arıcı’nın (1988, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi) resimlerinde kurduğu komposizyonlar projede yer alan kimi çalışmalarda da karşılaşıldığı gibi toplumsal belirlenimlik üzerine kurulu. Gerek ABD’de gerekse ABD dışında sunulan ideal yaşam tarzını çalışmalarında yeniden işleyen Arıcı, merkezde yaşanılan bir ideal olarak yansıtılan bu görüşü, dışarıda konumlanan ve bu ideali oradan gözlemleyen biri olarak ele alıyor. ‘Hollywood’ serisindeki renklerin kullanımıysa bu idealin yapaylığına biçimsel bir referans olarak kendini gösteriyor.

Sılacan Köseler’in (1986, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi) ‘Fantezi’ isimli, metal çubuk, galvaniz ve delikli sacdan yapılmış rölyefi, bir hayal olarak içimizde bulunan günlük yaşamın dışına çıkma ve dinginlik isteğiyle oynuyor. Güneşli bir hava ve uzak bir şehir görüntüsü olarak tahayyül edilen bu uzaklaşma, fırtınada dalgalanan bir palmiye ve gökdelenlerin ardında batmakta olan güneşle kasvetli bir atmosfere bürünüyor.

Volkan Şenozan (1984, İzmir Ekonomi Üniversitesi), web tasarım ve kodlara dayanan işlerinde gizli linklerle ilerleyen labirentler oluşturuyor. Ağırlıklı olarak Graphics Interchange Format (GIF) üzerine kurulu işlerin bazıları sanatçının kendisi tarafından yapılmışken bazıları da internet üzerinden toplanmış GIF’lerin kullanılmasıyla ortaya çıkarılmış. Bu eklemlenmeler bir tür kolaj olarak beliriyor. Dolayısıyla bu interaktif kolajlar, GIF’in en önemli özelliklerinden olan saydamlık ve hareketli grafik desteklemeleriyle hareketli bir yapıya sahip. Şenozan mültimedya çalışmalarında “ekranın bilincin retinası” haline gelmesi ve ekrandaki görüntülerin gerçeklikle aramıza girerek, kendilerini başlı başına birer deneyim olarak sunmasından yola çıkıyor.

17 Mayıs 2012 Perşembe

Zone 30!


the first photo in 30th age at my balcony

14 Mayıs 2012 Pazartesi

Tayfun Serttaş, "Foto Galatasaray" hakkında konuşuyor



Foto Galatasaray'ı göremeyenler, proje hakkında yeterli bilgisi olmayanlar, merak edip ulaşamayanlar için, serginin arka planı üzerine yaptığımız dökümanter video şimdi youtube'da.

Keyifli seyirler...

6 Mayıs 2012 Pazar

Hiç Yanlışsız, Hep Mağdur

Günlerdir süregiden tartışmalar sonucunda dünkü "Hoşcakalın" başlıklı yazısıyla Ümit Kıvanç Taraf'tan ayrıldı.. En yakın durduğum yorum Sevan Nişanyan'dan geldi; "Aklım Halil Berktay'dan, kalbim Ümit Kıvanç'tan yana. Berktay doğru söylüyor ama 31 çeken bir ihtiyar edasıyla. Ümit saçmalıyor ama dürüst..."

Yıldıray Oğur ise bugün, Ümit Kıvanç'ın eski bir makalesinden yola çıkarak "Hiç Yanlışsız, Hep Mağdur" isimli bir yazı kaleme aldı. Sonunda tüm bir yazının (başlığı da dahil) aslında Ümit Kıvanç'ın da görüşlerini yansıttığını öğrediğimiz "Hiç Yanlışsız, Hep Mağdur" dönemin atmosferini anlamak açısından paylaşılmaya değer...

............................................

Hiç Yanlışsız, Hep Mağdur


Yıldıray Oğur


Sadık Canarslan. Adını internette arattığınızda karşınıza “davamızda yaşıyor” yazan siteler çıkıyor. Sultanahmet İktisadi İdari Bilimler Fakültesi’nde okuyan bir öğrenciymiş. Maocu Halkın Kurtuluşu örgütünün inanmış bir sempatizanı olarak Kocamustafapaşa Halkevi’ne gidip geliyormuş.

Yaklaşan 1 Mayıs için afiş asmak üzere 18 Nisan 1977 günü Kocamustafapaşa tren istasyonuna gitmiş. Ama ondan önce TKP’nin gençlik kolu İlerici Gençler Derneği’nin (İGD) üyeleri gelip her yeri afişlerle donatmış. O da “sosyal faşistlerin” afişlerini yırtıp yerine Kadıköy Yurtsever Gençlik Derneği’nin afişlerini asmaya başlamış.

O sırada İGD’li bir grup onu görmüş ve kıyamet kopmuş. Görgü tanıklarına göre İGD üyelerinden biri silahını çekip Canarslan’ı vurmuş. Canarslan kaldırıldığı hastanede hayatını kaybetmiş. Yoldaşları cenazesini hastaneden kaçırıp Site Yurdu’ndan öfkeli bir törenle kaldırmış.

Olaydan sonra İGD basılmış ve üç kişi gözaltına alınmış. Dernek olan biten için ilk akla geleni söylemiş “provokasyon”: Derneğimizin basılması bir gece önce bir kişinin öldürülmesi üzerine Maocularca uydurulan bir iftiradan kaynaklanmaktadır. Bu gibi düzmeceler, İGD’nin gelişmesi ve güçlenmesi karşısında gerileyen, tecrit olan işçi sınıfı düşmanı akımların başvurdukları bir provokasyondur.

Maocu Halkın Sesi’nin cevabı aynı sertlikte olmuş: İGD’li katiller bildirilerinde cinayetleri örtbas için işte böyle gürültü koparmaktadır. Halkımız her cinayetlerinden sonra öleni suçlayan Ülkücülerin bildirilerini çok iyi bilmektedir. Şimdi aynı yönteme sosyal emperyalistlerin beslemeleri de başvurmaktadır. İGD’nin bildirisi altına katillerin bizzat imza attıkları bir cinayet tutanağıdır.

Kanlı 1 Mayıs’a doğru gidilirken ikinci cinayet İzmir’de işlenmiş. Taksim’deki mitingden günler önce 28 nisan günü İzmir Konak Meydanı’na gidip DİSK için afişleme yapan gençlerle Maocu gençler arasında çatışma çıkmış. Altı genç yaralanmış, sakat kalanlar olmuş. Tedavi için Macaristan’a gönderilenler olmuş. Maocu gruptan Dişçilik Fakültesi öğrencisi İdris Türkoğlu ise hayatını kaybetmiş. Türkoğlu’nu kimin öldürdüğü üzerinde de türlü komplo teorileri geliştirilmiş. DİSK’lilere göre Maocularla DİSK’liler çatışırken o meşhur beyaz otomobil gelmiş ve Türkoğlu’nu öldürmüş. O beyaz arabadakiler de Maocuymuş ama. Yanlışlıkla kendi arkadaşlarını vurmuşlar. Bu anlaşılmasın diye de vurulan arkadaşlarını arabayla alıp kaçırmış, yakınlardaki hastane yerine uzaktaki bir hastaneye götürmüş, bu yüzden de kan kaybından ölüme neden olmuşlar.

Okumaktan sıkıldınız değil mi? İki gencin hayatı üzerinde üretilen bu zırva komplo teorileri, siyasi lafazanlık, katillerin bu zırva komplo teorileri ve politika sanılan kabadayılıklar arkasına saklanması midenizi bulandırdı değil mi? İşte solun yüzleşmediği devrimci şiddet tarihi böyle kolayca harcanmış insan hayatlarıyla dolu. Maocu, Sovyetçi, faşist diye bin bir teorik meşru çerçeve içinde öldürülenlerin yine de bir hikâyesi var. Ya sadece Diyarbakırlı ya da Yozgatlı diye bir kimlik kontrol noktasında ömürlerini tamamlayanlar.

Bu yazıyı okuyup “ama İGD’liler o kadar çok öldürmedi, esas Maocular çok öldürdü” diyecek sesler kadar uzak bize yüzleşmek. Ülkücülerin kanlı tarihi çoktan lanetlendi. Ama solun devrimci şiddeti hâlâ faşistlere karşı verilmiş iftihar vesilesi bir haklı savaş olarak başı dik dolaşıyor aramızda. Ermeni Soykırımı için milliyetçi Türkleri haklı bir yüzleşmeye çağıranların, kendi silahlı tarihlerindeki bu siyasi kremayla kaplanmış ilkel şiddetle yüzleşmemek için NTV’ye bir F-16 filosu düşürmekle eşdeğer komplo teorilerinden medet ummaları bu yüzden.

Ben, 1 Mayıs 1977’ye giderken işlenen bu cinayetlerden Twitter’a atılan Ümit Kıvanç’ın eski bir Birikim yazısı sayesinde haberdar oldum. Yazının başlığı şöyleydi: Hiç Yanlışsız, Hep Mağdur.

Hem o başlık hem de kanlı 1 Mayıs’ın daha afişleri asılırken kolayca harcanmış o iki gencin hikâyesi her türlü komploculuğu anlamsızlaştırmaya yeter.

Ümit Kıvanç’a geçenlerde Ermeni Soykırımı için yazdığı şahane yazıdaki cümlesiyle hoşçakal demek isterim: İnkâr, dolayısıyla bir yerde fiilen sahiplenme devam ettikçe, farkında olsun olmasın, bu toplumu her an her şekilde huzursuz eden, maneviyatını bozan, erdemlerini bastıran, kötülükleri öne çıkaran o en derindeki hastalık tedavi edilemeyecek.

Yıldıray Oğur, TARAF - 06.05.2012

itina ile hatırlamakta fayda var;

Müjde! Vijdan Kuaförleri sizin sitenizde de salon açabilir.

Perihan Mağden

Basınımızda üç adet Vijdan Kuaförü mevcut. Yıllardır vijdanlı hanımlara-beylere, bi yerlere yetişen kızlara oğlanlara ne fönler çektiler, ne krapeler topuzlar yaptılar, sözden bigudileriyle ne permalar yarattılar!

Bütün bu kozmetik eforlarının karşılığında da yıllardır ne ağırlandılar, ne sağırlandılar; yarı okuryazarlar, eksik kafalar, özgürlük/muhaliflik sanrıcılar; ama özellikle Türk Medyalaması tarafından!

Aynı işi yaptıklarından –bıktırıcı yıllardır– yani vijdan kuaförlüğünden geçimlerini temin ettiklerinden; aralarında da büyük bir dayanışma-hayranlaşma-alıntılılaşma söz konusudur. Aynı zamanda.

Birinin tavuğuna (salonunda o esnada saçını yıkadığı müşterisine) “Kışt!” dedin mi, öbürü atılır. Hiç yalnız kalmazlar maazallah; yalnız bırakılmazlar.

Çağdaş Zurnacılar Derneği filan bunlara ödül vermeye doyamaz. Hem içerden olduklarından; ağdalı/ yapışkan/ hamasi/ vıcık vıcık kalemleriyle o vijdan kanırtıcı yazıları yazmaya doyamadıklarından – ( Aşinalık faktörü çok önemlidir mahalle zevdalarında, dayanışmalarında.)

Hem de esasında son derece ehli, yola, (işşş) anlaşmaya gelir, konformist, çıkarcı ve nerde maaş/ oraya yerleşş olduklarından.

Vijdan Kuaförlerinden (Ağlak Ağbi) en kıdemlisi, Cem Uzan’ın Star’ında yıllarca köşelemekten beis duymamıştı. Şimdi Faltaylı gibi bir “adamın” yönetmenliğinde yalandolanlanan kuşe destesinde köşelemekten de beis duymuyor.

Çünkü o bir Özgür Maşa!

Fönünü çeker çalıştığı salon salomanjelerde. Gerisine karışmaz. Ona ne?

Hem “Hangi yayın yönetmeni olsa yazarım/ Bir kurutucum var atarım” demenin karşılığı da oluyormuş, vijdan salonunda saçları yapa boza, gereken “lüks” dairenin anahtarını da hak ediyormuş mahir kuaförler.

Rahatladık. Sevindik tabii.

Dişi Kuaför Apla da bu janrın “ortak” özelliği olduğu üzre, kaleminden köpük damlayanlardan.

Ölüm oruçları esnasında Mehmet Yakup’un “Sahte Oruç Kanlı İftar” başlığıyla çıkma iğrençliğini gösteren Milliyet gastesinde yazıyordu. Baştacıydı; fön çekmeleri meşhurdu.

Sonra olaylar (ölüm oruçları) bitirildi; bu ölüm orucu kitabı yazdı! Çok kitapçı bir tip aynı zamanda.

Aynen Şemdinli’de Umut kitabevine yapılan o kanlı, kalleş baskının ardından “Derin Kürtler” mevzulu “Ah bu PKK esasında nedir; biz yer miyiz?” tarzı bir yazı fönlediği gibi.

Bir zamanlama üstadesidir yani: ne zaman düğüne, nişana yetişeceksiniz, o zaman en kabarık topuzu iddialı müşterilerinin kafasına kondurur!

Tercüman gastesi denilen (şimdi kapatılmış bulunan) çöplük, a-ha bu kadar manşet üstünden hedef gösterdi beni bi defasında. İçindeki bir sayfayı da sözümona bana yazılmış nefret mektuplarına ayırmışlar!

Kuaförella da aynı konuyu fönlemiş akabinde. Ertesi gün bunun resmini de ilave edip ikimizi birden hedef gösterdiler. Bakkalda çakkalda çakallar görüp de bilsin diye herhalde; yine manşet üstünden.

Gurubun avukatlarından Nurcan Hanım’a tutturdum “Hedef gösterilmekten dava açalım! Yanlarına kalmasın!” diye.

İkna ettim. Ve fakat uzuyor da uzuyor dava açılması.”Neden açmıyoruz ki” diye sorayazdım. Kuaför Hanım meğer (âdeti olduğu üzre) yurtdışındaymış, ancak “sekreterine” ulaşabilmişler. Bekliyorlarmış.

“Ne bekliyorsunuz?” dedim.

“Vekâletnamesini,” dedi Nurcan Bayraktar.

“Nası yani?” dedim. (Burda, saz şairi üslubu hâkim.)

Ağbicim ben o güne kadar bin kere mahkemelenmişim, bu hanım hakkında daha açılan bir adet dava yok!

Bu nedenle de gurubun avukatlarında vekâletnamesi yok. İyi mi?

İyi.

Sonra kalkar tescilli BİT ajanının (namı diğer: Siyah Saç) gastesine “transfer” olur; haftada ortalama bir adet aleni yalanı yakalanan o gaste müsveddesinde vijdan yıkama- yağlamaktan hicap duymaz.

İnsan fön çektiği gastenin diline/ söylemine/ manşetlerine göz atar arada bir de –utanır!

Hoş; hiç kimse boşu boşuna genel yayın efendilerinin gözbebeği olmuyor.

“Bir İzmir Kızı: Cumhuriyet Mitinglerinin Yerel Yıldızı” kimliğiyle bayrakbayrak bazen CHP’de, bazen de BDP’de dalgalanmıyor. Önemli olan üfür üfür dalgalanmak zaten.

Konjonktürel dalgalanmalarını “hayranları” “atılganları” çok beğenip nasıl da cansiperane savunmaya geçiyor!

Her neyse vijdan kuaförlerinde devamlılık- tutarlılık- hicap hisleri olmadığı mevzuuna girmeyelim, teknik kaçar.

İsmet Berkan harbiden çizdirip “Ergenekon mu? Güldürmeyin beni! O da ne?” manşetlerini/ “haberlerini” aylarca, yıllarca çakarken kendini ısrarla (ve hâşâ!) Emil Galip Sandalcı zanneden (insan hakları vakanüvisi) Üçüncü Vijdan Kuaförü, aynen diğer ikisi gibi, saç yıkayıp fön çekmeye devam etti de etti.

Aslında “fön çekiyor” demek haksızlık olur; zira Anjelik topuzundan azı çıkmaz elinden. Öylesine kabartır, köpürtür, şişirir, konduruverir ki.

Ortaya çıkan sulugöz yazıklamalar aynen şiirleri/ şarkı sözleri/ bütün eserleri gibi utanç vericidir.

Ama tabii her imitasyonun/ kötü saç modelinin bir bakarkör takdircisi vardır: Bu Kuaför Ağbi de nasıl bir hayran “kitlesiyle” harelenmiştir! Nasıl tapınılır bu “samimiyet” tacirine! Nasıl da “görünmezliğiyle” “tavizsizliğiyle” nam salmıştır turşukafalar arasında!

Eyüp Can’ın (aynı suratına benzettiği) Radikal: Son Sinameki gastesinde de full sürat devam etmekte vijdan kuaförlüğüne.

Taşı gediğine koyuyor! İsim vermeden.

İsimle/ cisimle işi olmaz. Asil sosyalist sanatçı.

En son N. Mert’in (her daim fönlü) saçının birrr teli için ortalığa döküldü.

Devam da ediyor: “Zevdamızı Taşlara Yazdım.” Mahsun çeksin! Yukarsı kurtarmaz: Mahsun çeksin. Dizileşsin Star ekranlarında. Bu muhalif buram buram dayılaşma. Pardon, dayanışlaşma.

Bu arada N. Mert’i tenzih ederim. Harbiden (yıllar boyunca bir an boş bırakmadığı ekranlarda fark etmişsinizdir) yüzündeki o kalgel ifadeden, gözlerindeki “durgunum ben/ onun için sana vurgunum” ifadeden de, anlaşılıyor.

Hangi siyasi alabildiğine muhalif duruşu, yapayalnız bir vebalı olarak sergiliyorsa o dönem (çantasını Nimet Çubukçu’ya ve başka kızlara, oğlanlara taşıtarak) samimidir.

Habire belirttiği üzre Trabzonludur. Serttir!

Kuaför değil; bir terzidir.

İçinden geleni/ kafasına estiğini diker biçer. Sonra da o kıyafetleri ister Fil Adam’a, ister 5 Kollu Kadın’a giydirirsiniz.

E, ne yapalım kafası/ zanaatı o kadar basıyor ancak.

Şimdi Vijdan! yine Vijdan! yine Vijdan (barlarda tüten bir kamış olsam) Ağbi Koç Medyalaması’ndan dün bana attırmış: Nasıl da alçakmışım, muhbirmişim zartmışım zurtmuşum!

Bu arada âdeti olduğu üzre en “cesur”, “yürekli”, “külyutmaz” pozlarında en çıkarcı, pozisyoncu, bildimcik, samanaltındansuyürüten edasını kuşanıyor. Kuaför aynasında.

Ben de onun ismini vermiyorum.

Yalnızca salonun ismini verdim: Vijdan Kuaför.

Eminim üstüne alınmaz.

Ne o, ne diğer kuaför meslektaşları.

Onun bunun sitesinde/ arazisinde salon sahibi olmak, haftada üç-dört saç yetiştirmek kolay değil.

Hayırlı fönler, yıkama, üfürmeler!

Sprey, jöle, köpük; estetik kozmetik takılın sahteciler.

Perihan Mağden, TARAF - 16.08.2011

3 Mayıs 2012 Perşembe

Hakikatin Karşısındaki Duruş / Etyen Mahçupyan

Hakikatin Karşısındaki Duruş

Etyen Mahçupyan

Bazı yazılar vardır, görmezden gelinemez ama üzerinde yüksek sesle de konuşulmaz.

Vicdanların geçmekte olduğu içsel bir kavşağın üzerinde dururlar. Yeni olanın habercisidirler ama aynı zamanda yeni olanın yaratacağı tedirginliğe dokunup onu muhatap alırlar. Bu yazılar bazen tarihin kaotik söz âlemi içinde kaybolup gider, ama zihinlerde kaynağı belirsiz bir iz bırakırlar. Nitekim o iz zaman içinde belirginleşir, bir yarığa dönüşür ve zihniyet yenilenmesinin temelini oluşturur. Bazen de birileri bu yazıların eteklerine tutunurlar, onların kıymetini bilip, hak ettikleri değeri çok daha erkenden almalarını sağlarlar...

Ben de bugün bir yazının eteğine tutunacağım. Ermeni meselesinde belki de bugüne dek gördüğümüz en anlamlı duruşun sergilendiği bir yazının... Ahmet Turan Alkan 25 Nisan'da köşesinde 'Ahlak zehirlenmesi' başlıklı bir makale kaleme aldı. Konuya Vilayat-ı Sitte'de, yani Ermenilerin yoğun olarak yaşadıkları altı Osmanlı vilayetinde 1878 Berlin Antlaşması'na uygun olarak reform yapılması gerektiği ama bunun Batılı gözlemciler nezdinde tatminkâr bir biçimde yapılmadığı tespitiyle girmiş. Titizlik gösterip meselenin evveliyatının olduğuna, reformların Ermenilerin sorunlarını çözmekten çok uzak kaldığına, hatta reform konusunda devletin açık ve bilinçli bir isteksizliğinin bulunduğuna dikkat çekebiliriz. Ama Alkan bir tarih yazısı yazmış değil... Bilip de gözlerini kaçırdığı çıplak bir gerçeğe şimdi herkesin önünde bakma isteğini yansıtan bir ahlakî hassasiyeti seslendirmiş.

Alkan'ın makalesi her şeyden önce İslamî kesimde hemen hiç söylenmeyen bir unsurun altını çiziyor: Ermenilerin öldürülmesi sürecinin 1915 öncesinde başladığı, buna sivillerin de katıldığı ve Türklerin çaresiz ve karşı koyamayan Ermenileri öldürmüş oldukları... Diğer taraftan Osmanlı hükümetlerinin sürekli olarak bölünme ve toprak kaybetme korkusu altında ezildiğini de zikrediyor. Ne var ki nihayette yaşananları serinkanlı ve acı bir gerçeklik içinde sunmaktan çekinmiyor: "Tehcirin kapsamı, asıl tehdide göre geniş tutuldu; kısa sürede zalimane uygulandı ve hükümet, tebasından yüz binlerce insanın -en hafif tabirle- katledilmesine seyirci kaldı."

Yazının bundan sonraki bölümü, kendi içine dönen, kendini ararken arınan bir yürek ve vicdan dili sunuyor: "Bu cinayetleri biz görmedik; dedelerimiz, onların babaları gördü; şahit oldular ve bir cinayete şahit olup da olmamış gibi davranmanın ruhta meydana getirdiği çöküntüyü, bir şekilde kendilerini meseleden soyutlayıp mazur göstererek tedaviye çalıştılar... Milli endişelerle 'hakikat' arasında daha ne kadar bocalayacak, vicdanımızı inkârla daha ne kadar uyuşturacağız? Bir kolektif cinayeti gördükten sonra susmak, ahlakı zehirliyor..."

Bu namuslu, dürüst, vicdan berraklığı taşıyan yazının gücü, 'biz' diyebilmesinden kaynaklanıyor. Alkan kendisini toplumdan ayırma, kendi ailesinden örnek verme derdinde değil. Kendisini 'olduğu gibi' bu günahı işlemiş ve yaptığını göz ardı etmiş toplumun parçası olarak sunmakla kalmayıp, toplumla devlet arasında da kesin ayrımlara gitme çabası çıkarmıyor. Böylece kendi nefsiyle yüz yüze gelme isteği, onu aynı zamanda geniş toplumun ahlakî zaaflarıyla yüzleşme noktasına getiriyor. Ama bu, istenmeden gelinen bir nokta değil... Aksine Alkan herkese 'artık ben buradayım, o zihinsel ve vicdanî eşiğin ötesindeyim' demek istiyor.

Alkan'ın makalesi, doğru tutuma işaret ederek bize olması gereken normları hatırlatan, eli temiz, vicdanı temiz bir edaya sahip değil. Alkan bu edanın kibrini bilen biri... O kimsenin elinin temiz olmadığı bir dünyadan, hakikatin içinden konuşuyor. Kendini aklamanın değil, birlikte ortak namusun yeniden üretilmesinden yana bir tavır alıyor. Dolayısıyla Ermeni meselesinin bir tarih veya hukuk değil, öncelikle bir ahlak meselesi olduğunu vurguluyor... Çünkü yaşanmışlık her zaman çeşitlilik arz eder ve çoğunlukla kaotik yapıdadır. İçinden size uygun olan olayları seçebilir, öncelik sıranıza göre bir geçmiş oluşturabilirsiniz. Hukuk ise çoğunlukla güç dengelerinin yansıması olup adalete öncelik vermekten uzak kalır. Diğer bir deyişle tarih ve hukuktan toplumsal 'hakikat' çıkmaz... O hakikati ancak ahlak üzerinden arayabilirsiniz. Mutlak anlamda bulmak için değil... Bu arayışın bizatihi bir hakikat yolu olduğunu bilerek...

Ahmet Turan Alkan bizlere, yani sadece Müslümanlara veya Türklere ve Kürtlere değil, Ermenilere de bir şeyler söylüyor. Meselenin bir hesaplama tekniğini ima etmediğini, bir insanlık durumu ile karşı karşıya olduğumuzu ve namuslu davranmanın bizi daha 'insan' yapacağını hissediyoruz. Bu tutumun, örneğin özür dilenmesinden çok daha derin, anlamlı ve kıymetli olduğunu düşünüyorum. Sonuçta özür ötekinden dileniyor ve bunun gerçek anlamda vicdani bir muhakemenin sonucu olduğunun bir garantisi yok... Oysa hakikatin karşısında nasıl durduğumuz sorusu, bizi kendimizle baş başa bırakıyor ve bunu 'biz' olarak, kendini gizlemeden yaşamanın ahlakî üstünlüğünün ruh sağlığımızı geri getireceğini idrak ediyoruz...

ZAMAN 03 Mayıs 2012, Perşembe