11 Şubat 2015 Çarşamba

SALT AVM



Henüz literatüre girmemekle birlikte, pratikte maruz kaldığımız yeni bir olgu var; SANAT AVM'si.


Modern tanımları bağlamında; müze, galeri, proje mekanı, inisiyatif ya da mobil mekanlar dışında 'yeni bir tanım' gerektiren Sanat AVM'si olgusu, Türkiye'de Garanti Bankası'nın sahibi olduğu SALT zincirleri sayesinde kültür hayatımıza yerleşti. 

21. yüzyılın ilk çeyreğinde karşı karşıya kaldığımız bu yeni AVM modelinde, kuşkusuz kimse içeride penye satmayacaktı. Ancak neoliberal rekabet ortamında kendine alan arayan gerçek bir AVM'nin uyguladığı tüm geleneksel taktik ve stratejiler, içtenlikle özümsenecekti.   


SALT Galata, SALT Beyoğlu ve SALT Ulus olmak üzere (şimdilik) üç farklı şubede faaliyet gösteren AVM zinciri, kısa sürede kültür ve sanatın en hızlı şekilde tüketebileceği birer arzu vitrinine dönüştü. 

İçeride bir kadeh şarabın 50 TL civarında fiyatlandırıldığı lüks restoranlarından, kadife koltuklu Açık Sineması'na, mekanların her noktasında rahatlıkla ulaşabileceğimiz paramatiklerden, Zorlu Centre'i aratmayan oditoryumlarına, Hüseyin Bahri Alptekin'in şahsi arşivinin dahi duvarlarda dekor olarak kullanıldığı "entelektüel bağlamda tasarlanmış" cafelerinden, Dubai'de bir baklavacı estetiğini çağrıştıran incelikte restore edilen tarihi (replika?) mekanlarına SALT zincirleri, ardı ardına kamu hizmetine açıldı.. 


Ancak SALT'ın asıl büyük farkı, her biri diğerinden zeminsiz, Taksim metrosunda bir billboard serisi olarak süregiden "poster" projeler oldu. Birçok önemli sanatçının bugüne kadar yapılmış en biçimsiz ve içeriksiz sergileri SALT'ta gerçekleşti. Adına "Açık Arşiv" denilen son derece iddali araştırma programı, kısa sürede arşivlerin kamuya erişimini engelleyen despotik bir mecraya dönüştü. Çok iddialı dijital kütüphaneyi kullanmak, bahsi edilen veri tabanı aracılığıyla bir belgeye ulaşmak bugün hala büyük oranda mümkün değil. Fakat tüm bu olumsuzluk ve aksaklıkların yanında SALT, sözde eleştirelliğini hiç kaybetmedi. 

Üstelik memleketin rüştünü ıspatlamış tüm diğer sanat kurumlarına karşın, henüz ortada sonuç alınmış bir tane sergisi ve projesi bile yok iken, kendini "LİDER" kurum olarak tanımlamaktan çekinmedi. Bu konuda tüm uluslararası ilişkilerini kullanarak yazılar yazdırdı, büyük fonlara başvurdu, büyük fonlar aldı, henüz ilk birkaç ayında neredeyse dünyanın en saygın müzeleriyle kapışacak bir rekabet ortamına girmeye çalıştı, tüm bunların sanata nasıl geri döndüğü ise hala büyük bir muamma. 

Çünkü özünde son derece hantal ve profesyonelliği bencilliğinden menkul birinin iradesinde karar alan kurum, taze bilgi üretmektense, zaten mevcut olan ve hatta büyük bölümünün tarihi onlarca yıl öncesine dayanan sanat yapıtlarının tekrar ve tekrar derlenerek sergilendiği non-organik bir yapıya büründü. Çünkü bu yeni modelde hiyerarşinin başında kurumsal çıkarlar ve bu kurumun diğer kurumlarla süregiden rekabeti vardı, ne sanatçı ne de sanat.. Onlar nasıl olsa şöyle ya da böyle araçsallaşmaya açıktı.  
   

Tüm bunların yanı sıra SALT'ın kurumsal kimliğini oluşturduğu iddia edilen son derece elzem başlıklar üzerinde tartışmaya tenezül dahi edilmedi. Örneğin küratörlük müessesesini, değil bir seminerler dizisi, tek paragraflık bir yazıyla dahi NEDEN REDDETTİĞİNİ(?) açıklamadan FES ETTİĞİNİ(!) ilan eden bu yeni kurum, kısa sürede, yine hiçbir açıklamaya gerek görmeksizin sanatçının pozisyonundan, koleksiyon tanımına, sergileme kriterlerinden, arşivlere dayalı araştırmalara ve güncel politiğe uzanan çok geniş bir mecrada, hiçbir denetim mekanizmasına maruz kalmaksızın (sorgusuz sualsiz) söz sahibi olacağını ilan etti. 

Dediğim dedik, öttürdüğüm düdük(!) zaten küçük dağları ben yaratmıştım refleksiyle, kısaca sermayenin gücüyle edinilen sözde liderlik, kamusal alanda karşılık bulmadığı gibi, sanat çevresi içerisinde de antipati yaratmaktan öteye geçemedi… İstanbul sanat çevresi bu kurumu benimsemedi. İnternet kültüründen kotarılan enformasyon ve yüzeysellik bombardırmanı, ne yazik ki gerçek bilginin yerini tutmadı. 

AVM'lerin 20. yüzyılın son çeyreğindeki karşı konulamaz büyüsü, tüketim toplumunun arzuyu kışkırtan dinamiklerinden geliyordu. Son yıllarda biçim değiştirmesi (açık AVM'ler, forumlar, sanat AVM'leri) büyü bozumunun yaklaştığının habercisiydi. Bu bağlamda SALT AVM, akranı sayılabilecek birçok AVM ile aynı kaderi paylaşmaktan kurtulamadı. Açılışları boş geçti, seminerleri sonuçsuz kaldı, oditoryumu toz tuttu, teras katlara kondurulan suni bahçelerdeki domates fideleri soldu, kütüphanesini çoğu haftalar boyunca çalışanlar ve sinekler dışında kimse ziyaret etmedi. Masadaki hesap çarşıya uymadı, toplum uyanmıştı bir defa. Üstelik bu yeni uyanış, sermayenin öngördüğünden bir adım öteye geçmişti. En kötüsü, uyanan kitlelerle, SALT'ın kendine potansiyel hedef olarak belirlediği kitleler aynı kitlelerdi. Kan uyuşmazlığı doğumdan başlamıştı. Modern sonrası kültür sanat tapınağına dönüşme hedefi şöyle dursun, birçok AVM'nin kaçınılmaz kaderine SALT, açıldığı an ortak oldu. Henüz var olamadan, metruklaştı. 

Bugün sokakta, hatta değil sokakta şubelerinden birinin konumlandığı İstiklal Caddesi üzerinde, kapısının önünde dahi insanlara SALT'ın ne olduğunu sorsanız, on kişiden ancak birinin bu kurum hakkında fikir beyan edebileceği malum. Tate Modern'in Londra sokaklarında ya da MoMa'nın New York kültüründe yarattığı emsalsiz dinamizm şöyle dursun, SALT'ın zeminsizliği Zorlu Centre'in dahi gerisinde kalan bir 'lokal işletme' olmaktan öteye geçemeyeceğini kanıtladı.    


Neoliberalizmi Gezi Parkı'nda bir kışla replikasından ibaret sanan Vasıf Kortun'a, bu vesileyle müdürlüğünü yaptığı Sanat AVM'sinin, tüm diğer AVM'lerle rekabet ilişkisini izah eden bir yazı yazmasını da öneririm. 

Yüzleşme olanağı bulmak açısından, başlığı da benden olsun; "gelinen noktada Topçu Kışlası ile SALT zincirleri arasındaki fark hakikaten nedir?"

SALT Enformasyon.

3 yorum:

asterix dedi ki...

ben de kasiyer olarak başvurmayı düşünüyordum işe bak :))

ve helal be size

Hasan Hüseyin KARABAĞ dedi ki...

:) Teşekkür ederim. Birilerinin bu söylenemeyen gerçekleri dile getirmesi gerekiyordu... Bunu da konu ilgili ve alanda ismi anılan bir kişinin yapması bilir kişi tavrını da beraberinde getiriyor. Etrafından kopuk, iletişim kanallarını kullanmayan ve kendini ifade edemeyen bir mekân ha dönerci olmuş, ha müzik market, ha SALT...

Hasan Hüseyin KARABAĞ dedi ki...

:) Teşekkür ederim. Birilerinin bu söylenemeyen gerçekleri dile getirmesi gerekiyordu... Bunu da konu ilgili ve alanda ismi anılan bir kişinin yapması bilir kişi tavrını da beraberinde getiriyor. Etrafından kopuk, iletişim kanallarını kullanmayan ve kendini ifade edemeyen bir mekân ha dönerci olmuş, ha müzik market, ha SALT...