26 Mayıs 2018 Cumartesi

"Şayinyan Arşivi'nde Moda" / Çağla Bingöl - HABERTURK





ŞAHİNYAN ARŞİVİ'NDE MODA

Türkiye'nin ilk kadın fotoğrafçılarından biri olan Maryam Şahinyan'ın arşivi vasıtasıyla o dönemin modasından günümüz modasına neler değişti?

Çağla BİNGÖL 

Tayfun Serttaş’ın “Flashback” sergisi Maryam Şahinyan arşivini daha dikkatle inceleme fırsatı vermişken, “Foto Galatasaray” kitabındaki “Moda Yansımaları” bölümü özelinde konuşmamak olmazdı. Türkiye’nin moda konusundaki belleğinin ne kadar sınırlı olduğu düşünülürse bu arşiv modanın bir ucundan tutmaya çalışan herkes için çok kıymetli. Tayfun Serttaş’ın anlatımı ile burası “orta sınıf kültürü”nü ağırlayan bir stüdyo. Yani “paşa dede”lerden kalan aile yadigârı portrelerde görülen şaşaalı dekorlar, üzeri nişanlarla bezeli, apoletler üzerinde yükselen fotoğraflardan çok  mütevazı ve halktan bir şey görebiliyoruz. Serttaş bu kültürün moda anlamında değişimi için “Stüdyonun orta sınıflara yönelik olması bugün tam da sokak modası dediğimiz alanı karşılıyor” diyor. Sanırım son birkaç sezondur street fashion’ın zor duruma giren lüks markalara hayat öpücü olduğu bu dönem için ironik bir rastlantı bu. Serttaş, benim “paşa dede” anlatımımın da üzerine koyarak söze devam ediyor: “Üst sınıflara yönelik stüdyolar çok keskin prototiplere yoğunlaşır ve bunlar çoğu kez toplumun genel eğilimlerini anlamamız açısından doğru fikir vermezler.” Sonra da asıl can alıcı noktaya geliyoruz: “Maryam Şahinyan’ın stüdyosunda birinci kriter bu mekânın müşteri portföyünün yüzde 90 kadınlardan oluşması, bu durum modayı kadınlar üzerinden analiz etmemizi kolaylaştırıyor. İkinci unsur ise bu kadınların büyük oranda ‘mahalleli’ diyebileceğimiz bir sosyo-ekonomik topluluğa tekabül etmeleri.”

MODA HAYATIN UZANTISI

Moda ve giyim tercihlerinin her dönemde toplumlar hakkında çok değerli ipuçları verdiği düşünülünce; şık bir şapka, kürk bir etol, bir yaka iğnesi ya da farklı bir çanta modeli inceleyene iyi doneler sunuyor. Serttaş “Bu bağlamda modayı, kendi içerisindeki tartışmalarından ziyade toplumsal hayatın bir uzantısı olarak okuyoruz. Böylece moda bize farklı perspektiflerden ayna tutuyor” diyor. Dünya çapındaki moda markaları bazı karelerde dikkat çekiyor. Bu orta sınıf ve lüks marka dengesini bugün üzerinden düşününce şaşırtıcı geliyor. Ama bir yandan iyi giyinmek bir tercih meselesi... “Dijitalizasyon ertesinde başladığımız ilk çalışma her bir fotoğraf karesi üzerinden mümkün olduğunca tag (etiket) üretmekti” diyen Serttaş, yalnızca şapka modelleri üzerinden 17’ye yakın tag’e ulaşmış, bretonlar, fötrler, kasketler, beretler, bonetler... Dijital imajlar büyütülebildiği için saat markalarından gözlük modellerine fotoğraflardaki tüm detaylar birer veriye dönüşmüş. Örneğin yıllara göre Louis Vuitton çanta kullanımı ne ölçüde artıyor, şapkalar hangi dönemde pik yapıyor. Serttaş, bugün kamusal hayatta şapka kullanımı yüzde 7 oranında bile değilken 1970’li yılların İstanbul’unda bu oranın yüzde 70’leri aştığının altını çiziyor ve aklı bugüne kayıyor: “Bir toplumun nasıl giyindiği, onun kimliğiyle alakalı... Yakın bir geçmişe kadar yüzünü Batı değerlerine dönmüş bir Türkiye ve bu kültürel hayatın yarattığı bir miras var. Gezi boyunca ‘yaşam tarzlarımız’ dediğimiz meseleden pek de farklı değil, çünkü bir kadının etek boyunu düşünmeden özgürce sokakta dolaşabilmesi onun nasıl bir toplumda yaşadığı ile ilgili... Bu açıdan modayı, içinde bulunduğumuz sosyalpolitikten bağımsız görmek mümkün değil.”

KÖSTEKLİ SAATİN YERİNİ TESPİH ALIYOR

Şahinyan arşivinin Cumhuriyet tarihinin ilk yıllarından 1980’lere uzandığı düşünülürse merak ettiğim bir konu da “Eskiden Beyoğlu’na herkes en şık kıyafetleriyle gelirdi. Şimdi böyle bir özen kalmadı” klişesi oluyor. Serttaş bizi aydınlatıyor: “Arşivde kronolojik olarak günümüze geldikçe şapkaların yerini şalvarlar, papyonların yerini lastik pabuçlar, köstekli saatlerin yerini tespihler alıyor. Günümüze yaklaştıkça kent kültüründen uzaklaşıp taşra değerlerine yaklaşıyor. 1972’den itibaren artan bir göç olgusu var stüdyoda. 80’lerde ise İç Anadolu’da bir taşra stüdyosunda üretilebilecek fotoğraflarla karşı karşıyayız. ‘Eski Beyoğlu’ adı altında yapılmakta olan şey bir yaşam kültürünün nostaljisi.”

Bir de konunun asıl kahramanına bakmak lazım. İnsanların hatıralarını ölümsüzleştirirken o nasıl giyiniyordu? Serttaş yanıtlıyor: “Şahinyan kendisini kamufle etti ve kadın esnaf olarak varlığını bu kamuflaja borçluydu. Stüdyonun sokağa açılan vitrini ve tabelası olmadı. Belki bu kriterlere sahip olsaydı, 6-7 Eylül olaylarında yağmalanacaktı. Mütevazılık belki de bir tercihten ziyade bir hayatta kalma biçimi. Kadınlar fakirhanesi.”

TAYFUN SERTTAŞ: 1970’LERDEKİNİ ARATMAYACAK SERTLİKTE BİR DÖNÜŞÜME TANIKLIK ETTİK


“Burada gözden kaçırmamamız gereken, Beyoğlu’nun her 10-15 senede bir periyodik olarak benzer süreçler geçirmesi ve kent deneyiminin her dönem yozlaşmaya teslim edilmesi. Bundan 5-6 sene önceye kadar Beyoğlu sokaklarında Paris ya da Londra’yı aratmayacak şıklıkta gençler görebiliyordunuz? Bugün aynı sokaklar Ortadoğu gettosundan farksız. 1970’li yıllardakini aratmayacak sertlikte bir dönüşüme tanıklık etti bizim jenerasyon, hatta Beyoğlu özelinde yaklaştığımızda Foto Galatasaray’ın yarım asırda tanık olduğu dönüşüme bizler 10 sene içerisinde tanık olduk. Ve bugün bunun için ne yapabiliyoruz? Onlar da hiçbir şey yapamadılar... Geçen bir yakınımla şu noktaya geldik, kültürel erozyon bu biçimde devam ederse çok değil 30 sene sonra da Gezi’deki gençlerin fotoğraflarını asacaklar duvarlara, aynen bizim Maryam Şahinyan arşivindekilere baktığımız gibi bakacaklar. Bu bağlamda soru geçmişten ziyade bugün ile ilgili, biz bugün bu meselesinin neresindeyiz?”

Kaynak; "Şahinyan Arşivi'nde Moda"  
Çağla BİNGÖL, 26 Mayıs 2018, HABERTURK  

* Haber kaynağına ulaşmak için tıklayın 


"Bu Bir Fotoğraf Sergisi Değildir" / Ekin Türkantos - HABERTURK







"BU BİR FOTOĞRAF SERGİSİ DEĞİLDİR"  

Tayfun Serttaş'ın Cumhuriyet'in ilk kadın stüdyo fotoğrafçılarından Maryam Şahinyan'ın arşivinden oluşturduğu 'FLASHBLACK' isimli kişisel sergisini, Ayşe Özbek Karasu HT Pazar'daki köşesine taşımıştı... Çok ilgi gördü. 11 bin fotoğraftan meydana gelen, dönemin sosyal hayatına ışık tutan serginin son günlerinde Tayfun Serttaş ile konuştuk. 

Ekin TÜRKANTOS 


Cumhuriyet’imizin ilk kadın fotoğrafçısı olan 60 yıl boyunca stüdyo fotoğrafçılığı yapan Maryam Şahinyan’ın 200 bin resimlik arşivi Tayfun Serttaş’ın yorumu ile ilk kez Pilevneli’de sergileniyor. Şahinyan’ın arşivinin 2011’de kamuya açılmasının ardından ilk kez bir galeri bünyesinde sergilenen Şahinyan arşivi, galerinin 15 metre yüksekliğindeki müstakil cephe duvarından giriş katına yayılarak izleyiciyi içine alan agrandisör boyutlarında üretilmiş 11 bin parça fotoğraftan meydana geliyor. Aynı anda 11 bin imaja bakmamızı öneren bu devasa yerleştirme dönemin giyim zevkinden yaşayış biçimine birçok detayı barındırıyor. Tayfun Serttaş ile bu zengin arşivden yola çıkarak görsel arşivlerle kurduğu ilişkiyi değerlendirdik.

Cumhuriyet’imizin ilk kadın fotoğrafçısı Maryam Şahinyan ile ilgili çalışmaya ne zaman, nasıl karar verdiniz?

2009’da yine arşiv tabanlı bir sergi olan Stüdyo Osep’i açtığımda kitap için Aras Yayıncılık ile çalışmıştık. O esnada yayıncım Yetvart Tomasyan elindeki benzer bir arşivin varlığından ve 20 seneye yakındır bu arşivi koruduğundan bahsetmişti. Fotoğrafçının bir kadın olduğunu öğrenince derhal görmek istedim. İlk aşamada 3 kutu örnek alabildim yanıma, onları inceledikten sonra gerisine ikna olmuştum.

Arşivde çalışmaya karar verdikten sonra nasıl bir süreç başladı?

2009’da başladık, 2011’de SALT Galata’nın açılış sergisi olarak yetiştirdik. Fotoğraf çekmek ile fotoğraf yapmak arasında bir fark var. Bu açıdan projeyi öncelikle fotoğrafı ‘yapılan’ bir medyum olarak öngörebilmeliyiz. Fotoğrafı çekene zaten saygıda kusur yok, fakat biz onun bu pratiği üzerine ne koyduk? Maryam Şahinyan, bu fotoğrafları çekti ve agrandisör tekniğiyle bastı, baskıları ise sattı. Film arşivleri, müşterilerin aynı kareye tekrar ihtiyaç duymaları halinde kullanılmak üzere korunur. Arşivin tamamı cam levha negatifler ve 10x15cm ebatlarındaki selülozik tabaka filmlerden meydana geliyor. Onlara çıplak gözle bakarsanız simsiyah bir zift tabakası görürsünüz. İmajı görebilmek için filmin ortaya çıkarılması gerekiyor. Bu başlı başına bir mesai. Dijitalizasyon, her bir dijital verinin sayısallaşması, renklendirme, dijital restorasyon ve rötuş şeklinde devam eden hayli meşakkatli bir süreç. Bu uygulamalara kısaca ‘görselleştirme’ diyoruz, görselleştirme sonucu imajları bugünkü biçimiyle algılayabiliyoruz.

Sanıyorum, Maryam Şahinyan arşivi 2011’de kamuya açılmasının ardından ilk kez bir galeri bünyesinde sergileniyor...

İstanbullu izleyicinin Şahinyan arşivi konusunda pek şanslı olduğunu söyleyemem. Arşivin 2011’de SALT Galata’da kamuya açılmasının ardından bütünlüklü bir sergi yapamadık. Ertesinde diğer sergi ve projelere ayırdığım mesai bir yana, hacim olarak böylesine büyük bir arşivi kaldıracak mekân ve prodüksiyon sağlamak İstanbul koşullarında imkânsız görünüyordu. Bu süreçte en kapsamlı sergi 2013’te FOAM (Fotografiemuseum Amsterdam) tarafından gerçekleştirildi, 2012’de Espace Cultural Louis Vuitton’da arşivden bir seçki Parisli izleyiciyle buluştu, 2015’te yine Paris’te gerçekleştirdiğim ‘100 ans avant, 100 ans après’ başlıklı kişisel sergimin büyük bölümü Şahinyan arşivine dayanıyordu. Fakat tüm bu sergilerin İstanbullu izleyiciye dönüşü olmadı. Şahinyan arşivinin büyük gizemi, gündelik yaşam sosyolojisinin temsiline dayanmasıdır.

Şahinyan, 60 yıl stüdyo fotoğrafçılığı yapmış. Fotoğrafları tararken ne gibi ilginç ayrıntılara ulaştınız?

Çok şaşırmadım, İstanbul tarihine hâkim biriyim, beklediğim şekilde ilerledi. Gerçek şaşkınlığı sergiyi açtıktan sonra yaşadım. Arşivdeki insanların hayatta olduklarını bilmiyordum. 2011’den beri çok fazla insana ulaştık. Şahinyan arşivindeki insanların büyük bölümü hâlâ aramızda, Elmadağ yokuşundan inerken yanınızdan geçen yaşlı çiftin o arşivdeki çocuklardan biri olma ihtimali sandığınızdan daha yüksek. Diğer yandan sanki hiç yaşanmamışçasına ‘ideal bir geçmişe’ gönderme yapıyor fotoğraflar. Asla yakalayamayacağımız kadar uzak/ hayal bir geçmişin temsiline... Ama gerçek öyle değil, hangi ara böylesine paradoksal bir kopuş yaşadık, soru bu. Biz en son kimdik? Sahi İstanbul neydi?

‘GÖRSELLERİN OLUŞMASINDAKİ TEK İRADE, BİZZAT KADINLARIN İRADESİ’

Arşiv bu zamana kadar nasıl muhafaza edilmiş?

1980’li yılların son çeyreğinde yaşlılık nedeniyle stüdyoyu tüm malzemeleriyle asistanına devrediyor. O da birkaç sene bu işi Üsküdar’da sürdürüyor. Ancak değişen fotoğraf teknolojisiyle stüdyo fotoğrafçılığı da bitmek üzere, haliyle birkaç sene uğraştıktan sonra kapatıyor. O esnada arşivin ortada kaldığını öğrenen yayıncım devreye giriyor ve arşivi tekrar Beyoğlu’na, Hıdivyal Palas’ın dördüncü katındaki depoya taşıyor. O tarihten itibaren neredeyse hiç el sürülmeden bütünlüklü biçimde korunarak bugüne ulaşıyor.

Şahinyan’ın fotoğraflarından çekim tekniğine ya da bir kadın bakış açısı olarak öne çıkan ne gibi ayrıntılara ulaştınız?

Kadın olmasının stüdyoya getirdiği iki temel avantaj var, birincisi stüdyonun müşteri kitlesinin büyük oranda kadınlardan meydana gelmesi, ikinci ise bu müşterilerin kendine özgü bir görsel dil yaratmaları. Objektifin arkasındaki gözün kadın olması mizansenlere yansıyor ve bir erkek stüdyo fotoğrafçısı karşısında asla cesaret edilemeyecek pozlar Maryam’a rahatlıkla veriliyor. Buradan günümüze miras kalan külliyat başka hiçbir envanter aracılığıyla ulaşamayacağımız ölçüde sivil ve hakkında sınırlı doneye sahip olduğumuz Cumhuriyet dönemi kadınlarının gündelik yaşam kültürlerini temsil etmesi açısından çok önemli. Bu görsellerin oluşmasındaki tek irade, bizzat kadınların iradesi.

‘FLASHBLACK, ANIT/HEYKEL FİKRİNE YAKIN DURAN BİR İŞTİR’

Enstalasyonun ortaya koyduğu temel düşünce nedir?

11 bin imaja aynı anda bakmayı denediğinizde gördüğünüz ilk şey fotoğraf olmuyor. Galerinin 15 metre yüksekliğindeki duvarındaki enstalasyon meseleyi ‘fotoğraf’ olmaktan çıkarıp başka bir mecraya taşımakla ilgili. Bu, stüdyo fotoğrafının sanat fotoğrafı içerisinde küçümsenen tarihine bir tür jest olarak okunabilir. Flashblack, Türkiye’de bir kişisel sergide gerçekleşmiş en yüksek sayıda fotoğrafa ev sahipliği yapsa da, gerçekte bu bir fotoğraf sergisi değildir. Serginin odaklandığı meseleler, fotoğrafın ‘fotografik’ alandaki tartışmalarıyla sınırlandırılamayacak ölçüde farklı güzergâhlarda ilerliyor. Bu enstalasyonu gerçekleştirmek için tek bir kadının mesleki mirasından emanet alıyorum. Bu, anıt/heykel fikrine çok daha yakın duran bir iştir. Bunu yaparken disiplinlerarası sanat deneyimimden devraldığım yöntemlere başvurdum.

MARYAM ŞAHİNYAN KİMDİR?

1911’de Sivas’ın en görkemli sivil yapılarından Şahinyan Konağı’nda doğdu. Dedesi Agop Şahinyan Paşa, 1877’de kurulan ilk Osmanlı Parlamentosu Meclis-i Mebusan’da Sivas’ı temsil ediyordu. Küçük bir çocukken tanıklık ettiği 1915 olaylarının akabinde hayatı değişti. Sivas’ın köklü ailelerinden Şahinyanlar, İstanbul’a gelerek Harbiye’de mütevazı bir apartman dairesine taşındı. Gençliğinde fotoğrafla ilgilenen baba Mihran Şahinyan, ailenin geçimini sağlayabilmek için 1933’te, Foto Galatasaray’a ortak oldu. Maryam Şahinyan ise Sainte Pulchérie Fransız Lisesi’nden maddi imkânsızlıklar nedeniyle ayrılarak babasına yardım etmeye başladı. 1937’de stüdyoyu tek başına işletmeye karar verdi. Hiç evlenmeyen Şahinyan, yarım asırlık meslek hayatında, Galatasaray’da 3 ayrı mekânda işlettiği stüdyosunda çalıştı. Türkçe ve Ermenice, Fransızca ve İtalyanca bilirdi. 1985’te yaşlılık nedeniyle stüdyosunu devretti ve 1996’da hayata gözlerini yumdu.


Kaynak; "BU BİR FOTOĞRAF SERGİSİ DEĞİLDİR"  
Ekin TÜRKANTOS, 26 Mayıs 2018, HABERTURK  

* Haber kaynağına ulaşmak için tıklayın 


Çakan Şimşek, Aydınlanan Gerçek: FLASHBLACK / Karin Karakaşlı - SANATATAK





Çakan Şimşek, Aydınlanan Gerçek: FLASHBLACK

Karin Karakaşlı

Çocukluğum ansiklopedilerin altın dönemine denk geldi. Yılbaşı ve doğum günlerinde dahi hediye edilen bu setler içerisinde renkli, mis kokulu ciltlerini, özel baskı kağıtlarını kokladığım “Neden, Niçin?; Bu Nedir?; Ne nedir?; Bu Nasıl Çalışır?; Kim Kimdir?; Ne Olacağım?” başlıklı olanın yeri bende çok ayrı.

Pilevneli Gallery’de Tayfun Serttaş’ın FLASHBLACK sergisini gezdikten sonra, o ansiklopedilerin isimleri geldi aklıma yine pat diye. ‘Ne Ne Değildir?; Kim Kim Değildir?’ diye iki hayali versiyonu da benim ekleyebileceğimi düşündüm. Çünkü bazen neyin ne, kimin kim olmadığını söylemek, tanımlamaların en isabetlisidir. Öyle başlayalım:

Ziftlerin arasından çıkarılan hazine

FLASHBLACK, bir Maryam Şahinyan arşivi değildir. Tayfun Serttaş‘ın yaratıcı işidir. Tayfun’la yolumuz arşivin dijital veri tabanının 2011’de kamuya açıldığı SALT Galata projesi öncesinde, onun günün on sekiz saatini geçirdiği ve bu tempoyu üç yıl boyunca aralıksız sürdürdüğü o cinnet zamanda kesişti. Hal böyle olunca yine bir “değildir” cümlesinin vaktidir. Maryam Şahinyan arşivi böyle şimdi basılı haliyle gördüğümüz bir şey değildir. Bahsi geçen; paslanmış kutular içerisinde üzerin tamamen zift kaplı, bir kısmı da tuzla buz olmuş cam levha negatifler ve selülozik tabaka filmlerden oluşan bir yığındı. 1985 yılında stüdyosunu devrettikten sonra, sokağa atılan ve ARAS Yayıncılık’ın sahibi Yetvart Tomasyan’ın tesadüfen haber alarak,  Hıdivyal Palas’taki deposuna taşıdığı arşiv yığını,  25 yıl boyunca burada sessizce varlığını sürdürdü.

Tayfun Serttaş yıllarını, iradesini ve aşkını vererek onlarca asistanla birlikte işte bu yığının zift tabakasını elleriyle kaldırıp, temizlik, dijitalizasyon, restorasyon, tasnif, kataloglama, retouch gibi tülü çeşit işlemlerden geçire geçire bir hazineyi açığa çıkardı. Elli yıl boyunca sessizce, köşesinde işini yapmakla yetinen, birikiminin peşine bile düşmeyen Maryam Şahinyan bu vesileyle bilinir oldu. Şimdiyse Tayfun Serttaş kendi deyimiyle “normatiften kreatife doğru” bu arşivin kendi dünyasında nerede durduğunu sunarken, biz izleyicilere de kendi sorularımıza yanıt bulma, hatta önce sorularımızın farkına varma fırsatı sunuyor.

Girişteki uğultu

Bir galeri, sergilediği işe bu kadar mı denk gelir? Takside Dolapdere’de galeriye gitmek istediğimi söylediğimde şoförün “Oto galeri mi abla?” şeklindeki gülümseten sorusu aslında koca bir gerçeğe işaret ediyordu. Pilevneli Gallery tıpkı Maryam Şahinyan’ın arşivinden ilhamla ortaya çıkarılan bu devasa iş gibi kendi içine kapalı ve kapısını sizin aralamanız gereken saklı bir dünya. Saklı ve apaçık ortada.

Siyah perdeler açılıp da içeri girdiğimde boydan boya lekelerle kaplı bir dehlizde buldum kendimi. Sol ve sağ duvarlar boydan boya 10x15cm agrandisör boyutunda üretilmiş siyah-beyaz fotoğraflarla kaplı. Galerinin 15 metre yüksekliğindeki müstakil cephe duvarı da öyle. Enstalasyonun bel kemiği olan bu duvar, galerinin üç katına yayılan sergi alanını kendi içinde genleştiriyor.

O cepheye doğru yaklaştığınızda, duvar yanılsaması anıtsal bir bütüne dönüşüyor. Pilevneli’nin alt ve üst katlarından, cam tavandan yayılan ışıkla her seferinde farklı bir perspektifle izleyeceğiniz, on bir bin fotoğraflı devasa bir kayıp zaman abidesi.
Neden kayıp peki? Yolu o elli yıl içerisinde Foto Galatasaray’ın bir puf ile ahşap bir sandalyeden ibaret mekânından geçenler bugün artık yaşamadığı için değil. Onlarınki tamamlanmış ve kendi siparişleri üzerine önem verdikleri anları belgelenmiş bir hayat; doğum, vaftiz, komünyon, Noel, düğün, bayram, askerlik, aile yıldönümleri, sevdikleriyle hatıra… Kayıp, bizim onlara bakarken hissettiğimiz şey. Mahrum bırakıldığımız bir genişlik.

Belki de ondan dolayı bir darlık hissi geliyor içime. Benzerini Berlin’deki Yahudi Soykırımı Anıtı’nın içinden geçerken yaşamıştım. Amerikalı mimar Peter Eisenmann’ın tasarladığı farklı yükseklikte toplam 2711 beton sütun enlemesine ve boylamasına olarak kocaman bir alana dizilmiş. Engebeli zemin Brandenburg Kapısı’nın güneyinde geniş bir bölümü kaplıyor. Bu sütunların içine neresinden dalsanız, gökyüzüne ve meydanın genişliğine karşın tedirgin edici bir daralma hissediyorsunuz. Betonlar gözünüze kâh yanyana dizili askerleri, kâh kendisi için insan eliyle reva görülen zulmü yaşamak üzere toplaşan kitleleri, kâh sonsuz cesetleri çağrıştırıyor. Oysa anıtın hiçbir yerinde Yahudi Soykırımı ile ilgili bir yazılı ibare yok. Ayağınızın altından bir an için zemin kayıyor. Korunaksız kalmanın, iğreti olmanın ne demeye geldiğini hissediyorsunuz. Utancın ve onurun da.

Buradaki hissim de şaşırtıcı biçimde aynı. Girişte bir uğultu var. Bunca insanın sesi, nefesi var. Gözler rastgele kayıp gidiyor hepsinin üzerinde. Neye ve kime takıldığınız en çok sizi anlatıyor. Onca insan kalabalığında en çok kendinizi yakalıyorsunuz. Ben misal, hasta yatağında fotoğrafını çektirmiş o genç adama, onun dip öfkeli, küskün bakışına takılıyorum. Yanındaki kadın gözlerini kaçırmış objektiften. O ise tam içime bakıyor. Kalıyor.

Lekelerden beliren, sonrasında sizi ele geçiren bu işe FLASHBLACK adını vermiş Tayfun Serttaş. Geçmişe dönüş, anımsayış anlamındaki flashback’e de gönderme yapan ama esas olarak fotoğrafın ışık kadar karanlığa tekabül eden özüne selam çakan bir kavram bu.  Daha geniş anlamda Maryam Şahinyan’ın ve Tayfun Serttaş’ın karanlık odada geçirdikleri saatler ve oradan beliren ‘aydınlık geçmiş’ birikimini yansıtıyor. Benim için Caravaggio’nun o zihne ve kalbe mıhlanan resimlerindeki ışık-gölge oyunu Chiaroscuro’yu da çağrıştırıyor FLASHBLACK. Karanlığın ortasına çakan ve esası ortaya çıkaran şimşek.




En açık arşiv!

Doğrusu mesleki ve hayati deformasyon dolayısıyla arşiv denilince aklıma ilk gelen şey önüne asılsız, sözde ardına iddiaları kelimeleri eklenmeden telaffuz edilemeyen Ermeni Soykırımı’na ilişkin “Arşivlerimiz açık, belgeler burada” nidaları. Arşivin muhbirlik odaklı, kötücül ve devlet denetimli bir kayıt tutuculuğuyla baskın geldiği bir ülkede Tayfun Serttaş ve bu alanda emek veren herkes aslında bir paradigma kırıyor. Bugün denilen zamanla derdi olan insanların sayısı arttıkça, geçmişi merak, kaybedilen bir şehir, başka türlü bir hayat, bir kök ve anlam arayışı hasıl oluyor. İşte bu zamana en açık arşivle çıkıyor FLASHBLACK. Kaçtığınız ne varsa, burada. Bir sanat yapıtına dönüşen, zerre arraçsallaştırılmadan özne konumu iade-i itibar edilen haliyle inkâr edilemez biçimde karşınızda.

“Değildir”lerden devam edelim. Maryam Şahinyan sıradan bir stüdyo fotoğrafçısı değildir. Dolayısıyla onu ağırlıklı olarak ya da sadece Ermeni ve kadın kimlikleriyle değerlendirmek de eksik bir okuma olacak. Tayfun’un “stüdyonun sınırları” dediği örneklerde Şahinyan’ın objektifinden belgelenen zenneler, translar, birbiriyle öpüşmeye hazırlanan ya da sahiplenici kollarla gururla kucaklaşan gey çiftler var. Bu işte Maryam’ın sihri. Onun bu ketum karanlığında, hayatın bütün olasılıklarını kapsayan ruhunda Tayfun kadar bana da cazip gelen, içine çeken bir şeyler var. Maryam kendini ve merceğini yargılamadan açmış. Rahat ettirmiş karşısındakileri. Bıyıkları burulu bir kabadayı ucunda haç asılı tesbihini sallayıp haç dövmeli kolunu sıyırmış. Tayfun Serttaş bu kareleri büyütüp ayrı sergileyerek o sınırsızlığa işaret etmiş bu her Allahın günü alanımızın ve nefesimizin daraltıldığı günlerde.




“Bitmedik Daha”

Ve kızlar ve kadınlar… Uzun saçları çok seviyor Maryam. Küçük kızların, genç gelinlerin saçlarını iki yandan pelerin gibi omuzlarına bıraktırmış. Bir bacağı diğerinin önüne getirtip ayakta iki eliyle iki yandan kloş elbiseyi tutturduğu ve ayrı bir seçki olarak yurtdışını dolaşmış ‘Kelebek Kızlar’ yine orada.

Yüzleşmeleri çok seviyor Maryam. Kadınların imgesi ayna önündeki hallerine bağlı olarak bir derinlik boyu kendi içinde katlanıyor. İşte özel bir dizi halinde yine oradalar. Aynaya doğrudan bakan bir kadınla ben de göz göze geliyorum. Bir diğeri o aynanın önünde yandan başını eğmiş. İki kere eğilmiş kendi içine bakan kadını seyrediyorum.

Gözlerine kocaman, sahte gözyaşları serpiştirilmiş üç kadın yine özel bir bölümden selamlıyor bizi. Sevdiklerinden askerlik ya da tayin icabı ayrı kalındığında özel olarak istenirmiş bu resimler. Hele bir aşığının yanında ya da tek başına iç çamaşırları, kombinezonları ile şuh veren o kadınlar… Tecavüz suçtur, Hayır hayır demektir diye haykırmak zorunda bırakıldığımız bir zamana nasıl da başka bir özgüven ve özgürlük getiriyor. Çizgisel zamanla ölçülmeyen asıl moderni.

Şimdi bu post-prodüksiyonun ve Tayfun’un ortaya koyduğu devasa fotoğrafın adını koymanın ve tadına varmanın zamanı. Tayfun Serttaş devraldığı, elleriyle hayat verdiği, gençliğini akıttığı mirası ete kemiğe dönüştürdü.

Fotoğraf çekildiği zamanda müşterinin arzusuydu. Şimdi biz o fotoğrafta sosyolojik açıdan nice ayrıntı yakalıyoruz. Kayıp bir zamanın izini sürüyoruz. Peki Tayfun Serttaş’ın yaptığı büyük resim bütün bunların içerisinde bize ne anlatıyor?

Ne büyük şans ki, bu çoklu katman okuma hiç bitmeyecek bir uğraşı. Tayfun’un işinde hepimizin yorumuna saygıyla yer açan gönül zengini bir açıklık var. Bana göreyse herkesin hayatını kendi bildiğince ve birbirine tehdit sayılmadan yaşadığı bir zamanı da anlatıyor bu koca resim.

OHAL baskıları altında, paranın pul olduğu zamanlarda kimsenin vermediği bir umudu inat diye her seferinde yeniden içimizden üretirken FLASBLACK olanca ihtişamı ile “Bitmedik daha” diyor sanki. Ve gülümsüyor bize.

“Bu da yapıldı işte. Naber?”

* * * 

Haber kaynağına ulaşmak için TIKLAYIN

Kaynak: "Çakan Şimşek, Aydınlanan Gerçek: FLASHBLACK"  
by Karin Karakaşlı, 24 Mayıs 2018, SANATATAK