24 Mart 2010 Çarşamba

‘Ruh Halleri: Çığrından çıkmış bir nesil’


Paris Güzel Sanatlar Akademisi’nde Fransa'da Turkiye Mevsimi

Fransa'da Türkiye Mevsimi’nin son büyük güncel sanat sergisine ev sahipliği yapan Paris Güzel Sanatlar Akademisi (Ecole Nationale Superieure des Beaux-Arts), ülkemizin güzel sanatlar eğitim sistemini derinden etkilemiş köklü bir eğitim ve sanat kurumu. Küratörlüğünü Paris’te yaşayan sanat tarihçisi Yekhan Pınarligil’in üstlendiği ‘Ruh Halleri: Çığrından çıkmış bir nesil’ sergisi, Türkiye’den yeni nesil sanatçıların yapıtlarına yer vererek bir kuşağın sanatçılarının içinde yaşadıkları toplumun dogmalarını ve sınırlarını sorgulama, hali hazırdaki denetim, düzenleme ve evcilleştirme mekanizmalarını rahatsız etme kapasitesini ön plana çıkarmaya çalışıyor. Bu yapıtların gündeme getirdiği estetik, sanatsal, siyasal ve sosyal sorunlar, belirli bir coğrafyaya, Türkiye’ye ait olsa da, sunuldukları Fransız toplumunda da önemli bir yankı bulması bekleniyor.

Türkiye’den Nevin Aladağ, Extramücadele, Nilbar Güreş, Berat Işık, Bengü Karaduman, Ahmet Öğüt, Şener Özmen, CANAN, Tayfun Serttaş, Erinç Seymen, Cengiz Tekin, İrem Tok, Vahit Tuna ve Deniz Ünal’ın birden fazla çalışmasını sunacak sergi için audio-rehber biçiminde değişik bir sesli yapıt da özel olarak sipariş edildi. Aurélie Gelade ve Coralie Maurin, Türkiye’deki araştırmalarıyla sergideki bazı çalışmalar için, ilhamını çalışmanın kendisinden ve sanatçısıyla yapılan görüşmelerden alan bir ses bandı tasarladı. Böylece, izleyiciye sergiyi farklı bir şekilde okuma ve kavrama olanağı sunulacak.

Türkiye’de son dönemde üretilmiş elliden fazla sanat yapıtına yer veren bu kapsamlı serginin mekan tasarımını Akademi’nin sergiler küratörü Eric Feloneau, danismanligi Christine Van Assche, sanatsal koordinasyonunu ise Çelenk Bafra yürüttü. Yekhan Pinarligil'in kuratorlugunde ‘Çığrından çıkmış bir neslin’ ruh hallerini ortaya koyan bu yapıtlar, 31 Mart-9 Mayıs arasında Paris’te görülebilir.

www.ensba.fr
www.saisondelaturquie.fr

23 Mart 2010 Salı

Kürşat Kahramanoğlu’nun “Ermeni Diasporası” başlıklı yazısına yanıtım;

Nereden doğru yazdığını, kime doğru yazdığını pek kestirememekle birlikte Birgün ve Kaos GL’den öngördüğüm kadarıyla Kürşat Kahramanoğlu merkezin dışında bir yazardı. En azından “emir komuta zinciri” ile bir göbek bağı yoktu diye hatırlarım. Ta ki, Ermeni Diasporası isimli “tespitlerle” yüklü yazısını okuyana kadar! Bir yalnışlık yok, aynı Kürşat Kahramanoğlu. Konu eşcinsellik olunca patır patır dökülen İslamcı insan hakları aktivistleri gibi, konu Ermeni Diasporası olunca bir güzel açıyor bayramlık ağzını. Kısaca özetleyeyim; Kürşat Kahramanoğlu biraz da mevcut günlemle olan ilişkisinden olsa gerek Ermeni Diasporası üzerine de yazmak istemiş. Önce bir dizi toplumsal genelleme üzerinden hayli turistik tespitlerde bulunup, ardından birkaç kişisel deneyimi üzerinden diaspora denen güruhun ne korkunç bir topluluk olduğunu öne sürüp, sonra da çok beklendik biçimde argümanını Hrant Dink ile güçlendirip çekilmiş aradan. Birgün’de, sayfanın sağ alt köşesinden Hrant Dink gökyüzüne bakıyor, martı izliyor, linkin altında “tüm yazıları” yazıyor. Belli ki hiç okumamış ya da canı istediği gibi okumuş. Neyse, sonuçta o da sözünü söylemiş! Kürdün ölüsü makbuldür aman dirisinden uzak durun derler ya aynı mantık. Ermeninin yerlisi ve Ermanistanlısı makbüldür, aman diasporasına – kendini çok belli edenine - dikkat edin demiş! Buradan doğru, bize doğru, diasporaya karşı söylemiş... Bir akıl - fikir dersi vermiş okuyucularına kendince, kendi “yüksek” öngörülerinden doğru.

Peki kimdir bu yeşil renkli diaspora denilen yaratıklar?

Yurdum faşistlerinin “diyaspore, diyaspore!” diye korkulu rüyalarını süsyelen bu adamlar Sivaslıdır, İzmirlidir, Karslıdır, Vanlıdır, Diyarbakırlıdır... Köyünü, kentini, evini, işini, çok değil birkaç sene sonra geri dönmek vaadi ile terketmek zorunda bırakılıp, en nihayetinde Türkiye Cumhuriyeti sonrası çıkan yasalarla geçici sanılan bir sürgünü edebiyete dek yaşamaya mahkum olan “kayıp T.C vatandaşlarıdır”. İşte o sürgünler diaspora olup, ucuz iş gücü olup, sömürü nesnesi olup kalmıştır dünyanın başına. Kürşat beyin de belirttiği gibi, Güney Amerika’dan Kuzey Avrupa’ya, Kanada’dan Orta Doğu’ya kadar uzanan bir haritanın her yerinde bu yeşil renkli tuhaf işçilerden görmek mümkündür o yıllarda. Gayet tabi dertleri yalnızca Osmanlı İmparatorluğu ile sınırlı değildir. Lakin ikinci büyük darbeyi Türkiye Cumhuriyeti’nin getirdiği red yasarıyla yaşamışlardır. Kovulmaktan beteri, varlıkları dahi inkar edilmiştir. Bu yeni devlet yalnızca yüzbinlerce insanın toprağına ve mal varlığına el koymakla kalmamış, bir önceki devletin maruz bıraktığı tüm acıların da üzerini silmenin gayretine adamıştır kendisini. Kürşat Bey pek anlamak istemese de, T.C hükümeti de en az bir önceki devlet kadar sorumluluk sahibidir bu süreçte. Hatta konu inkar ve red olduğunda, bu günün koşullarında dahi ne kadar cengaver olduğunu anlatmaya ayrıca gerek yok sanıyorum. Bu "banal" meselenin bu kadar uzaması ve şimdiki kuşaklara intikal etmesi de, diasporadan değil, T.C hükümetlerinin tutumundan kaynaklanmaktadır.

Kürşat beyinde yazısında belirttiği gibi özellikle ikinci jenerasyondan sonra dünyaya gelenler iyice azmıştır! E haliyle Kürşat Bey. İlk kuşaklar ellerinde bir tahta bavulla zanaati, sanatı, doktorluğu, kimyagerliği ülkelerinde bırakıp gelecek nesillerini yaşatabilmek için Avrupanın çişli kanallarında lağım işçiliği yaparken pek fazla lobi yapamamıştır. Gayet tabi, bu ilk kuşakların travması, sessizliği ve yorgunluğu, onlara göre çok daha konforlu hayatlar süren ikinci ve üçüncü jenerasyonun öfkesine dönüşmüştür. Gayet tabi, o genç jenerasyonlar, terzi analarının ev temizliğinden, doktor babalarının lağım temizliğinden kazandığı paralarla büyümüştür. Gayet tabi, o soğuk memleketlerde maruz kalınan asimilasyonlara direnebilmek için tutunacak son şey olan eski kültürlerine bağlanmıştır bu insanlar. Gayet tabi, “ninelerinin beni doğduğum toprağa gömün” vasiyetlerini dahi yerine getirememenin azabını çekmişler, sonrasında bir avuç toprağı dahi taşıyamamışlardır. Buna benzer sonsuz nedenle tahmin edersiniz ki sonraki kuşakların öfekeleri biraz yüksek olmuş, çoğu sol kesimde örgütlenmiş ve eğitimin getirdiği imkanlarla bazıları olmadık mevkilere dahi gelmiştir. İşte şimdi onların bazıları söz sahibidir. Yani hep lağım temizlikçisi olarak kalmamışlardır, biliyorum bu sizin için çok ürkütücü...

Ancak turtistik tespitlerinizde yer vermediğiniz asıl önemli konu, bu “kılıç artığı yeşil yaratıkların” hiç te bahsettiğiniz gibi homojen bir topluluk olmadığı. Bir sosyal bilimci olarak belki tespitlerim sizi kısmen rahatlatır. Diaspora olarak tarif ettiğiniz şey, sandığınız gibi kendi içerisinde öylesine örgütlü ve sabah akşam bu hikayelerle yatıp kalkan bir rüya içerisinde hiç değil. Bir çoğu anadilini dahi konuşamıyor artık. Hatta büyük bölümü (ki bunların çoğu tehlike olarak görüdüğünüz yeni jenerasyondan) Ermeni olmaktansa Fransız gibi hissetmeyi, Alman gibi giyinmeyi ya da Arjantili gibi içmeyi çoktan tercih etmiş durumda. En milliyeçisinden Türk işçilerinin dahi son jenerasyon çocuklarının önceki kuşaklarla iletişimi size iyi bir örnek teşkil edebilir. Korktuğunuz çocukların çoğu, artık sizden korkmuyor bile. Diaspora dediğiniz şey, her geçen gün Anadolu’yu biraz daha unutuyor... Ve hiç korkmayın, diaspora dediğiniz şey “inkar edilmiş” olma duygusuna hiç olmadığı kadar ikna olmuş durumda artık. Eğer toplumları diasporadan, Ermenistan’dan, Türkiye’den diye kategorize etmek ve bu ayrımlara dayalı çeşitli beylik laflar üzerinden “genellemelere” varmak ise hedef, yine yanılıyorsunuz. Sizin tarifnizle, ben olsam; “Türk kibriti ile sigarasını yakmaya itiraz eden Rum Kızının bilinç altında neyin yattığını anlamaya çalışır, onun kişisel tarihini - haddim olmadığı için - ondan doğru anlamaya yönelirdim.” Bahsi geçen bir nefret ise dahi, bu nefretin hangi koşullarda, hangi coğrafyada ortaya çıktığını düşünmeye çabalardım. Bu nefretin tam karşısında duran, kendi ülkemdeki katmerli azınlık ve diaspora nefretini sorgulamaya çalışırdım. Nefret, nefret doğurur evet, ama ben bunun doğduğu yere de bakmaya çalışırdım... En azından, dersimi çalışırdım.

Objektif düşünebilme kabiliyetiniz el verirse anlamaya çalışın, el vermezse solcu ve eşcinsel aktivist kimliğinizle Boğaz manzaralı evinizde Birgün ve Kaos GL’de söylenmeye devam edin Kürşat Bey. Fakat bu ülke de bir Soykırım oldu! Siz o sırada Avrupa seyahatindeydiniz sanırım? (yaşınızı aşağılamak için asla söylemiyorum, yalnızca hatırlatıyorum) Diaspora dediğiniz yeşil yaratıklar da işte bundan dolayı diaspora oldu! Onların çoğu, anaları babaları katledildikten sonra “barınaklarda” toplanmış yetimlerdi. Onların hepsi, yalnızca Ermeni oldukları için “insan” olmanın getirdiği tüm haklardan mahrum bırakılımış zoe’lerdi artık. Onlar, evleri yağmalanmış, kiliseleri yakılmış, tüm topraklarına el koyulmuş, anneleri tecavüze uğramış, kardeşleri kaçırılmış, babaları kılıçtan geçirilmiş çocuklardı. Daha acısı, tüm mevcut soykırımlardan farklı olarak bu kara leke - sanki bizim inkarımızmış gibi - hepimizin suratlarına çarpılmaya devam edildi. İşte bir 24 Nisan öncesi ve bir kez daha çarpılmaya devam ediliyor suratlarımıza. Bunca faşist varken size hiç gerek yoktu doğrusu, bu kez siz de çarpıyorsunuz. Buyrun çarpın bakalım, bize öğretin eğriyi doğruyu Kürşat Bey... Genç kuşaklara öğretin. Verin gazı!

Ancak o bahsettiğiniz diasporanın agresif çocuklarından çok daha eli kanlı bir gençlik çıktı bu ülkeden bilmem farkında mısınız? Bilmem o hayli subjektif tespitlere dayalı öngörüleriniz, bu gerçeği görmenize imkan verdi mi? Yükselen yepyeni değerleri oldu bu gençliğin. Bunun adı linç kültürü oldu mesela, faşizm oldu, radikal islam oldu, şiddet oldu, nefret kültürü oldu... Bu aşıklar coğrafyasından “nefret kültürü” çıktı inanabiliyor musunuz Kürşat Bey? Şimdilik diasporanın bir avuç çocuğundan çok daha tehlikeli görünmekte onların yaptıkları ve yapacakları. Orhan Pamuk’a akıllı olsun diyorlar Kürşat Bey! Ahlakım el vermediği için Hrant Dink’i hiç karıştırmayacağım. Siz hiç o 16 yaşında çocukların kaleminden çıkan tehdit maillerinden almadınız ve eminim hayat boyu almayacaksınız. Halbu ki bizler hala o çocukları da anlamaya çalışıyoruz bir köşe de... Hadi geçelim de çoluğu çocuğu, “Kafes Planı” diasporadan çıkmadı ya elbet, bu ülkenin hayli yetkili mercilerinin çeyiz sandıklarından çıktı daha birkaç ay önce... Hem de o diasporaya yeğlediğiniz Türkiye’de kalan son bir avuç gayrimüslimi hedef alarak. “Hrant, Hrant!” diye bir kaç satırını cımbızla ayıkladığınız adamın ailesini, geride kalanlarını, dostlarını hedef alarak çıktı. Ne acı, o çok “güçlü” ve “agresif” diaspora bile yön veremiyor soykırımın hala devam etmesine... hem diaspora için, hem de sizin için çok acı bu.

Nereden doğru bakıyoruz, kime doğru bakıyoruz anlamaya çalışırken kendimi acı çekiyor halde buluyorum artık. Hrant Dink'in dahi öldürülebildiği bir ülke de, Rum kızı ile kibrit kavgası yapan solcu yazar istemiyorum. Çok şey mi istiyorum? En az sizin diasporadan nefret ettiğiniz kadar yüzeysel nedenlerle artık sizden nefret etme hakkını buluyorum kendimde Kürşat Bey. Bir de size özellikle yazı boyunca “bey” dedim. Çünkü sizden çok iyi “Bey” olur. Diğerinden ise tam da tabir ettiğiniz gibi, obsesif Rum Kızı, cahil diaspora tohumu, kalleş Ermeni Lobisi olur. Kimse onlar artık... Neyse ben sizi biliyorum şimdilik.

22 Mart 2010 Pazartesi

État D’âmes, une génération hors d’elle

Communiqué de presse

État D’âmes, une génération hors d’elle

Exposition organisée dans le cadre de la saison de la Turquie en France

Commissaire : Yekhan Pinarligil

Conseillère artistique : Christine Van Assche

Scénographie : Eric Féloneau

L’Ecole nationale supérieure des beaux-arts organise, chaque année, une exposition mettant en scène le travail de jeunes artistes de la scène internationale offrant ainsi à son public l’opportunité de découvrir les mouvances d’artistes étrangers. Après la Russie, la Pologne, l’Inde, la Finlandeet Taïwan ,c’est la Turquie qui sera présentée pour une exposition qui se tiendra dans les galeries Melpomène et Foch de l’Ecole au printemps 2010.

La Turquie aux confins de l’Occident et de l’Orient est, par sa situation géographique, son histoire, sa mosaïque culturelle et ethnique complexe, le territoire d’une production artistique prolifique et résolument contemporaine.

En réaction aux changements politiques de 1980 et aux modifications socioculturelles des années 1990, la jeune génération des artistes turcs, s’approprie le riche passé culturel du pays, tout en explorant les formes les plus audacieuses et les plus expérimentales de l’art international actuel.

Ce sont les principes antagonistes tels que Orient et Occident, individualité et globalité, création et destruction, qui nourrissent une réflexion sur l’art, sur le monde, la société, la religion, la sexualité…. En intégrant tradition et contemporanéité, les artistes expriment avec force leur appartenance au monde d’aujourd’hui à travers des œuvres protéiformes qui brisent les frontières.

L’exposition mettra en avant les particularismes de cette jeune génération artistique, si proche et si lointaine en même temps. Elle présentera une sélection d’artistes pluridisciplinaires travaillant dans des régions très variées comme celle d’Istanbul, d’Izmir, d’Antakya ou de Diyarbakir.

Liste des artistes :

Nevin Aladağ, CANAN, extramücadele , Nilbar Güreş , Berat Işık , Bengü Karaduman , Şener Özmen , Tayfun Serttaş, Erinç Seymen , Cengiz Tekin , Güneş Terkol , Irem Tok , Vahit Tuna , Nasan Tur , Deniz Ünal, Aurélie Gelade & Coralie Maurin

Un catalogue sera publié à cette occasion par les éditions des Beaux-arts de Paris

...........................

Exposition

Le point de départ, de l’exposition est une œuvre de Canan Senol réalisée en 2000 à Istanbul … Nihayet içidesim : …Enfin tu es en moi. L’artiste a installé sur la façade du lieu d’exposition une importante enseigne lumineuse où l’on pouvait lire en turc : Enfin tu es en moi (nihayet içidesim) précédé de trois points de suspension.

Evoquant dans un premier temps l’acte sexuel, la phrase (l’œuvre) prend un autre sens lorsque que l’on apprend que l’artiste a réalisé sa pièce étant enceinte.

Le sens de la citation prend alors une tournure différente. La perception d’ordre sexuel disparaît au profit d’une image évoquant la femme et la maternité.

Par le biais de cette double lecture, l’œuvre de Canan Senol pose la question des préjugés qu’ils soient sociaux, religieux, ou moraux.

Quelles sont nos idées reçues vis-à-vis de la Turquie ? Comment aborder et percevoir l’espace intime d’un pays en laissant de côté nos idées préconçues ? L’exposition tentera d’explorer, la singularité et la proximité de cette culture révélant ainsi combien le langage de l’art abolit les frontières.

Cette exposition sera aussi l’occasion d’apporter un éclairage sur les questionnements de la scène artistique turque (Kémalisme, occidentalisation /orientalisation, militarisme, épuration/nationalisation…).

L’énergie de la création attire l’œil de manière souvent radicale. Par sa scénographie, le projet démontrera que la richesse et l’engagement esthétique présents dans les contenus se trouvent également dans la forme.

Les artistes seront principalement sélectionnés par rapport à la transversalité de leur œuvre de manière à couvrir le plus largement possible le champ de la diversité de leur(s) territoire(s). Les médiums privilégiés sont la performance, la photographie, la vidéo, le dessin, la peinture, l’installation, le livre…

Ce projet d’exposition est assorti d’une œuvre imaginée par Coralie Maurin, étudiante en cinquième année des Beaux-arts de Paris et Aurélie Gélade diplômée de l’Ecole de Cergy .

A l’aide de ce document traditionnel de médiation qu’est l'audioguide, ce duo d’artistes souhaite créer une oeuvre sonore à l’intention des visiteurs de l’exposition.

Cette œuvre, que le visiteur pourra prendre avec lui via des lecteurs MP3 au gré de sa visite de l’exposition, restituera les prises de sons (voix, bruits de fond, conversations…) faites à Istanbul dans les ateliers des artistes puis mixées. L’idée est d’offrir au visiteur la restitution originale d’un environnement sonore et poétique à l’œuvre qu’il contemple.

Au final, le projet réunit environ 25 artistes de la jeune génération, et occupe les salles Melpomène et Foch (900 m2 environ).

Chargée des relations avec la presse : Isabelle Réyé - 01.47.03.54 25,
isabelle.reye@beauxartsparis.fr

Exposition ouverte du mardi au dimanche de 13h à 19h. Fermeture le 1 mai 2010.
Entrée libre.

19 Mart 2010 Cuma


nathalie barki çekmişti bu fotoğrafı, bense yeşil yaptım. emsalsiz bir ana dair olduğunu düşündüm. sabahın beşi olmalıydı, çok yorgun olmalıydık.. bu blogun her ne kadar kişisel hafızamı toparlamak gibi bir amacı olmasa da bu fotoğrafı çok kişisel nedenlerle paylaşmak istedim. kendim ve blogum arasındaki mesafeyi kırmak istedim. kendimden, kendi sesimle bahsetmek istedim. sanırım bunu ara ara yapsam iyi olacak..

18 Mart 2010 Perşembe

Etat d'âmes, une génération hors d'elle / ENSBA Paris




Derrière le rideau, une génération hors d’elle…

Perde Arkası;

Foucault’nun biopolitika uzerine yaptigi calismalar toplumun birey uzerine uyguladigi yaptirimlari gozler onune serdi. Sozde bir denge olusturmak adina, toplum duzeni bireyi belirli bir cerceve icine mahkum edip, cocukluktan baslayarak onu devamli kontrol altinda tutuyor. Toplumun kontrol yasasi bireyin vucuduna el koyuyor ve normallestirme mekanizmalari onu durmaksizin sekillendiriyorlar. Olusturulmus sablonlara uygun olup olmadigini kontrol edip, onu genel ahlaka uygun hale gelene kadar sartlandiriyor, icinde yasadigi ortamla ve hatta kendisiyle olan iliskilerini denetliyor, ona belirli bir dusunce sistemi asiliyorlar. Kimi toplumlarda bu mekanizmalar cok ileri giderek, bireyin yasam alanini asiri derecede kistliyor, ona sadece sozde secenekler birakarak onu bir nevi kuklaya donusturuyor.

Her ne kadar toplumlarin duzenlerinde, yapilarinda benzerlikler olsa da, her toplum kendi control ve kosullandirma mekanizmalarini kendi ihtiyaclari dogrultusunda gelistiriyor. Bunyesinde olusturdugu sablonlar vasitasiyla bireyleri sartlandirip onlara hareket alanlarini belirliyor ; eger herhangi bir birey bu alandan disari cikacak olursa cezalandirma, mahrem birakma ya da olasi diger tum yollarla onu « anormal »likten arindirip tekrar kontrollu alana geri kazandiriyor.

Perde Arkasi guncel Turkiye’deki sanat sahnesine yogunlasarak herseyden once yukarida bahsedilen normallestirme mekanizmalarinin genc nesil sanatcilar tarafindan nasil goruldugunu irdeleyecek. Kokleri Cumhuriyet’in kurulusuna dayanan, 80 darbesiyle ve onu izleyen yillarda guclendirilmis, yerlestirilmis, yeniden sekillendirilmis kontrol ve sartlandirma mekanizmalarina karsi, darbe sonrasi 80’li yillarda cocukluklarini, gencliklerinin ilk yillarini gecirmis sanatcilarin tutumlarini ve bu mekanizmalarin uretimlerine ne sekilde yansidigini inceleyen bir sergi olacak. Milli temsiliyetten bilincli olarak uzak, bir nesil sanatcinin ortak olarak maruz kaldiklari sinirlari ne sekilde irdeledikleri serginin on planinda yer alacak.

Sozu gecen genc nesil sanatcilar yeni « turk » halkinin temel taslari olan kemalizme, militarizme, ulusal kimlige, kuresellesme kurallarina, ataerkillige, hukuka ve dine keskin bir elestiri getirmekle kalmiyor, ayni zamanda, icinde yasadiklari toplumu yeniden dusunuyorlar. Bir yandan sergi cercevesinde bu asiri kati toplum duzeninin perde arkasini sorgulanirken, bir yandan da sanatin en onemli eylemlerinden biri olan, sozu edilen kati duzenin aksakliklarini ortaya koyan ve dolayisiyla icinden ciktigi duzeni biraz daha yasanilir hale getiren, sanatin elestirel eylemi serginin on planinda yer alacak. Sanatin her ne kadar yerlesik kati duzeni degistirecegini soylemek cok zor da olsa, sanat normallestirilmis alanin sinirlarini gensiletmek vasitasiyla yasam alanlari acma kapasitesine sahip nadir guclerden bir tanesi olarak karsimizda olacak.

Fransiz ve hatta uluslararasi seyirci sergide yer alacak genc nesil sanatcilarin icinde yasadiklari toplumu elestirme gucune sahit olurken, ayni zamanda da yeni bicimsel yaklasimlar kesfedecek. Sergide gorecekleri eserler, her ne kadar belirli bir cografyadan da geliyor olsalar, ortaya koyduklari gerek sanatsal, gerekse sosyal ve politik sorunsallar sergilendikleri fransiz toplumunda da etkili olacak, yanki bulacaklardir. Nitekim ulusal kimlik ya da din gibi konular Fransiz medyasina son donemde fazlasiyla mevzu oluyor. Perde Arkasi, bu kavramlarin suni bir sekilde topluma asilandigini ve gunumuz toplumlari icin ne derecede tehlikeli oldugunun altini cizecek.

Sergi Paris Guzel Sanatlar Akademisi’nin sergi salonunda 31 mart – 9 mayis 2010 tarihleri arasinda yer alacak.

4 Mart 2010 Perşembe

INVOKE


Tayfun Serttaş / İstanbul 2010

Performance by Rober Koptaş
Video & Editing by Klik Studio
Sound Engineering by Kerem Türer

28 Şubat 2010 Pazar

Kentsel Dönüşüm 'Açık Arşiv'de Belgelenecek / Amber Eroyan İzlemesi

p1 / projebirlikte, İstanbul'daki kentsel dönüşüm sürecine ilişkin arşiv oluşturma düşüncesiyle dün akşam, Tophane'deki eski Tütün Deposu'nda bir toplantı düzenledi. Sanat ve mimarlık alanlarında üretim yapanların yanı sıra farklı meslek ve çevrelerden konuya ilgi duyanların katıldığı toplantıda, arşivde neler yer alabileceği tartışıldı. Önümüzdeki aylarda tekrarlanacak toplantılar çerçevesinde, arşivin adım adım hayata geçirilmesi öngörülüyor.


2008 yılında Galata'da yaşayan ve çalışan bir grup sanatçının komşuluk birimi dahilinde meydana gelen p1, açık adıyla projebirlikte, bir 'inisiyatif ironisi'. Farklı sanat disiplinlerinden gelen Ayşe Melek Tunç, Elmas Deniz, Eric Ledune, Evrim Kavcar, Nihan Çetinkaya, Sevgi Ortaç, Şafak Çatalbaş ve Tayfun Serttaş'ın çalışmalarıyla hayat bulan p1, geçtiğimiz yılın kasım ayından itibaren açık toplantılar düzenliyor.

Kasım 2009'da Lunapark Tasarım Ofisi'nin Galata'daki mekânında gerçekleştiren ilk p1 toplantısında, Galatalılar bir araya getirilerek, soylulaştırma (gentrification) konusu masaya yatırıldı. İkinci toplantıyı bir ay sonra Beral Madra'nın girişimiyle kurulan BM Suma Çağdaş Sanat Merkezi'nde düzenleyen p1, bu kez, 'sanatta mesafelenme ve sahiplenme' konusunu ortaya atarak, sanatçının mekâna ve izleyiciye karşı duruşunu sorguladı.

Öncekilerden farklı olarak, Galata ve Beyoğlu ölçeğinin aşıldığı ve İstanbul'un incelenmeye alındığı dünkü (26 Şubat 2010) üçüncü toplantıda ise İstanbul'un farklı bölgelerini etkileyen kentsel dönüşüm sürecine ilişkin 'açık arşiv' oluşturma düşüncesi paylaşıldı. Sanat ve mimarlık alanlarında üretim yapanların yanı sıra farklı meslek ve çevrelerden konuya ilgi duyanların katıldığı toplantıda, yaklaşık 2 saat boyunca arşivde neler yer alabileceği üzerine konuşuldu.

Heykeltıraş, seramik sanatçısı, tekstil tasarımcısı, fotoğraf sanatçısı, resim öğretmeni, sinemacı, mimar, şehir plancısı, antropolog, sigortacı gibi ilginç bir mesleki çeşitliliğe sahip katılımcıların, arşive neler katabileceklerini anlatırlarken, kentsel dönüşüme ilişkin düşüncelerini de ortaya koymaları, toplantının son ana dek ilgiyle izlenmesinde etkili oldu. p1'in "ortak bilinç oluşturma çabası"nı takdir ettiğini belirten katılımcılar, "kentin belleğini bir havuzda toplamanın önemi"ni vurguladılar. Önümüzdeki aylarda tekrarlanacağı belirtilen toplantılar çerçevesinde, arşivin adım adım hayata geçirilmesine karar verildi.

Her türlü kişisel arşivi -belgesel niteliğindeki fotoğraf, video veya yazışmalar- ve konu üzerinden üretilmiş olan sanat işlerini paylaşmak isteyenler, p1'in internet sitesini ziyaret ederek, sıradaki toplantıları takip edebilirler.

Link: http://yapi.com.tr/Haberler/kentsel-donusum-acik-arsivde-belgelenecek_77090.html

Tayfun Serttaş Foto Galatasaray üzerine konuşuyor / 2 Mart Salı, 18:00

Platform Garanti konuk sanatçılarından Tayfun Serttaş, 2 Mart Salı günü saat 18:00'de, üzerinde çalışmakta olduğu arşiv projesiyle ilgili, 5. katta bir tanışma toplantısı düzenleyecektir. Hepinizi aramızda görmekten mutluluk duyarız.


Foto Galatasaray ön toplantısı,

Beyoğlu Çiçek Pasajinda, "Foto Galatasaray" adıyla 60 seneye yakın fotoğrafçılık mesleğini sürdüren Maryan Şahinyan arşivi üzerine bir tanışma toplantısıdır. Fotoğrafçının 1985 yılında ölmesinin ardından el değiştiren arşiv, 25 yıllık bir bekleyişin ertesinde, sanatçı Tayfun Serttaş tarafından Platform Garanti Güncel Sanat Merkezi'ne taşınarak açıldı. Tümü siyah-beyaz negatif ve cam negatiflerden oluşan arşivin, kronolojik olarak neredeyse tüm parçaları günümüze ulaşmış durumda. Sayıca hayli yüksek olması nedeniyle, eldeki malzemenin tümünün incelenmesinden önce yapılacak olan bu toplantı; fotoğraf ve fotoğrafik dil bağlamında, geçmiş arşivlerin günümüz sanatında nereye oturduğu sorusundan yola çıkarak, Maryam Şahinyan arşivi özelinde tartışılacaktır.

Nakka! Nasıl “Nakka” Oldu? / Röportaj: Merve Ünsal

Bir serginin ortaya koyduğu tavır, kuşkusuz o serginin izleyiciye sunulduğu sınırlı zaman dilimi boyunca paylaşıma girmesiyle ilintili değildir. Bir serginin tutarlılığı, her zaman o serginin kurumlara verdiği sözü tutması ile ilişkili değildir. Bazı durumlarda kurumlar da sergiye verdikleri sözleri tutmayabilir. Hatta bazen öyle şeyler olur ki, yapılan işin kendisine ve izleyiciye verdiği vicdani sözü tutması, tüm bu sözlerden daha mühim manevralar gerektirebilir. 11 Şubat tarihinde açılan ve açılıştan 12 saat sonra toplanmak zorunda kalan Nakka! Sergisi son dönemde bu tavrın yaşandığı çarpıcı örneklerden birisi oldu. Tüm süreci ve bu sürecin kendi içerisinde ürettiği karşı söylemi, işlerini bir daha sergiye geri koymama kararı alan sanatçılardan Tayfun Serttaş ile görüştüm.

MÜ: Yaşanan ani gelişmeler kadar, sürecin kendi içerisinde de şüpheli bir ilişki olduğunu sezinliyorum. Küçük Bayram Sokak’ın İstanbul’un yaşayan en görünür travesti genelevlerine ev sahipliği yapması, bu sokakta yer alan The Hall’in travestiler ile arasındaki kritik ilişki ve bu karmaşayı irdeleyen bir serginin geçirdiği deneyim ister istemez önümüze bir tablo koyuyor. Bu tabloyu biraz tarif edebilir misin?

TS: Sergi fikri ile bana gelindiği ilk andan itibaren, böylesi bir projenin neden !f İstanbul’a ihtiyaç duyduğu, neden The Hall’de olacağı kocaman sorulardı zaten. Nakka! içerisinde her türden toplumsal cinsiyet ve cinsiyet kimliği tartışmasının yan yana koyulduğu bir sergi değil. Spesifik olarak travesti ve transseksüel bireylerin maruz kaldığı ayrımcılık ortamını, daha keskin bir tanımla ise bu ortamın zemin hazırladığı şiddet ve cinayet vakalarını deşifre etmeye odaklanmış bir proje. Bu projenin The Hall’de gerçekleşecek olması, bir bakıma !f’in mekan sponsorluğunu yapan bu kritik alanda daha önce deneyimlemediğimiz türden bir geçirgenliği de deneyimlememizin önünü açabilir ya da açamayabilirdi. Bu nedenle ilk günden itibaren “deneyip göreceğiz” fikri ile yola çıkılmış bir projedir Nakka! Adı gereği, zaten yoktur, gerçekte orada değildir ve isterse bir daha hiç bulunmayabilir. Zemininde bu ilişkilere de çomak sokan diken üzerinde bir yapısı vardı serginin. Sergi demek bile yersiz, bu daha çok bir girişimdi. Bizlerin bu kurumlara değil, bu kurumların bizlerin eylemliliklerine karşı kanıtlaması gereken bir toleransa ihtiyaç duyduğumuz, hayli zor bir dönemden geçiyoruz. Hem The Hall, hem de !f istanbul “eşcinsellik” ile girift ilişkileri olan, bu ilişkiden ticari kazanç elde eden ve bu konuda hayli tartışılan kurumlar. Bu tartışmanın, bu kez piramidin en altındaki eşcinsel komünite üzerinden formüle edilebilmesi çok çekici geliyordu bana.

MÜ: Peki bu karşıt pozisyonlar ikircikli bir durum doğurmuyor mu? Böylesine zıt kaygıların asla uyuşmayacağını bile bile her şeye lades demek olmuyor mu bu?

TS: Tam aksine. Ben gentrification üzerine bir iş yaptığımda gidip bunu Tarlabaşı’nda yapmıyorum. NOA isimli gayrimenkul firmasının Galata’daki bir yatırımında yapıyorum mesela. Çünkü gentrification meselesinin gerçek muhattabı orada. Sözü oradan da söyleyebilmek, eleştiriyi, eleştirdiğin alanın içerisinden üretebilmek artık çok önemli. Bir o kadar riskli çünkü her zaman içinde yutulma, ters köşe olma potansiyelin var. Ancak bu yolla farklı katmanlar arasında sanat aracılığıyla kurulması muhtemel bir iletişim de söz konusu olabilir. The Hall, !f İstanbul ve Nakka! ilişkisi için de benzer bir işleyiş söz konusuydu. Transseksüel bir arkadaşımız tek başına kalkıp o mekana gittiğinde belki içeriye bile alınmayacak. Ancak bizler sözü oradan söylediğimizde mevcut deneyimin kırılmasında bir tür aracı rol üstlenmiş oluyoruz. İlk etapta bu hayli yukarıdan bir ifade gibi gelebilir fakat ben işleyişe bakıyorum. Temsiliyet polemiklerinin çok ötesinde, eğer o gece ben içeriye 150 tane transseksüel arkadaşımı sokup eğlendirebiliyorsam doğru bir şey yapıyorum demektir. Oradaki birçok parti akılda kalmayacak ama o gece herkesin aklında kalacak. Yıllardır birbiri ile burun buruna yaşayan insanlar beraber eğlenecek. Evlerin önünden başlarını çevirerek geçen garsonlar, gece aynı insanlara içki servisi yapacak. Bu beni besler mesela ve o zaman sanat yoluyla bir şey yapmış hissederim kendimi.

MÜ: O halde ortaya çıkan olumsuzluklar ne gibi nedenlerle yaşandı?

TS: Her sergide olduğu gibi bu sergide de olumsuzluklar listesi hayli uzun, o listeyi hızla es geçebiliriz. İlk güne dair çok basit bir örnekten yol alalım mesela. The Hall ile ilk kurduğumuz ilişkide, bir yetkili ile sokak üzerine girdiğim diyalog birçok şeyin rengini ortaya koyuyordu aslında. Tavırlarının bu kadar sert olduğunu ben de bilmiyordum. Bizim hangi amaçla sergi yapacağımızdan haberi bile yok. İçeriden, güvenlik kameralarından sokağı izliyoruz. “Elm Sokağı gibi değil mi?” diye bir laf attım ortaya. Yanıtı gecikmedi, “pek yakında hepsini temizleyeceğiz, göz açtırmıyoruz artık onlara!” Orada benim için birçok şey netleşmişti zaten. Sergi, sergi olmaktan çıkıp çok daha kritik bir mecraya dönüşmüştü. Bu saatten sonra ben sanatçı değil, daha çok kendi meselemin ajanıydım. İzlemeye koyuldum. Gayet tabi bu sözleri sarf eden kişinin bireysel tavrı kurumu bağlamaz. Ancak size içeride olup bitenler ve konuşulanlar hakkında hayli ipucu verebilir. Yerleştirmelerin son gününe kadar mekan çalışanlarının transfobik tavırlarına sık sık kulak misafiri oldum. Öyle anlar oldu ki, gülünç bir şey yapıyormuş gibi hissediyorsunuz. Kimsenin böylesi bir sergi ile empati kurma zorunluluğu yok elbette. Ancak hayatında bir tane sergi gören bir insan dahi mesafesini koyabilir. Sergi gibi, daha kaba tabirle sanat gibi anlaşılmıyordu. Çünkü transseksüeller için yapılıyordu. Bu fısıltı ilk andan itibaren her şeye damgasını vurdu. Benim de sanat gibi anlaşılması üzerine çok fazla kaygım yoktu. Tek derdim sanat ile olsa gider bir galeride yapardım zaten o sergiyi, bunun için bir gece kulübünü tercih etmezdim. Fakat müdahale alanlarını kestirememeleri başka bir şey, orada bir parantez daha açılıyor yaptığınız işin yanına.

MÜ: Tüm olanlara rağmen yine de açılış gerçekleşti?

TS: Açılış yapılmak zorundaydı. Orada izleyiciye verilmiş başka bir söz var. Transseksüel dostlarımıza verilmiş sözler vardı öncelikle. Bu hiyerarşinin başında öncelikle o sokağın karşısında çalışan transseksüeller ardından ise o sergi var. O serginin bir açılış gecesi var. Önemli bir koz bu. Benim kişisel deneyimlerim yok. Ben o anda çok alıngan da olabilirim fakat bu açılışın önüne geçemez. O nedenle mümkün olduğu kadar, tüm negatif ışıklara rağmen o geceyi göstermeliydik. Diğer taraftan HaZaVuZu ve TGH’nin yalnızca açılış gecesine özel performansları ve özel konukları vardı. Herkesin kendi bağımsız davetiyesini yaptığı bambaşka bir eylemlilik hali açılış gecesi. Onun gerçekleşebilmesi, bir bakıma sergi süresince söylemeye çalıştığımız sözün çok kısa saatler içerisinde “soğuk duş etkisiyle” yüzlerce insana aynı anda ulaşabilmesi demekti. Öyle de oldu. İzleyiciler için şaşkınlık dolu bir geceydi. Yaşanması üzerine hayli plan yaptığımız şaşkınlıklar bunlar. Genelevlerde çalışan arkadaşlarımızla gecenin ilerleyen saatlerine kadar voleyball oynadık sokağın ortasında. Birçoğu, hergün kapısını izledikleri The Hall’in içerisine ilk kez girmişlerdi. Bu deneyim bile, göz göze geldiğim herkeste bir tatmin yaratmıştı zaten. Bu açıdan fazlasıyla amacına ulaştı. Sonrasını ise düşünmeye bile vaktimiz olmadı.

MÜ: Ertesi gün bir sansür paniği yaşandı?

TS: Konu sansür değil, keşke sansür olsa. Öyle bir durumda kendimi mekana bağlar yine sabitlerdim herhalde o sergiyi. Sansürden daha çiğ bir durum. Sergi mekanı bir takım partiler için dört ayrı gece kiraya veriliyor. Biz daha önce mekanda yalnızca tek bir parti yapılma olasılığı olduğunu duymuştuk ve bu parti açılıştan bir hafta kadar sonra olacaktı. Yerleştirmeler esnasında öğreniyoruz ki, böylesine stabil bir sergiyi partiler nedeniyle dört kez toplayıp, dört kez yeniden kurmamız talep ediliyor. Tümüyle ticari kaygıların neden olduğu bir müdahale. Bundan daha büyük sorun olan şey ise ilk toplanmanın açılıştan 24 saat gibi kısa bir süre sonra talep edilmesi ve müdahalenin şekli. Ertesi gün akşam saatlerinde daha önce görmediğim birileri sergi mekanına girip sanatçılara ve işlere ait etiketleri yırtarak duvarlardan sökmeye başladılar. Ardından, “bu etiketleri çift taraflı bantla duvara asmanın yasak olduğunu bilmiyor musunuz?” diye bana çıkıştılar. Kibar bir dille “eğer o etiketleri bizim kendi yöntemlerimizle demonte etmemize izin verirlerse sandıkları gibi duvara hiçbir zarar gelmeyeceğini, bunun bizlere ait bir sorumluluk olduğunu” hatırlattım ve devam etmelerini engelledim. O andan sonra, sergide benden dolayı yer alan iki sanatçının işini daha dikkatle demonte edip kendi stüdyoma taşıdım. Öyle bir ortamda, sergi için çağrı yaptığım diğer sanatçılara ait işleri bırakmam söz konusu olamazdı. Her şeyin çok ani gelişmesiyle yaşanan kısa bir iletişim kopukluğunun ardından diğer sanatçılarla kendi aramızda görüştük ve durumu izah edebildim. Bizden talep ettikleri portatifliğin prodüksiyon olarak gerçekleşmesi söz konusu olamazdı zaten. En azından başında bunu bilseydik daha az stabil bir sergi kurgulayabilirdik. Benden dört kez kaldırıp kurmamı istedikleri yerleştirme 365 parçadan oluşuyor mesela…

MÜ: O halde bu durum aslında “sergiden geri çekilmek” dahi değil?

TS: Gayet tabii değil. !f İstanbul bunu sergiden geri çekilmek diye anlıyor ve öyle yansıtıyor. Bir sergiden geri çekilmek böyle olmaz. Bütün sanatçılar bir araya gelir, ortada ne gibi sorunlar var konuşulur, tartışılır, ortak bir karara varılır. Ondan sonra topluca hareket edilir. Geri çekilme varsa, bunun nedenleri üzerine yazılır, ortak bir açıklama yapılır. Bizimki kaba bir tabirle kovulmak, kibar bir tabirle terk etmek zorunda bırakılmak oldu. Bu şartlarda kim nereden, neden geri çekiliyor? Bunun tek doğru tanımı; “işleri yeniden yerleştirmemek” olabilir ancak. Ne !f İstanbul’dan ne de The Hall’den tek bir yetkili benimle bir telefon görüşmesi dahi yapıp durumu izah etmeye gerek duymadı. Ortada tanımadığım iki adam, burayı biz kiraladık tavrıyla içeriye girip etiketleri yırtıyor ve hızla boşaltılsın diyor. Tek duyduğum açıklama bu. Çok değil bir sene sonra karşı evlerde çalışanların da büyük bölümü orada olmayacak artık. Bu anlamda serginin başına gelenlerle, serginin davasının başına gelenler çok yakın şeyler. Bu tip mekanlarda işleyişin böyle olduğunu zaten biliyorduk. Kendi adıma kestiremediğim şey, herkesin bu kadar pasif kalması ve adına “yetkili” denilen hayaletlerin, artık hayaletlerinin dahi o sırada mekanda bulunmaması oldu.

MÜ: Türkiye’de, müze ve galeriler dışında gerçekleşen birçok kamusal serginin başına gelme potansiyeli olan hayli yüksek bir risk çıtası bu.

TS: Türkiye ile sınırlamak istemiyorum. Kaldı ki, bugün hala onlarca ülkede böyle bir sergiyi açmana dahi izin vermezler. Dünyanın herhangi bir yerinde de bu olabilir. Ancak bunun adı bağnazlık olur, saldırıya uğradı dersin ve “saldıran” ile böylesine girift bir ilişkin söz konusu olamaz. Buradaki sorun, sanatın gördüğü muamele ile ilgili. Kimse kimsenin disiplinine karşı bu kadar rahat olmamalı. Kimse kimseye bu hakkı tanımamalı. Açılışa saatler kala sergi mekanının tavanından !f İstanbul logoları sallanmaya başladı mesela. Eğer işlerini gösterdikleri yönetmenin filmi üzerine bu logoyu koyamıyorlarsa, bizlerin mekan üzerine kurguladığımız bir serginin tepesinden de bu logoları sallandıramayacaklarını izah ettim. Yönetmene yapamadıkları bir münasebetsizliği, sanatçılara neden yaptıklarını sordum. Dinleyen kim, ben bir tarafta konuşuyorum, diğer tarafta rengarenk !f logoları asılmaya devam ediyor. Görev o ya, o an herkes işini yapıyor ve benimle iletişime geçilmiyor. O noktada patlıyorsun mesela. O anda hayat boyu kaçtığın ne varsa tepene biniyor çünkü. Ben gider belediye ile sergi yapmasını da bilirim değil mi? Neden yapmıyorum, o logoyu tepemde istemediğim için. Holocaust mantığı üzerinden şekillenen bir sergide o bayrakların yaratacağı etkiyi hazmetmen mümkün değil. Son anda sana bu dayatılabiliyor. Son anda sana bu sergiyi dört kez kurup dört kez kaldırman gerektiği dayatılabiliyor. Bundan şikayetçi olduğunda ise o ana kadar yüzünü hiç görmediğin bir “yetkili” karşına dikilip “bana işimi sen öğretemezsin!” diye çıkışabiliyor ancak. Başa dönersek, bunlar hali hazırdaki potansiyel kaygıların reçetesi zaten. Sanat mekanlarından çıkmak büyük bir riski de almış olman demek ve bazen riskin ciddiyetini son ana kadar kestiremeyebilirsin. Çünkü orada sergi yok artık, orada sanat da yok, zincirleme bir menfaatler düzeneği ve sen bunun formalitesi oluyorsun. Orada güçler birleşmiyor, güçler yarışıyor. Karşılıklı anlayışın ya da toleransın değil, hegemonyanın irade sahibi olduğu bir işleyiş bu. Bu açıdan çok sıkıcı tabi. Çünkü sen tüm şeffaflığınla oradasın. Misafir edilmek üzere çok hassas olduğun bir konu üzerinden oradasın. Böyle ev sahipliği yapılmaz. Ev sahibi, misafire oranla toleranslı olması beklenen pozisyondadır. Bizde tam tersi oldu.

MÜ: Bu tip deneyimleri paylaşma konusunda birçok sanatçının çekinceleri vardır aslında. Sayısız aksilikle mücadele ettiğimiz şartlar altında, bir türlü bir araya gelip bunları konuşamamak – kayda geçirememek bir diğer büyük sorun. Halbuki birbirimizden habersiz farkı köşelerde bir çoğumuz benzer şeylerin mücadelesini veriyoruz. Kayda geçirmek, aslında bir daha yaşanmaması için de önemli bir etken iken sence bu neden yapılmıyor?

TS: Söylemde herkes yapı-bozumundan bahseder burada. Ancak bireylerin kişisel pratiklerine geldi mi görürsün ki herkes hayli yapısalcıdır. Kimse kendi süreci ile ilgili olumsuzlukların konuşulmasını istemiyor. Herkes yalnızca ve yalnızca başarılardan bahsetme taraftarı. Böyle bir ortamda, birbirimiz adına sayısız yıkıma zemin hazırlıyoruz aslında. Benim yaşamım boyunca başıma böyle bir şey hiç gelmedi, ortaya koyduğum hiçbir yapıt bu muameleyi görmedi. Şu gün başıma bunlar geldi ise bu yine beni bağlayan bir sorun değil, beni bağlayan tarafı bunu paylaşmaktır. Bundan dolayı sıkıntı duyması gereken ben değilim. Çünkü öyle bir ortam var ki, herkes kendisini bir diğerine bir şeyleri lutfetmiş hissediyor. Aslında herkes birbirine katkıda bulunuyor. Ben böylesi bir konuda dahi The Hall’e de, !f İstanbul’a da katkıda bulunmanın yollarını aradım ve araştırdım. Davetiyesini bile kendi cebimizden bastırdığımız bir sergi bu. Bunu karşılıklı bir katkı değil, bizlere sunulmuş bir armağan sandılarsa eğer bu benim arazım değil. O tarafın arazı. Arazlar üzerine de konuşabilmek gerekir. Zaman zaman kötümserliği de örgütleyebilmek gerekir. Bunları kendi aramızda dedikodu mahiyetinde konuşmak çok işlevsiz. Burada kalıplaşmış bir işleyiş var ve bu işleyişin gerçekten değişmesini istiyorsak hepimiz biraz konforumuzdan ödün vereceğiz demektir. Nakka! gibi bir sergiden bu tavır zaten beklenirdi. Yapısı gereği zaten o kurumlarla uzlaşmaya değil, çatışmaya gelmiş bir potansiyeli de vardı. Zaten canımız burnumuzdaydı. Açılış gecesi dahi çok beklenmedik problemler çıkabilirdi, ben bunların hepsine hazırlıklıydım. Ancak bundan çok daha riskli bir sürekliliğe ikna olmuş haldeyiz. Yapılan sergilerin ve bu sergilerin yarattığı başarıların değil, yapılamayan sergilerin ve maruz kaldığımız olumsuzlukların muhataplarının yer aldığı bir veri tabanımız hala yok. Beni asıl bu zeminsizlik korkutuyor.

Link: http://www.boltart.net/nakka-nasil-nakka-oldu/

24 Şubat 2010 Çarşamba

Cocoon by Leyla Gediz

Leyla Gediz, Cocoon, 2009, Oil on canvas, 100 x 100 cm

13 Şubat 2010 Cumartesi

Acıma Bak!


Konu, başkalarının travmalarına bakmak olduğunda “acıya bakanın” ve “acısına bakılanın” toplumsal pozisyonu hemencecik psiko-stratejik bir işlev kazanır. Bu pozisyon, hangi acının ya da hangilerinin acılarının, acılar hiyerarşisinde daha yüksek bir mertebede yer alacağının belirleyicisidir. Dünya genelinde “ciddiyetine” ikna olunmuş bir Yahudi Holocaust’u bütün ziyaretçileri için hayli derin anlamlar içerirken, Nazi Almanyasında aynı deneyimi paylaşmış olan Çingenelerin ve eşcinsellerin acıları, “bakanların” sosyal konumlanmalarına göre kolaylıkla daha hafife alınabilir. Bazen, yok sayılabilir. Yaşandığı coğrafyada siyasal gayri ciddiliğin ikonuna dönüşen Ermeni Soykırımı gibi. Travmadan hayli muzdarip bir Yahudi toplumunun, Gazze’de başına bombalar yağan Arapların çilelerini televizyon başında milli maç heyecanıyla seyretmesi gibi. Filistinli Arapların, 11 Eylül saldırılarını sokaklarda sevinç gösterileriyle kutlamaları gibi. Bu çarpık denklem uzar. Hepsinin ucu birbirine değer. Ve kendisini, kendi vicdan girdabında sonsuz kez yeniden üretebilir.

Son yıllarda böylesine kutsanmış olması apayrı bir disiplinin tartışması elbet, fakat vicdan, öğrenilmiş bir tinsel refleks olarak vicdan sahibinin birseysel seçiciliğine göre her koşulda rasyonel işleyen bir olgu değildir. Bireysel vicdanlardan, kitlesel vicdanlara seslenilen bir dünya da, vicdani seçiciliklerin toplumsal ikiyüzlülüğe hazırladığı tartışılmaz zemin, tartışılır olmalıdır. Sıra arkadaşına “seni seviyorum” notu bırakan 12 yaşındaki Meryem’in, bu durumu vicdanına yediremeyen babası tarafından kurşunlanması ve sayısız namus cinayetinin altında yatan aile vicdanları göz ardı edilmemelidir. İstiklal Marşını okurken gözyaşlarına boğulan “Rum Kızı” Marina’nın, Ergenekon Çetesine kaptırdığı milli vicdanı göz ardı edilmemelidir. Türk hükümetinin, Ermeni Soykırımını tanımama bahanelerinin başına son 20 senedir “toplumsal vicdan” argümanını eklemlemesi göz ardı edilmemelidir. Uzun bir listedir bu haddini aşan vicdanların nankörlüğü. Ve en yerinde bahşedildiği konularda dahi vicdan, gerektiğinde geri alınmak üzere ödünç bırakılmış bir emanettir. Mağduriyet pozisyonunun birazcık değiştiği görüldüğünde, tersine işleme konusundaki manevra kabiliyeti hayli güçlü bir emanet.

Böylesi bir arkagörüden, toplumsal pramidin en alt köşesindekilerin yaşam mücadelelerine yöneldiğimizde karşımıza, kendisine bahşedilmeyen vicdanları içeriden ters köşe eden bir başka mekanizma çıkar. Burada bahsi geçen bir vicdan değil, daha çok bir vicdan ironisidir artık. Travma, bazılarının yaşam pratiklerinde içselleşmiş bir süreklilik olarak kanıtsanır. Bu türden bir travma, kendi acısına bakan tarafından dahi şüpheli görülmektedir. Türkiye’de yaşamını sürdüren travesti ve transseksüel bireylerin çok azı 50’li yaşlarını görebilirler. Bundan, bazen de gülümseyerek bahsederler...

Aşiyan’da Toplu Mezar İstiyoruz!





Photo by: Deniz Erol

7 Şubat 2010 Pazar

NAKKA! Program

11 Şubat 2010 tarihinde saat 19:00'dan itibaren The Hall'ın farklı mekanlarında başlayacak olan NAKKA! program listesi;

19:00 / NAKKA! Sergi Açılışı

19:30 / TGH (Travesti Gerilla Hareketi) Basın Açıklaması

20:00 / Esmeray Özel Gösterim

20:20 / HaZaVuZu Koro Programı: Yan Sanayi

21:00 / Ozan Garip - Senede Bir Gün

Harbiye Kızları / by Güneş Terkol

Tüylü Dilli Kadın Portresi / by Güneş Terkol

Otomobil Uçar Gider / by Güneş Terkol

Ozan Garip - Electro Performance / Dont Panic! Im Islamic!

Tarlabaşı Şenol Birahanesi'nin emektar şantörü Ozan Garip, 11 Şubat gecesi electro sazı ile saat 21:00'da The Hall Sahnesinde olacak! (Nakka! ve HaZaVuZu'nun katkılarıyla)


"travestiler; dünyanın bu kadar kötü bir yer olmasında payı en az olan insanlardır. buna karşın, dünyanın bütün kötülükleri ve nefretiyle karşı karşıya kalan, tüm diğer 'normal' ve 'masum' insanların korkuyla baktıkları, hayatı en ağır koşullarıyla yaşayan insanlardır.
ve öncelikle, - insan - lardır. çoğu zaman kimse farkında olmasa bile..."

4 Şubat 2010 Perşembe

Acıma Bak!


Toplu Mezar / 365 Gül’ü neden bıraktım?

Konu, başkalarının travmalarına bakmak olduğunda “acıya bakanın” ve “acısına bakılanın” toplumsal pozisyonu hemencecik psiko-stratejik bir işlev kazanır. Bu pozisyon, hangi acının ya da hangilerinin acılarının, acılar hiyerarşisinde daha yüksek bir mertebede yer alacağının belirleyicisidir. Dünya genelinde “ciddiyetine” ikna olunmuş bir Yahudi Holocaust’u bütün ziyaretçileri için hayli derin anlamlar içerirken, Nazi Almanyasında aynı deneyimi paylaşmış olan Çingenelerin ve eşcinsellerin acıları, “bakanların” sosyal konumlanmalarına göre kolaylıkla daha hafife alınabilir. Bazen, yok sayılabilir. Yaşandığı coğrafyada siyasal gayri ciddiliğin ikonuna dönüşen Ermeni Soykırımı gibi. Travmadan hayli muzdarip bir Yahudi toplumunun, Gazze’de başına bombalar yağan Arapların çilelerini televizyon başında milli maç heyecanıyla seyretmesi gibi. Filistinli Arapların, 11 Eylül saldırılarını sokaklarda sevinç gösterileriyle kutlamaları gibi. Bu çarpık denklem uzar. Hepsinin ucu birbirine değer. Ve kendisini, kendi vicdan girdabında sonsuz kez yeniden üretebilir.

Son yıllarda böylesine kutsanmış olması apayrı bir disiplinin tartışması elbet, fakat vicdan, öğrenilmiş bir tinsel refleks olarak vicdan sahibinin birseysel seçiciliğine göre her koşulda rasyonel işleyen bir olgu değildir. Bireysel vicdanlardan, kitlesel vicdanlara seslenilen bir dünya da, vicdani seçiciliklerin toplumsal ikiyüzlülüğe hazırladığı tartışılmaz zemin, tartışılır olmalıdır. Sıra arkadaşına “seni seviyorum” notu bırakan 12 yaşındaki Meryem’in, bu durumu vicdanına yediremeyen babası tarafından kurşunlanması ve sayısız namus cinayetinin altında yatan aile vicdanları göz ardı edilmemelidir. İstiklal Marşını okurken gözyaşlarına boğulan “Rum Kızı” Marina’nın, Ergenekon Çetesine kaptırdığı milli vicdanı göz ardı edilmemelidir. Türk hükümetinin, Ermeni Soykırımını tanımama bahanelerinin başına son 20 senedir “toplumsal vicdan” argümanını eklemlemesi göz ardı edilmemelidir. Uzun bir listedir bu haddini aşan vicdanların nankörlüğü. Ve en yerinde bahşedildiği konularda dahi vicdan, gerektiğinde geri alınmak üzere ödünç bırakılmış bir emanettir. Mağduriyet pozisyonunun birazcık değiştiği görüldüğünde, tersine işleme konusundaki manevra kabiliyeti hayli güçlü bir emanet.

Böylesi bir arkagörüden, toplumsal pramidin en alt köşesindekilerin yaşam mücadelelerine yöneldiğimizde karşımıza, kendisine bahşedilmeyen vicdanları içeriden ters köşe eden bir başka mekanizma çıkar. Burada bahsi geçen bir vicdan değil, daha çok bir vicdan ironisidir artık. Travma, bazılarının yaşam pratiklerinde içselleşmiş bir süreklilik olarak kanıtsanır. Bu türden bir travma, kendi acısına bakan tarafından dahi şüpheli görülmektedir. Türkiye’de yaşamını sürdüren travesti ve transseksüel bireylerin çok azı 50’li yaşlarını görebilirler. Bundan, bazen de gülümseyerek bahsederler...

Aşiyan’da Toplu Mezar İstiyoruz!

22 Ocak 2010 Cuma

NAKKA!


Ahlaki kriterlerin yönünü belirleyen devlet, hukuk ve medya kurumlarının sistematik taktiklerle terörize ettiği travesti ve transseksüel bireylere yönelik ‘yok etme’ stratejisi git gide keskinleşen bir kararlılıkla devam ediyor.

Nakka!, İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa, Diyarbakır gibi kentlerde doğrudan trans bireyleri hedef alan kitlesel linç girişimlerinden, gündelik yaşamda süregelen bireysel ayrımcılık pratiklerine uzanan bir perspektifte, toplumsal yaşamın dışına atılanların hayatta kalma deneyimlerine odaklanıyor. Kamusal alanda görünmenin dahi para cezasına çarptırıldığı bir ayrımcılık ve şiddet ortamın gündelik yaşamda edindiği toplumsal kayıtsızlığa yanıt aranıyor.

Bu bağlamda Aykut Atasay, Extramücadele, Tayfun Serttaş ve Nalan Yırtmaç’ın farklı dönemlere ait çalışmalarını bir araya getiren sergi, kamusal alana sanat yoluyla müdahil olmanın yollarını araştırıyor. İstanbul’da travesti genelevlerinin var olabildiği son sokaklardan Küçük Bayram Sokak’ta yer alan The Hall’da gerçekleşecek proje, farklı toplumsal katmanlara ait bu iki mekan arasında daha önce deneyimlenmemiş bir iletişim ve devinim ortamı yaratmayı hedefliyor.

Nakka!, varoluşsal kimliklerinden ötürü tek bir alt kültüre angaje edilerek terkedilen tüm yaşamlara ithaf edilmiştir.

!f İstanbul kapsamında gerçekleşen Nakka!, 11 - 21 Şubat 2010 tarihleri arasında, hergün 15:00 - 19:00 saatleri içerisinde The Hall’da görülebilir. HaZaVuZu’nun Nakka! için özel olarak hazırladığı koro programı, açılış gecesi saat 20:00’da The Hall sahnesinde gerçekleşecek.

.......................................................................................
Nakka kelimesi Lubunca’da, “hayır - yok - burada değil - benden bu kadar - pes ettim” gibi anlamlar taşır. Lubunca; Türkiye'de yoğun olarak travesti ve transseksüeller tarafından kullanılan eşcinsel jargonudur. Kamusal ve özel alanda, diyalogların anlaşılmaması için tercih edilir. Roman dili, Rumca, Arapça, Ermenice ve Fransızca gibi pek çok dilden harmanlanan terimlerle oluşmuş ortalama dört yüz kelimelik bir dildir. Kökeninin Osmanlı dönemine kadar uzandığı varsayılır.

________________________________________

A policy of oppression towards transvestite and transsexual individuals continues with seemingly increased determination.

Nakka! focuses on the survival stories of those who are socially outcast by employing perspectives ranging from mass violence aimed at trans individuals in İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa and Diyarbakır to individual practices of perpetual discrimination. In so doing it seeks answers to the societal indifference towards this climate of discrimination and violence, where even showing up on street can be grounds for a fine.

The exhibition brings together work from Aykut Atasay, Extramücadele, Tayfun Serttaş and Nalan Yırtmaç that investigates ways in which art can intervene in the public space. The project is hosted in the Hall, located in the neighborhood of Küçük Bayram Street which is also home to possibly the last transvestite brothels of İstanbul. It aims to create a place for communication and interaction in two distinct environments belonging to two distinct social strata.

Nakka! is dedicated to all who have been cast out due to their existential identities.

......................................................................................

The word nakka means “no, none, doesn’t exist, that’s it, I give up” in “Lubunca”, the name of a queer jargon primarily used by Turkish transvestites and transexuals. Widely used to initiate private communication, it is a language composed of about four hundred words borrowed from Roman, Romaic, Arabic, Armenian and French. It is assumed that the roots of this language can date back to the Ottoman Empire. Nakka can be visited throughout the festival at the festival center.

8 Ocak 2010 Cuma

3 Ocak 2010 Pazar

Tayfun Serttaş ile Söyleşi: Bir Şamdan Sayesinde Tarih, Şehir ve Sanat Üretimi Üzerine / Merve Ünsal

"Yer Kavgası”, Tayfun Serttaş’ın Galata’daki bir otoparka yerleştirdiği salon şamdanı bağlamında günümüz koşullarında sanat üretimi, kent ve mutenalaşma olgularını sorguluyor. Kişisel deneyimlerden damıtılmış özel bir alandan, kamusal alana yönelen proje, P1’in pilot bölge olarak konumlandığı yer olan Galata, daha genel anlamda ise kent ve sanat ilişkisine duyarlı herkese birşeyler söylemeye odaklı.


Kendime bir ‘ara yer’, bir de ‘ara nesne’ buldum. Ne kolay. Kent, başı sonu muğlak bir hayale daha şantiyelik ediyor. Arsızca yoksullaşıp, arsızca soylulaşıyor. Kötü ‘kader’. Bir kez daha ‘neyin?’ nerede duracağı, kimlerin kimlerle olacağı, nerenin nereye benzeyeceğini öngörme(me)k istedim. Bu, hem geçmişe, hem geleceğe dair bir öngörme(me) yılgınlığı.

Çünkü ben, bu kentle yalnızca vedalaşabiliyorum. Bir kente, onunla yaşarken veda etmek kolay değil. Bir kentin, toplumsal geleneğini ‘inkar’ üzerine kurması tesadüf değil. İnkar edenlerin ve inkar edilenlerin, birbirlerinin yerini alma çabası ironi değil. Bu, egzotik bir aşk romanı hiç değil.

Kentin bende bıraktığı lekeler.

Benim, kente bırakacağım karşı lekeler.

Düello.

Kaygılarım hali hazırda bekliyorlar. Peki ya şimdi hangi yerlerin, kimler için daha ‘uygun’ olacağı. Neden burada herşeyin zamana ve mekana ‘direnmek’ zorunda kaldığı. Yeni iyiler ve yeni kötülerin kimlerden seçileceği. Sanatın metası ve değer balansı arasındaki ‘paganik’ çelişki. Kamusal olanın kamu faydası gözetmeksizin ‘kulvar’ olması. 7 Eylül 1955 sabahı semt sokaklarını tıkayan ‘değerli mallar’ kolleksiyonu. Kentin, aldığı göçler kadar, verdiği göçleri de izleyebileceğim bir veri tabanı. Sokağı ile savaşan travestinin tedirgin şıklığına duyduğum empati. Bana oturduğun mahalleyi söyle, sana kim olduğunu ‘söyleyeyim’ klişesi. O sokağın ortasında sevgilime veremediğim bir veda öpücüğü. Ayrıca trajediye dokunmayın! İstanbul içinde trajedi olmadan bir şeye benzemez.

O halde bir katkı da benden; İstanbul, onunla yaşayan kimsenin, istediği gibi yaşamayı başaramadığı bir kent olduğu için İstanbul’dur.

Tayfun Serttaş sizleri son aldığı salon şamdanını görmeye davet ediyor.

Merve Ünsal: P1 ile ilk defa bu proje aracılığıyla tanıştım. Ürettiğin projeden önce üretmene vesile olan olgudan bahsetmek istiyorum. P1’in biraradalığı ne gibi ihtiyaçlar yüzünden doğdu?

Tayfun Serttaş: İçinde yaşadığımız kentle ilgili benzer dertlerden müzdarip arkadaşlar olarak biraraya geldik. Amacımız ne bir kolektif kurmak ne de bir proje yapmaktı. O nedenle tanımlamak zorunda olduğumuz yerlerde ‘kolektif ironisi’ olarak tanımlıyoruz. Çünkü bir kolektiften beklenmeyecek kadar, bireyselliklerin de temsil edilmesi söz konusu burada. Bu açıdan alternatif bir sanatsal düşünce, eleştiri ve üretim platformu demek daha yerinde. Projenin çıkışı Nihan Çetinkaya’nın ev sahipliğini üstlendiği davetlere dayanıyor. Bir seneye yakındır devam eden bu toplantılar boyunca gündelik deneyimlerimizden yola çıkarak kent, kamusal alan ve sanat ilişkisi üzerinden bir haritaya ulaştık.

Gördük ki, içinden geçmekte olduğumuz gentrification süreci, yaptığımız işte dahil hepimizi bir yerinden şekillendiriyor. Büyük çoğunluğumuz Beyoğlu ve çevresinde yaşıyoruz. O nedenle ‘komşuluk birimi’ dediğimiz bir sosyal mekanizma ile birbirimize sıkı sıkıya bağlıyız. Son dönem de sürecin bize dokunur etkileri de iyiden iyiye arttı, aramızda sürekli mekan değiştirmek zorunda kalanlar oldu. İstanbul bağlamında özellikle Beyoğlu’nun geçirmekte olduğu dönüşüm kayıtsız kalabileceğimiz gibi değildi. Kısa sürede tümüyle bu konuya odaklandık. Sözü buradan söylemeye karar verdik.

MÜ: Tam olarak neler oluyor Beyoğlu’nda?

TS: Aslına bakarsan Beyoğlu’nda son yüz yıldır ortalama her yirmi yılda bir büyük şeyler oluyor. Güncel kavramlar olarak gentrification ya da kentsel dönüşüm gibi olguları her ne kadar bugünden anlamaya zorlasak da, Varlık Vergisi de, 6-7 Eylül Pogromu da, 1964 İkamet Antlaşması İptali de, Tarlabaşı Bulvarının yıkımı da, Güneydoğu’daki köy boşaltmalar da, Ülker Sokak olayları da Beyoğlu’nun dönüşümü demektir. Böylesine kaotik bir tarihsel rotadan ulaşıyoruz günümüzün soylulaşma hareketlerine. Ancak konu Beyoğlu olduğunda bu da daha çok bir ‘soylulaşma ironisi’ gibi… Avrupalılığı zorla elinden alınmış bir mahalleye, şimdi yeniden o parlak dönemi geri verilmeye çalışıyor. Fakat hangi yolla?

Ben İstiklal’de kendime ait bir evde oturuyorum. Gerilimi farklı bir açıdan yaşıyorum fakat evimden olmam gibi bir risk söz konusu değil şimdilik. ‘Yer Kavgası’nı sergilediğim Galata’da ise durum çok daha vahim. Çevremdeki onlarca insan son 3 sene içerisinde ayrıldı Galata’dan. Çünkü sıra Galata’yı Galata yapanlara da geldi. Daha bohem diyebileceğimiz birçok topluluk gentrificationda ilk ayak aslında, sonra sıra bunları da temizlemeye geliyor. Sanatçılar, eşcinseller, müzisyenler bunların başında. Londra ve Paris’te benzer süreçlerden geçti ancak bu kadar saçma değil. Galata’da kötü bir evin kirası bir sene de iki katına, 900 TL’den 1.800 TL’ye çıkabiliyor. Hiçbir enflasyonla açıklayamazsın bunu. Serdar-ı Ekrem Sokakta deniz manzaralı bir evin aylık kirası 6.000 TL civarında. Sokaklarında çöpten geçilmeyen bir mahalle de eğer bu rakamlar dönüyorsa bunun bir açıklaması olmalı değil mi? Hepimizin acil bir analize ihtiyacı vardı. İşte, teker teker bunları kayda geçiriyoruz. P1 tam olarak bunu yapıyor. Sayısız dökümana sahip olduk son bir sene içerisinde.

MÜ: Bu süreçte farklı yöntemler de birarada uygulanıyor anladığım kadarıyla? Hali hazırda bir Cihangir örneği var önümüzde. Diğer tarafta Tarlabaşı için bambaşka bir gelecek vaad ediliyor. Sanat üzerinden git gide mütenalaşan Tophane’de daha ilginç bir dinamik var. Galata ise daha farklı bir rota da içeriden elitize olarak dönüşüyor?

TS: Yanyana mahallelerde dahi farklı stratejiler izlenebiliyor. Çünkü her sokağın kendine özgü fiziki koşulları ve değişik bir toplumsal konumlanması var. En elistçe görünen de bahsettiğin gibi Galata. Burası P1 için bir plot bölge zaten. Yeni gelenlerin burayla tek bağı iyi yatırımlar yapmak. Bu insanların mahalle ile gerçek bir duygusal bağları olduğuna ya da mimari fetişleri olduğuna pek te inanamıyorum. Sahiplendikleri şey daha çok rant. Tabi bu aşırı sahiplenme pratiklerinin Ülker Sokak gibi deneyimlerden nelere yol açabildiğini çok iyi biliyoruz. Açılışı yaptığımız gün, sokağın bir tarafında Romanlar düğün yapıyor, diğer yandan garaja Mercedes jipler girip çıkıyor, garajın yan tarafında ise korkunç bir inşaat devam ediyordu. Yeni sakinler burunlarını tutarak geçiyorlar sokaktan. Belli ki henüz hoşnut değiller hallerinden. İşte bu hoşnutsuzluk dönüşümün yönünü belirliyor. Açıkça izliyoruz ki, bu multi kültürel bir ütopya değil.

Kent, bir yandan kendi tarihselliğine referans verirken diğer yandan kendi güncel koşullarıyla nerelerde çelişiyor? Burada aslolan bu süreci doğru tahlil edebilmek ve bunları kayda geçirmek. Yoksa bir grup gentrification karşıtı sanatçı asla değiliz. Kentler varoluşları gereği dönüşmek zorundadır zaten. Bu sürece yalnızca karşı durmak solculuk olur, hiçbir şeye yaramaz. Karşısında ya da köşesinde durmaktan ziyade, anlamaya çalışmak, müdahale alanlarını zorlamak yaptığımız şey. Bunu mümkün olduğu kadar yalın, bir o kadar bölgenin kendi kaynaklarını kullanarak içeriden yapmak. O nedenle, çok eski bir Galatalı olan o şamdanla, hayli genç bir Galatalı olan Noa’nin otoparkını biraraya getirdim. Geçmişten ve bugünden gelen ‘zenginliklerin’ birbirlerine soruları sormalarını sağlamak şu an için önem taşıyor.

MÜ: Daha önce Stüdyo Osep’ten bahsederken NON’in bu projeyi geliştirmekteki rolünden konuşmuştuk. P1 projeni geliştirmene nasıl yardımcı oldu?

TS: Ticari bir galeriden farklı olarak bir sanatçı topluluğu içerisinde yapacağın işi masaya yatırıp üzerine konuşmak çok değerli. Kaygılar çok daha farklı çünkü. Canının istediği kadar risk alabiliyorsun herşeyden önce. Çok sesliliği kendi adıma her zaman tercih ediyorum. En sert eleştirinin bile aslında yapıcı olduğuna inanıyorum ve öyle algılamaya gayret ediyorum. Kilitli kapıların arkasında saklı gizli üretmeye itildiğimiz bir ortam da, yapacağım şey üzerine 15 kişinin birden sesli olarak yorum yapması büyük haz benim için. Bunu özel yaşamımda da yapıyorum, kim olduğuna hiç bakmam, bir şey üretiyorsam en az beş arkadaşıma sorar oturur üzerine konuşurum. P1 salt benim projemden ibaret değil, ben de oradaki diğer sanatçıların işleri üzerine çok kafa yoruyorum. Yapıtın ne söylediğinden ziyade, üretim sürecinin kendisinin ne söylediği başlı başına bir disiplin zaten. P1 bir bakıma bunu kurumsallaştırmış oldu.

MÜ: Projeyi birkaç açıdan ele almak istiyorum. Birincisi hazır yapıt kavramı. Günlük hayatta varolan bir objeyi sanatlaştırıyorsun, bir anlamda dönüştürüyorsun. Ama bir anlamda da bu sanatlaştırma kamusal bir mekanda olduğu için, hatta çekici olmayan bir kamusal mekanda oldugu icin tekrar gündelikleşiyor. Bu dönüşümlerden bahsedebilir misin?

TS: ‘Yer Kavgası’ bağlamında düşünecek olursak orada duran nesne öncelikle bir gösterge. Aslında, bahsettiğin tüm pozisyonlarla oynamayı hedefleyen bir işaret dilini kullanıyorum. Bunun yapıt olup olmadığı ya da ready made kavramına ne getirdiği sürece ilişkin başka bir analiz olarak ortaya çıkacaktır. Ben birçok işimde hazır yapıt kullanıyorum ancak ‘Yer Kavgası’ için özel bir pozisyon söz konusu. Bir ‘yapıt’ olarak onun analizini benim yapmam çok sorunlu olur. Ancak herşeyden önce bir ‘veri’ olarak bu enstalasyonun analizi kolaylıkla yapabilirim. Bunu anlamak için de ayrı ayrı o şamdanın, yerleştirildiği otoparkın ve içinde bulunduğu mahallenin koşullarına bakmak gerekiyor aslında.

Şamdan hayli eski bir Galatalı. Bölgenin son şamdan üreticisi Agop Usta’ya ait. Soyisim de bir sorun yok. Agop bey kendisini o kadar duayen hissetmiş ki mahkeme kararıyla soyadını ‘usta’ olarak değiştirmiş. İlginçtir ki pek yakında kendi atölyesi de modern bir tasarım ofisi olacak. Yani bu son usta da, aynı zaman da bir gentrification ve tasarım mağduru. Şamdan ise egemen kültür de pek de tanıklık etmediğimiz bir ünite. Şamdan üreticiliği gibi ayrı bir iş kolu daha çok bölgenin Hıristiyan kültürüne gönderme yapıyor. Üzerindeki fanuslar, gövdesindeki özgürlük anıtını andıran dişi melek figürü ve pirinç materyal, özel olarak benim tercih ettiğim bir ikonografik dile karşılık geliyor. Bu, Galata’nın yeni zenginlerinin de öykündüğü bir ikonografi. Yanı başlarında üretiliyor, bir çoğu haberdar değil. Antika sanıyorlar.

Otopark alanı ise tarihi bir apartmanın yıkılması sonucu açılmış. Etrafı inşaatlarla çevrili. Galata bir süredir şantiye halinde, en az beş yıl daha devam etmesi bekleniyor bu şantiyenin. Ancak pek yakında o mekan da lüks bir apartmana şantiyelik edecek. Yani orası da son günlerini yaşıyor. Şu an NOA adlı gayrimenkul yatırım firmasına ait konutlarda yaşayanların araçları için kullanılıyor. Burası normalde herkese açık bir otopark değil. Kamusal ve özel alan arasına sıkışmış bir ara mekan diyebiliriz. Pahalı araçlar ve özenli müşteriler için kullanıyor. Galata’nın yeni müdavimleri. Tüm bu olup bitenlere mekanlık eden mahalleyse apayrı bir posizyonda. Kendi başına bir heterotopya önermesi gibi şu dönem. Geçmiş ve geleceğe dair çarpık öngörüleri birbirleri içerisinde müzeleyerek, bir bakıma sürecin kendisini de kayda geçirmeye çalıştım. Bu haliyle mevcut paradokslarla dair bir veri tabanı desek çok daha doğru.

MÜ: Tarihsel açıdan bakılacak olursa 6-7 Eylul 1955′i tanımlayan bir bolluk, kaos gibi gözüküyor. Öte yandan bu tek şamdan hem çok kırılgan hem de tekil, dikkat çekici. Bu da bir dönüşüm, bir yorum. Bunun arkasındaki nedenlerden bahsedebilir misin?

TS: Yer Kavgası için yazdığım metin, metaforik olarak, “7 Eylül 1955 sabahı semt sokaklarını tıkayan değerli mallar koleksiyonu” gibi bir tarif de geçiyor. Şamdan, savaşa dair bir berekete göndermede bulunuyor. İçinde bulunduğumuz siyasal koşulların yarattığı bir ticari gelenek bu. Vur kaç zenginliği diyorum ben buna. O yıllarda Varlık Vergisi zenginleri, 6-7 Eylül zenginleri diye bilinen aileler varmış İstanbul’da. Bazılarını hala biliyoruz bu ailelerin. Bu bölge hiçbir zaman orta sınıfın yaşadığı bir mahalle olmamış, adı üstün de bankerler mahallesi Galata. Ancak bankerlerin renkleri ve siluetleri sürekli değişiyor. Mesela artık Özal zenginleri diye aşina olduğumuz bir grup var, yeşil sermaye diye tanımlanan, anadolu kaplanları denilen gruplar var. Bunların da çoğunun gözü Galata’da şimdi. Yaşadığımız coğrafya da iş ekonominin Türkleştirilmesi ile sınırlı kalmadı. Emek sömürüsü her geçen gün katmerleniyor. Böyle bir perspektifte aslında ‘talan’ devam ediyor. Mahalle, hepimizin gözü önünde talan ediliyor işte. Her gün birileri girip çıkıyor, binaları izliyor, ellerinde telsizler, yanlarında korumalar. Gayrimüslimleri soyup soğana çevirmekle bitmedi. Şimdi talan edecek gayrimüslim de kalmadı, birbirlerini talan ediyorlar. ‘Ettiğini bulmak’ diye bir laf vardır, ona benziyor. Buradaki rant avı hala çok vahşi. Dengeler hala çok kırılgan ve keskin.

MÜ: Kamusal alanı kullanan sanat eserlerine bakacak olursak genelde mekanın işin oluşturulmasında önemli bir rolü var. Burdaysa mekanla bir tezat var. Platformun üzerine yerleştirilmiş bir şamdan sanki olmaması gereken bir yerde. Başka bir yerde de bu iş varolabilir miydi? Neden bu kadar büyük bir tezat?

TS: Bu, itina ile tercih ettiğim bir tezatlık. İşin kendisinden daha etkili olan şey de bu tezatlıkta anlam buluyor aslında. Sanatın sergilendiği mekanlar ve ‘değerine’ paralel giden basit bir liste çıkarttığında, sanatın değer balansına ilişkin hiyerarşik bir listeye de ulaşmış oluyorsun. Bu hiyerarşinin başına kuşkusuz müzeler var. En altında ise kamusal alan diyebileceğimiz, sanatın kendisini yalnızca belirli formlarda var edebildiği mekanlar. Stencil, poster, sticker, performans dışında farklı dillere alışık olmadığımız yerler kamusal alanlar. Müzelenmiş bir sanat yapıtını asla güvenlik çemberi olmaksızın bir kamusal alana koyamazsın artık.

Yine metne dönecek olursak, ‘sanatın metası ve değer balansı arasındaki paganik çelişki’ derken bunu kasdediyorum. Bu çelişki kendisini en çokta mekanlarla gösteriyor. İzleyicinin genel bakış açısıyla sanat, en kamusal olandan en özel olan mekanlara doğru aynı zaman da bir tür değer ivmesi kazanıyor. Bu bizler için böyle değil elbette. Bunu sorgulamak her açıdan önemli. Hayli değerli bir objeyi, kendi bağlamından kopartarak, müze aydınlatması ile çevresinde hiçbir güvenlik kordonu olmadan bir otoparkın orta yerinde sergilediğinde zaten ilk soru şu yönde oluyor; “bunun burada ne işi var?” sonra diğer soru geliyor, “ya bu çalınırsa?”. Zaten bunlar tam da lokasyona ilişkin olarak sormak istediğim toplumsal sorular, “sizlerin burada ne işi var?”, “kendinizi burada güven de hissediyor musunuz?” mesela. Bu olguların birbirlerine karşılıklı olarak soru sormalarını sağlamak çok belirleyiciydi. Bu açıdan baştan sona tercih edilmiş tezatlıklar silsilesi diyebilirim yerleştirme için.

MÜ: Proje senin yazdığın metinle ne kadar ilişkili? Bu işi görenlerin coğu bu metni okuyor mu?

TS: İzleyenlerin tümünün iş kadar metinle de ilgilendiklerine eminim. Çünkü böyle birşey tahrik ediyor, bir açıklaması olmalı değil mi? Derhal o açıklamaya yöneliyorlar. Metni okuyup yerleştirme ile çok sınırlı bağı olduğunu düşünenler de oldu. Bizler daha çok şamdanın ve mekanın hikayesini merak ediyorduk diyenlerin yanında, metni daha çok sevenler de oldu. Ancak tüm hikayeleri tek tek sunmadım metinde. Orada çok daha tekil bir dille kendimden yola çıkıyorum. Daha çok kenimle hesaplaşıyorum. Bu açıdan bence metin ve yerleştirme çok ilintili. Çünkü bu da benden çıkıyor ve çok paralel hassasiyetler üzerinden birbirini tamamlıyor. Sokağı ile savaşan travestinin tedirgin şıklığına duyduğum empati ile o şamdanın, o mekandaki tedirgin şıklığı arasında gayet tabi doğrudan bir ilinti var.

MÜ: Tek bir şamdanın aynı zamanda umut veren bir yönü olduğunu düşünüyorum. Zarif bir objenin ışıklandırma fonksiyonunu düşünüyorum. Yaptığın calışma bir anlamda bu kamusal mekanı dönüştürüyor, izleyicileri durduruyor. Eğer tarihi referanslar cıkartılırsa, bu iş günlük hayatı sadece bir anlığına da olsa durduruyor diye düşünebilir miyiz? Bu seni tatmin eder mi?

TS: Kesinlikle eder.

Link: http://www.boltart.net/tayfun-serttas-ile-soylesi-bir-samdan-sayesinde-tarih-sehir-ve-sanat-uretimi-uzerine/