18 Temmuz 2013 Perşembe

Rodos üzerine


Biz Temmuz öğleden sonrası, çok özlediğimi hatırlayınca eski rotaları, ertesi sabah kendimi Rodos'ta buluyorum... Ülke sınırında büyümenin hayatıma kattığı belki de tek özgürlük(!) Çocukluğumu ve aslında bütün yaşam kültürümü belirleyen, üzerine pek az kelam ettiğim o eski rotalarda, aynı tarihlerin iplik gibi kesilen uçlarını birbirine bağlamaya çalışıyorum. Kendi tarihimden, biz'in tarihine doğru, katmanların bence en kıymetli olanından, Rodos'tan başlıyorum.

Oniki adaların coğrafi olarak en büyüğü, Yunanistan'ın Akdeniz'e açılan nadide şehri ve en Doğudaki kapısı olmanın yanı sıra, tarih boyunca uğruna en çok bedel ödeneni, en hazini, en katmerlisi, en kalabalığı, en melezidir; Rodos.

Günümüzde adanın başkenti ve Oniki Adaların yönetim merkezi olan Rodos şehri, Katolik dünyasının fenomen asker - keşiş örgütü Rodos Şövalyelerinin (Saint Jean Şövalyeleri) Ortaçağ boyunca tüm Doğu Akdeniz ve Güney Ege'yi hakimiyetleri altında tuttukları yönetim merkezidir. Rodos Şövalyeleri 300 yıl boyunca devam eden hakimiyetleri süresince üs olarak kullandıkları Kıbrıs'tan, Kudüs'e, Bodrum'dan, Girit'e kadar olan bölgedeki kentlerin tamamına görkemli kaleler inşaa ederek Ortaçağ savunma mimarisine yön verirler. Osmanlı ordusuna büyük kayıplar verdiren, Haçlıların savaş sanatı ve korsanlıkta uzman bu yenilmez örgütü, uzunca yıllar İslam hakimiyetine girmek istemeyen tüm birlikleri Rodos'a davet ederek şehri Doğu Akdeniz'in en dokunulmaz kalesi haline getirirler.

Yüzlerce yıla dağılan mücadele ve yenilgilerin ardından Osmanlılar, 1522'de beş ay süren kuşatma sonucu Rodos'a girmeyi başarınca (Rodos'un düşmesiyle Oniki Adalar ve Bodrum Kalesi de teslim olur) önce Malta'ya, 1834'te ise şövalyelere tanınan diplomatik dokunulmazlık ve ayrıcalıklar karşılığında, kendilerine ait toprakları tümüyle terkedip Roma'ya çekilen örgüt, günümüzde Birleşmiş Milletlere gözlemci statüsünde katılmaktadır. Bugün kendilerini daha çok hayır işlerine adayan hümanist bir tarikat görünümündeki Rodos Şövalyelerinin, 104 ülke ile süregiden diplomatik ilişkileri ayrıca incelenmeye değer.

Kısaca özetlediğim bu ayrıksı tarih Rodos'u, Yunan - Ortodoks dünyasının uzantısı olmaktan ziyade Latin - Katolik dünyasının Doğu Akdeniz'deki en görkemli manevi mirası haline getirir. Neredeyse tümü İyon tipi köy mimarisinden meydana gelen diğer Yunan adalarının aksine şehirdir, orta çağdır, neo-klasiktir, gotiktir, moderndir, bulvarlıdır, meydanlıdır, kalabalıktır, eleganstır, deyim yerindeyse Rodos; jantisidir adaların. Mykonos gibi sonradan görmesi ve züppesi ile değil, Orta Çağ'dan itibaren Rodos'u mesken tutan kent kültürü ve kentli nüfusu ile şaşırtıcıdır. Bu büyük farkını, uzun yıllar süren İtalyan hakimiyetine borçludur. Bu nedenle bir Ortodoks (köy) adasından ziyade, Latin-Katolik şehirlerine benzer bir heybetle karşılar ziyaretçilerini, yedi farklı şehir kapısından... Adeta İtalya'nın, Ege ve Akdeniz'in kesiştiği sulara açılan son şehri, son büyük sancağıdır. 19.yüzyıl boyunca inşaa edilen kamu binalarının da tümü İtalyan mimarların eserleri olduğu için, kentin mimari silüetini kolonyal kimliği belirler. Üstelik hala adım başı İtalyanca duymak, adanın tüm diğer dilleri ile karşılaşmak kadar olasıdır.

1923'te Türkiye - Yunanistan arasında gerçekleşen nüfus mübadelesi sırasında Rodos hala İtalyan toprağı sayıldığı için (Lozan'da Oniki Adaların İtalyan yönetiminde kalması kabul edilir), adada yaşayan Türk azınlığı mübadeleye tabi tutulamaz. Bu nedenle günümüzde hala süreçten etkilenmeden yaşamlarına devam eden ortalama 3.500 nüfuslu bir Türk tebaası mevcuttur. Anadolu'da yaşayan Rodos kökenlilerin sürgünü, adanın Almanlar tarafından işgal edildiği sırada gerçekleşir ancak tam anlamıyla bir etnik temizlik gerçekleşmez. Almanların 1945'te Rodos'tan çekilmek zorunda kalmalarının akabinde, 1947'de gerçekleşen Paris Antlaşması ile birlikte Oniki Adaların resmen Yunanistan yönetimine geçmesine karar verilir. Yunan ulus devleti için son derece ayrıksı duran bu multikültürel kale, yönetimi altına gireceği her ulus devlette olacağı şekilde zorunlu bir çoraklaşma yaşa da, bugün hala kültürlerüstü özellikleriyle ziyaretçilerini ulus devlet öncesi gündelik yaşam deneyimleri üzerine "düşünmeye" davet eder.

Tüm UNESCO koruması altındaki şehirler gibi Rodos'ta "old town" ve "new town" tabir edilen iki farklı merkezden meydana gelir. Orta Çağ Mahallesi, Latin mahallesi, Yahudi mahallesi, Osmanlı mahallesi gibi tarih boyunca Rodos'u mesken tutan farklı kolonilerin yerleşimlerinden meydana gelen surlar ile çevrili koruma altındaki eski şehir, Bostancı - Bağdat Caddesi hattını aratmayan yeni şehre bağlanır. Bu iki büyük merkez arasında 1930'ların sivil "köşk - konak" mimarisini izleyebileceğiniz olağanüstü güzellikle mahalleler mevcuttur. Philadelphia Caddesi, Miami Plaji gibi Amerikan ikonlarının, casinolar ile çevrelendiği yeni şehir, kentin turizm dışındaki dinamiklerine akmanızı sağlar. Böylelikle tek bir tatil içerisinde hem şehir, hem doğa, hem kültür, hem gelenek, hem modernite tatmak isteyenlere özel ayrıcalıklar sunar Rodos.    

Bazı yorumlardan okuduğum kadarıyla Türkiye'den giden Mykanos - Santorini hattına sevdalı pek çok arkadaş beton yığını olmakla suçlamış Rodos'u. Yüzyirmi bin nüfuslu (Bodrum, Fethiye, Datça ve Marmaris nüfusunun toplamından daha kalabalık) bir merkezde olduklarını farkedemeyerek sanırım.. Doğrudur, Rodos betondur haliyle, fakat o betonların arasında nice modern detay gizlidir, okumasını bilene.. Yoksa aynı mantıkla yaklaşacak olursak Büyük Ada'da tahta yığınıdır, ahşabın tarihçesini bilmeyene.

İster İtalyan olsun, ister Alman işgalinde, adı ister Yunanca okunsun, istenirse yazılsın Türkçe, Kaş ile Meis'i dahi birbirinden ayırmayı becermiş bir insanlığın tarihinde, bunlar değildir mesele...

Rodos'ta Doğu Akdeniz sakinlerinin tümüne hala yer var ve aramızdaki mesele, biraz da bu.



Rodos Hakkında kısa kısa;

* Pasaportunda Kuzey Kıbrıs girişi olanların Yunanistan'ın Güney Ege yönetim bölgesi olan Oniki Adalar sınırlarına girmeleri yasak, konu İsrail - Filistin meselesinden farksız, öncelikle bu detaya dikkat edin. TC vatandaşları Kuzey Kıbrıs'a girişte zaten pasaport kullanmak zorunda değiller ancak yanınızda bir yabancı misafiriniz olabilir, Kuzey Kıbrıs'a giriş yapmış olabilir, aniden moraliniz çok bozulabilir, diye ekliyorum.. Oniki Adalar yönetimi bu konuda net.

* Rodos'a gitmek için Bodrum en doğru liman değil. Bodrum Kos'un sınır kardeşidir. Rodos ise Akdeniz'de, bir nebze uzak.. Rodos'un ana karaya en yakın olduğu yer Marmaris limani. Marmaris, Datça ve Kaş civarındaysanız adaya çok daha yakın olduğunuzu unutmayın; yani biletin çok daha ucuz, yolculuğun çok daha kısa süreceğini.. Fakat bunun için de kalkıp Marmaris'e gitmeye değmez, Bodrum'dan iki buçuk, denizin durumuna göre en fazla üç saat.

* Bodrum - Rodos ve tüm diğer adalar ile ana kara arasında iki tip toplu taşıma seçeneği mevcut, bunlardan birisi hydrofoil diğeri ise catamaran. Hydrofoil su yüzeyinde adeta uçarak ilerleyen, tüpe benzeyen, yolculuk esnasında kanatları açılan bir tür jet feribot, en büyük dezavantaji ise uçak gibi yolculuk boyunca yerinizden kalkamamanız. Yolculuk haliyle daha kısa sürüyor ama benim gibi güverteye çıkayım, içkimi yudumlayayım, sigaramı tüttüreyim, güneşleneleyim diyorsanız hydrofoil'i unutun. Biletinizi alırken feribotun modelini mutlaka sorun, tavsiyem hydrofoil'den kesinlikle bilet almamanız. Catamaran yavaş ama içerisinde barı var, çok geniş tuvaletleri var, avlusu var, güvertesi var, terası var, hikayesi var anlayacağız; yaşamak isteyene..

* Oniki Adalar yönetimi içerisinde en iyi Türkçe konuşan toplumun Rodos'ta yaşadığını unutmayın, zira her Rodoslu üç - beş dil ile ifade eder kendisini, görgülerinden gelir, yaşam kültürlerinin parçasıdır çok dillilik. Öyle "merhaba nasılsın" değil, derin muhabbetlere dalarlar sizinle.. O nedenle mal gibi nasıl olsa yurtdışındayım diye Türkçe olarak saçmalamaktan kaçının, zira İtalyanca ve Türkçe'nin İngilizceye çok daha baskın olduğu bir adadasınız, bozarlar... Etrafta çok fazla Türkçe olarak saçmalayan turist görüğümden ve hallerine üzüldüğümden, bu maddeyi ekliyorum.

* Rodos için valizinizi hazırlarken, aynı zamanda bir başkente gideceğinizi aklınızdan çıkarmayın. Mutlaka valizinizde iki üç parça şık kıyafet ve hatta rugan ayakkabılar bulundurun. Hava sıcaklığı sizi yanıltmasın, zira Rodos şehri etrafını saran ormanlardan ve coğrafi konumdan dolayı her daim serindir. Rodoslular sokakta terlikle dolaşmayı (dolaşanları) sevmez. Akşam olduğunda şehrin asıl sakinleri kuaförlerden çıkar ve size Rodos'un gerçek yaşam kültürünü gösterir. Ortalıkta don paça gezen Rus turistlerin konumuna düşmek istemiyorsanız, "rahatlığınızdan" bir nebze ödün verip aynı Ortaçağ sokaklarını bir de gömlekli, ruganlı gezmeyi deneyin.. Ben buna bayılıyorum mesela!

* Rodos'a daha önce hiç gitmediyseniz, minumum üç, ideal olarak altı güne ihtiyacınız olduğunu unutmayın; büyük bir adadasınız. Günübirlik turlar Rodos için kesinlikle uygun değil, yalnızca eski şehri gezmeniz iki gününüzü alacaktır. Üstelik Rodos gündüz değil, gece keşfedilmesi muhteşem bir şehir... Tur şirketlerine kanmayın. Rodos'ta her keseye göre alternatif mevcut, diğer adalar gibi üç - beş otelin tekelinde değilsiniz. Casino bölgesinin arka mahallelerinde geceliği 20 euro olan pansiyonlardan, geceliği 500 euro olan rezidanslara kadar sayısız seçenek var. Ben sezonun en yoğun günlerinde geceliği 40 euro'dan (kahvaltı dahil) yalnızca 6 özel odası olan köşkten dönüştürülmüş bir butik otelde kaldım, emsallerinin İstanbul'daki geceliği en az 250 TL. Üstelik rezervasyon bile yapmadım, Rodos'ta her ihtiyaca uygun seçeneğin kolaylıkla bulunabileceğini bilerek..

* Rodos'un gece yaşantısı Bodrum'u aratmayacak kadar hareketli, farkı ise Bodrum ve Çeşme fiyatlarının yarısını ödemeniz. Alkol son derece ucuz. Yunan menülerinin büyüklüğünden sanıyorum ayrıca bahsetmeme gerek yok, kekik ile kızarmış dört dev parça domuz pirzolasına ödemeniz gereken fiyat en fazla 5 Euro, patates kızartması ve salata yanında...

* Adada Rodos dışında Lindos, Faliraki, Afandu, Paradisi, Tiranta gibi çok güzel başka şehirler var. Toplu taşıma son derece gelişmiş. Günümüzde şehrin meyve hali olarak kullanılan Gotik bedesten'in bulunduğu meydandan 15 dakikada bir tüm diğer şehirlere otobüs kalkıyor, günübirlik turlar için Lindos ve Faliraki'yi mutlaka öneririm.

Sonuç olarak komşuya iade-i ziyaret vakti, RODOS'tan başlayın.

Not: fotoğrafları orijinal boyutta görmek için üzerine tıklamanız yeterli.

Şehir kapıları;






New Town;






Orta Çağ Mahallesi;















Old Town;











PS: Zaman bulursam Oniki Adalar içerisindeki diğer gözdelerim; Symi ve Kos'u yazacağım.

9 Temmuz 2013 Salı

K. (201 erkeğin kürtaj manifestosu)


Tarih 5 Nisan 1971… Fransa’da Le Nouvel Observateur dergisinin 334. sayısı, okurlarını şoke eden bir manifestoyla çıkar. Fransa’da yüzlerce kadın bir araya gelmiş ve ülkedeki kürtaj yasağına karşı ‘343 Kaltağın Manifestosu’ adlı bir bildiri kaleme almıştır. Aralarında ünlü felsefeci ve yazar Simone de Beauvoir, efsane oyuncular Catherine Deneuve, Jeanne Moreau, şarkıcı Brigitte Fontaine, yazarlar Marguerite Duras, Françoise Sagan gibi isimlerin de bulunduğu 343 kadın tarafından imzalanan manifesto Fransa’da büyük yankı uyandırır. Bildiride, kürtaj yasağının sorumluları olarak görülen dönemin cumhurbaşkanı Georges Pompidou ve hatta Papa bile ‘faşist’ olarak nitelendirilir.

Tarih 1 Mart 2013… Türkiye’de kürtaj yasağı tartışmaları sürerken 201 erkek bir araya gelir ve kadınların kürtaj hakkını savunmak amacıyla sessiz sedasız bir kitap çıkarırlar. Yazar Ozan Önen ve Ceyda Pırıl Köstem’in girişimiyle başlatılan, Bencekitap Yayınları tarafından yayımlanan ‘K.’ adlı kitapta, bu kez erkekler bireysel kürtaj manifestolarını kaleme alırlar.

‘K.’ kitap [projesi], ülkemiz gündemine aylar önce oturan, kürtaj yasası tartışmaları ekseninde, yasanın çıkmasına karşı duran erkeklerin fikirlerini kamuoyuyla paylaşmak, toplumun her kesiminden erkek sesleri alarak, kadınların sesine ses katmak amacıyla yürütüldü. Kitap henüz taze, ancak ülkenin bellek uzamı kısa, bu tür zahmetli çalışmaların çok kanaldan beslenmesi, uzun süre soluk alabilecekleri farklı mecralarda yer bulması gerek. Bu maksatla, kendi yazdığım kısmı buraya alıyorum. Kitabın tamamının okunmasına ve kalıcı olmasına tuz olsun dileğiyle.

.....................................

Neo Con(CON)izmler

Tayfun Serttaş (Sanatçı, Yazar - 1982)

90’lı yılların başıydı. Dünyaya SONY marka renkli bir televizyon ile bağlanıyorduk, limon bahçeli evimizden... Reagen Döneminin travmasını Baba Bush’un tedbirleriyle yumuşatmaya çalışan ABD’den türlü tuhaf haberler gelmekteydi. Bu haberlerin belki de en tuhafıydı (ya da bizim çok tuhafımıza gidiyordu o zamanlar) KÜRTAJ.

Bir özgürlükler imparatorluğu olarak “koca” ABD’nin, kürtaj gibi  tartışması dahi yapıl(a)mayacak bir HAK konusunda çalkalanmasını, son derece yadırgıyorduk. Açıkça söyleyeyim; cahil olduklarını düşünüyorduk.

Kürtajin “tartışması yapılabilecek” bir konu olduğunu, çocuk gözlerimle tamı tamına o yıllarda, SONY marka renkli televizyonumuzdan, ABD’li muhafazakar siyasilerden öğrendim. Öğrendik.

İlerleyen yıllarda başta Vatikan olmak üzere yer yer Avrupa’nın küçük muhafazakar şehirlerinden, sürekli olarak ise ABD’nin bazı eyaletlerinden bu tip haberler pompalanmaya devam etti, sanıyorum...

99 senesinde televizyon izlemeyi tamamen bıraktım, bu “manasız” tartışma ile de çoğu Türkiyeli gibi bir daha alakadar olmadım. Batılı muhafazakarların akşam sohbetlerimize kattıları gülünç bir polemik nostaljisi olarak kaldı.

Biraz da bundan dolayı sanırım, Türkiye’nin şu an tartıştığı konuları izledikçe garip bir “nostalji” duygusuna kapılıyorum, bir tür geriye dönüş sanki.

Ne kadar eleştirirsek eleştirelim, Türkiye Cumhuriyeti medeni kanunu, bireysel haklar konusunda döneminin öncü medeni kanunlarından birisiydi. Üstelik bu haklar Avrupa’da olduğu gibi kitlesel direnişler sonucu kazanılmadı. Bu nedenle bireysel özgürlüklerin büyük bölümü zaten tepeden indi, bizler için hep vardı. Biraz da ondan olacak, bedel ödenmeyen şeyin kıymeti bilinmezmiş misali, şimdi Türkiye kamuoyu bir yandan bu gündemi yadırgıyor, diğer yandan kendi geçmişinde hiç tartışılmayan bu konuların dahi gerçekte mücadele verilmesi gereken hayli ciddi meseleler olduğunu kavrıyor. Bu ilk kez yaşanmıyor.

Cumhuriyet Devrimi sonrasında kazanılmış hakların bir kısmını kaybetmiş durumdayız artık. Demokrasi tarafların elinde birer oyun hamuru gibi araçsallaşırken, bireylerin temel hak ve özgürlükleri sayılması gereken birçok konuda taviz verilebiliyor.

Bu işin içinde bir paradoks, bir tezatlık olduğu kesin. Bazen konuşmaya nereden başlamalı kestiremiyorum, ama çoğu kere dönüp dolaşıp dünyanın genel haline de yoruyorum bu durumu. Dünya bir tür tersine evrim geçiriyor, Neo Con’ların insan uygarlığına en büyük armağanı bu oldu sanırım, sürekli ama sürekli olarak Amerika’yı yeniden keşfetmek durumunda kalıyoruz, bu da ister istemez bir tür kalıtsal zeka geriliği hissi yaratıyor. Yani başa dönersek, bence hala 80 sonrasının atlatılamamış travmalarındayız. Üstelik artık travma yayıldı.

Biz bunları tartışıyoruz da, yan komşularımız uzaya çıkıyor durumda değil. Soğuk savaş yıllarının teknoloji ve endüstriye dayalı rekabet psikolojisi, dünya genelinde yerini bir bezginliğe bıraktı. Materyalizm çok fazla kan kaybetti. Uluslar potasiyel yaratıcılık hacimlerinin çok küçük bir yüzdesini kullanarak yaşıyor, bunu göz ardı edemeyiz. Bana kalırsa artık “ilkele dönmekte” hiçbir mahsur görmüyorlar. Kendisinden bezmiş ülkelerle çevrili etrafımız, özellikle Doğu Akdeniz bir açık hava tımarhanesi gibi... Topluca lanetlenmiş gibiyiz.

Özele dönersek; üreme konusunda çok tasarruflu davranmış bir aileden geliyorum, haliyle tek çocuğum, babam iki kardeş, dedemler dahi öyle... Gücünü soydan soptan değil, nitelikli bireyden almak biraz da kendi tarihimden olsa gerek, özüme işlemiş bir anlayış.

Çok çocuklu aileler benim için daima bir üzüntü kaynağı olmuştur. Çünkü aile denilen kurumun hacmi belli bir sayıda insana gereken ilgiyi gösterecek kadar, daha fazlası değil. Manevi hacimden bahsediyorum, asla ekonomik anlaşılmasın, cebindeki para ne olursa olsun anne ve baba şefkati denilen şeyin bir dozajı ve belli limitleri var. İnsan bedeni dahi bir kişilik esasında, bu ruhtan daha fazlasını beklemek onu otomatikleştirmektir.

18. yüzyıldan itibaren yer kürede türevlerini gördüğümüz ve sonuçlarını izlediğimiz politikalar bunlar. Şu anda Türk üretmek istiyorlar ve bunu adeta bir tavuk çiftliğinde verimli civciv üretme metoduymuş gibi stratejilendiriyorlar. Eğer insan nüfusu tek başına yeterli bir anlam ifade etseydi “bugün Çin, Hindistan, Endonezya gibi ülkeler...” falan filan demeyeceğim. Bunun tartışmasını yap(a)mayacak bir yüzyıldayız. Ben böyle bir şeyi tartışamam. Çünkü tartışılacak şeyler vardır hayatta, bir de tartışılmayacak şeyler. Kürtaj gibi evrensel bir hak, benim açımdan tartışılmayacak şeyler kategorisine girer. Nokta.

Mevcut stratejiyle bugün üretirler, fazla gelirse yarın keserler, ben böyle anlıyorum artık, böylesi bir ilkesel faşizme doğru eviriliyor çünkü süreç. Bireyin özgünlüğü ve emsalsizliği git gide sıfırlanırken, sınırlanırken, silikleşirken, kolonilerin değeri kelle sayısı üzerinden biçilmeye kalkılıyor.

Bu finansal bir anlayışı, demografiye dikte etmektir.

Evet, faşizmdir.

4 Temmuz 2013 Perşembe

Gezi neden, değil, olamaz.


(notlardan)

Gezi Direnişi'nin Cumhuriyet tarihinin bugüne değin gördüğü "türlü tuhaf" direnişten belki de en temel farkı; refleksif yaratıcılığında yatıyordu. Alışık olduğumuz eylem tiplerinden farklı olarak, bu direnişin nasıl görünmesi, kamuoyuna hangi imajlarla sunulması, medyaya ne şekilde paketlenmesi gerektiğine dair alınmış bir kolektif karar olmamasına rağmen, (ki belki de böyle bir kararın alınamamasıydı süreci görsel serüvene çeviren) kısa sürede Gezi Direnişi dünyanın en iyi "fotoğraf" veren eylemlerinden birisine dönüştü.

Bir tür refleksivite, kendiliğinden doğdu.

Kendilerini analizin öznesi olarak ele alma kabiliyetleri son derece yüksek (genç) direnişçiler, süreç boyunca siyasiler, medya ve kamuoyundan atılan tüm taşları bumerang etkisiyle çıktığı kaynağa geri fırlatmayı başardılar. Bir de atılan biber gazı fişeklerinin neredeyse tümünü, polise geri fırlattılar.

Bu geri fırlatışlar, kendilerine münasip görülen söylem ve muamelenin karşı tarafa aynen iade edilmek süretiyle ironikleştiği yeni bir anlam dünyası doğurdu. Bu sivil dil sayesinde direnişi kırmak için kullanılan tüm araçlar, bizzat direnişçiler tarafından anlam zenginliğine uğratılarak, direnişi güçlendiren fonksiyonel sembollere dönüştü. Kısaca yola "silahsız" çıkan bu hareket, kendisine doğrultulan tüm silahları hedef şaşırtarak doğrultana yöneltti.    

Sanat tarihinden izlemeye hayli alışık olduğumuz, bir formül.   

Şimdi popülist sanatlar bunu kullanabilir, ama teorik iddialar taşıyan bir sanatçının kalkıp böylesine göz önünde olan bir formülü klonlaması, aynı zamanda "sisteme entegre etme" anlamı taşıyacağından dolayı..

Halbuki sanatçının görevi "entegrasyon" değildir.

Gezi Direnişini deyim yerindeyse kendi haline bırakmak, ve kendi enerjisini taşımaya böylesine gücü yeten bir harekete, bir nebze olsun zaman tanımak gerektiğinden dolayı, zaten yaratılmış bir organik imge olarak Gezi; yaşayan, nefes alabilen, doğurgan özelliklerini aktarabilme kabiliyetine sahiptir. Yalnızca bu özelliği bile onu, sanata eşdeğer bir merbetede tartışmaya değer. Bu bağlamda üretilecek "gözlemci" (yan) sanatlar, her yan sanayi ürünü gibi, reprodüksiyon değeri dışında anlam taşımayacaktır.

O nedenle Gezi Direnişinin kendi inisiyatifi dışında "sanatsallaşmasına", en az "meta sanatlara" gösterdiğimiz kadar tepki gösterebilmemiz, üstelik bu tepkiyi bir an önce göstermemiz, üzerine; o ticari galerilerin kapılarından hiç geçemeyecek olan diğer direnişçilerin sinerjilerini eklemleyerek, vicdani bir hassasiyetle bunun karşısında olmamız gerekir diye düşünüyorum.

Benimle tam aksi yönde düşünenleri de seviyorum. Buna hakkım olmadığını sık sık dile getirdiler, fakat ben de direnişin ilk saatlerinden itibaren orada olan birisi olarak, gördüğüm, bildiğim, izlediğim ve emek verdiğim bir sürecin bizim ellerimizle manipüle edilmesini, altı ay sonra o direnişten çıkacak sanatın kaça sattığının, direnişin kendisinden çok daha fazla konuşulur hale gelme tedirginliğini duyumsadığım için, en azından "şu an çok erken" demeye hakkım olduğunu öngörüyorum. Ben bu yazıyı editlediğim dakikalarda Mısır'da bir askeri darbe olmuşken ve henüz hiçbirimiz "hangi yeni otoriyete" hizmet ettiğimizi tam anlamıyla kestirmezken, sanat bu sürece "katkı sağladığı" sürece hedefine yaklaşır.

Bunun da en kolay yöntemi, gerektiğinde galeriden alıp sokağa fırlatmaktır, sokaktakini içeriye taşımak değil.   

1 Temmuz 2013 Pazartesi

Istanbul: 9 Responses / by Sam Thorne@friezeblog


For LINK

Tayfun Serttaş

My house is only 300 metres away from Gezi Park. As a member of the neighbourhood, I was part of the resistance from the very first day. During the first three days, the police burned down our tents in morning raids and tried to block the resistance, which started with a very small group of people. As a result of our calls through social media, the protest quickly spread to the whole country and more than 2.5 million people took place in the resistance in Turkey.

When I look back at this month, the most dynamic month I have ever experienced, I realize that I saw changes take place that I had always believed were impossible. In truth, I had grown bored with Turkey. In a place where everything was linked to the economy and development, it looked like civilian initiatives were going to be much harder. We couldn’t see the economic success of the AK Party in the social and cultural spheres. But now Istanbul is once again the best place for me to live. I’m so proud of the city that I’m living in. In a way, this resistance helped me make peace with Istanbul and refreshed my trust in this city. Above all else, this resistance showed millions of Istanbulites who they were sharing their city with. This was the real thing that gives a city its honor back, a secret negotiation among its residents.
I believe we reached this ground, we can sit at the same table from now on for any common problems we encounter. This is the most important gain because the communication among the urban population was almost non-existent previously. Right now, on the other hand, in order to listen to each other’s problems we are organizing neighbourhood forums and hosting people from other neighborhoods to solve our problems together. We will gain many things from this process, but I believe the most important one will be social negotiation.

Tayfun Serttaş is an artist based in Istanbul.

24 Haziran 2013 Pazartesi

Ne değişti? / What changed?


What changed?

In 2007 I graduated from the MA program at Yıldız Technical University's art and design faculty with my thesis entitled "Photographs and Minorities in İstanbul as a Means of Cultural Representation in the Process of Modernism."

Today the (newly appointed) dean of this same faculty is "accusing" participants in the Gezi Park resistance of being Armenian, Greek and Jewish and calling for research into their ethnicities...

What changed in Turkey's academy in just seven years?

......................

Ne değişti?

"Modernizm Sürecinde Kültürel Bir Temsiliyet Aracı Olarak, İstanbul'da; Fotoğraf ve Azınlıklar" başlıklı tezim ile YTÜ - Sanat ve Tasarım Fakültesi yüksek lisans programından 2007 senesinde mezun oldum.

Bugün aynı fakültenin (yeni atanan) bölüm başkanı, Gezi Parkı direnişçilerini Ermeni, Rum ve Yahudi tebası olmakla "suçluyor" ve soylarını araştırmaya davet ediyor...

Yedi senede Türkiye akademilerinde ne değişti?




photos by Vasıf Kortun

23 Haziran 2013 Pazar

yumuşak karında siyasetsizleşme; direnişin dirençsizliği.

Ülke genelinde iki buçuk milyon insanın sokaklara döküldüğü bir direnişte, eksikliği hissedilen şey enerji değil, bu enerjiyi sağlımızı bozmadan kontrol edebilecek bir irade. Toplumsal zemini ve psikolojik üstünlüğü böylesine hızlı yakalamış bir hakeretin, aynı manevra kabiliyetini siyasi kulvarda gösterebilmesi. 

Çünkü iki buçuk milyon insanın sokaklara döküldüğü bir direniş söz konusu olduğunda, ne yazik ki yatay örgütlenme aleyhimize işliyor. Tek bir grubun ortaya koyacağı provokatif tavır, şu aşamada tüm bileşenlerin zarar görmesine müsait kapılar aralıyor. Böylelikle direniş, kendi kendisini kıran yeni bir ivmeye doğru (mu ?) kayıyor. Sistem tam olarak biz "amatörlerden" bunu mu bekliyor? Aynı sokaklarda amaçsızca kalakalmamız... 

TEMEL SORU BU 

Gün itibariyle sokaklarda bir gencin daha gözünün çıkmasına hiçbirimiz razı gelemeyeceğimize göre, bu süreçte sorumluluk alanların kibirlerinden bir nebze ödün vererek daha fonksiyonel ve çözüme yönelik yol haritaları üzerinde çalışmaları, açıkça fazla mesaiye kalmaları gerekiyor... Ne yazik ki sorumluluk almadan siyaset sahnesine çıkılamıyor, sorumluluk almak ise eleştiriye açık olmayı gerektiriyor. Kısaca kimsenin "dokunulmazlığı" yok.   

Bu bağlamda Taksim Dayanışması'nın iki temel sorumluluğu ortaya çıkıyor; 

1. Direnişi temsil eden gruplar arasındaki müzakereyi sağlamak. 

2. Devlet ile Direniş arasındaki müzakereyi sağlamak. 

Direnişi temsil eden gruplar arasındaki müzakere forumlar aracılığı ile, ve eylemlerin ilk gününden itibaren gruplar arasındaki karşılıklı empati ve toleransa dayalı iletişim sayesinde kendiliğinden oluşuyor, daha fazlası da oluşacak gibi görülüyor.. Böylesine çoğulcu bir direnişte, aslında çok daha zor olması beklenen bir eşik, mucizevi bir şekilde aşılıyor. Böylelikle büyük bir yük, adeta içgüdüsel olarak Taksim Dayanışması'nın üzerinden alınmış oluyor. 

Geriye ikinci adım kalıyor. Yani, eski solcuların deyimiyle biz çoktan 6 tonluk bir fil olmuş iken, memleketin tüm meydanlarını doldurmuş iken, kimsenin bizi oradan kaldırmaya kolay kolay gücü yetmeyecek iken, üstelik tüm uluslararası medya ve de sosyal medyayı arkanıza almış iken, buradan tüm dünya ile paylaşabileceğimiz net kazanımlar elde etmek.

Ne yazik ki DİRENİŞ, bu noktada tıkanıyor. 

Cumhuriyet tarihinin gördüğü bu en sivil ve de en hakkaniyetli girişim, bir ayı dolduracak olmasına karşın "elde var sıfır" hesabıyla sokaklarda "sık bakalım" demeye devam eden bir gençliğin "yaz heyecanına" terkediliyor.. Hali hazırda "şımarık" olmakla, "elitist" olmakla, "amaçsız" olmakla, "pasifist" olmakla suçlanan bir hareket, sokaktaki motivasyonunu ve gücünü siyasi alana kanalize edemeyerek, adeta kendisine yönelen suçlamaları haklı çıkartıyor.

Dün, Taksim Meydan'a karanfil bırakmak amacıyla, bitiş ve dağılma saati kamuoyuna duyurulmadan bir kaosa dönüşen girişim, bunun en açık göstergesi oldu. Bir ülkenin en önemli meydanını 20 gün işgal etttikten sonra (ki birçok ülkede bu başarı bile tek başına hükümetin düşmesi için nedendir) aynı Meydan'ı polisin insafına terkedecek şekilde kitleyi amaçsızlaştırmak, içerisinde hepimizin büyüdüğü ve olgunlaştığı bu direnişin bir nebze özeleştiriye ihtiyacı da olduğunu ortaya koydu.

Görünüm itibariyle DİRENMEKTEN bir adım öteye geçilemiyor. Halbuki bunun, bir sonraki adımı var, bir sonraki adımı, ve bir sonraki adımı daha tezahür etmek gerekiyor... Önümüzde uzun bir yol var; yormadan ve yorulmadan soğukkanlılıkla üstesinden gelmemiz gereken şeffaf bir müzakere süreci. 

Grup içine kapalı bir temsiliyet lüksüne sahip olmayan, en azından benim kendilerine bu misyonu biçmediğim Taksim Dayanışması'nın klasik eylem modellerinden kopyalanmış "cek-cak" ile biten işlevsiz listeler hazırlayıp sosyal medyada paylaşmak yerine, belli kapılara çoktan DAYANMIŞ olması gerekiyor. 

Bugünün koşullarına ve direnişin gücüne yakışan her türlü girişimde, kendileri ile "dayanışıyor" olacağım; o kapılarda..   

18 Haziran 2013 Salı

Semiha Berksoy - 2001


"hepiniz birer fenixsiniz çocuklar. SOL sesini verdim. Ölümü yendim. Herkesin SOL sesi farklıdır çocuklar... Benimki Müzikti. Sizinki farklı bir şeydir çocuklar."

"hepiniz birer fenixsiniz... Anka kuşusunuz... Sakın karamsar olmayın çocuklar. Öyle bir köşede büzülüp kalmak olmaz. Havalandırın kanatlarınızı..."

Semiha Berksoy - 2001

biraz itiraf, biraz olasılık, biraz istifa.

Başlarken; bu bir özür yazısı değildir. Bu yazı, hazırolda bekleyen eli bayraklı, postal sevdalısı "muhaliflerden" farklı olarak, bugüne değin AKP iktidarını anlamaya, özümsemeye ve çözümlemeye çalışmış kesimlerin bugünkü reflekslerinin çok daha gerekli olduğuna duyulan inancın sonucunda, sorumluluk bilinciyle kaleme alınmıştır. Amaç günah çıkartmak değil (ki günah çıkartmak da son derece ahlaki bir eylemdir), birbirlerimizi daha fazla ötekileştirmeden alacağımız yolun zeminini araştırmaktır.


İşte tam olarak son yirmi gündür maruz kaldığımız BU SİSTEM, henüz 18 yaşında beni, bahçesi limon kokan bir villadan çıkarıp sol örgütlerin kucağına oturttu. Bundan tam 13 sene önce, bu mevsimlerde. Seneler sürdü iç hesaplaşması. Hala da, başımı yastığa koyduğumda, dişlerimi sıkar hesaplaşırım..

Ben ve benim gibi, orijinden gelen bir ilişkisi olmamasına karşın AKP iktidarının çoklarının gözündeki anlamı, kişisel tarihlerimizle harmanlanmış bir gerilimin son bulacağına dair inançta gizliydi. Sisteme dair bir güven yitiminin, olasılıklar arasındaki en anlaşılır sesine dönüşüyordu AKP. Türkiye'de liberalleşme (bir nebze) önemliydi. Yalnızca bu nedenle dahi, belli müştereklerde buluşmaya değerdi. Ben ve benim gibi başka çocuklar, geleceklerini öfke sarmallarında bulmasınlar diye.

Özellikle ilk dönemi süresince AKP'yi farklı başlıklarda destekledim ve sanırım AKP'yi desteklediğim akıcılıkta da, başka bir partiyi desteklemedim.. Oyumu vermedim, fakat konjonktürde çoğu kez kendimi AKP'yi savunurken buldum. Ülkedeki oyların ciddi bir bölümünü zaten garantilemiş olan bir partiye oy vermek değildi mesele, aramızda bir köprü oluşturmaktı, bunu yaptım. Geçtiğimiz son iki seneye kadar da, bu tavrımdan dolayı hiç şüphe duymadım.

Bir zihinsel egzersiz olarak dahi; Cumhuriyet tarihi boyunca yok sayılmış azımsanmayacak bir tabanı anlamak, katılımcı demokrasinin sınırlarını farklı cephelerden yoklamak, Türkiye'nin dünya üzerindeki konumunu bir de Ortadoğu merceğinden okumak, modernizmin yakın tarihiyle o tarihin dışarıda bıraktıkları üzerinden hesaplaşmak, otoriter laikliğe demokrasi aracılığıyla mesafelenmek önemliydi. Çevremi kuşatan sisteme bir de bu mesafeden bakmak, o güne kadar (gerçekten) yapılmamış bir zihinsel egzersiz olarak dahi, gerekliydi. Bu nedenle AKP'ye, pek de şüpheci yaklaşmadım.

Bugün ise şüphe duyuyorum.

Çünkü bugün AKP beni aldatmakla kalmıyor, beni APTAL yerine koyarak aldatıyor.

Çünkü ben ve benim gibi Türkiye'de liberalleşmenin gereğine inanan birçoklarını yarı yolda bırakarak, kendisine zulmedenlerden ödünç alınmış sihaları, bedenlerimizde deniyor. Vakt-i zamanında ideolojik olan bir problemi sosyolojik alana çekerek, aynı kutuplaşmadan, bu kez çoğunluk bilinciyle faydalanmaya çalışıyor. Terkettiği sevgilisini "fahişe" olmakla suçlayan bir maçonun intikam hırsıyla, bencilliğin ve kibrin tüm klişelerini kullanarak; iftirayla, yalanla, manipülasyonla, sansürle, aşağılamayla bir toplumu dize getirebileceğini sanıyor. Bugün AKP, izlerken gözlerimize inanamadığımız derecede kötü yazılmış bir senaryoyu meydanlarda sahneliyor, üstelik bunu sözde siyasal profesyonelleşmenin zirve noktasında yapıyor.

Bunu, bilinçli olarak yapıyor. Yoksa kimse beni "çıldırmış" olduklarına inandıramaz. Hepimize ne kadar güçlü olduğunu, ne kadar yenilmez olduğunu, ne kadar zalimleşebileceğini kanıtlamaya çalışıyor. Sinir uçlarımızın en hassas noktalarına paslı iğneler saplayarak, ruhlarımızda kalıtsal hasarlara yol açmaya çalışıyor. Aslında hiçbir şeyin nasıl da değişmediği HATIRLATARAK, hafızalarımızla oynuyor.

Uzatmayacağım; bugüne değin AKP ile sürdürdüğüm tek taraflı empatiden İSTİFA EDİYORUM.

Benim en olağan hassasiyetlerimi, en evrensel değerlerimi, en insani amaçlarımı, en vicdani yargılarımı, en barışcıl eylemlerimi anlamamak için 20 gündür gözümün içine baka baka tepinen bir yobazın başında olduğu bir düşünce sistemi ile, tek taraflı empatimi daha fazla sürdürmek istemiyorum. Kuşkusuz bu dönüş beni, eli bayraklı postal sevdalıları ile aynı saflara koymayacak, hiç koymadı, ancak bundan sonra kendilerini de, en az muhaliflerini eleştirdiğim kadar eleştireceğimi çağrıştırabilir, aksi kanıtlanmadığı sürece, eleştirimin birincil hedefi artık AKP'dir.

Zamanında AKP'nin normalleşmesine katkıda bulunan yazar, düşünür, sanatçı ve tüm diğer kesimlerden, gün itibarı ile (kimseye kulak asmadan) aynı refleksi vermelerini içtenlikle bekliyorum. Bu bir özür değil, aksine bir sorumluluk meselesidir.

Başbakan'ı asıl "marjinalleştirecek" olan, bu duygusal istifalardır. 

14 Haziran 2013 Cuma

KAHROLSUN BAĞZI ŞEYLER


Hani o söyleyecek sözü olmayan, dili olmayan, rengi olmayan 80 sonrası kuşağın zihninden sokağa döküldüğü her halinden belli olan KAHROLSUN BAĞZI ŞEYLER; bir süredir söylemek istediğim, söyleyemediğim ya da nasıl söylemeyeceğimi bir türlü kestiremediğim her şeyin kaldırıma geçen özetidir.

İmla hatalı değildir, aksine, kasıtlı göndermedir.
Otosansüre ve apolitizme yapılan o açık göndermenin (otosansür ve apolitizm ile lekelenmiş bir kuşağın) asıl edebi jestidir, üzerine şapka kondurulan "yersiz" bir G!

Tutarlılığı; özeti geçiciliğinden, hakikate yakınlığından, hedefi saptamasından, ironiyi paylamasından, herkesin payına düşeni almasından gelir.

İfade edilememiş bir neslin mottosu, gün itibarı ile dile getirebileceği en kuvvetli slogandır.

Derindir.

İçinden bir kez, bir kez, ve bir kez daha tekrarlama isteği uyanırken, üstelik tam bir tebessüm edecek iken tekrarlar arasında, sezgisel olarak boğazımızın düğümlenmesi, kolektif hafızanın derinliklerimizde bıraktığı yaradır.  

KAHROLSUN BAĞZI ŞEYLER; beni benden alan, kalbimi o kaldırımda bırakandır.

18.gün, aynı kaldırımdayım.

BAĞZI ŞEYLER KAHROLSUN, diye.

10 Haziran 2013 Pazartesi

Gezi Park likely to dwarf this year's İstanbul Biennial - Rumeysa Kiger / TODAY'S ZAMAN

The image shows Taksim Square’s Topçu Barracks, which were demolished in 1940 on the advice of French city planner Henri Prost. Now, Gezi Park stands in the area once occupied by the barracks. (Photo: Archive)


10 June 2013 /RUMEYSA KIGER, İSTANBUL


While many observers have begun to raise questions about the potential impact that Turkey's ongoing wave of protests may have on international events scheduled to be held in the country in the weeks and months to come, most of these events in fact tend to be related to sports. The event most likely to be affected, however, is actually the upcoming İstanbul Biennial, which may find itself dwarfed by the outpouring of cultural and artistic creativity that has accompanied the protests.

Many of the most striking activities being organized in Gezi Park are those related to arts and culture. From an open-air library built near the center of the park to performances by musicians, theater artists and dancers, every type of artist is supporting this peaceful space through their art. Some figures in the culture and arts world have gone as far as to suggest that this year's İstanbul Biennial, which is scheduled for fall, should be canceled and Gezi Park should be announced as the official biennial instead.

Video artist Köken Ergun told Today's Zaman at the park that a “Gezi Biennial” is a very good idea, since the site now features a very wide group of people from almost every segment of society, which a biennial usually is unable to achieve. “It is not just the artistic performances, but every slogan, every piece of writing is an artwork here. İstanbul Biennial was probably hoping to do something in Taksim Square but it was hard for them to do so because of permission issues. But the people have done it themselves; the whole square and park are now functioning as a biennial. Whatever İstanbul Biennial will do after this cannot go beyond this point. In fact this should be announced as the biennial and all those art experts of the world who regularly come to the opening should come here and see this,” Ergun added.

Another artist-activist, Tayfun Serttaş, said that he has never witnessed such an initiative, such an act of civilian disobedience in his life. “I believe the best location on earth to be right now is Gezi Park. And, of course, art is an important part of what's going on here. Wherever you look there is an artistic performance going on. However, this energy should be channeled properly and artists have a huge responsibility at this point. I call on all the artists in Turkey and the world to come here and give workshops and perform their art here. The more we do so, the more it becomes something else. Some would call it a biennial, some would [call it a] festival, some would not give a name,” Serttaş said, adding that nothing, including the arts, will remain the same in Turkey after these events. “We will have to rethink and discuss everything from now on. We have been discussing about public spaces, gentrification problems and practices and artistic performances in public spaces for a long time in İstanbul. We were feeling very hopeless and the most important thing this brought us is the motivation that we have right now. There won't be just one revolution coming out of this but numerous ones and at least one of them will be beautiful,” he stressed.

In a similar vein, theater critic Yaşam Kaya said that every square meter in the park has been turned into an improvised theater. “William Shakespeare's words ‘All the world's a stage, and all the men and women merely players' have became a reality perhaps for the first time in the world. I think it's a beautiful idea to turn the park into the biennial so that the ‘rebellion art' started by society can be seen by everyone in the world,” he suggested.

Other figures in the art world, on the other hand, do not think that Gezi Park should be considered a biennial. Painter Özgür Korkmazgil for instance says that the issue is not particularly relevant as biennials are not very important events anymore. “In Gezi Park today, we are witnessing an unbelievable manifestation every day. Creativity and criticism are reaching their peaks in the park right now but is not a biennial because biennials only serve sponsors. There is a much younger structure right now in the park. Art is not only performed by the artists anymore; Gezi Park is the biggest example of this. We cannot present the reality of the park as a biennial,” he insisted.

This year's İstanbul Biennial as currently planned aims to “highlight the potential of the discourse of the public domain through an examination of spatial justice and art in the public domain.” However, conceptual artist Banu Cennetoğlu said the reclamation of public space in Gezi Park has entirely pre-empted such a question. “A very well-intentioned but exploitative approach might attempt to appropriate the park for the art biennial. They should see this as an opportunity, reconsider the terminology they have used and allocate their resources to the park as the process evolves,” she argued.

Another artist, Nazan Azeri, also argued that looking at the park as an artistic installation or performance and turning it into a biennial space wouldn't be right since the price of the struggle for this park cannot be exploited in such a way. “This year's biennial will not be meaningful anymore and it should be cancelled. The institutions who are engaged with it should think this through and initiate a process of self-criticism,” she further stressed.

DOCUMENTARIST film fest wraps up in Gezi

This year's DOCUMENTARIST, İstanbul Documentary Days film festival, wrapped up with an award ceremony on Sunday evening in Taksim's Gezi Park.

Switzerland-based young Turkish director Ufuk Emiroğlu's debut film “Babam, Devrim ve Ben” (My Father, the Revolution and Me) won the festival's Johan van der Keuken New Talent Award, designed to encourage young documentary filmmakers. The director was also presented with a gas mask by the festival's organizers.

Doğu Akıncı won an honorable mention for his film “Mustafa'nın Yaşam Zinciri” (The Life Chain of Mustafa). Akıncı said as he accepted his award that people in the park were not only there to attend the award ceremony, but also to join the resistance against the government's plans to demolish the park.

Nearly 1,000 people attended the closing ceremony of the festival, the organizers of the event announced in a written statement on Monday.

This year's festival was extended for three days to show the films that had their screenings cancelled due to Gezi Park protests. The sixth annual festival presented over 200 documentaries from around the world, also featured documentaries focusing on the theme of resistance. Today's Zaman, İstanbul



kesik kesit: bir kentin modernliği ve modernin yalnızlığı.

Gezi notlarımdan;

Çünkü herşeyden önce bu direniş, milyonlarca İstanbulluya İstanbul'u kimlerle paylaştığını göstermesi açısından emsalsiz oldu. Bir kente onurunu asıl geri kazandıracak olan şey buydu; bizler arasındaki gizli bir müzakere.

O güne kadar apartman duvarlarına sıkışmış, altlı üstlü yaşamların kuytularında gizlenen yüzler, ilk kez gerçek hayatta göz göze geldi.. Kendi safından, bir diğerinin safına baktı.

Bir parkın, modern insanın bilinçaltına bundan daha büyük bir katkısı olabilir mi? Ya da tersten soralım, hangi AVM bu yüzleşmeyi aynı olağanlık ile yaşatabilir?

Ağacın altında gizlice fotoğrafını çektiği çocukla tanışan genç kadın, çocuk facebook adresini isteyince kahkahalar atarak veriyor... Bahsi geçen özgürlük (özgüven olarak betimlemek de mümkün) tam olarak bu kahkahanın altında.

Dilerim ki, ağaçların gölgelerinde kahkahalar atarak birbirlerimize telefonlarımızı verelim. Bu şehirde hiç de yalnız olmadığımızı göreceğiz.

Bir süredir bu topraklarda, modernizm talebinin kati surette halktan gelmediği bu topraklarda, aynı tabandan modernizmin arzulandığı son büyük çığlık olacak Gezi direnişi. Bu direniş kazandığı müddetçe modernite kazanacak, gibi görünüyor. Diğer türlü mizahi bir post-modernite kurgusunda süregidecek hanedanlık.

İkircikli olduğu kadar ironik bir tablo, modern insanın yalnızlığı ve bir parkın karşı konulamaz libidosu arasındaki flört.

Böylelikle tartışılabilir; individualism sonrası. 

5 Haziran 2013 Çarşamba

üç beş ağaç ve birkaç çapulcu.

Bir seneyi aşkın süredir, Taksim metro girişinde gece gündüz, yağmur çamur, yaz kış demeden bekleyen bir avuç insan vardı. Metro giriş ve çıkışlarında elimize daima aynı flayer'ı tutuşturmaya çalışan bu bir avuç gizli kahramanın, ortak meselesiydi Gezi Parkı.

Bir kısmını şahsen tanıdığım, bir kısmını hayatım boyunca daha önce hiç görmediğim bu insanlarla ilgili genel kanaatim, hepsinin en az bir üniversite mezunu oldukları, "Taksim Hepimizin" platformu altında ilk günden itibaren bir araya gelen kemik kadronun çoğunlukla mimarlardan ve kent planlamacılarından oluştuğu, ikinci dalga desteğin ise semt sakinleri, sanatçı ve yazarlardan geldiğiydi. Kısaca kentli, kendine yetecek kadar eğitimli ve kamusal alan bilincine sahip bir kitleden yükseldi, o ilk çığlık.

Gezi Parkı'nın akibeti konusunda "söz sahibi" olma hakkını korumak dışında ne bir ortak ideoloji, ne bir siyasi yönelim, ne de başka bir paydaş zemin vardı aramızda. Konuşuyorduk; üstelik sabit bir fikir değildi üzerinde durduğumuz, zira bir çoğumuz Lütfi Kırdar'ın belediye başkanı olduğu dönemde bu işlere bulaşmış olsa, muhtemelen Henri Prost'un projesini pek beğenmeyecek, Kışla'nın yerinde kalması gerektiğini savunarak bu yönde mücadele verecekti.. (Örneğin ben mezarlık meselesine takılabilirdim o zamanlar, Hilton'a da kesinlikle karşı çıkardım.) Ancak içerisi türlü mağaza ile kuşatılmış bir replika önermesi de değildi bugün için arzuladığımız. Bunda hemfikirdik, bir de kamusal olanın kamuya açık bir şekilde, kamusal alanı keyfine göre tasarlama hakkını kendinde gören bir yönetimin diktasından kurtarılarak, şeffaflıkla yönetilmesiydi amaç. Formül basitti; İLETİŞMEK.

Çok yazıp çizdim o dönem üzerine, şimdi hepsini baştan almaya gerek görmüyorum. Giden zaten gitmişti, elde kalanları mümkün olduğunca kollamaktı direnç noktası, vakti zamanında gidenlerin akibetini örnekleyerek, altını çizerek, bugünün kentsel mekanlarını korumaktı.

Derken, bu noktaya geldindi; üç beş ağaç ve birkaç çapulcu olarak..

Yer küredeki kısacık tarihi içerisinde insan uygarlığı türlü tuhaf eziyet ve işkenceden geçti. Fakat sanmıyorum ki insan uygarlığı, tarihinde bir "alışveriş merkezi" yüzünden, böylesine sancılı bir süreçten geçsin.. Parodik olduğu kadar travmatik. Neydi bu kadar sert çıkılmasına zemin hazırlayan, nedendi o şafak baskınları, böylesine barışçıl bir gösterinin bastırılma arzusu kimi tatmin ediyordu henüz bilmiyoruz.. Öğreneceğiz elbet. Şimdilik bildiğimiz bir şey varsa, hiçbir iktidarın, "alışveriş merkezi" yapma inadıyla topluma bu denli yüklenemeyeceği, bu denli sert çıkamayacağı, bu denli saldıramayacağıdır.

Kimlere ne gibi sözler verildi, kapalı kapılar arkasında ne gibi taahhütler var, uyduruk bir alışveriş merkezi nasıl bir ieolojik sembolizme eklemleniyor ki, devlet adeta düşman sokaklarına yüklenir gibi yükleniyor sokaklarımıza, evlerimize, bedenlerimize, kestirmek hala çok güç.

Hesapta bu denli basit ve çözümü iki çift "yapıcı" kelimede gizli olan bir müzakere konusunun adeta "bayrak, vatan, millet, din" savunur gibi bir azimle savunulması, bu uğurda hani neredeyse canımıza meydan okunması, vahşi kapitalizmin geldiği noktayı göstermesi açısından olduğu kadar, günümüz hükümetinin demokrasi söylemi altında diktatörlüğünü hangi noktaya taşıdığını kanıtlaması açısından da şaşkınlığı katlamaktan öteye geçemiyor, esef uyandırıyor.

Emin olduğum şeye gelince;

Taksim Hepimizin platformu, kabul edilemez bir talepte bulunmadı. İletişim kurmaktı tüm amaç, muhataplar tanınmadı, arzulanan iletişim kurulmadı. İlk gününden itibaren o gösterilere katılan kitleler, barışcıl bir sivil itaatsizlik ortaya koymak dışında bir hedef altında toplanmadı, ve insanları panzerlerin önünde sürükleyecek kadar değerli görülen (vazgeçilemeyen) amaç, hepi topu 10-15 sene sonra işlevini tümden yitirecek bir alışverş merkezi açmaktan fazlası değildi... (ya da bir "alışveriş merkezi" kamu üzerinde oynanan tüm gizli oyunların deşifre olmasının ilk ipucu olacaktı)

O halde tüm samimiyetimle iktidara soruyorum; nedir bu kadar vazgeçilemez olan?

Ve sanıyorum ki; BİZ DİRENDİKÇE, BAZI SIRLAR DEŞİFRE OLACAK!

Not: mücadele yorgunluğundan klavyeye vuran parmaklarım titrerken şu an, hem bir analizde bulunmak hem de süreci öngörmek için çok erken, biliyorum, yalnızca devam demek için, tarihi kazandığımızı bildiğim için..