26 Aralık 2014 Cuma

Foto Galatasaray arşivine NE OLDU?


Bu yazı, Cem Erciyes'in bugünkü Radikal'de yayınlanan "Milyonlarca Belge Özgürlüğüne Kavuştu" başlıklı yazısında, SALT'ın arşiv programıyla ilgili ileri sürülen dezenformasyona yanıt olarak kaleme alınmıştır. 




Foto Galatasaray arşivi Ocak 2009 tarihinde Garanti Han'a taşındığında ortada ne SALT diye bir kurum, ne bir arşiv programı, ne Açık Arşiv adı altında bir sergi mekanı, ne de bir sergi gereksinimi vardı. 

Tek kaygımız Maryam Şahinyan gibi İstanbul'un görsel tarihinde ulaşılması son derece sıkıntılı topluluklarla çalışmış bir kadın stüdyo fotoğrafçısının, 100 bini aşkın siyah-beyaz negatif ve cam negatiflerden meydana gelen mesleki mirasını incelemekti.

Random olarak yapılan taramalardan ve ilk altı ayı bulan ön tasniften sonra, beklentilerimizin üzerinde bir içeriğe sahip olduğu kesinleşen arşivin, tamamıyla dijitalleştirilmeye "değer" olduğu kanısına vardık. Burada belirleyici olan diğer iki etmen, arşivin bütünlüklü olarak (eksiksiz) bugüne taşınmış olması ve stüdyonun Şahinyan ailesine geçtiği 1935'li yıllardan itibaren filmlerin çok az deformasyona uğrayarak günümüze ulaşmasıydı. Kısaca, İstanbul arşivlerinden beklenmeyecek ölçüde titizlikle korunmuş ve sürekliliğini 60 sene boyunca kaybetmemiş bir görsel envanterle karşı karşıyaydık. Mucizeydi! 

Bu bağlamda Foto Galatasaray, asla iki aylık sergi ile sonuç verecek bir proje olarak ele alınmadı. Zira niyetim iki aylık bir sergi yapmak olsaydı, uğraşacağım en son şey Foto Galatasaray gibi maddi ve manevi açıdan son derece külfeti bir işi omuzlamak olurdu. Sergimi açar, sergimi kapatırdım. Sonrasında da hiçbir tarihe karşı yükümlülük altında kalmazdım.

Buradan sonra okuyacaklarınız, projenin tarihsel yükümlülüğü ile ilgilidir; 

Herkesin bildiği üzere Kasım 2011 tarihinde SALT Galata'nın ilk Açık Arşiv projesi olarak kamuya açılan Foto Galatasaray bir duyurudan fazlası değildi. 

Ocak 2009'dan, Kasım 2011 tarihine kadar onlarca asistanla gece gündüz kesintisiz olarak devam eden çalışmanın üç senelik sonuçlarını kamuya açacak ve böyle bir arşivin koruma altında olduğu bilgisini duyurduktan sonra nihai çalışmaya geçerek, bugün büyük bölümü diasporada olan arşivi bir web sitesi aracılığıla gerçek sahiplerine ulaştıracaktık.

O günlerde tüm medyada beyan ettiğim üzere, bizim için asıl proje, duyuru niteliğindeki bu ilk sunumdan sonra başlayacaktı. Arşivin, bugün dünyanın çok uzak köşelerinde yaşamlarına devam eden bileşenleri, herkesin ulaşabileceği bir veri tabanı üzerinden yeniden bir araya gelecek ve asıl tartışma o dijital havuzda ivme kazanacaktı.

Vasıf Kortun'un Foto Galatasaray - Studio Practice by Maryam Şahinyan kitabının "Arşiv Bekleyemez" başlıklı önsözünde belirttiği gibi, ARŞİVLER KİMSENİN KEYFİ KARARLARI DOĞRULTUSUNDA BEKLETİLMEYECEK, devletlerin, akademilerin, hükümetlerin, toplumların ve hatta arşivlerin mülkiyet sahiplerinin yaklaşımlarından farklı bir yöntemsellik geliştirilerek, bir arşivi korumanın en doğru koşulu olarak, "paylaşmak" ilkesi esas alınacaktı.

Öyle olmadı.

Serginin kapandığı Ocak 2012 tarihinden itibaren, o günlerde inanmak istemediğim ve pek de farkında olmadığım yeni bir sürecin içerisine girmiştim.

"Arşiv Bekleyemez" başlıklı o harikulade önsöz'e tezat, adına "Açık Arşiv" denilen mekan, adeta arşivlerin üzerine ölü toprağı serilerek kapatılan bir tabut işlevi kazanacaktı. Sezonluk olarak vitrinini değiştiren ve bir önceki koleksiyonun sorumluluğu adına düşünmek dahi istemeyen alelade bir gömlek markasının PR arzusundan daha ileriye gidemeyen memleketin (sözde) uluslararası ciddiyette sanat kurumlarından biri, tüm enerjisini gelecek projeleri facebook'ta 'like' etmeye adamışken, tek bir imajın dahi sembolik olarak kamuyla paylaşılmadığı Foto Galatasaray arşivi fiziksel ve tarihsel olarak çürümeye terkedilecekti.

Serginin açık olduğu günlerde Garanti Han'daki eski ofisler, SALT'ın açılmasıyla birlikte Osmanlı Bankası binasındaki yeni mekanlara taşıyordu. Dijitalizasyon henüz tam olarak bitmediği için en son taşınan stüdyo benim ki oldu ve fiziksel arşiv SALT Beyoğlu'nun deposuna kaldırıldı. 

2012'in ilk aylarında projenin akibetini görüşmek üzere SALT'a gittiğimde Vasıf Kortun "sigara içtiğimi" ve stüdyo çalışmalarına artık bu kurumda devam edemeyeceğimi belirtti. Dalga geçiyor gibiydi. Ben de kendimce içimden dalga geçtim; "heralde artık SALT uluslararası bir kurum olmuştu ve anladığım kadarıyla benim gibi sigara içen araştırmacıların böylesine nitelikli bir ortamda yapabileceği pek bir şey kalmamıştı".

2012'nin son aylarına kadar bekledim, böylesine taze bir kuruma belli işlerin oturması için kendimce müddet verdim, buradaki tek konu Foto Galatasaray arşivinden ibaret değildi ve kendi projemi ön plana atarak "kuruma sorumluluklarını hatırlatmak" münasebetsizlik olabilirdi.

2013'ün ilk aylarında fiziksel arşivin sahiplerine ve muhataplarına karşı artık git gide zor durumda kalmaya başlamıştım. Sergiden sonra hiçbir şey yapılmadığını, tek bir film karesinin dahi dijitalize edilmediğini, bu konuda bir takvim hazırlanmadığını ve görüşmelerden sonuç alamadığımı söylemiyordum. Foto Galatasaray'ın ne zaman dijital olarak kamuya açılacağını soranlara bazen yalan atarak "çalışmalar devam ediyor, pek yakında!" diyordum. 

2013'ün sonuna doğru tehlike çanları çalmaya başladı, artık Foto Galatasaray hakkında hiçbir soruma yanıt alamaz hale gelmiştim. Vasıf Kortun asabileşiyordu. Projeyi dijital olarak kamuya açmak için bu alanda uzman olan Amsterdam merkezli Mediamatic'in teklifini "pahalı" bularak geri çevirdi. Olayı öğrendiğimde ise Mediamatic'e muhtaç olmadığımızı, Türkiye'de çok iyi web masterlar olduğunu, şayet konu bütçeyse bunu zaten çok uygun ödeme koşulları altında Türkiye'deki genç profesyonellerle çalışarak aşabileceğimizi anlatmaya çalıştım, havaya konuşuyordum… 

2014 yılının ilk aylarına geldiğimizde, Foto Galatasaray arşivini yirmi seneyi aşkın süre koruma altında tutan Tomasyan ailesinin yüzüne artık bakamaz hale gelmiştim. Arşivde fotoğrafları bulunan diasporadakilerin meraklarını giderebiliyor, bir biçimde onları oyalıyordum; "Türkiye'de işler şu an çok ağır ilerliyor, Gezi oldu, çok etkilendik" gibi şeyler yazıyordum. Fakat İstanbul'dakileri oyalamam (kandırmam) mümkün değildi. SALT ardı ardına sergiler açıyor, Vasıf Kortun son derece iddialı röportajlar vermeye devam ediyor, arşiv konusundaki uzmanlıklarına toz kondurmuyorlardı. Foto Galatasaray arşivi konusunu ise açamıyordum. Açtığım durumlarda ise kavga çıkıyor ve Vasıf Kortun olayı kişiselleştirerek benimle küsüyordu. 

2014 yılının ortasına geldiğimizde, açılış sergisini yaptığım SALT'ın kapısından içeriye bile giremez haldeydim. Arşivin hiçbir zaman kamuya açılmayacağı kesinleşmişti ve bu konuda asla tatmin edici bir açıklama yapılmıyordu. Kısaca, bütün bir külliyat mekanın açılış dekoru olarak (had safhada) kullanılmış ve ertesinde bir kenara atılmıştı... Bugün hala Foto Galatasaray arşivinin neden kamuya açılmadığını bilmiyorum. 

2014 yılının son aylarında vicdanen SALT'a verdiğim sürenin artık sonuna gelmiştim. Arşiv kurumdan içeriye gireli tamı tamına altı sene oluyordu ve ortada kamuyla paylaşılan tek bir dijital imaj dahi yoktu. Sergiden önceki ilk üç sene boyunca çalışarak, sergiden sonraki üç sene ise bekleyerek geçti… Dile kolay, insan hayatında altı sene. Bir umut…  

Geçtiğimiz haftalarda Foto Galatasaray fiziksel arşivini nihayetinde SALT'tan geri alarak mülkiyet sahiplerine iade ettim, dijital kopyaları ise sonuç alamadığım çalışmanın karşılığı olarak kişisel arşivim içerisinde korumaya aldım. 

Tarih veremeyeceğim bir sonraki aşamaya kadar Foto Galatasaray arşivi kamuya açılmayacak. Fakat bir gün kamuya açılsa dahi bunun gerçekleşeceği yer asla SALT gibi kurumsal sorumluluklarını şahısların keyfi kararları doğrultusunda alan bir mecra olmayacak.      

………….



Foto Galatasaray bize ne öğretiyordu? 

Foto Galatasaray ile birlikte, Türkiye'nin en özgün görsel - sivil - arşivlerinden birine sahiptik. Yüz bini aşkın filmden meydana gelen arşiv, 1935'ten 1985'e kadar, İstanbul'un en işlek caddesi üzerinde adeta kamufle olarak stüdyo fotoğrafçılığını sürdürmeyi başaran Maryam Şahinyan'ın bütün bir mesleki tarihine ışık tutuyordu. Bu tarihin bizler için asıl çarpıcı olan boyutu ise stüdyonun ulaşılması son derece zor bir sınıfı, Cumhuriyet döneminin kadınları ve azınlıkları içeren en yoğun görsel mirasını temsil etmesinde yatıyordu. Bazen tek bir düğün fotoğrafında 10-15 kişinin aynı karede temsil edildiğini düşünürsek, Foto Galatasaray arşivi bağlamında ortalama bir milyona yakın insanın silueti ile karşı karşıyaydık. 

Foto Galatasaray, erkek egemen ve muhafazakar bir alan olan fotoğrafçılık mesleği içerisinde kariyerini idame eden Maryam Şahinyan'ın kadın kimliğinden dolayı hiçbir zaman kentin seçkin stüdyoları arasında sayılmadı. Altmış senelik kesintisiz tarihi boyunca sokağa açılan bir vitrini olmadı. Hatta tüm İstanbul stüdyolarının renkli fotoğrafa geçtiği 1972'den sonra bile, 1985 yılına kadar bu mütevazi mekanda Birinci Dünya Savaşı yıllarından kalan körüklü bir kamera ile siyah beyaz fotoğraflar üretilmeye devam edildi. 

Peki 60 sene boyunca tekniğini bile değiştirme olanağı bulamayan - ki aynı altmış sene içerisinde fotoğraf teknolojisi ortala her beş yılda bir devrim geçirmektedir - bu mekanı kimler tercih etmekteydi? 

Cumhuriyet sonrası İstanbul, tüm Türkiyeli azınlıklar için başlı başına bir çekim merkezi haline gelmişti. Anadolu'da kalan son aileler İstanbul'da gerçekleştirdikleri diplomatik başvurular üzerinden Avrupa'ya yapacakları göçleri tamamladılar. Foto Galatasaray'ın önemi, bugün büyük bölümü diaspora statüsünde olan Türkiyeli azınlıkların İstanbul'dan geçişleri sırasındaki son görsel tarihini içermesidir. Maryam Şahinyan'ın kentin yerlilerine olduğu kadar, çoğu kez bu kitlelere bila bedel hizmet verdiği bilinmektedir. 

Cem Erciyes'in aktardıklarına ilaveten; 

Bugün SALT Galata adıyla faliyet gösteren Osmanlı Bankası binası, Ermeni Devrimci Federasyonunun tarihte "1896 Baskını" olarak bilinen eylemi nedeniyle, 24 Nisan Kararları'nın alınmasındaki en kritik gerekçelerden biri olarak görülür. Yaklaşık bir asır sonra sanat kurumu olarak kamusallaşan binanın, açılış sergisinin Foto Galatasaray gibi hassas bir arşive dayanması, Türkiye için tarihi önemi yadsınamaz bir yüzleşmedir.

Günümüzde içerisinde Açık Arşiv gibi bir mekan bulunmakla birlikte, esasen kendi arşivini dahi kamuya açmaktan çekinen Osmanlı Bankası bünyesinde, 1915 öncesi Ermenilerin para akışlarını ve akabinde bu paraların nasıl el değiştirdiğini izleyebileceğimiz poliçelerden meydana gelen emsalsiz bilgi ve belge mevcuttur. Fakat yazınızda bahsettiğiniz iki milyona yakın belge (ki büyük bölümünün araştırmacıların asla işine yaramayacak efemera taramaları olduğunu size kanıtlayabilirim) örneğin böylesine elzem dökümanları içermez, ayrıca incelenebilir...

Diktatör atfedilen Erdoğan'ın dahi 24 Nisan 2015'e bir sene kala taziye mesaji gönderdiği bir ortamda, Osmanlı Bankası'nın (bugünkü adıyla SALT Galata) "açmak" adı altında kamudan sakladığı arşivlerin herhangi bir siyasi engel ya da mazerete dayandırılamayacağı açıktır. Bir diğer açık olan, Garanti Bankası gibi ülkenin en güçlü bankasının hamisi olduğu SALT'ın, arşivlerin kamusallaşması konusunda teknik ve ekonomik sıkıntı yaşamayacağıdır. Zira aynı kurum, araştırmacılara her sene binlerce lira para hibe edebilecek güçtedir.

Bugün diktatörü, pardon direktörü olduğu binanın merdivenlerinde iPone'u ile oynarken karşılaşabileceğiniz Vasıf Kortun, 24 Nisan 2014 sabahı kendisine tarihsel sorumluluğunu son kez hatırlattığımda beni facebook ve twitter'dan engellemek dışında üzerinde manevi bir sorumluluk hissetmediğini kanıtlamıştır. Yedikule Bostanlarında bir tane biber ölü bulundu diye kampanya başlatıp bütün sosyal medyayı ayağa kaldıran insanların, hassasiyet sıkıntısı çektiğini düşünmek ahmaklık olur. Bostandaki biberin yaşam hakkını zaten savunalım, ona sözüm yok ama 2009 senesinden beri yüzbinlerce insan Foto Galatasaray arşivi üzerinden aile bireylerine ulaşabilecek iken, bir yandan kurumsal olarak "hassasiyet propagandası" yapıp arka planda arşivlerin üzerine adeta beton dökmek SALT'ın hali hazırdaki direktörünün şahsi "karanlığı ve kararlılığı" dışında bir nedene bağlanamaz. 

Gelecek haftaki köşenizde, yazınızın devamı olarak tek cümlelik bir soru sormanızı yeri gelmişken rica ediyorum; FOTO GALATASARAY ARŞİVİNE HAKİKATEN NE OLDU? 

20 Aralık 2014 Cumartesi

sanatın "piyasadaki" akibeti ve çöken kereviz ihracatı





Son iki aydır sanat üzerine okuduğum yazıların toplamından tek bir sonuç çıkıyor; sanat piyasası iflas etmiş. Bu öylesine ciddi, öylesine derin, öylesine anlamlı bir çöküş süreci ki, anladığım kadarıyla uzunca bir süre sanatın tüm diğer problemlerinden daha fazla konuşulmaya devam edecek. 

Çok değil 30 sene önceye kadar bir iki banka dışında kimsenin sanat sipariş etmediği bir ülkede ne olmuş, kim çökmüş, neydi, ne sandık(?) bilmiyorum. Fakat gerçekten merak ettiğim bir şey varsa, Türkiye türevi ülkelerde sanat pratiğine girişenlerin ne umduğu, ne bulduğu, gün gelip neden yakındığı? 

Bu yakınmalar dizisinin en temel çıkmazı ise, konuya sanatçıların gözünden bakmaya tenezzül dahi edilmemesi. Halbuki sanat diye çöktü-çöker bu sistemin, bir de "sanatçı" muhatapları var.  

Okuduğum ve anladığım kadarıyla bir iki galeri kirasını ödeyememiş, bir iki koleksiyoner aldığı işin parasını geç ödemiş, bazıları mekanından olmuş, bazıları ise gelecek yatırımlarını estetik operasyon alanındaki gelişmelere aktarma kararı almış. Yani böylelikle SANAT BATMIŞ!

Gülsem mi, ağlasam mı, karalar mı bağlasam? Yoksa şehrin ara sokaklarında bir sosisci açıp üç beş seneye zengin mi olsam? 

Bu derin çöküş, ama böylesine deRRRin bir çöküş üzerine bir de anlamlı anlamlı, uzun uzadıya, manalı kanalı yazılar döşenmiş, döşenmeye devam ediyor… Pek yakında bu konuda yazılmış tezler okumaya başlarsak, şaşırmayacağım; "Türkiye'de sanatın olmayan piyasası ve olmayan piyasadaki çöküşün kereviz ihracatı bağlamındaki etkileri" fena başlık değil galiba. 

Ama yine de sevgili genç entelektüel yazar kardeşim, sanat, kereviz gibi bir şey değil. Yani bir sene mevsim sert geçince, alıcı Çin'e yönelince, ya da çiftçi toprağını yanlış araziye ekince, aslında sanata bir şey olmuyor. Aksine, iyi sanat böyle kriz dönemlerinden filizleniyor. Sanatın savaşlara, göçlere, kuraklıklara, salgın hastalıklara ve bir dizi tarihsel travmaya karşı kazandığı binlerce senelik "bağışıklılık zaferi", kendini en çok böyle karanlık dönemlerde gösteriyor. Örneğin ben buna kendi söylemim içerisinde "direnç ilkesi" diyorum. Demoralize olmak şöyle dursun, bu birikimden feyz alıyorum.

Ve ayrıca sevgili genç entelektüel yazar kardeşim, senelerdir aynı gentrification sürecine maruz kalan sanatçılar birer ikişer kirada oturdukları stüdyolarından kovulurken, sayısız sanatçı "sanat kurumu mağduru" pozisyonuna düşmüşken, ülkedeki genç sanatçıların azımsanmayacak bir bölümü geleceğini Avrupa kasabalarında kurma uğruna ülkeyi üçer beşer terk ederken, sanatın sanatçılar cephesi derin bir küskünlük ve kırgınlık içerisindeyken, bahsini ettiğin sistem sanatçılardan adeta bir müştekiler ordusu yaratmışken, "sanat sanat sanat" diye dilinden düşüremediğin pratiğin birinci dereceden muhatapları halihazırda can çekişirken neden hiç kalem oynatmadın? 

Şimdi her şey birkaç galeri kapandı diye mi oldu? Bir çoğunun samimiyetinden zaten şüphe duyduğumuz, bir çoğunun tarihi sekiz ay öncesine bile dayanmayan, bir çoğunun patronu yeni sezon Harvey Nichols ayakkabısına sanat yapıtına eşdeğer bir özenle yaklaşan bu aktörler, bu sahte aktörler, ne zaman gerçek anlamda aktör oldu? Bedri Baykam'ın boş çervevesi 125 bin Dolar'a Ülker Holding'e satılırken üç satır eleştiri getirmek yerine, "sıra ne zaman bana gelecek" diye ellerini ovuşturanlar batınca mı, sanat battı? Şimdiye değin literatüre ne kattılar da, neyi geri alamadıkları için yakınıyorlar? Bir tane enstitümüz var mı, sanattan gelir elde edenler tarafından kamu hizmetine sunulan? Ne hakları vardı üzerimizde? 

Galerici hakları mı? 
%50 komisyon hakları mı?  
Peki ya sanatçı hakları? 
Sanatçılar haklarını helal etti mi? 

İstisnaları tenzih ederim, ama şayet önümüzde ciddi bir sorgulama varsa, öncelikle sanatın yıllık kereviz ihracatını analiz eder gibi bir analitiğe bağlanamayacağı gerçeğini ortaya koyup, süreci salt bir piyasa hareketinden ibaret gören bakış açılarınızı değiştirmenizi temenni ederim. 

Böylelikle belki hem sanatın piyasa çıkarlarından ibaret olmadığı gerçeği ile yüzleşebilir, hem de sanatın süregiden gerçek ama ÇOK DAHA DERİN problemleriyle temas etmenin yollarını araştırabilirsiniz. 

Evet Türkiye'de sanat iflas ediyor, en nihayetinde edecek, fakat mahalle aralarında açılan üç beş ticarethane kapandığı için değil. Gelin gerçek nedenleri, ZİHİNSEL İFLASI beraberce masaya yatıralım… Yok yatıramıyorsak, örnek misal kendi adıma, piyasası batmış bir kereviz olarak ben, mevcut iflastan son derece memnunum. 


13 Aralık 2014 Cumartesi

THE CUT üzerine



THE CUT'ı görmek üzere sinema salonuna adım atarken bir nebze ön yargılıyım. Yönetmene, senaryoya, sinemaya, sinema diline olan ön yargımdan ibaret değil, 2000'li yıllardan itibaren git gide klişeleşen; siyasetçilerin, tarihçilerin ve medyanın adeta poker hevesiyle üzerine oynadıkları (neredeyse adına bahisler tutulan) böylesine sert bir konunun elimdeki biletten daha fazlasına tekabül ettiğini bilmek, fakat diğer yandan buna mecbur hissetmek, en zoru kendime, nihayetinde insan yaratısı popüler kültürün insan yaratısı tuzaklarına karşı bir ön yargı. İnancını yitirmiş olmakla alakalı.

Sanırım bir Türkiye vatandaşı olarak 1915 Ermeni Soykırımı üzerine bilmem gereken (bile-bileceğim) her şeyi biliyorum. Sokaktaki adamdan böyle bir (dez)avantajım olabilir. Bu (dez)avantaj aynı zamanda filmle aramda ikinci bir ilişki kurmamı sağlıyor. Çünkü ben THE CUT'ı Ermeni Soykırımı'nın nasıl bir şey olduğunu görmek üzere izlemiyorum. Bu filmden öğrenecek bir şeyim olduğuna inanmıyorum. Üstelik senaryodaki imgelemden çok daha fazlasına hakimim. Ön yargı diyerek özetlemeye çalıştığım şey, bunların toplamı.

Fakat bu aynı ön yargı, filme mesafelendikçe Fatih Akın'a yaklaşmamı sağlıyor. Beni asıl ilgilendiren soruya. Yönetmenin ne hissettiği, neyi niyetlediği, 2015'e aylar kala iyi niyet taşlarıyla örülen cehennem yolları, Ermeni Soykırım'ına dair hikayelerin tümünden daha yabancı bana. Asıl merakım buradan doğuyor. Çünkü bunu ilk kez yaşıyorum; "şimdi sırada ne var?"

Fatih Akın beni en çok, ön yargılarım konusunda tatmin ediyor.

Atom Egoyan'ın Ararat'ındaki metaforik önermenin aksine, bu kez gerçek bir "soykırım" filmiyle karşı karşıyayım. Mardin gerçek, patikalar gerçek, Resulayn gerçek, cesetler gerçek, Halep gerçek, kuyular gerçek, Der-Zor gerçek, kayıp ilanları gerçek, Beyrut gerçek, kamplar gerçek, kesik gerçek. Mardin'de doğup Ruso'da ölen Arsine'nin mezar taşı gerçek, bir film ne kadar gerçekse, hepsi o kadar gerçek.

"Bu zaten olacaktı, nasıl olsa sonunda çekilecekti, nihayetinde bir gün yapılacaktı, birileri mutlaka el atacaktı" BİR YANA. Benim için asıl soru, bunu Fatih Akın yaptığı için o salondan "düşünceli" ayrılıp ayrılamayacağım.

Düşünceliyim.

Hatta, iyi ki böyle yapıldı fikrindeyim. O nedenle filmden bahsetmeyeceğim. THE CUT'ı izlemek yalnızca tarihe tanıklıktan ibaret değil, o salona giren herkesin kendine tanıklığı.

ÖLMEK Mİ ZOR, KALMAK MI?