26 Aralık 2014 Cuma

Foto Galatasaray arşivine NE OLDU?


Bu yazı, Cem Erciyes'in bugünkü Radikal'de yayınlanan "Milyonlarca Belge Özgürlüğüne Kavuştu" başlıklı yazısında, SALT'ın arşiv programıyla ilgili ileri sürülen dezenformasyona yanıt olarak kaleme alınmıştır. 




Foto Galatasaray arşivi Ocak 2009 tarihinde Garanti Han'a taşındığında ortada ne SALT diye bir kurum, ne bir arşiv programı, ne Açık Arşiv adı altında bir sergi mekanı, ne de bir sergi gereksinimi vardı. 

Tek kaygımız Maryam Şahinyan gibi İstanbul'un görsel tarihinde ulaşılması son derece sıkıntılı topluluklarla çalışmış bir kadın stüdyo fotoğrafçısının, 100 bini aşkın siyah-beyaz negatif ve cam negatiflerden meydana gelen mesleki mirasını incelemekti.

Random olarak yapılan taramalardan ve ilk altı ayı bulan ön tasniften sonra, beklentilerimizin üzerinde bir içeriğe sahip olduğu kesinleşen arşivin, tamamıyla dijitalleştirilmeye "değer" olduğu kanısına vardık. Burada belirleyici olan diğer iki etmen, arşivin bütünlüklü olarak (eksiksiz) bugüne taşınmış olması ve stüdyonun Şahinyan ailesine geçtiği 1935'li yıllardan itibaren filmlerin çok az deformasyona uğrayarak günümüze ulaşmasıydı. Kısaca, İstanbul arşivlerinden beklenmeyecek ölçüde titizlikle korunmuş ve sürekliliğini 60 sene boyunca kaybetmemiş bir görsel envanterle karşı karşıyaydık. Mucizeydi! 

Bu bağlamda Foto Galatasaray, asla iki aylık sergi ile sonuç verecek bir proje olarak ele alınmadı. Zira niyetim iki aylık bir sergi yapmak olsaydı, uğraşacağım en son şey Foto Galatasaray gibi maddi ve manevi açıdan son derece külfeti bir işi omuzlamak olurdu. Sergimi açar, sergimi kapatırdım. Sonrasında da hiçbir tarihe karşı yükümlülük altında kalmazdım.

Buradan sonra okuyacaklarınız, projenin tarihsel yükümlülüğü ile ilgilidir; 

Herkesin bildiği üzere Kasım 2011 tarihinde SALT Galata'nın ilk Açık Arşiv projesi olarak kamuya açılan Foto Galatasaray bir duyurudan fazlası değildi. 

Ocak 2009'dan, Kasım 2011 tarihine kadar onlarca asistanla gece gündüz kesintisiz olarak devam eden çalışmanın üç senelik sonuçlarını kamuya açacak ve böyle bir arşivin koruma altında olduğu bilgisini duyurduktan sonra nihai çalışmaya geçerek, bugün büyük bölümü diasporada olan arşivi bir web sitesi aracılığıla gerçek sahiplerine ulaştıracaktık.

O günlerde tüm medyada beyan ettiğim üzere, bizim için asıl proje, duyuru niteliğindeki bu ilk sunumdan sonra başlayacaktı. Arşivin, bugün dünyanın çok uzak köşelerinde yaşamlarına devam eden bileşenleri, herkesin ulaşabileceği bir veri tabanı üzerinden yeniden bir araya gelecek ve asıl tartışma o dijital havuzda ivme kazanacaktı.

Vasıf Kortun'un Foto Galatasaray - Studio Practice by Maryam Şahinyan kitabının "Arşiv Bekleyemez" başlıklı önsözünde belirttiği gibi, ARŞİVLER KİMSENİN KEYFİ KARARLARI DOĞRULTUSUNDA BEKLETİLMEYECEK, devletlerin, akademilerin, hükümetlerin, toplumların ve hatta arşivlerin mülkiyet sahiplerinin yaklaşımlarından farklı bir yöntemsellik geliştirilerek, bir arşivi korumanın en doğru koşulu olarak, "paylaşmak" ilkesi esas alınacaktı.

Öyle olmadı.

Serginin kapandığı Ocak 2012 tarihinden itibaren, o günlerde inanmak istemediğim ve pek de farkında olmadığım yeni bir sürecin içerisine girmiştim.

"Arşiv Bekleyemez" başlıklı o harikulade önsöz'e tezat, adına "Açık Arşiv" denilen mekan, adeta arşivlerin üzerine ölü toprağı serilerek kapatılan bir tabut işlevi kazanacaktı. Sezonluk olarak vitrinini değiştiren ve bir önceki koleksiyonun sorumluluğu adına düşünmek dahi istemeyen alelade bir gömlek markasının PR arzusundan daha ileriye gidemeyen memleketin (sözde) uluslararası ciddiyette sanat kurumlarından biri, tüm enerjisini gelecek projeleri facebook'ta 'like' etmeye adamışken, tek bir imajın dahi sembolik olarak kamuyla paylaşılmadığı Foto Galatasaray arşivi fiziksel ve tarihsel olarak çürümeye terkedilecekti.

Serginin açık olduğu günlerde Garanti Han'daki eski ofisler, SALT'ın açılmasıyla birlikte Osmanlı Bankası binasındaki yeni mekanlara taşıyordu. Dijitalizasyon henüz tam olarak bitmediği için en son taşınan stüdyo benim ki oldu ve fiziksel arşiv SALT Beyoğlu'nun deposuna kaldırıldı. 

2012'in ilk aylarında projenin akibetini görüşmek üzere SALT'a gittiğimde Vasıf Kortun "sigara içtiğimi" ve stüdyo çalışmalarına artık bu kurumda devam edemeyeceğimi belirtti. Dalga geçiyor gibiydi. Ben de kendimce içimden dalga geçtim; "heralde artık SALT uluslararası bir kurum olmuştu ve anladığım kadarıyla benim gibi sigara içen araştırmacıların böylesine nitelikli bir ortamda yapabileceği pek bir şey kalmamıştı".

2012'nin son aylarına kadar bekledim, böylesine taze bir kuruma belli işlerin oturması için kendimce müddet verdim, buradaki tek konu Foto Galatasaray arşivinden ibaret değildi ve kendi projemi ön plana atarak "kuruma sorumluluklarını hatırlatmak" münasebetsizlik olabilirdi.

2013'ün ilk aylarında fiziksel arşivin sahiplerine ve muhataplarına karşı artık git gide zor durumda kalmaya başlamıştım. Sergiden sonra hiçbir şey yapılmadığını, tek bir film karesinin dahi dijitalize edilmediğini, bu konuda bir takvim hazırlanmadığını ve görüşmelerden sonuç alamadığımı söylemiyordum. Foto Galatasaray'ın ne zaman dijital olarak kamuya açılacağını soranlara bazen yalan atarak "çalışmalar devam ediyor, pek yakında!" diyordum. 

2013'ün sonuna doğru tehlike çanları çalmaya başladı, artık Foto Galatasaray hakkında hiçbir soruma yanıt alamaz hale gelmiştim. Vasıf Kortun asabileşiyordu. Projeyi dijital olarak kamuya açmak için bu alanda uzman olan Amsterdam merkezli Mediamatic'in teklifini "pahalı" bularak geri çevirdi. Olayı öğrendiğimde ise Mediamatic'e muhtaç olmadığımızı, Türkiye'de çok iyi web masterlar olduğunu, şayet konu bütçeyse bunu zaten çok uygun ödeme koşulları altında Türkiye'deki genç profesyonellerle çalışarak aşabileceğimizi anlatmaya çalıştım, havaya konuşuyordum… 

2014 yılının ilk aylarına geldiğimizde, Foto Galatasaray arşivini yirmi seneyi aşkın süre koruma altında tutan Tomasyan ailesinin yüzüne artık bakamaz hale gelmiştim. Arşivde fotoğrafları bulunan diasporadakilerin meraklarını giderebiliyor, bir biçimde onları oyalıyordum; "Türkiye'de işler şu an çok ağır ilerliyor, Gezi oldu, çok etkilendik" gibi şeyler yazıyordum. Fakat İstanbul'dakileri oyalamam (kandırmam) mümkün değildi. SALT ardı ardına sergiler açıyor, Vasıf Kortun son derece iddialı röportajlar vermeye devam ediyor, arşiv konusundaki uzmanlıklarına toz kondurmuyorlardı. Foto Galatasaray arşivi konusunu ise açamıyordum. Açtığım durumlarda ise kavga çıkıyor ve Vasıf Kortun olayı kişiselleştirerek benimle küsüyordu. 

2014 yılının ortasına geldiğimizde, açılış sergisini yaptığım SALT'ın kapısından içeriye bile giremez haldeydim. Arşivin hiçbir zaman kamuya açılmayacağı kesinleşmişti ve bu konuda asla tatmin edici bir açıklama yapılmıyordu. Kısaca, bütün bir külliyat mekanın açılış dekoru olarak (had safhada) kullanılmış ve ertesinde bir kenara atılmıştı... Bugün hala Foto Galatasaray arşivinin neden kamuya açılmadığını bilmiyorum. 

2014 yılının son aylarında vicdanen SALT'a verdiğim sürenin artık sonuna gelmiştim. Arşiv kurumdan içeriye gireli tamı tamına altı sene oluyordu ve ortada kamuyla paylaşılan tek bir dijital imaj dahi yoktu. Sergiden önceki ilk üç sene boyunca çalışarak, sergiden sonraki üç sene ise bekleyerek geçti… Dile kolay, insan hayatında altı sene. Bir umut…  

Geçtiğimiz haftalarda Foto Galatasaray fiziksel arşivini nihayetinde SALT'tan geri alarak mülkiyet sahiplerine iade ettim, dijital kopyaları ise sonuç alamadığım çalışmanın karşılığı olarak kişisel arşivim içerisinde korumaya aldım. 

Tarih veremeyeceğim bir sonraki aşamaya kadar Foto Galatasaray arşivi kamuya açılmayacak. Fakat bir gün kamuya açılsa dahi bunun gerçekleşeceği yer asla SALT gibi kurumsal sorumluluklarını şahısların keyfi kararları doğrultusunda alan bir mecra olmayacak.      

………….



Foto Galatasaray bize ne öğretiyordu? 

Foto Galatasaray ile birlikte, Türkiye'nin en özgün görsel - sivil - arşivlerinden birine sahiptik. Yüz bini aşkın filmden meydana gelen arşiv, 1935'ten 1985'e kadar, İstanbul'un en işlek caddesi üzerinde adeta kamufle olarak stüdyo fotoğrafçılığını sürdürmeyi başaran Maryam Şahinyan'ın bütün bir mesleki tarihine ışık tutuyordu. Bu tarihin bizler için asıl çarpıcı olan boyutu ise stüdyonun ulaşılması son derece zor bir sınıfı, Cumhuriyet döneminin kadınları ve azınlıkları içeren en yoğun görsel mirasını temsil etmesinde yatıyordu. Bazen tek bir düğün fotoğrafında 10-15 kişinin aynı karede temsil edildiğini düşünürsek, Foto Galatasaray arşivi bağlamında ortalama bir milyona yakın insanın silueti ile karşı karşıyaydık. 

Foto Galatasaray, erkek egemen ve muhafazakar bir alan olan fotoğrafçılık mesleği içerisinde kariyerini idame eden Maryam Şahinyan'ın kadın kimliğinden dolayı hiçbir zaman kentin seçkin stüdyoları arasında sayılmadı. Altmış senelik kesintisiz tarihi boyunca sokağa açılan bir vitrini olmadı. Hatta tüm İstanbul stüdyolarının renkli fotoğrafa geçtiği 1972'den sonra bile, 1985 yılına kadar bu mütevazi mekanda Birinci Dünya Savaşı yıllarından kalan körüklü bir kamera ile siyah beyaz fotoğraflar üretilmeye devam edildi. 

Peki 60 sene boyunca tekniğini bile değiştirme olanağı bulamayan - ki aynı altmış sene içerisinde fotoğraf teknolojisi ortala her beş yılda bir devrim geçirmektedir - bu mekanı kimler tercih etmekteydi? 

Cumhuriyet sonrası İstanbul, tüm Türkiyeli azınlıklar için başlı başına bir çekim merkezi haline gelmişti. Anadolu'da kalan son aileler İstanbul'da gerçekleştirdikleri diplomatik başvurular üzerinden Avrupa'ya yapacakları göçleri tamamladılar. Foto Galatasaray'ın önemi, bugün büyük bölümü diaspora statüsünde olan Türkiyeli azınlıkların İstanbul'dan geçişleri sırasındaki son görsel tarihini içermesidir. Maryam Şahinyan'ın kentin yerlilerine olduğu kadar, çoğu kez bu kitlelere bila bedel hizmet verdiği bilinmektedir. 

Cem Erciyes'in aktardıklarına ilaveten; 

Bugün SALT Galata adıyla faliyet gösteren Osmanlı Bankası binası, Ermeni Devrimci Federasyonunun tarihte "1896 Baskını" olarak bilinen eylemi nedeniyle, 24 Nisan Kararları'nın alınmasındaki en kritik gerekçelerden biri olarak görülür. Yaklaşık bir asır sonra sanat kurumu olarak kamusallaşan binanın, açılış sergisinin Foto Galatasaray gibi hassas bir arşive dayanması, Türkiye için tarihi önemi yadsınamaz bir yüzleşmedir.

Günümüzde içerisinde Açık Arşiv gibi bir mekan bulunmakla birlikte, esasen kendi arşivini dahi kamuya açmaktan çekinen Osmanlı Bankası bünyesinde, 1915 öncesi Ermenilerin para akışlarını ve akabinde bu paraların nasıl el değiştirdiğini izleyebileceğimiz poliçelerden meydana gelen emsalsiz bilgi ve belge mevcuttur. Fakat yazınızda bahsettiğiniz iki milyona yakın belge (ki büyük bölümünün araştırmacıların asla işine yaramayacak efemera taramaları olduğunu size kanıtlayabilirim) örneğin böylesine elzem dökümanları içermez, ayrıca incelenebilir...

Diktatör atfedilen Erdoğan'ın dahi 24 Nisan 2015'e bir sene kala taziye mesaji gönderdiği bir ortamda, Osmanlı Bankası'nın (bugünkü adıyla SALT Galata) "açmak" adı altında kamudan sakladığı arşivlerin herhangi bir siyasi engel ya da mazerete dayandırılamayacağı açıktır. Bir diğer açık olan, Garanti Bankası gibi ülkenin en güçlü bankasının hamisi olduğu SALT'ın, arşivlerin kamusallaşması konusunda teknik ve ekonomik sıkıntı yaşamayacağıdır. Zira aynı kurum, araştırmacılara her sene binlerce lira para hibe edebilecek güçtedir.

Bugün diktatörü, pardon direktörü olduğu binanın merdivenlerinde iPone'u ile oynarken karşılaşabileceğiniz Vasıf Kortun, 24 Nisan 2014 sabahı kendisine tarihsel sorumluluğunu son kez hatırlattığımda beni facebook ve twitter'dan engellemek dışında üzerinde manevi bir sorumluluk hissetmediğini kanıtlamıştır. Yedikule Bostanlarında bir tane biber ölü bulundu diye kampanya başlatıp bütün sosyal medyayı ayağa kaldıran insanların, hassasiyet sıkıntısı çektiğini düşünmek ahmaklık olur. Bostandaki biberin yaşam hakkını zaten savunalım, ona sözüm yok ama 2009 senesinden beri yüzbinlerce insan Foto Galatasaray arşivi üzerinden aile bireylerine ulaşabilecek iken, bir yandan kurumsal olarak "hassasiyet propagandası" yapıp arka planda arşivlerin üzerine adeta beton dökmek SALT'ın hali hazırdaki direktörünün şahsi "karanlığı ve kararlılığı" dışında bir nedene bağlanamaz. 

Gelecek haftaki köşenizde, yazınızın devamı olarak tek cümlelik bir soru sormanızı yeri gelmişken rica ediyorum; FOTO GALATASARAY ARŞİVİNE HAKİKATEN NE OLDU? 

20 Aralık 2014 Cumartesi

sanatın "piyasadaki" akibeti ve çöken kereviz ihracatı





Son iki aydır sanat üzerine okuduğum yazıların toplamından tek bir sonuç çıkıyor; sanat piyasası iflas etmiş. Bu öylesine ciddi, öylesine derin, öylesine anlamlı bir çöküş süreci ki, anladığım kadarıyla uzunca bir süre sanatın tüm diğer problemlerinden daha fazla konuşulmaya devam edecek. 

Çok değil 30 sene önceye kadar bir iki banka dışında kimsenin sanat sipariş etmediği bir ülkede ne olmuş, kim çökmüş, neydi, ne sandık(?) bilmiyorum. Fakat gerçekten merak ettiğim bir şey varsa, Türkiye türevi ülkelerde sanat pratiğine girişenlerin ne umduğu, ne bulduğu, gün gelip neden yakındığı? 

Bu yakınmalar dizisinin en temel çıkmazı ise, konuya sanatçıların gözünden bakmaya tenezzül dahi edilmemesi. Halbuki sanat diye çöktü-çöker bu sistemin, bir de "sanatçı" muhatapları var.  

Okuduğum ve anladığım kadarıyla bir iki galeri kirasını ödeyememiş, bir iki koleksiyoner aldığı işin parasını geç ödemiş, bazıları mekanından olmuş, bazıları ise gelecek yatırımlarını estetik operasyon alanındaki gelişmelere aktarma kararı almış. Yani böylelikle SANAT BATMIŞ!

Gülsem mi, ağlasam mı, karalar mı bağlasam? Yoksa şehrin ara sokaklarında bir sosisci açıp üç beş seneye zengin mi olsam? 

Bu derin çöküş, ama böylesine deRRRin bir çöküş üzerine bir de anlamlı anlamlı, uzun uzadıya, manalı kanalı yazılar döşenmiş, döşenmeye devam ediyor… Pek yakında bu konuda yazılmış tezler okumaya başlarsak, şaşırmayacağım; "Türkiye'de sanatın olmayan piyasası ve olmayan piyasadaki çöküşün kereviz ihracatı bağlamındaki etkileri" fena başlık değil galiba. 

Ama yine de sevgili genç entelektüel yazar kardeşim, sanat, kereviz gibi bir şey değil. Yani bir sene mevsim sert geçince, alıcı Çin'e yönelince, ya da çiftçi toprağını yanlış araziye ekince, aslında sanata bir şey olmuyor. Aksine, iyi sanat böyle kriz dönemlerinden filizleniyor. Sanatın savaşlara, göçlere, kuraklıklara, salgın hastalıklara ve bir dizi tarihsel travmaya karşı kazandığı binlerce senelik "bağışıklılık zaferi", kendini en çok böyle karanlık dönemlerde gösteriyor. Örneğin ben buna kendi söylemim içerisinde "direnç ilkesi" diyorum. Demoralize olmak şöyle dursun, bu birikimden feyz alıyorum.

Ve ayrıca sevgili genç entelektüel yazar kardeşim, senelerdir aynı gentrification sürecine maruz kalan sanatçılar birer ikişer kirada oturdukları stüdyolarından kovulurken, sayısız sanatçı "sanat kurumu mağduru" pozisyonuna düşmüşken, ülkedeki genç sanatçıların azımsanmayacak bir bölümü geleceğini Avrupa kasabalarında kurma uğruna ülkeyi üçer beşer terk ederken, sanatın sanatçılar cephesi derin bir küskünlük ve kırgınlık içerisindeyken, bahsini ettiğin sistem sanatçılardan adeta bir müştekiler ordusu yaratmışken, "sanat sanat sanat" diye dilinden düşüremediğin pratiğin birinci dereceden muhatapları halihazırda can çekişirken neden hiç kalem oynatmadın? 

Şimdi her şey birkaç galeri kapandı diye mi oldu? Bir çoğunun samimiyetinden zaten şüphe duyduğumuz, bir çoğunun tarihi sekiz ay öncesine bile dayanmayan, bir çoğunun patronu yeni sezon Harvey Nichols ayakkabısına sanat yapıtına eşdeğer bir özenle yaklaşan bu aktörler, bu sahte aktörler, ne zaman gerçek anlamda aktör oldu? Bedri Baykam'ın boş çervevesi 125 bin Dolar'a Ülker Holding'e satılırken üç satır eleştiri getirmek yerine, "sıra ne zaman bana gelecek" diye ellerini ovuşturanlar batınca mı, sanat battı? Şimdiye değin literatüre ne kattılar da, neyi geri alamadıkları için yakınıyorlar? Bir tane enstitümüz var mı, sanattan gelir elde edenler tarafından kamu hizmetine sunulan? Ne hakları vardı üzerimizde? 

Galerici hakları mı? 
%50 komisyon hakları mı?  
Peki ya sanatçı hakları? 
Sanatçılar haklarını helal etti mi? 

İstisnaları tenzih ederim, ama şayet önümüzde ciddi bir sorgulama varsa, öncelikle sanatın yıllık kereviz ihracatını analiz eder gibi bir analitiğe bağlanamayacağı gerçeğini ortaya koyup, süreci salt bir piyasa hareketinden ibaret gören bakış açılarınızı değiştirmenizi temenni ederim. 

Böylelikle belki hem sanatın piyasa çıkarlarından ibaret olmadığı gerçeği ile yüzleşebilir, hem de sanatın süregiden gerçek ama ÇOK DAHA DERİN problemleriyle temas etmenin yollarını araştırabilirsiniz. 

Evet Türkiye'de sanat iflas ediyor, en nihayetinde edecek, fakat mahalle aralarında açılan üç beş ticarethane kapandığı için değil. Gelin gerçek nedenleri, ZİHİNSEL İFLASI beraberce masaya yatıralım… Yok yatıramıyorsak, örnek misal kendi adıma, piyasası batmış bir kereviz olarak ben, mevcut iflastan son derece memnunum. 


13 Aralık 2014 Cumartesi

THE CUT üzerine



THE CUT'ı görmek üzere sinema salonuna adım atarken bir nebze ön yargılıyım. Yönetmene, senaryoya, sinemaya, sinema diline olan ön yargımdan ibaret değil, 2000'li yıllardan itibaren git gide klişeleşen; siyasetçilerin, tarihçilerin ve medyanın adeta poker hevesiyle üzerine oynadıkları (neredeyse adına bahisler tutulan) böylesine sert bir konunun elimdeki biletten daha fazlasına tekabül ettiğini bilmek, fakat diğer yandan buna mecbur hissetmek, en zoru kendime, nihayetinde insan yaratısı popüler kültürün insan yaratısı tuzaklarına karşı bir ön yargı. İnancını yitirmiş olmakla alakalı.

Sanırım bir Türkiye vatandaşı olarak 1915 Ermeni Soykırımı üzerine bilmem gereken (bile-bileceğim) her şeyi biliyorum. Sokaktaki adamdan böyle bir (dez)avantajım olabilir. Bu (dez)avantaj aynı zamanda filmle aramda ikinci bir ilişki kurmamı sağlıyor. Çünkü ben THE CUT'ı Ermeni Soykırımı'nın nasıl bir şey olduğunu görmek üzere izlemiyorum. Bu filmden öğrenecek bir şeyim olduğuna inanmıyorum. Üstelik senaryodaki imgelemden çok daha fazlasına hakimim. Ön yargı diyerek özetlemeye çalıştığım şey, bunların toplamı.

Fakat bu aynı ön yargı, filme mesafelendikçe Fatih Akın'a yaklaşmamı sağlıyor. Beni asıl ilgilendiren soruya. Yönetmenin ne hissettiği, neyi niyetlediği, 2015'e aylar kala iyi niyet taşlarıyla örülen cehennem yolları, Ermeni Soykırım'ına dair hikayelerin tümünden daha yabancı bana. Asıl merakım buradan doğuyor. Çünkü bunu ilk kez yaşıyorum; "şimdi sırada ne var?"

Fatih Akın beni en çok, ön yargılarım konusunda tatmin ediyor.

Atom Egoyan'ın Ararat'ındaki metaforik önermenin aksine, bu kez gerçek bir "soykırım" filmiyle karşı karşıyayım. Mardin gerçek, patikalar gerçek, Resulayn gerçek, cesetler gerçek, Halep gerçek, kuyular gerçek, Der-Zor gerçek, kayıp ilanları gerçek, Beyrut gerçek, kamplar gerçek, kesik gerçek. Mardin'de doğup Ruso'da ölen Arsine'nin mezar taşı gerçek, bir film ne kadar gerçekse, hepsi o kadar gerçek.

"Bu zaten olacaktı, nasıl olsa sonunda çekilecekti, nihayetinde bir gün yapılacaktı, birileri mutlaka el atacaktı" BİR YANA. Benim için asıl soru, bunu Fatih Akın yaptığı için o salondan "düşünceli" ayrılıp ayrılamayacağım.

Düşünceliyim.

Hatta, iyi ki böyle yapıldı fikrindeyim. O nedenle filmden bahsetmeyeceğim. THE CUT'ı izlemek yalnızca tarihe tanıklıktan ibaret değil, o salona giren herkesin kendine tanıklığı.

ÖLMEK Mİ ZOR, KALMAK MI?


19 Ekim 2014 Pazar

EXPERIMENTAL PRESERVATION@Columbia University-NYC

Dispatch from Studio-X Istanbul; 
Scaffold: Experimental Preservation
October 15, 6:30pm - Columbia University - New York

What are the defining aesthetics, strategies and ambitions of the emerging field of experimental preservation? We have asked a number of architects, artists and historians, including Azra Akšamija, Thordis Arrhenius, David Gissen, Selva Gürdoğan, Erik Langdalen, Alex Lehnerer, Jorge Otero-Pailos and Tayfun Serttaş, to contribute with books, films, or digital media, that help to advance preservation as a forward-looking creative field. This little exhibition aims at enhancing the conversation Scaffold: Dispatch from Studio-X.

The collection will be on display in the 200 Level of Avery Hall, GSAPP, Columbia University.

Tayfun Serttaş, artist
Azra Akšamija, MIT Architecture
David Gissen, California College of the Arts
Alex Lehnerer, ETH Zürich

Organized by Jorge Otero-Pailos and Selva Gürdoğan, Columbia GSAPP
Respondes by Thordis Arrhenius and Erik Langdalen, Oslo School of Architecture and Design.














25 Eylül 2014 Perşembe

TAYFUN SERTTAŞ Kesintili Tarihlerin Ülkesinde Sanat / Eser Baykuş - ALEM ART





1982 doğumlu sanatçı, yazar ve araştırmacı Tayfun Serttaş, İstanbul ve Bodrum'da yaşamaktadır. İstanbul Üniversitesi Sosyal Antropoloji Bölümü'nde lisans eğitimini (2004) ve Yıldız Teknik Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi'nde Yüksek Lisans eğitimini tamamlamıştır. AIF Residency Program, Arab Image Foundation, Beyrut, Lübnan (2011), Accented Residency Program, The Delfina Foundation, Londra, İngiltere (2010), Platform Garanti Güncel Sanat Merkezi, İstanbul (2009) gibi kurumlarda misafir sanatçı programlarına katılmıştır. Solo sergileri arasında "Mimarlar Mezarlığı" Studio-X, İstanbul (2014) "Middle East Airlines" ArtSümer, İstanbul (2012), "Foto Galatasaray" SALT Galata, İstanbul (2011), "ReMap 3" Kalfayan Gallery, Atina, Yunanistan (2011), "Souvenir Trauma" Zico House, Beyrut, Lübnan (2011), "Tailor's Dream M&M" Apartman Projesi, İstanbul (2011), "Studio Osep" Delfina Foundation, Londra, İngiltere (2010), "Studio Osep" Galeri NON, İstanbul (2009) yer almaktadır. Seçilmiş grup sergileri arasında "3. Selanik Bienali" Teloglion Museum, Selanik, Yunanistan (2011), "Yıkım 2011" Akarsu Sok, No:2, İstanbul (2011), "Ateşin Düştüğü Yer" Türkiye İnsan Hakları Vakfı 20. Yıl Sergisi, DEPO, İstanbul (2011), "DIVERÇITY / Learning from İstanbul" Centrum Sztuki Wspolczesnej Zamek Ujazdowski, Varşova, Polonya (2010), 3. Sinop Bienali, Sinop (2010), "Etat d'ames, une generation hors d'elle" ENSBA Ecole Nationale Superieure des Beaux-Arts, Paris, Fransa (2010) yer almaktadır. Tayfun Serttaş'ın ürettiği konular arasında kent antrpolojisi, sivil toplum, toplumsal cinsiyet, ötekinin kültürel mirası, gündelik yaşam sosyolojisi, azınlıklar, kentsel dönüşüm, göç ve değişme, sosyo-politik stratejiler ve minör politika bulunmaktadır. Yapıtları başta İstanbul olmak üzere Londra, Paris, Amsterdam, Berlin, Beyrut, Atina, Varşova, Selanik, ve Frankfurt gibi birçok kentte gerçekleşen solo ve karma sergilerde kamuya açıldı. Bundan sonra adını daha sık duyacağımız Tayfun Serttaş sorularımızı cevapladı...

Eser BAYKUŞ
                      

Yaptığınız işleri, tavrınızı nasıl tanımlıyorsun?

En kısa ve kaba haliyle disiplinlerarası çalışıyorum. Ancak bu yalnızca kullandığım mediumları belirlemiyor. Güncel, modern ya da historisist, farklı dönemler arasındaki bağlantıları ve ortak kaygıları, bazen ise kopuşları irdeliyorum. Temsiliyet bu bağlamda üzerine durduğum temel başlıklardan biri. Küçük gruplar sosyolojisi, sosyal bilimler eğitimimden itibaren çalışmakta olduğum bir diğer başlık ve haliyle bugün her İstanbullunun ister istemez kendini içinde bulduğu kentsel problemler, göç ve kültürel transformasyon mesai ayırdığım konular arasında.

Türkiye güncel sanat ortamı hakkında genel düşünceleriniz nedir?

Türkiye'deki güncel sanatta diğer birçok mecra gibi "gelişmekte olan" kulvarında henüz. Gençlerin ilgisi yüksek, bunun yanında önceki kuşaktan sanatçıların geç de olsa haklarının teslim edildiği önemli sergiler görüyoruz. Çok olumsuz bakmıyorum ama İstanbul'da hala küresel ölçekte abartıldığı kadar kuvvetli bir sanat ortamı yok. Çünkü gerçek anlamda teşvik yok. Zemin çok kaygan ve bu kaygan zeminde ayakta kalmaya çalışan sanatçıların bir çoğu bence çıkmaz içinde. Teminatsızlık Türkiye'de büyük bir hadisedir. Bu topraklarda sanata teminat tanınmıyor ve bu durum içgüdüsel bir tedirginliğe yol açıyor… Buna karşın Nobel'den, Altın Palmiye'ye, bienallerden, müze koleksiyonlarına değin uluslararası çevrede Türkiye'yi en yoğun şekilde sanat(çılar) temsil ediyor. Tüm olumsuzluklara rağmen plastik sanatlarda devrim sayılabilecek dönüşümler yaşandı. Türkiye bu alanda bir çekim merkezi olma yolunda… Üstelik yalnızca bireysel çabalarla. Karşılığında ise bir futbola yapılan yatırımın çok azını dahi göremiyoruz. Bu da kalıtsal bir küskünlük hissine yol açıyor.

Sosyal medyanin sanata olan etkisi hakkında ne düşünüyorsunuz? Bazı sanatçılar sosyal medya sayesinde galerilere gerek kalmadığını düşünüyor

Sosyal medya, sanata etki edebilecek düzeyde bir mesafe edinmiş değil. Oraya dahil olabilmek için belli bir seviyeye inmek gerekiyor. Bunu küçümsemek için söylemiyorum fakat ciddiyeti ve etki alanı hala muğlak. Bir sanatçının galeriye sosyal medya olmasa da ihtiyacı yok, eğer kıstasımız galeriler ise bilemem, hiç öyle bakmadım... Beni teorik bağlamda süreci nereye taşıdığı ilgilendirir ki, sosyal medyada uzun süre daha bu yönde bir ışık göremiyorum. Diğer yandan yeni bir aktivizm alanı yaratıyor ki, bu tarafı daha elzem. Yeni örgütlenme biçimleri ve demokratikleşmeye katkısı çok yüksek. Bireysel alan kapalı kutu olmaktan çıkıp git gide şeffaflaşıyor, yeni iletişim olasılıkları gelişiyor, fakat bunlar da salt sanat üzerinden tartışılmaması gereken başlıklar.

Geçmişten farklı olarak günümüz sanatçılarının genelde apolitik olduğunu görüyoruz. Oysa sizin zaman zaman sözünü sakınmayan çıkışlarınızın olduğunu görüyoruz. Sanatçı-politika ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bugün açıkça sanatçıların hedef gösterildiği ve sanatçı aşağılamanın makbul karşılandığı bir ortamda yaşıyoruz. Popüler sanatçıların durumu da bizlerden farklı değil. Hatta bazen daha açık şiddete maruz kalabiliyorlar çünkü kamu nezdinde tanınıyorlar. Böyle bir ortamda politik olmayıp, ne olmak gerekiyor? Evet biz bu kadar politize olmayabilirdik ama Türkiye'de insanlara dayatılan bir şey politika. Hayatın başka şekillerde mümkün olabileceği algısı tamamen silindi, gündelik yaşamın akışına müdahale edildi. Bu noktada sanatçısı, bilim adamı kalmıyor, hepimiz işkence gördük. Fakat sanatçılar her anlamda incitildiler, hayatları boyunca zaten devletten destek görememiş, yer kürede tutunabileceği sayısız merkez varken burada kalmaya ısrar eden romantik insanlarız en nihayetinde. Bir söz yazarına, bir yönetmene, bir oyuncuya neden bu nefret, anlamak güç…

Sekiz ay boyunca mutfağımda gaz maskesi ile yemek yaptım, çünkü Taksim Meydanı'na 200 metre mesafede bir evde yaşıyorum. Sonbaharda canımı zor attım yurtdışına, sağlığım tamamen bozulmuştu, nefes alamıyordum... Henüz bir hafta önce geri döndüm, düşünün ben son bir seneye yakındır pasaportunu taşıdığım ülkede çalışma masama oturup bir şey üretemiyorum. Burası benim ülkemdi, şimdi uçaktan inerken nereye geldiğimi bilmiyorum. Ne diyeyim daha? Buna politika denemez, basbayağı nefret suçu.

Hangisi bir diğerini besliyor; sanat, yazım, antropoloji?

Hepsi birbirini besliyor, o kadar girift ilerliyor ki, hangisinin hangisinden doğduğunu unuttum. Hibrit gibiler artık. Bir işe başlarken hangi aşamasında yazıyorum, hangi aşamasında çiziyorum, ya da hangi aşamasında deneyimliyorum hatırlayamıyorum. Çoğu kez hepsi eş zamanlı.

Stüdyonuzu merak ediyoruz, ameliyat odasına benzediğini iddia edenler var

O eskidendi, arşivlerle çalıştığım ve yıllarca konservasyonla uğraşmam gereken dönemlerde öyleydi... Son stüdyom Paris'teydi, bir süredir İstanbul'da değildim ve İstanbul'da kalıcı bir stüdyom şu an yok. Proje bazlı çalıştığım için benim her projeye göre kurmam gereken stüdyonun mekansal gereksinimleri ve araçları değişir. O nedenle yarın nasıl bir yerde ve ne şartlarda çalışacağımı, yarın nerede olacağım ve nasıl bir proje üzerine yoğunlaşacağım belirleyecek. Tek bir medium üzerinden sanat üretmediğim için, benim yaklaşımımdaki sanatçıların stüdyoları genelde iyi bir laptop'tan ibarettir aslına bakarsanız.

Sanatçı, müze, arşiv, koleksiyon ve belge üzerine kafa yorduğunuzu görüyoruz. Bu kavramlar arasında olması gereken ilişki Türkiye sanat ortamında ne durumda?

Feci, burası kesintili tarihlerin ülkesi. Her yirmi senede bir kültürel kimlik baştan tanımlanıyor. Bu kah darbe ile oluyor, kah gazlı demokrasiyle. 21.yüzyıla derin bir travmayla girdi Türkiyeliler, İmparatorluğun çöküşü ve akabindeki 600 yıllık birikimden miras alınmaması; alfabeden, müziğe, mimariden, sanata baştan kodlanmış bir toplum yarattı. Fakat bu "modern" topluluğunda işi bulunduğu coğrafyada pek kolay olmadı, fabrika ayarlarına bir daha geri dönemedi, hele ki konu kültür sanat gibi literatüre dayalı mecralar ise… Kayıp bir literatür üzerinden kendini yeniden ve yeniden tanımlamak, coğrafi sorunlar, Batı'da Doğulu, Doğu'da Batılı bulunmak, sürekli olarak özneyi tariflemek, hala tarifliyoruz aslında… Bizim tarihimiz, uzun bir tarif tarihidir. Bu bağlamda, Türkiye'de sanat üretmek referansların çelişkisi açısından da iki kere zahmetli, her şeyi iki kere yapmak gerekiyor buralarda. Çünkü her şeyin bir "öncesi", bir de "sonrası" var. “Şimdiki zamanı” başka türlü anlamanın çaresi yok. Hepimiz iki kimlikliyiz.

Popüler kültüre yapılan yatırımın çok azı bilgi-belgeye yapılmış olsaydı şu an sizinle farklı konuşuyor olabilirdim ama hala literatür yok ve bu halde burnumuzun ucunu bir süre daha göremeyeceğimiz açık. Her yirmi senede bir Amerika'yı yeniden keşfederek kendimizi oyalıyoruz. Türkiye özellikle şu dönem hiç olmadığı kadar çağdaşlarının gerisinde, belki yeni bir hamburger büfesi Batı'da açıldıktan altı ay sonra buraya geliyordur, fakat örneğin bir "kent arşivi" iki yüz senedir kurulamıyor. Devletin "begleyi" tehdit olarak gördüğü bir ortamda, kamuya bu eksikliğin ne demek olduğunu anlatmak çok zor. Hatta sanatçılara bile anlatmak çok zor.

Birkaç yıl önce ünlü bir galeride açtığınız sergiyi "alışılagelmiş sosyal ilişkilerden ve toplumla yaşamanın gerektirdiği kurallardan soyutlanmış bir hayat tarzı benimseyenlere" ithaf etmiştiniz. Buradaki tarif size uyuyor mu? Sanatçı sosyal olmak zorunda mı?

Sanatçı sosyal olmak zorunda değil. Popüler sanatçıları bilemem, fakat bizlerin kamudan onlar gibi bir beklentisi yok, sonuçta kimseye albüm satmıyoruz. Toplum içinde kamufle olarak yaşıyoruz ki, inanın bazen böylesi daha keyifli. Doğruya doğru, sokaktaki manavım ne kadar sosyalse o kadar sosyalim. Fazlasına gereksinim duymuyorum. Yaşadığım semtten gerekmedikçe çıkmam, yeni ilişkiler kurma hayaliyle yanıp tutuşmam ve kendi küçük çevrem dışında bir çevreye pek gereksinim duymam.

Fakat bunun İstanbul'un kültürel iklimiyle yakından ilgisi var. Bir Çarşambalı'da çıkıp bir Nişantaş'lı ile dostluk etme özlemi duymuyor burada. Bir başörtülü, bir transseksüelin derdine ortak olmak istemiyor. Herkes kendine mazlum. Tam olarak getto diyemesek de, İstanbul'da çok farklı kültürel, ekonomik ve sınıfsal katman birarada yaşıyor. Bunun getirdiği bir mesafe ve dikkat var insanlar arasında, herkes kendine küçük zone'lar kurup hayatını orada sürdürmenin çabasında. Kamusal alan kültürü yok denecek kadar zayıf, insanların göz hızasında sosyalleşebileceği mekanlar kısıtlı… Anlıyoruz ki İstanbul 19.yüzyılda da bundan farklı değilmiş, bir anlamda kentin sosyolojik geleneği bu.

Türkiye’de pek alışık olmadığımız bir alanda çalışıyorsun. Arşiv alanındaki araştırmalarının içeriğinden bahsedebilir misin?

Arşiv geniş bir tanım, ben daha spesifik olarak görsel arşivlerle çalışıyorum. Görsel kültürün Doğu Akdeniz havzasında derin bir tarihi olmasına rağmen İslam sonrası bir duraksama yaşanıyor. Akabinde yeniden canlandığı dönemler var elbette... Hala etkisini gördüğümüz bir oryantalizm var. Modern yakın tarih ise görsel kültürün sivil yaşama farklı yollardan uyarlanma çalışıldığı deneyimleriyle yüklü. Bunlar arasında stüdyo fotoğrafı özellikle üzerine çalıştığım bir alan. Fotoğraf sanatı içerisinde küçümsenmekle beraber, sanat ve kamu arasında görünmez bir köprü kuruyor, türevlerine göre son derece demokratik ve günü anlamada olağanüstü veriler sunan melez bir mecra. Üstelik toplumsal cinsiyetten, göçe, modadan, kimliğe dek bugün tartışmakta olduğumuz birçok başlık altında açılma esnekliğine sahip.

Diğer yandan Türkiye güncel sanat ortamı içerisinde arşiv odaklı çalışmalar hala alışıla gelmemiş bir olgu? Türkiye’de bu alanda çalışan ve üreten senin dışında kimse var mı?

Arşivlerle üniversite yıllarımda tanıştım ve birikimimi bu alan üzerine kurdum. Bir süre sonra ise bu iş benim başıma kaldı diyebilirim çünkü Türkiye koşullarında gerçekten bu konuda ter döken birileri daha yok. Üç tane gazete küpürünü yan yana getirmeyi arşivsel veri zannedenler vardır elbette, fakat arşiv o demek değil. Yakınlarımın büyük bölümü sanat pratiği içerisinde olmasına rağmen, örneğin kapısını çalıp cam negatif konservasyonu üzerine dertleşebileceğim bir arkadaşım yok benim, yalnızım. Bunun için kalkıp Beyrut'a, Arab Image Foundation’a gidiyorum gerektiğinde. Oradakilerle arkadaşlık ediyorum.

Üzerine çalıştığın son arşiv hakkında bilgi alabilir miyiz?

Fransız Aydınlanmasından etkilenen bir Osmanlı entelektüeli olan Viyana kökenli bilim adamı Karl Eduard Hammerschmidt’in (Abdullah Bey) girişimiyle 1870’te İstanbul’da kurulan bir Doğa-Tarih Müzesi var. Benim de sergide kullanacağım orijinal adıyla; "Le Musée d'Histoire naturelle de Constantinople". En az İstanbul Arkeoloji Müzesi kadar köklü ve önemli bir kurum. Abdullah Bey kendi alanında bir Osman Hamdi.

Fakat Cumhuriyet’in ilanından sonra, Doğa-Tarih Müzesi yeni sistemin ideologları tarafından sahiplenilmiyor. Darwinizm’den, Fransız Aydınlanmasına duyulan kuşkuya kadar, nedensellikleri geniş bir çerçevede incelenebilir... Müzenin tüm koleksiyonu Cumhuriyet dönemiyle birlikte istanbul Üniversitesi, Fen fakültesi Jeoloji bölümüne devrediliyor. Kısa süre sonra ise çıkan Büyük Vefa Yangını sırasında bütün koleksiyon yanıyor. Bir süre önce ulaştığım müzenin yazışmaları üzerinde çalışıyorum, aynı isimli bir sergiyle ve günümüz yorumuyla, Le Musée d'Histoire naturelle de Constantinople’ü ihya etmek niyetindeyim. Elbette benim ki bir Doğa-Tarih Müzesi ironisi olacak ve paralelinde daha çok Fransız Aydınlanmasından kopuş dönemi tartışılacak.


Kaynak: "TAYFUN SERTTAŞ Kesintili Tarihlerin Ülkesinde Sanat" 
ESER BAYKUŞ - ALEM ART, s:76,77,78 

14 Eylül 2014 Pazar

WE ALL LIVE ON THE SAME SEA - Sirius Art Centre / IRELAND


WE ALL LIVE ON THE SAME SEA
14 September – 12 October 2014
Presenting works by Cliona Harmey - David Farrell - Deniz Üster - Fiona Marron - Gülsün Karamustafa Margaret Fitzgibbon - Mark Garry, Paid Murphy & Sean Carpio - Tayfun Serttaş 
Curated by Rana Öztürk




 


























Presented with the support of the Turkish Cultural Foundation and Cork Film Centre. SAHA provided support for the production of the works by the artists from Turkey.

11 Eylül 2014 Perşembe

"WE ALL LIVE ON THE SAME SEA" (press release)


WE ALL LIVE ON THE SAME SEA
14 September – 12 October 2014
Presenting works by

Cliona Harmey - David Farrell - Deniz Üster - Fiona Marron - Gülsün Karamustafa Margaret Fitzgibbon - Mark Garry, Paid Murphy & Sean Carpio - Tayfun Serttaş 
Curated by Rana Öztürk
Sirius Arts Centre presents We All Live On The Same Sea, a group exhibition including artists working with a variety of media, such as video, photography, music, sound, sculpture and digital art. 
We All Live On The Same Sea takes its inspiration from the seaside location of Sirius Arts Centre on the banks of Cork Harbour. Contrary to the general association of the sea with separation, distant lands, and the idea of other shores beyond the horizon, this exhibition seeks to view the sea as a vehicle for unification rather than separation. The vast fluid physicality of the sea surrounds all lands dissolving rather than creating borders. Historically the sea has played a major part in the construction of personal and collective imaginings of a given place through the circulation of stories and memories in and about that place. While conventional sea traffic continues an old tradition of travels and narrative possibilities concerning distant places, in this period of globalization and digitalization, even the sea floor facilitates greater connectivity through transoceanic submarine networks that allow instant communication. In this context, this exhibition aims to explore the notion of sea as a connecting force between disparate geographies either through travels in the form of immigration, vacation, commerce and adventure, or through other movements within or even beneath the sea. The exhibition focuses on the ways in which the sea shapes our sense of place, both as singular experience of specific places as well as their connectivity with the rest of the world. 
Resting on the southern coast of Ireland, a country that is an island at the edge of Europe, where all international contact is overseas, Cobh is a symbolic place for travels beyond the sea. It is known to be a major point of departure for millions of Irish immigrants during the famine times and as the last port of the famous Titanic. The town is currently a stopover point for large cruise-liners and a tourist attraction. More recently, the inflow and outflow of people in Cobh reflected the rise and decline of the short-lived economic boom in Ireland. 
Along with Cobh’s peculiar history, the exhibition also draws upon the unique site and building of Sirius Arts Centre, the former Royal Cork Yacht Club built in 1854. With a view of the harbour and cruise-liners that arrive in Cobh, the gallery affords participating artists an opportunity to produce site-responsive works exploring its possible connections with other places, stories and individuals. In being situated beside the sea Sirius Arts Centre allows the exhibition to expand beyond Cobh to other places and times through the imaginative potential of the sea. 
Some artists, including Margaret Fitzgibbon, Cliona Harmey, Fiona Marron, Tayfun Serttaş, and Deniz Üster were invited for short residencies at Sirius to do research in Cobh in advance of the exhibition. In that way, the artists had the chance to reflect on the specific location of the exhibition, each from the perspective of their personal experiences, memories, and backgrounds. As a result, the final exhibition also engages with Cobh, a peripheral Irish town, and explores its particular narrative in relation to a larger global geography through the connections and dialogues generated by the art works presented. 
For further information and images please contact:
Rana Öztürk, Curator: "mailto:ranaoz@gmail.com" ranaoz@gmail.com
Sarah Iremonger, Sirius Art Centre, Visual Arts Consultant: "mailto:sarah@iremonger.me" sarah@iremonger.me 
Gallery Hours:
Wednesday to Friday: 11am-1pm & 2pm-5pm
Saturday& Sunday 2pm-5pm Monday& Tuesday Closed

Presented with the support of the Turkish Cultural Foundation and Cork Film Centre. SAHA provided support for the production of the works by the artists from Turkey.

6 Eylül 2014 Cumartesi