2 Kasım 2010 Salı

Eleştirel Kültür!






"ORTADOĞULU GÖZLERİMİ OYMAK İSTİYORUM!"


İstanbul, uluslararası güncel sanat kurumları, etkinlikleri ve dolaşım ağları göz önüne alındığında küçümsenmeyecek bir yer edindi. Ve bana göre İstanbul'daki sanat üretimi, günümüz Batı sanat piyasasının dümen suyundaki sanat kurum ve ilişkilerinin 'travma ve ötekine ilişkin' Oryantalist meraklarından çok daha fazlasını hak eder niteliktedir. Fakat buralı üretimlerin, arkasına yaslanabilecekleri, buralı bir sahiplenme olmadan, bu bakışı değiştirmek zor diye düşünüyorum. Sahiplenme derken, 'sözünü sahiplenmek' ve 'karşı koymak' anlaşılsın isterim. Toplumun her kesiminden duyarlı kişilerin, yanlışı ortaya koymakla gösterdikleri çabayı aynı enerjiyle sorunu çözmede de harcamaları gereken günler geçiriyoruz tüm Türkiye olarak. Yerel karşı duruşların çoğalması ve eleştirel kültürün gelişmesi, bu yolda en etkili ve özgür yol olan sanatın sözünü de daha sağlam yapacaktır. İşte bu noktadan yola çıkarak sanatçı Tayfun Serttaş ile, sanatı, kendisi ve çevresiyle kurduğu çeşitli diyalog biçimlerini konuştuk;

NİHAN ÇETİNKAYA

Projelerinde beni en çok heyecanlandıran unsur, hepsinin ödünç alınmış sorunlardan değil, hayatının doğal akışında olgunlaşan kişisel hassasiyetlerinle ve ilişkilerinle vücut bulan projeler olması. Örneğin Osep Minasoğlu arşivini yeniden temsille izleyiciye açman Osep Minasoğlu ile yıllardan beri süregelen arkadaşlık-aile ilişkilerinle şekillenmiş ve ilgi alanların yolunu bir şekilde hep kendisiyle buluşturmuş. Dolayısıyla şu soruyla başlamak istiyorum: senin için proje nasıl bir sürece tekabül ediyor? Kişisel olanla sanatçı kimliğinin öngördükleri arasındaki hassas dengeyi nasıl kurduğunu irdelemek aslında bu soruyla amaçladığım.

Yalın tabirle kendime “denek” muamelesi yaptığımdan bahsedebilirim. Bu hem hayattaki poziyonuma hem de üretimlerime mesafelenmem açısından belirleyici bir prensip. Günün büyük bölümünü, kendi kendimin kobay faresi olarak geçiriyorum. Aslına bakarsan bu, sosyal bilimlerden devraldığım bir metod. Fakat sanat alanına uygulandığında, çok daha zengin bir perspektif edinmeni sağlıyor. Çünkü sosyal bilimlerdeki “kısıtlamaların” hiçbirisi sanat için söz konusu değil. Sanat, en azından henüz “bilim” değil. Aldığım eğitim dolayısıyla ister istemez disiplinlerarası bir yol seçtim. Bu benim açımdan bir tercihten ziyade zorunluluktu. Şimdi, kendi alt yapımda olan tüm donanımları kullanarak yeni bir ara disiplin formüle etmenin yollarını deniyorum. Ben hiçbir kuramın, politikanın ya da modanın taklitçisi değilim. Kendi bağımsız deneyimimden, kendi biricik imgelemime uzanan bir araştırma süreci bu. Bu süreci, işin içine kendimi katarak geçiriyorum. Çünkü insanın en iyi medium’u kendisi. Ve bugün sanatçının kim olduğu, nasıl bir pozisyonda durduğu, hiçbir yüzyılda olmadığı kadar önemli.

Birçok sanatçının üretim koşullarını göz önüne aldığımızda, bunun pekte konforlu bir metod olduğu söylenemez. Üretim sürecine sosyal olarak dahil olmanın seni zorlayan tarafları ya da baskı altında hissettiren yanları olmuyor mu?

Bir küratör arkadaşım, “sen yaptığın araştırmanın içinde kaybolan bir araştırmacısın” demişti. Haklıydı. Tam da bir yaşam formuna dönüştüğü noktada, hiçbir sıkıntısı kalmıyor işin aslında. Çünkü bunun dışında bir yaşam formuna gerek duymuyorsun. Yani benim iki evim ve iki hayatım yok. Bir başka sığınağım daha yok. Yaptığım “şeylerin” içindeyim ve fiziksel olarakta içerisinde bulunduğum “şeylerden” ibaretim. Oturacağım semti, çalışacağım galeriyi, dahil olacağım sergiyi, görüşeceğim – görüşmeyeceğim insanları buna göre seçerim. Hepsi benzer bir üretim mantığının farklı katmanlarına tekabül eder. Örneğin sergi yaptım diye kalkıpta Hürriyet gibi bir gazeteye röportaj vermem. Devreye yaptığım sanatın iradesi girer, dolaylı olarak ben girerim, o roportaj teklifi reddedilir mesela. Böylesi bir içiçe geçmişlik... Bence sanatı ve hayatı teknik olarak ayrıştırmanın kendisi çok bunaltıcı. Benim deneyimimde bu hiyerarşi bir biçimde ortadan kalkıyor. Çok iyi oluyor... Böylelikle devreye “ben” girmiş oluyorum, sanatçı olarak değil, Tayfun olarak.

Üretim pratiğine baktığımızda dokümantasyon ağırlıklı bir çizgide gittiğini görüyoruz. Yüksek lisans tezini de modernizm, kültürel temsiliyet, azınlıklar ve fotoğraf okumaları denkleminde gerçekleştirmiştin. Bildiğim kadarıyla üzerinde çalıştığın son proje de, Foto Galatasaray arşivine kamusal görünürlük kazandırmak ile ilgili. Dokümantasyonun açtığı yolda ve sunduğu imkanlarla, sosyal antropolog kimliğinin getirdiği donanım arasında bir ilişki olabilir mi? Yoksa tamamen tesadüfi diyebileceğimiz gelişmeler mi seni bu yolla söz söylemeye götüren?


Üretimlerimle ilgili hiçbir şey tesadüfi olmadı. İstanbul’da yaşadığım sürece bir taraftan dökümantasyon üzerine çalışmaya devam edeceğim, çünkü burada ciddi bir bilgi – belge sorunu var. Hiyerarşinin başında, bu malzemeyi sanat üzerinden yeniden üretime sokmak ve tartışmak var. Ciddi bir bellek sorunu var, bilmem anlatabiliyor muyum? O belleğin içerisinde başka başka ve başka meseleler var... Ben hali hazırda bir “fine art” eğitimini terk edip kültürel antropoloji programına geçtim. Sosyal bilimlerden ödünç almam gereken ciddi bir strateji eksiği olduğunu kestirebiliyordum. Alçıyı kalıba dökerek olacak iş değildi bu. Sanat eğitimimi, master düzeyinde disiplinlerarası bir alana erteledim. Ben sanat masterımı bitirdiğimde, sanat neredeyse sosyal bilimler gibi algılanmaya başlanmıştı artık. Akademik geçmişimle, bugünün sanatının problematikleri arasında inanılmaz bir paralellik var. Eğitim hayatı boyunca soğan sarmısak deseni çizip, mezun olduktan sonra dünyanın tüm meselelerine yanıt bulmaya çalışan sanatçı profilinin kafası bugün hayli karışık. Benim böyle dertlerim yok. Sanatın tükendiği yerde kitap basarım, yazının yetersiz kaldığı noktada çıkar konuşurum, konuşmanın kesildiği alanda eyleme geçerim... Başa dönersek, bu tamamen kendinize uyguladığınız strateji ile ilgili.

“Belirsizlikleri Göğüsleyebilme Becerisi” sergisindeki işinle devam etmek istiyorum; “Nostalji”. Burada kamusal alanla girdiğin hesaplaşmada yine kişisel bir deneyimlemenin okunduğunu görüyoruz. Sokağa asılı t-shirtler üzerine “TERKETTİM” yazıyorsun. Semtle ilgili geçmişinin bunda bir rolü var mı? Nasıl bir empati kuruyorsun mekanla veya mekanı terkedenlerle?


İstanbul, transformasyon deneyimi üzerine kurulu bir şehir. Münih’den ya da Milano’dan farklı bir aidiyet ve kentlilik bilinci var. Burada kentlilik, öncelikle kente ait olmamak üzerinden şekilleniyor. İstanbullu olmak, aslında buraya yabancı olunca daha “fonksiyonel” oluyor. Kimin kime, hangi noktada dominant geleceğini asla kestiremeyeceğimiz derin bir kritik bu. O işin altında köy boşaltmalar var, daha geriye gidersek ikamet antlaşması iptalleri var, daha geriye gidersek fetihler... Tüm bu meselelerin kentte yarattığı “melez kültürün” bana ikram ettiği emsalsiz tıkanma var. Tarlabaşı sokaklarını kaplayan kadın çamaşırları var. O taşralı kadınların sokaklar arasına gerilmiş mahremiyetlerinin koşulladığı bir tahrik var. Bir tarafı romantik, diğer tarafı politik o işin. Kendim varım bu hikayenin içerisinde mesela, dedemin İstanbul’u var. Ben, İstanbul’u adeta Türkiye’den bağımsız ayrı bir devlet gibi algılayan bir ailenin içerisinde büyüdüm. İstanbul’un içerisindeki sayısız micro istanbul algısı var. Ve istanbul, hala hiçbirimiz(in) gibi değil... Belki de hiç kurulamamış bir ilişki orada terkedilen. Terkedildiği kesin.

İşlerini benim için keyifli kılan bir diğer konu kişisel deneyimlerini kamusal anlamda ve özellikle içeriden söz söyleyebilmede çok iyi konumlandırabilmen. Aklıma hemen projebirlikte bünyesinde gerçekleştirmiş olduğun “Yer Kavgası” isimli yerleştirme geliyor. Bu işin metni çok kişisel bir söylem barındırıyordu. Sanatçı olarak kişiselliğinin arkasında durmaya ve buna rağmen toplumsala gönderme yapabilme yeteneğine hayranım. Buna yetenek mi denmeli?

Tek başına yetenek benim için çok arkasında durulası bir olgu değil. İnanılmaz “yetenekli” hiper realist ressamlar var mesela dünyada. Fakat 30 sene boyunca aynı gerçeği gibi salatalık resmi çizdikten sonra nasıl bir fonksiyonu oluyor ki bu yeteneğin? O konuda çok fazla sanatın “sanatsal” takıntıları içerisinde değilim. Fakat bahsini ettiğin durumun tamamen kurduğum deneyimle ilgili olduğuna eminim. Risk almakla çok ilgili. Risk almakta, kendinle ve önündeki meseleyle olan hesaplaşma biçiminle ilgili. Bazıları buna tuzu kuru olmakla ilgili derler. Hiç öyle değil. Ben tuzumun en nemli olduğu anlarda da fena risk aldım. Yine olsa, yine alırım. Yaptığın işe baş koymak zorundasın. Yaptığın işe yabancı kalma lüksün olamaz ki...

Osep Minasoğlu sergisi ile ilgili bir roportajında sanatçının kulvar açıcı rolünden bahsediyorsun. Öncelikle Osep sergisi bağlamında nasıl bir kulvar açtığını ve kulvar açmanın Türkiye sanat ortamı düşünüldüğünde nasıl bir önemi olduğunu senin gibi Türkiye’nin sosyal kritiklerine parmak basmaktan çekinmeyen bir sanatçının ağzından duymak anlamlı olacaktır diye düşünüyorum.


Bugün sanat tarihinden neyi alıp kopyaladığın değil, sanat tarihine ne katabildiğin ve hangi sorularla yaklaştığın çok önemli. Osep sergisinde birçok izleyicinin hayatı boyunca ilk kez karşılaştığı şey, bir sanatçının kendi üretimleri olmayan “şeyleri” hem de gerçek üreteni baş köşeye oturtarak göstermesiydi. Bu sergi senin değil diyenler oldu, beni küratör, Osep’i görsel sanatçı sananlar oldu. Haklılar. Değil böylesi bir boyutuna, hazır malzeme olgusuna dahi alışık olmayan bir sanat izleyicisi var Türkiye’de. Üretim sorunsalına ilişkin birçok klişe darbe aldı bu sergi ile... Hala tartışılıyor olması benim için çok önemli çünkü bunu dünyada da pek fazla sanatçı yapmıyor. En gerekli ve doğru yerinden kafa karıştırdığımı düşünüyorum. Bugünün sanat ortamında adına “üretim” denilen o sancılı kritikten daha ciddi bir tartışma görmüyorum. Ben o fotoğrafları başka bir medium’a kopyalamış olsaydım (ki böylesi inan çok daha kolay olurdu) daha fazla sanatçı olacaktım, fakat olduğu gibi gösterdiğim için o serginin küratörü oldum bazılarına göre. İşin zehri burada zaten. Bende birçok metni paylaştım o dönem... “Minor Politics” ile ilk kez tanıştı birçok izleyici. Bunlar zaman geçtikçe anlaşılması daha kolay olacak projeler. Şimdilik bir şaşkınlık yaratıyor, bu kimin işi, kim kim, o kitabı yazmış, fotoğrafı kim çekmiş, o video ne anlatıyor, evet harika şeyler bunlar! Bir zahmet karışsın kafaları, belki o noktadan sonra bir berraklaşma olur. Aynı zamanda, müze denilen o “seçici” kurumun seçkisini bireysel olarak bozmaya zorluyorum ve sanatçı pozisyonum ile buna soyunmuş olmaktan inanılmaz haz alıyorum. Bunu zorlayan çok az insan var ne yazik ki Türkiye’de. Çünkü sanatçıların tek hayali işlerinin bir müze koleksiyonuna girmesi, kimsenin bu koleksiyonların içeriği ile ilgilendiği falan yok. Fakat insan bir açar takvime bakar değil mi, hangi tarihteyiz?

Son dönem çalışmalarından biraz bahsedebilir misin? Dokümantasyon üzerine çalışıyorsun yine zannediyorum. Ne şekilde ele almak istiyorsun elindeki malzemeyi? Studio Osep sergisinde ve kitabında olduğu gibi alternatif okumalar yapabileceğimiz alternatif sunumlar var mı aklında?

Studio Osep'in ertesinde yeni bir arşiv projesine başladım. İstanbul'un (bildiğimiz kadarıyla) ilk ve tek kadın studyo fotoğrafçısı Maryam Şahinyan'ın arşivi üzerine çalışıyorum şu an. Çoğu İstanbul’lu okuyucunun aşina olduğu ismi ile klasik olan "Foto Galatasaray" arşivi. Maryam Şahinyan 60 sene boyunca kesintisiz olarak Galatasaray'da faaliyet gösteriyor. Osep'ten hayli farklı olarak, bu stüdyonun geleneksel bir demografik tarafı var. Maryam Şahinyan’ın çok keskin hatlarla belirlenmiş ve hiç değişmeyen bir fotografik üslubu var. Örneğin 60 sene önce fon objesi olarak kullanılmış bir sandalye, konumu bile değişmeden 60 sene sonraki mizansende aynen izlenebiliyor. O stüdyoda herşeyin, hele ki fotoğraf gibi hızlı değişen bir teknolojinin böylesine sabit bir zaman dilimini korumasına şok geçiriyorum. Fotoğrafçının 1985 yılında ölmesinin ardından el değiştiren arşiv, 25 yıllık bir bekleyişin ardından ilk kez benim tarafımdan açıldı. Tümü siyah beyaz negatif ve cam negatiflerden meynada gelen arişivin 60 seneyi kapsayan tüm parcaları günümüze ulasmış durumda. Toplamda 200 bin'e yakın filmi kapsayan olağanüstü bir külliyattan bahsediyorum. Bu sergi ile İstanbul’un kutusu yeniden açılacak! Yüksek teknoloji, çok özel metodlarla gerçekleştireceğiz sunumu, bu şimdilik süpriz olsun. Malzemenin dijitalizasyonundan, kataloglanmasına ve sergilenmesine uzanacak olan tüm aşamaları Garanti Platform Güncel Sanat Merkezi'nin Maryam Şahinyan arşivi için sunmuş olduğu stüdyoda gerçekleştiriyoruz. Platform'un ve daha özel olarak Vasıf Kortun’un desteği olmadan Türkiye şartlarında böyle bir prodüksiyonun altından kalkmak sanıyorum imkansız olurdu. Şu an proje dahilinde dört asistana iş ve staj olanağı sunuyoruz. Bu açıdan kendilerine minnetarım. Diğer yandan bu yoğun program içerisinde daha kişisel projelerim devam ediyor. Bireysel üretimlerim ve içine kendimi dahil ettiğim arşiv projeleri arasında mekik dokuyorum diyebilirim. Şu an Varşova ve Londra’da iki sergi var. Studio Osep eş zamanlı olarak Avrupa'nın iki önemli başketinde izleyici ile buluştu. Bu açıdan ayrıca heyecan verici ve yoğun bir dönem.

Benim haberdar olduğum son çalışmalarından Viva Dağ isimli fotoğraf. Biraz bu fotoğrafın kurgulanışı hakkında bilgi verebilir misin? Nasıl bir söz söylüyor ‘Viva Dağ!’?

Viva Dağ, içerisine doğduğum cografyanın siyasal konjonktürü ile bireysel hassasiyetlerim arasında bir köprü kurma çabasına dair. Bu çabanın kendi perspektifimden ürettiğim bir ironisi olarak da düşünmek mümkün, ki ben daha çok öyle bakınca seviyorum. Aslında köprüyü kırıyorum. Bugünde üretilmekte olan biçimsel ve estetik kaygılara odaklı sanat ile varoluşunun temeli toplumsal meselelere dayanan, siyasi pozisyonu ağır basan sanat arasında bir tür tartışma zemini yakalamaya çalışıyorum. Haliyle bunu, kendi deneyimime dair yöntemlerle yapıyorum. Geçtiğimiz aylarda, "Ortadoğu'da herkes Che Guevara'yı sever!" başlıklı bir makale yazmıştım. Sonrasında bu bir dizi fotoğraf karesine yansıdı. Normalde fotoğraf üretmiyorum, hazır malzeme (ready made) olarak çalışıyorum fotoğraflarla. Bu üretimlerin çoğu sergilenmekten ziyade, süreci kendi üzerimden tarif ettiğim bir arşivin kodları. Ortadoğu'ya gitmekten uzun süre uzak durdum. İtiraf edeyim, pekte cesaret edemiyordum. Uzun yıllar, İran'dan daha güney'e inmedim. Ağır bir yer Ortadoğu, büyük bir girdap. Oradaki meselenin içerisine daldığınız an çıkamama ihtimaliniz çok yüksek. Hele ki, bazı hassasiyetleriniz yüksek ise. Tonlarca önyargı! Sonunda bir sabah kendimi aniden Beyrut'da buldum. Orada Beyrut yoktu. Yıkıldım. Döndüğümde o oyuncak silahlara sarılmıştım. Çocuk gibi, pop-ergen ikonografisi zaten. Beyrut'u düşündükçe hala öfkemden ağlıyorum.. Ve başka dağlar var tabi bildiğim. Hepimiz dağ'ın bir köşesindeyiz gibi geliyor bazen. Kendimi dağ başında hissetmiyor değilim zaman zaman. Biraz da ondan, silahlandım (gülüyor).

Ortadoğu, bir parçası olduğumuz halde, bireysel ilişkilerimizin sadece sınır komşularımız olduğunu bildiğimiz birkaç ülkenin ismini ezberlemekle sınırlı kaldığı bir coğrafya oldu yakın zamana kadar. Kendi adıma asıl okumalarımızı orası üzerinden yürütürsek, İstanbul'u, Türkiye ve dünyadaki pozisyonu ile ilgili olarak daha iyi konumlandıracağımızı düşünüyorum. Ortadoğu ağır bir coğrafya ama fark etmeliyiz ki, Türkiye de ağır ve sancılı bir coğrafyaydı hep. Bu açıdan birçok sorunun yanıtının orada aranmasının daha sağlıklı olacağını düşünüyor musun?


Ortadoğu’nun ne kadar ciddi bir parçası olduğumuzu, Avrupa’ya çıktığımızda daha kolay anlıyoruz hala. Çünkü mevcut sistem, içinde bulunduğumuz coğrafyanın kültürel sınırlarını inkar etmek üzerine kurulu. Böyle bir sistemin ortasında büyümüş birisi olarak benim için Ortadoğu öncelikle geç kalınmış bir yer. Birçokları için hala pis, pasaklı, köhne, karanlık bir dehliz orası. “Ne Şamın Şerbeti, Ne Arabın Kara ...” öğretileriyle büyüdük hepimiz. Ben Cumhuriyetciliğin, Kemalizmin ve buna bağlı olarak aslında modern feodalitenin ve inkarcılığın çok baskın olduğu bir yerde, Bodrum’da büyüdüm ya da büyütüldüm diyelim. Çocukluk yıllarımda benim için dünya Kos, Rodos ve Girit adasından ibaretti. Ramazan’ın ne olduğunu, kara çarşaflı bir kadının sokakta nasıl yürüdüğünü, Osmanlı Camisinin ihtişamını İstanbul’a gelince görüyordum. Şaşırıyordum. Bu nedenle kendi kişisel tarihimde yaşadığım ikilem iki katı çarpıcıydı diyebilirim. Bazen kendimizi yarı çıplak, biraz eksik hissederiz böyle ortamlarda. İşte bu bizim kesimin talihsizliği. Şimdi sınırlar daha açık, şimdilerde birçok insan cebine otobüs biletini koyup Halep’e gidiyor. Eğer Osmanlı’da süregiden çok kültürlü yapı bozulmasaydı, bugünün Türkiye’sinin nasıl bir yer olacağını gözlemleyebileceğiniz yegane yerler oralar. Bir defa buradaki hafızaya dair inanılmaz bir kültürel ve toplumsal stok var. Kendi gerçekliğimizle samimi bir iletişime geçmek istiyorsak, Ortadoğu’yu yadsımamız imkansız. Şimdilerde bunun önü bir nebze olsun açılıyor, bir diğer coğrafya olarak Ermenistan bekliyor. Tüm bu engeller kalktığında Türkiye’de süregiden kimlik gerilimi ve bunalımının da büyük oranda yumuşayacağını düşünüyorum. Doğrudan iletişime girmekten daha etkili bir yöntem henüz keşfedilmiş değil. Bu açıdan Ortadoğu ile etkileşimi emsalsiz buluyorum.

Beyrut, benim de bir süredir ilgi alanımda. Oradaki kentsel hayata ve güncel sanatın gündelik hayata eklemlenisine dair izlenimlerini kısaca aktarabilir misin? Aynı zamanda şu an Londra’da yalnızca Ortadoğulu sanatçılar ile proje üreten bir kurum olan Delfina Foundation’da residency yapıyorsun. Bu ilişkiler sende ne gibi izlenimler yaratıyor?


Bunu anlamanın en kolay yolu Türkiye’deki sanat ortamı üzerinden birkaç karşılaştırma yapmak belki. 1980’li yıllara kadar birkaç yerel banka dışında kimsenin resim siparişi vermediği bir yer Türkiye. Sanat ortamı dediğimiz şeyin hafızası bundan ibaret. Çoğu sanatçı canını Avrupa’ya zor atıyor. Bugünlerde daha farklı konuşuyoruz ancak bizim için sanat tam da Ortadoğu’da olduğu gibi, modernizm sonrası çeşitli katmanlara ayrılıyor ve bu katmanlar içerisinde yeni tanımlar bulup, yeni refleksler geliştiriyor. Aynen Türkiye’deki gibi orada da geleneksel bir alt yapı var. Hat, minyatür ya da nakkaşlık türevi modern sanatın dışarıda bıraktığı yerel anlayışlar kısmen devam ediyor, direniyor. Buna paralel olarak klasik modernistler var. Belirli zümreler özellikle klasik Batı sanatının yerli kopyalarına prim veriyor. Güncel, kavramsal ya da disiplinlerarası gibi başlıklar altında belirsizleşen bugünün sanatı ise gettolaşmış halde. Bizde de durum pek farklı değil. Gündelik hayatla gerçekçi bir etkileşime girdiğini sanmıyorum. O bir kandırmaca. Fakat en çarpıcı tarafı, bizde olduğu gibi siyasal ve biçimsel içerikli alanların kendi dinamiklerini yaratmış olması. Tanıdığım Ortadoğulu sanatçıların büyük bölümü siyaset, savaş ve kültür bağlamındaki kritiklere odaklanmış durumda. O coğrafyada varolmak bir biçimde işin içine nüfuz ediyor. Bizde de böyle bu. Birçok sanatçı, salt sanat odaklı tartışmalardan ziyade siyasal gündemi takip eden bir alanda aktivizm gösteriyor. Çok yakın bir dil hakim. Dünyanın farklı yerlerinde birbirlerinden pekte haberdar olmadan aynı işleri üreten ve aynı söylemleri paylaşan sanatçılar vardır. Sanat tarihi bazen bu benzerlikleri ortaya çıkartmakla yükümlüdür. Bana kalırsa aynen bu hesap, İstanbul ile Ortadoğu arasındaki iletişimsiz iletişim. Bugün istanbul’daki hiçbir sanat okulunda Ortadoğulu sanatçıların adı geçmiyor. Karşı hikaye orada, seziyorlar fakat bilmiyorlar. Peki bu derin kopukluk kimin işine geliyor? Buradan doğru sorgulamak lazım bana kalırsa. Eğer bugün büyük Ortadoğu planı diye birşey varsa, bizler bu planda Ortadoğuluyuz. Tanışmaktan ve daha fazla iletişime girmekten başka seçeneğimiz yok. Son dönemde yalnızca Türkiye’de değil, tüm dünyada önemli entellektüeller gözlerini Ortadoğu’ya dikmiş durumdalar. Bu tesadüf değil, bu iletişimi daha toplumsal bir bağlama sokarak genişletmemiz gerekiyor. Orada çok önemli şeyler oluyor ve olacak. Oraya yaklaşırken öncelikle korkmamamız gerekiyor. Ortadoğu’ya dair tüm algı katmanlarımız korku tıkaçlarıyla kapalı çünkü...

Diğer yandan tüm bölgeyi etkisi altına alan bir savaş ekonomisi var. Hayatlar, sürekli yıkılıp yeniden kurulmak üzerine var oluyor. Buna bağlı olarak gelişen bir kültür ekonomisi var. Aslında kültür dediğimiz olgu da, yıkıma dayalı bir döngünün içerisinden çıkıyor. Viva Dağ! bağlamında bu döngüye nasıl eleştirel bir açıdan yaklaştığını aslında açıkça izliyoruz. Bakışlarındaki belirsizlik, sürece dair hepimizin paylaşmakta olduğu bir belirsizliği betimliyor gibi... Fakat yine de sormadan edemeyeceğim, kendi perspektifinden Türkiye'de 'dağ'ın başını ve sonunu nasıl gördüğünü merak ediyorum. Güncel sanat pratiği içerisinde bir sanatçının bu konudaki görüşlerini almak benim icin onemli.

Etrafta çok fazla savaş var. Çok basit bir hesapla, doğduğum günden beri savaşın içerisindeyim ben aslında. Babam başka savaşlar görmüş, dedem başka... Değil durulması, zamanla herşeyin daha kötüye gideceğine dair sinyaller var. Yanıbaşımızda potansiyel bir İran krizi bekliyor şimdilerde. Böyle bir ortamda, sürece insani yaklaşmak dışında lüksüm yok benim. Hiçbir cümleye “ama” diye başlama lüksüm yok. Ama falan yok! Yüzbinlerce anne, daha 20’li yaşlarındaki bebeklerinin tabutlarını sırtlarında taşımak zorunda kaldılar bu ülke de, bazılarının bir tabutu dahi olamadı... Bir anneye bunu yaşatmak ne demek? Hangi dava insan hayatından daha değerli olabilir? Böylesi bir toplumsal travmanın bedeli neyle ödenir? Bunun bir açıklaması olabilir mi? Dağın bir başı ve sonu yoktu. Dağ, hep var gibi sanki... Haliyle bunca savaşın insanı götürdüğü yer bezginliktir. İnsan hayata küser, bıkar, hırpalanır, gücü kalmaz, üstü başı kirlenir, tükenir! Gerçekte bir coğrafyanın sanatçılarının bunca siyasal meselenin içerisinde boğulup, üretkenliklerini bu alana kaydırmak zorunda kalmaları başlı başına çok sancılı bir deneyimdir. Geçen gün bunu tartıştık burada, bir İngilizin bunu anlaması çok daha güç tabi. Diğer yandan kimse bunu haz aldığı için yapmadı. İnsanların canı yanıyordu ve bir biçimde kendi bireyselliklerinden ödün vererek çok daha toplumsal olana yönelmek durumunda kaldırlar. Herkes elinde kendi oyuncak tüfeğiyle, en yakınındaki dağın başına tırmanıp bekliyor gibi oldu. Kimse bu süreçten psikolojik olarak daha az ya da daha fazla zarar görerek çıktı diye birşey yok. Bir biçimde hepimiz buna maruz kaldık ve sanırım mağduriyetleri karşılıklı olarak paylaşmaya çok ihtiyaç var. Hala acılarımız arasında hiyerarşik düzlemler kurulduğunu izliyorum, bu çok küstahça. Hiçbirimizin acısı bir diğerimizin acısından daha değerli ya da değersiz değil. Herkesin canı eşit derecede yandı bu coğrafyada. Ben kendi sanatımın yönünü herhangi bir gündem üzerinen belirlemiyorum. 19. yüzyıldan bir gazete küpürü beni şu an olup biten herşeyden çok daha fazla heyecanlandırabilir. Belki de tüm olup bitenlere tepkimi bu yolla gösteriyorum. Bu yüzyılı hiç yaşamıyor gibi oluyorum bazen. Yaptığım işle kendi gündemimi yaratmayı çok seviyorum. Zaten bu yüzden sanat yapıyorum fakat diğer yanımda evet gerçek bir gündem var. Bahsini ettiğim kişisel arşivim, bu gündemin kendi üzerimdeki deformasyonlarını izlemek üzere. Başa dönersek, süreci, kendim de dahil herşeye mesafelenerek yeniden okuyorum. Kaşımda bir dizi imge beliriyor, bunu tam olarak ben yapmıyorum. Bu, bireysel seçiciliğim dışındaki kolektif belleğin beni konumlandırdığı pozisyonlardan birisi yalnızca. Bu tümüyle benim dışımda, konumlandığım ve bazen konumlandırıldığım yerlere dair... İstem dışı fotoğraf kareleri bunlar.

Birgün Gazetesi Eleştirel Kültür Eki / 1 Kasım 2010 - Sayı: 1

2 yorum:

Aşk ve Zehir dedi ki...

online okunabilecek bir formatı henüz yok sanırım?

Tayfun Serttas dedi ki...

istanbul'da değilim, şimdi elime geçti benim de.. ekliyorum. ayrıca birgün web'de pek yakında yayınlayacaklar bildiğim kadarıyla.