13 Mayıs 2011 Cuma

1915: BU ACI HEPİMİZİN DEĞİL ise?


İtiraf edeyim, 24 Nisan 2011 ertesinde (de), böyle bir çirkinlik bekliyordum. Ben bu çirkinliği bir süredir beklemedeyim. Bu çirkinlik bir kısım diasporada ne yazik ki var. Kimin kime ağlayacağına, kimin kim için adalet isteyebileceğine, kimin kimi anlayıp anlayamayacağına oturduğu yerden karar veren bir takım merciler ve niyet okuyucuları var. Bu işin falcıları var, medyumları var. Bunlar Gazze için direnen Avrupalı barış gönüllülerini, Japonya'daki balina katliamına karşı varlıklarını ortaya koyan Amerikalı çevrecileri, Vietnam savaşına dur demek için dünya kamuoyunu ayağa kaldıran Paris’in 68 gençliğini ya da Irak savaşına canlı kalkan olarak giden dünkü Avustralyalıları ayakta alkışlarken, Türkiye toplumunun bizzat kendi acısı ile hesaplaşabilme ihtimaline karşı "dahi" çok tahamülsüzler. Çok değil, daha birkaç ay önce Armenian Weekly dergisinin yayın yönetmeni Khaçig Muradyan çıkıp “Ermeni” kimliğinin arkasından Hrant Dink’in cenazesinde yürüyen yüzbinleri, o cenazede yürümekten men etme küstahlığını gösterdi. Kendisi - sanıyorum soyadının Muradyan olmasının verdiği milli rahatlıkla - Dink’in ölümü üzerine binlerce kilometre uzaktan istediği gibi ahkam kesme hakkına gayet tabi sahipmiş, fakat vay efendim Hrant’ın Türkiyeli arkadaşlarına ne oluyormuş, neden ağlıyorlarmış, şöyle samimiyetsizmiş, böyle içtenliksizmiş.. Neyse ki, bunun karşısında her nesilden aklı selim yazarlar ve düşünürler (de) var artık. Gönül rahatlığı ile ulaşabilirsiniz;

Rober Koptaş'ın Muradyan'a verdiği yanıta BURADAN

Garbis Altınoğlu'nun Muradyan'a verdiği yanıtına ŞURADAN

Birileri artık çıkıp veriyor yapıcı yanıtları. Senin Türkiyeli diye topyekün zan altına alıp tek tornadan çıktıklarını iddia ettiğin insanların arasında “insanlar” var diye başlayarak... ki diasporanın haklı öfkesini her zaman anlamaya çalışan, içeride her zaman bu öfkenin anlaşılması üzerine yazıp çizen birisiyim. Aynı anlayışı göstermeyen yazılarla karşılaştığımda en fazla altına okkalı bir eleştiri ekleyip çekiliyorum. Nazikçe, red point burası ise eğer, kendilerini de gelip buradan konuşmaya davet ediyorum. Olmuyor çünkü öyle binlerce kilometre uzaktan işaret parmağını havaya kaldırıp dünyanın geri kalanını hedef göstermek. Hiçbirimize yaramıyor.

Şimdilerde aynı anlayış sanıyorum kötü bir çeviriyle Türkiye'ye adapte olmaya çalışıyor. Kurgulanan bu gerçeklik dışı acı hiyerarşisinin insanlar üzerine ikinci bir dışlayıcı etken olarak kullanılması konusunda bir süredir çok dertliyim. Acı üzerine konuşmak zor ve uzundur. Fakat tanıklık üzerine konuşmak kolay ve nettir. Yerde bir ölü yatıyorsa ve birileri kalkıp bu cinayete tanıklık etmek istiyorsa, bu kişiler cinayetin suç ortağı dahi olsa, hukuki olarak onların tanıklık etme hakları üzerine konuşamayız. Hele ki bu kişiler orada olup biten hakikati açığa çıkartmak için kendilerini siper ediyorsa, son yapacağımız şey olmalıdır onların tanıklıkları üzerine ahkam kesmek. Şu sıralar bir top polemik var. “Sen ağlayamazsın, sen anlayamazsın, sen tanıklık edemezsin, bizi rahat bırak, sen gerçekçi değilsin, en gerçekçi benim, gerçekçi isen intihar et o zaman, Der Zor Çöllerinde buluşalım, gör bakalım kim daha gerçekçi bla bla bla diye uzayan...” Deli saçması hepsi. Bunun adı, su katılmamış ırkçılıktır! Nihayetinde bir soykırım olmuş ve birileri de kalkmış “evet bu bir soykırımdır” demiş, diyebilmiş. ...ki insanlık tarihi modernizmin bedelini tüm dünyada azınlıkların görüp geçirebileceği en büyük soykırımlar ve katliamlar ile ödemiş iken. Ne var bunda bu kadar ikna olamayıp sapla samanı birbirine karıştıracak? Anlamak zor. Kaldı ki Ermeni toplumu senelerdir bu kamuoyunu yaratmak için dökülmüyor mu sokaklara tüm dünyada? Bugün, bu kamuoyu oluşmaya başlayıncamı altında buzağ aranıyor? Fena mı o meydana 10 bin kişi çıkabilsekte keşke, birileri artık başını dizlerinin arasına alıp düşünmeye başlasa? Bu olmadıktan sonra ne anlamı kalıyor Batı demokrasisinin kurşun geçirmez duvarları arasında kendini paralamanın? ...ki henüz ortada bu bile yok, doğmamış bebeğe ikiyüzlü don biçmeye hazır, öngörüsü pek yüksek bir cenah var. Yazıyorlar da, yazıyorlar.

İşte tüm bu skıntılarımı dökmeye vesile oldu, okuduğum bir son yazı. Serhat Uyurkulak isimli bir arkadaş daha işi gücü bırakmış, kimin kime üzüleceğine, hangi acının daha samimi olup olmadığına, acının ikiyüzlülükle olan flörtüne ve hangi seremonilerin ne biçimde gerçekleştirilmesi gerektine - hem de tam sözünü ettiği gibi "başka" birileri adına - Serhat Uyurkulak olarak karar vermeye yeltenmiş. Sanki Türkiye’de milyonlarca insan sokağa dökülmüşte 1915’i anmak ve anlamak için, geriye nasıl anladıkları ve anladıkları şeyin ne denli problematikler içerdiğini çözümlemek kalmış. Pardon, fena halde kendisiyle ters köşe olmuş. Yazının içerisinde birilerini “rol çalmakla” suçlamış fakat, bence baş rolü kendisi çalmış. Böyle bir yazıyı yazmaya hiç yeltenmeyerek başlayabilirdi talep ettiği "iyi niyeti" sergilemeye. Arkadaşım Talin'de bu yazıyı pek beğenmiş, facebook'unda share etmiş. Tesadüfen karşılaştım. Keşke oturup kendisi yazsaymış, birinci ağızdan daha anlaşılır dururmuş, da n'oluyor o halde Serhat Uyurkulak'a sorusunu soramamış. Lütfen bir saniye duralım o halde orada. Çünkü benim 16 yaşında Beylikdüzü’nden kalkıp cebindeki son kuruşuyla iett bileti alıp o merasime gelen lise öğrencisine bir vefa borcum var. Sen pesimist olabilirsin fakat benim o çocukla bu ülkede çıkmak istediğim bir seyahat var. Bence asıl ikiyüzlülük ve travma elitizmi, o genci, o merasimden bu biçimde ayıklamakla ve soğutmakla başlar. Burada lütfen bir derin nefes alalım.

Bir defa hiç kimse T.C vatandaşlarının bireysel iradeleri ile kendi coğrafyalarında meydana gelmiş bir travmaya karşı ortaya koydukları böylesine önemli bir yüzleşme çabasını, topyekün taşra cenazesine benzeterek buradan kendisine taşra fesatlığıyla bir iyi niyet ölçüm cetveli çıkartamaz. Bu olsa olsa, kişilerin bireysel taşralılıkları ve fesatlıklarıdır. Orada kimsenin kimseyi ağlama duvarına çevirdiği görülmemiştir. Kimsenin anlatıldığı biçimde ağladığı falan da yoktur. Bahsi geçen cenazeler bugüne değil, 96 yıl öncesine aittir ve mesele taziyeleri kabul etmek değil, bugün bu süreci nasıl anlamamız gerektiğini göstermektir. Hiçbir irade 1. Dünya savaşı gibi sadece Osmanlı'yı değil tüm dünya vatandaşlarını son derece olumsuz etkilemiş bir sürecin sonucunu salt Ermenilere, şu ya da bu ırka indirgeyemez. Hadi indirgedik diyelim, çünkü en ağır bedeli ödedi Ermeniler, konu spesifik olarak 1915 ve Anadolu olduğunda dahi, kimse bunu şu anki Türkiye'den bağımsız düşünemez. O günün heterojen toplum yapısının yarattığı kolektif belleği ve o sürecin gerçek bileşenlerini kimsenin katil ya da mağdur diye ayıklamaya gücü yetmez. O gün orada olan bir Ermeninin ne kadar hatırlama hakkı varsa, eşit deredece Türklerin, Kürtlerin, Süryanilerin, Arapların, Yezidilerin, Keldanilerin ve o tarihin tanımlı tanımsız tüm bileşenlerinin o günleri hatırlama ve idrak etme hakkı vardır. Onlardan kimlik sorulamaz. Acıyı paylaşma ve paylaşıma açma hakkı vardır. O günlerde yaşamını Kahire’de ya da Beyrut’da sürdüren ve süreçten hiçte zarar görmeyen Ermenilerin bugün aynı konu üzerine hatırlama ve ortak hafızaya dahil olma hakları ne kadar varsa, bizzat o coğrafyada sürece tanıklık etmiş başka topluluklardan insanların da buna müdahil olma hakları en az o kadar vardır. Nihayetinde bu kültürde acı, aynı zamanda paylaşılarak azaldığına inanılan bir olgudur. Nihayetinde Hrant Dink’in acısı zerre kadar hafiflemiş ise, ardından yürüyen yüzbinlerin paylaşımı ile hafifleyebilmiştir. Herhangi bir kimliğin künyesi altında kimse bu insani sorumluluğun karşısına “sen kim oluyorsun da benim acımla empati kuruyorsun” yaftasıyla dikilemez. Şu gün için olmaz, bunun arkasında kimse durmaz.

Basit bir hatırlamayla, bu arkadaş öncelikle hangi coğrafyadan bahsettiğinin acaba farkında mı? 1915 Felaketi Japonya'da cereyan etmiş, bizler de Mexico City'den kalkıp gelmiş, İstanbul'da ağlaşmak için mi buluşmuşuz? Ki öyle dahi olsa, buluşamaz mıyız? Bizler merhamet için mi buluşmuşuz orada ayrıca, yoksa kendi gerçekliklerimiz ile yüzleşmek için mi? Ne merhameti, neye merhamet? Elektrik tellerine takılmış ölü kuşlara mı ağlıyoruz arkadalarından, yoksa bir talebe mi vücud veriyoruz? Buluşan bizler kimleriz? "Ermeniler" diye kimleri tanımlıyor? Kimleri bu kategoriye koyuyoruz, kimleri koymayı bahşetmiyoruz? Bahsini ettiği hadise acaba "Ermeniler" dışında Türkiye'de başka daha kimleri kimleri etkilemiş olabilir? Ve de en önemlisi, ne yönde etkilemiş olabilir? Sadece gitmek mi zordur, geride kalan boynu büküklerin yok mudur hakkı anımsamaya? Kimi hatırlayıp, kimi hatırlayamayacağımıza, kimi hangi biçimlerde hatırlayacağımıza kim karar verebilir? Hatırlayan dışında, kim ne kadarını bilebilir? 70 Milyonun 96 yıllık inkarına söylecek sözümüz kalmadı da, bir avuç insanın hatırlamasına mıdır tepkimiz? Bu tepki samimi midir?

Basit bir hatırlamayla, bu arkadaş örneğin İkinci Dünya Savaşından beri Nazi Soykırımının Yahudilerden çok Almanların dert edindiği bir mesele olduğunun acaba farkında mı? Yahudi Soykırımına ilişkin dünya üzerindeki en büyük ve görkemli holocaustların İsrail'de değil, Almanya’dan Polonya’ya uzanan bir şeritte olduğunu biliyor mu? Soykırımlar üzerine kurulu hafıza müzelerinin (Ermeni Soykırımı hariç) neredeyse tümünün, hem teorik hem fiziksel olarak bizzat bu insanlık suçunun işlendiği topraklarda inşaa edildiğinin bilincinde mi? Terminolojide Soykırım için kullanılan "insanlık suçu" ifadesinin "insanlığı" kapsadığını, soykırıma uğrayanlarla alakası olmadığını ve bugün asıl problemin bu meseleyi küçücük bir cemaatin başına atıp kaçmak olduğunu görüyor mu? Türkiye Cumuhiyeti şayet tarihsel sorumluluğunu yerine getirip bu süreci normalize etseydi, kendi yazısının bugün hangi potada okunacağından haberdar mı? Hayatı boyunca Ermeni Soykırımı dışında bir soykırım süreci ve travma sonrası üzerine araştırma yapma fırsatı bulmuş mu? Bu tip stratejik konularda en büyük etkinin bizzat içeriden gelecek önkabul üzerine eklemlendiğini biliyor mu? Bunun olası sonuçlarının farkında mı? Soykırımları avuç içi kadar toplumların dramatik mazilerine itelemekten çıkartıp, tüm bir insanlığın sorumluluğuna açmanın ne anlama geldiğini görüyor mu?

O zaman şöyle yapalım, derhal hepimiz "timsah gözyaşları döken bir grup ikiyüzlü" olarak işimize gücümüze geri dönelim. Kimse artık o "Ermeniler" otursun ağlasınlar Arjantin'den dertlerine? Nasıl olsa bizleri ilgilendiren bir tarafı yok. Uygun mudur? Ayrıca gelecek 24 Nisan'da DNA uzmanları ve fiziki antropologlar görev alsın, meydana girişte etnik kontrol ve incelemeler yapılsın, analizleri uygun çıkanlar sizin deyiminizle ağlasın, sızlasın.. Uygun olmayanlar meydanın dışına itilsin. Pardon siz yanlış geldiniz deyip karşı gösteri yapmakta olan nasyonalistlerin arasına atılsın. Uyar mı? Samimiyet dozajını yükseltir mi? Çok güzel. Bu kafayla ortak tarihimizi anımsamak bile "sahtekarlık" olup çıkacak sayenizde. Bravo bu bakış açısına! Eminim size bayılacaklar bizleri o meydanlarda gördüklerinde arkamızdan küfür sallayanlar. Onlar bile inanamayacaklar, insan oğlunun - insan oğlu için verdiği hukuki mücadeleyi böylesine primitif bir kalıba sokup DNA'lara indirgeyebildiğinize.. Etrafta işiniz mi yok "Ermeniler için ağlıyorsunuz" diye yaygara kopartan faşistler, bu içeriden ırkçı okumaları ciltleyip baş uçlarına asacaklar.. Acı orada kalacak. BRAVO!

literatür sanırım bunu “pesimist siyasal şizofreni” olarak tanımlamalı. O halde yaşasın travma elitizmi ve travmanın kutsanmış dokunulmazlığı! Biz "merhamet kumkumalarına ithaf edilmiş" bu yazıyı etik olarak aynen yayımlıyorum, benzer örnekleri farklı dillerde ve farklı yazarların kaleminden bolca mevcut;

Merhamete değil, adalete ihtiyaç var
1915: BU ACI HEPİMİZİN DEĞİL


Serhat Uyurkulak

Şükür ki şimdiye kadar yakınımda pek fazla ölüme şahit olmadım. Fakat bulunduğum hemen hemen her taziye evinde benzer bir sahneyle karşılaştım. Evde keder neredeyse elle tutulur hale gelmişken bir anda gözyaşlarına boğulan, merhumu mezarından kaldırıp geri getirmek isteyen, hatta mezara onun yerine girmek istediğini söyleyen bir kişi her zaman vardı. Esas kaybı yaşayan acılı ailenin şaşkın bakışları altında sorup soruşturulduğunda, birkaç kişinin ancak tanıdığı, çok uzak bir akraba, üstünde bir çeşit vicdan yükü taşıyan, kendini merhuma maddi veya manevi borçlu hisseden mahçup biri olduğu anlaşılırdı bu ‘rol çalan’ şahsın. İşin en tuhaf kısmı ise merhumun yakınlarının kendi dertlerini unutup bu şahsı iyi hissetirmeye çalışmaları olurdu. Onlar için asıl azap işte bu vicdanı sızlayan kişiyi avutmak zorunda kaldıklarında başlardı.

Ben alnı ve vicdanı ak biri olmayı, öyle de yaşamayı çok isterim. Bunun için elimden geleni hasbelkader yapıyorum ama bunu ne kadar becerebiliyorum, onu bilemem. 24 Nisan yaklaştıkça sosyal medyada ve daha başka birçok mecrada karşımıza çıkan ‘Bu Acı Hepimizin’ girişiminin metninde geçen bir ifadeydi bu ‘alnı ve vicdanı ak’ insanlar olmak. Girişim, 1915’te Osmanlı tebası olan Ermenilere yapılanların insanlığa karşı işlenmiş bir suç olarak kabul edilmesi gerektiğini söylüyordu. Ayrıca metni kaleme alanlar ‘insanlığın asli değerleri temelinde birleşen’ bizleri, 1915’i bu ülkede yaşayan herkesin ‘ortak acısı’ ilan etmeye çağırıyordu.

Acaba cehenneme giden yol sahiden iyi niyet taşlarıyla mı döşeli? Örneğin ben, hayatımı alnı ve vicdanı ak biri olarak sürdürme gayesiyle 1915’i aynı zamanda kendi acım olarak sahiplensem, Ermenilere ‘sizin yaşadıklarınızın benim de acım olduğunu düşünüyorum’ desem nasıl bir karşılık alırım, hiç kestiremiyorum. Çünkü farkındayım ki, istesem de istemesem de, soykırımı (siz dilerseniz ona tehcir veya Büyük Felaket deyin) gerçekleştiren siyasetten kopmayı değil onu sahiplenmeyi seçmiş bir cumhuriyetin kayırdığı asli unsurun bir mensubuyum. Kendimi böyle hissetmesem dahi tarihsel ve yapısal olarak böyleyim.

Bu durumu kabullenmek elbette zor fakat hadisat bazen iradeyi aşar. Biz ‘hepimiz,’ o dönemin yönetici seçkinlerinden ve hatta sıradan insanlarından ne kadar farklı olduğumuzu düşünürsek düşünelim, bu fazla bir şey değiştirmez. Dahası, ne kadar barışçıl ve ortaklaşmacı olursa olsun, barışın ve ortaklığın ancak adaletle sağlanabileceği bir durumda bireysel iyi niyet ve vicdan esas meseleyi çözmeye yetmez. Niyetlerin ötesinde, olan biteni tanımaya ve adalete ihtiyaç var. İyi yürekli insanların, ‘ötekilerin’ sırtını dostça sıvazlamak dışında fazla bir anlam taşımayan merhametleri ne yazık ki gerçek adaletin yerini tutamaz.

Devasa bir taziye evini andıran bu ülkede kurbanlardan kendilerinden başka herkesi, özellikle de rahatsız vicdanları rahatlatıp avutmaları bekleniyor. Bu yüzden, ‘Bu acı hepimizin değil, Ermenilerin acısı’ demekten kendimi alamıyorum. Böyle söylemek sanmıyorum ki beni duygusuz biri yapsın veya insanlıktan çıkarsın. Aksine, yurttaşı olduğum ülkenin topraklarından sökülüp atılmış, malını mülkünü kullandığım, evlerine yerleştiğim, servetlerinden istifade ettiğim bir halkın hiç değilse acısını da sahiplenmemek daha insani bir tutum bana göre. İhtiyaç duyulan şey moda tabirle empati yapmak değil, ne kadar ağır hatta kabul edilmesi zor da gelse, yaşananların sorumluluğunu üstlenmek ve adaletin yerine gelmesi için çalışmak. Hem madem 1915 hepimizin acısı, niçin bunu hissetmek ve bu kadar yüksek sesle söylemek için Hrant Dink’in katledilmesini bekledik, bunu da çok merak ediyorum.

NOT: Yazının bütünden farklı olarak başlı başına bir tez potansiyeli taşıyan bu son "merak" cümlesi özellikle çok tanımlaycı. Bu merakını bir türlü tatmin edemeyenleri, yakından tanıyoruz. Hep aynı soruyu sorup duruyorlar. O halde aynı yüzeysel merakla yazara son iki soru yöneltmek istiyorum.

1. 19 Ocak 2007 tarihi öncesinde kendisi neredeymiş? Bence büyük çoğunluk nerede ise kendisi de oradaymış.

2. 24 Nisan 2011 tarihinde kendisi neredeymiş? Bence büyük çoğunluk nerede ise kendisi de oradaymış.

Orada kalmış, kalsın.

3 yorum:

elçin poyraz dedi ki...

serhat uyurkulak ne kadar büyük bir lüks içinde yazmış. "24 Nisan yaklaştıkça sosyal medyada ve daha başka birçok mecrada karşımıza çıkan ‘Bu Acı Hepimizin’ girişimi" demiş. bravo! bir mesele bu kadar iyi çarpıtılır. esas kendi yazısının sonucu pasifizme varıyor farkında değil; sonunda hiçbir şeye elini sürmeden, hiç riske girmeden, tertemiz sıyrılmış oluyor (yine). bu ne rahatlık.

Tayfun Serttaş dedi ki...

Bu konuda düşünme ve eyleme geçme sorumluluğu olanların büyük bir kısmı nasıl oluyorsa aynı gün Kadiköy'de uyduruk bir çevre eylemini bahane edip (ki o gün Çernobil'in yıldönümü falan olmadığı halde) topluca oraya akın edebiliyor.. Diğer bir kısmı ise ben zaten bile isteye bu topraklarda dünyaya gelerek günahların en büyüğünü işledim deyip, yukarıda örneklenen pesimist ruh haliyle oturduğu yerden merasimi eleştiriyor. Bu gerçekten büyük konfor.

küçük dedi ki...

her ne kadar "bu acı hepimizin" söylemini ve anmaları bi şekilde sorunlu bulsam da, ve bu konuda kafam karışık olsa da, çok önemli soruları çok cesaretle dile getiren bi yazı olmuş. anma biçimlerini eleştirirken ya da acıyı paylaşabilir miyiz sorusunu sorarken contra-milliyetçi bi söyleme de düşmemek lazım.saf bir öfkenin nesnesi olduğumda(mesela serhat uyurkulak'ın) ben kimim sorusunu soruyorum hep, ben kimdim ya da..atalarım dedelerim neredeydi kimlerdi ve ben şu anda farkında olmadığım nası bi eksiklik içindeyim aslında...bu sürecin kendisiniin önemini dile getirmen ve "tarafların" doğallığını sorgulaman çok önemli bence. her ne kadar anadili ölmek üzere olan bir ermeninin acısının birebir anlayamayacığımı düşünsem de, başka ortaklıklar üzerinden, anladığımı paylaştığımı iddia etmeden, kendi acılarım üzerinden ortaklaşabilirim gibi geliyor..eline sağlık..söylenecek konuşulacak çok şey var...umarım gerekli bi tartışmayı açar bu yazı...