16 Mayıs 2011 Pazartesi

Beyrut'da AŞK Baharı; Laïque Pride!


Yönetim sistemi tümüyle cemaat yapıları ve ülkede yaşayan toplulukların demografik dengeleri üzerine kurulu olan Lübnan’da belki de en büyük handikap medeni kanun’un olmaması. Beyrut’a yaptığım ilk ziyarette, gündelik hayatta asla dillendirilmeyen bu bilgiyi Beyrut Amerikan Üniversitesi’nde çalışan bir arkadaşımdan öğrenmiş, medeni kanun güvencesi altında doğup büyümüş birisi olarak o günlerde bu “hukuk dışı” sistemin nasıl işlediğini kavramakta çok ama çok güçlük çekmiştim. Ne demekti bu şimdi, nasıl oluyordu peki medeni kanun olmayınca, devreye hangi kanunlar giriyordu, ne yapıyorlardı o zaman insanlar?

Kısaca şöyle oluyor, medeni kanun olmadığı için bireylerin bütün aile, evlilik, soy, kütük işleri bağlı bulundukları cemaatlerin dini kurumları tarafından yürütülüyor. Lübnan’da din ve mezhep ayrımı üzerinden toplam 19 farklı topluluk yaşıyor. Bu bireylerin medeni kanun içerisinde korunması gereken tüm sosyal hakları dini kurumlara sevkedildiği için farklı topluluklar arasında evlilik YASAK! Bu şu boyutta bir yasak, bir Müslüman ile bir Hıristiyan ya da Dürzi evlenemez demek değil, farklı dinler arası evlilik zaten bu ülkede söz konusu değil, çok daha sert kurallar... Örneğin her ikisi de Hıristiyan olan bir Katolik Maruni ile bir Apostolik Ermeni’nin ya da bir Ortodoks Rum’un evlenmesi dahi YASAK! Aynı şey İslam’ın farklı mezhepleri içerisinde de geçerli. Evleneceğiniz kişi sadece ama sadece sizinle aynı etnisiteden ve aynı inanç sisteminin, aynı mezhebinden olmak zorunda. Eğer öyle değil ise YASAK! Beyrut’da kaos, bence bu noktada başlıyor. Böylesi bir yasağın toplumsal psikoloji ve gündelik yaşam pratiklerini ne yönde etkileyebileceğini tezahür etmeyi size bırakıyorum.

Yarım asıra dağılan iç savaş boyunca nüfus dengeleri orantısız biçimde bozulduğu için hiçbir toplum tek bir bireyini dahi bu yolla kaybetmeyi göze alamamamış. İsrail’in kurulması sonucunda yüzbinlerce Filistinli Müslümanın Lübnan’a akın etmek zorunda kalması, zaten çok küçük ve çok hassas dengeler üzerine kurulu olan sistemi tümüyle gerginleştirmiş. İsrail’in bölgedeki varlığının uzun vadede Beyrutlulara ne gibi bedeller ödettiğinin sonuçları malum... Böylelikle hali hazırdaki geleneksel kurallar sıkı sıkıya uygulanan bir tabu halini almış. Normal şartlarda içerideki insan stoku tüm bölge ülkerinden çok daha açık görüşlü olan Lübnan’ın böyle bir problemi en az yarım asır önce çözmesi beklenirdi ama nafile... Anlıyorum ki, savaş koşulları altında kimse de pek sesini çıkartamamış. Çünkü düne kadar, yarın ne olacağından kimse emin olamamış. Ola ki, tüm kısıtlamalara rağmen örneğin bir Katolik Maruni ile bir Dürzi aşk yaşayıvermişler ve evlenmek isteyivermişler. Tek bir çözüm var. Bunun için Güney Kıbrıs’a gidiyorlar ve 10 bin dolar karşılığında (bence bu Güney Kıbrıs Devletinin en büyük rüşvet skandalı çünkü normalde bu işlemden asla bu para alınmaz) medeni kanun güvencesi altında evlilik yapıyorlar. Güney Kıbsrıs’ta yapılan bu evliliklerin Lübnan sınırları içerisindeki dini kurumlarda ne kadar geçerli olduğu tartışmalı. Bu tip aileler sonrasında ya ülkeden ayrılıp Batılı devletlere göç etmek durumunda kalıyor ya da içerideki kısmen karışık mahallelerde izole bir hayat sürüyorlar. Çünkü evlilik prosedürü bir biçimde çözülse dahi, çocuklar açısından sayısız yeni problem doğuyor, gideceği okuldan, edineceği arkadaş çevresine kadar... Çünkü son yarım asırdır “bu çocuk kimin çocuğu?” sorusuna herkes tarafından tek bir yanıt verilmesi bekleniyor.

Önemli bir parantez olarak, üç beş günlük ziyaretlerle olağanüstü bir etnik çeşitlilikle karşılaşıp Beyrut’u dünyanın en multi-kültürel şehri ilan edip, burada Londra modeli bir çok kültürlülük olduğunu savunanlar fena halde ıskalar ve duvara toslarlar. Bugün hala Beyrut’da toplumsal alanda güven ilişkileri yerine oturabilmiş değil. Gündelik hayatta bu insanlar her ne kadar ortak kamusal alanları kullanmaya başlamış olsalar da, hala gece uyumak için kendi kimliklerinin gerektirdiği mahallelere geri dönüyorlar. Hala her mahalleye girdiğinizde, öncelikle kimin mahallesine girdiğinizi hesaba katmak zorundasınız. Hamra kafelerinde arkadaşlarım vardı, her biri farklı orijindendi, çok iyi anlaşıyorlardı, baksana Beyrutlular bu işi ne güzel çözmüş gibi bir şey hayal ürünü. Bu bilgisizlikten kaynaklanıyor. Çünkü öyle bir toplumsal gerçeklik zemini yok. Son 60 senedir hiç olmadı. Bugün Beyrut’da hala bağlı bulunduğunuz cemaatin gücünü ve desteğini arkanıza almadan bireysel olarak hiçbir şey yapamazsınız. Aschrafia semtinde doğdum, canım istedi, kalkayım da şöyle iki yıl da Mar Mikayel mahallesinde bir ev kiralayıp biraz da orada takılayım diyemezssiniz. Olamıyor efendim. Artık savaş kuralları geçerli olmasa da, geleceğe dair tüm içsel planlar burada hala kimlikler üzerine kurulu. O nedenle Beyrut’u egzotik meyve tabağı tadında multi kültürel bir cennet olarak tanımlamaktansa, çok küçük bir toprak parçasında tarihsel kırılmalar sonucu gereğinden fazla toplumdan insanın yoğunlaştığı, sıkıştığı ve bir süre sonra genleşmeye başladığı bir mübadele alanı olarak görmeyi her zaman savunurum. Böyle bir perspektiften Beyrut'u anlamaya çalışırım.

Gelelim Laïque Pride’a. Lübnan tarihinde ilk kez insanların “birbirlerimizle evlenmek istiyoruz!” sloganıyla sokağa döküleceğini öğrendiğim an örgütlenme sürecine düşünmeksizin atladım. Toplantıların bir kısmı zaten yaşadığım binanın alt katında gerçekleşiyordu. Binanın giriş katında Beyrut’un Lambda’sı var. Aralarında olağanüstü yetenekli ve girişimci insanlar var. Hazırlıklar bir aya yakın devam etti. İlk başta nasıl bir yol izleneceği belirsizdi. Tüm komşu ülkelerde ciddi bir iktidar çalkantısı varken, bir anda Beyrutluların da çıkıp laiklik ve medeni kanun talep etmesi yönetim tarafından ciddi bir tehdit olarak algılanabilir, fena biçimde püskürtülebilirdi. Demografik denglerin bozulması nedeniyle 1932’den beri nüfus sayımı yapmayı dahi göze alamayan Lübnan’ın özellikle bu konuda pek fazla lüksü kalmamıştı. Bu coğrafyada kimsenin mevcut iktidarını küçükücükte olsa sarsıntıya sokacak bir hamleye daha tahamülü yoktu. O nedenle mümkün olduğu kadar dikkatli, asla agresif anlaşılmayacak, deyim yerinde ise “yumuşak” bir gösteri üzerinde karar kılındı. Bu nedenle Gay Pride’lara ince bir selam verilerek gösterinin adı “Laïque Pride” olarak tasarlandı. Pride gibi bir temayı, özelikle heteroseksüelleri ilgilendiren toplumsal dönüşümlere ve laikliğe ithaf etmek bence ayrıca çok başarılı ve yaratıcı bir tavır. Dil yumuşak, aktivistler tanınan ve güven uyandıran insanlar olunca devlet hiçbir güvenlik önlemi almadı. Tek bir araç içerisinde 4 tane asker izledi sadece. Birde kortejin önünden bir polis aracı eşlik etti. Saat 15:00’da kordon’da Ain El Mrassie meydanında başladı toplanıldı. Ben bir saat öncesinden gidip kordonda yürüyenlere flayer ve gül dağıttım. Çocukları ile gezen ailelerden birkaçı bu dönüşümün gerçekten çok zor olduğundan ve tüm bir sistemin değişmesi gerektiğinden bahsettiler. Onlara uzun uzadıya Türkiye’yi örnekledim. Türkiye’de de geleneksel ailelerin iç evlilik hassasiyetleri olduğunu, medeni kanun’un buna kesinlikle mani olmadığını, fakat dış evlilik yapmak isteyen insanların bu haklarının kısıtlanmasının aynı zamanda ciddi bir insan hakları problemi olduğunu anlatmaya çalıştım. Sistem kökten değişmeden, bu dönüşümün hızla hayata geçebileceğini vurguladım. Tebessümlerini eksik etmediler. Kordonda fink atan gençler ise büyük oranda konuyu eğlenceye vurup, bana evlenme teklifi etselerde keyifliydi. Şakası bile güzel.

Yürüyüşü organize edenler ve katılımcılar arasında neredeyse yarı yarıya LGBTT aktivistlerin olması, sadece heteroseksüel evlilikleri kapsayan bir gösteriye “orada ne işimiz var?” demeden, böylesine içtenlikli bir kitleyle destek vermeleri benim açımdan iki katı motive ediciydi. Lübanlı LGBTT örgütler Türkiye’de olduğu gibi heteroseksüel bireyleri sadece “homofobi” üzerinden kodlamıyorlar. Homofobi gündemlerinde bizde edindiği gibi kütlesel bir yer işgal etmiyor zaten. Fakat şu da var, Arab Dünyası başka bir cinsellik coğrafyası. Bunu egzotize etmek için belirtmiyorum. Eş cinsler arasındaki ilişkiler kültürel açıdan gerçekten çok daha toleranslı ve Batı toplumlarında olduğu gibi sert bir maçoluk ve homofobiyle karşılanmıyor. Kuşkusuz zor fakat bu zorluklar daha farklı bir ahlaki sistematik içerisinde ortaya çıkıyor. Belki bu ayrı bir yazının konusu. Sanıyorum biraz da bu nedenle Beyrutlu LGBTT’ler homofobi ile pek ilgilenmiyorlar, bunun yerine Suriyeli göçmen inşaat işçilerine ücretsiz İngilizce dersi vermeyi ya da şehirdeki Filipinli kadın hizmetçilerin karşı karşıya kaldığı hukuki sorunların peşinden koşmayı tercih ediyorlar. Konuyu politik perspektiften, hümanist bir perspektife doğru çekiyorlar. Böylelikle aslında kendilerine birçok alan açıyorlar, destek topluyorlar ve bu insanları sonrasında kolaylıkla kendi eylemlerinde ağırlayabiliyorlar. Bence çok yol katediyorlar. Türkiye gibi LGBTT aktivizmi sadece Batılı savlar üzerinden ithal eden ve çoğu kez kendisiyle ters köşe olan bir geleneğin, özellikle Ortadoğu toplumlarındaki LGBTT aktivizm deneyiminden öğrenecek çok şeyi olduğunun ayrıca altını çizmek isterim.

Üç saate yakın kesintisiz bir çoşkuyla devam eden yürüyüşün her saniyesinde olağanüstü hissettim. Elimde bir kucak dolusu pembe gül, başımda bir parça tül duvak ve göğsümde dağıtımdan şansıma düşen “Mr. Grec Catholique” bantıyla eve döndüğümde bir umut doğdu. Gülleri derhal ıslatıp vazoya koydum, gururlandım. Kim nereye çekerse çeksin hayır, Arab Rönesansı gerçekleşiyor. 2011’in ilk aylarından beni dünya kamuoyu olarak buna şahit oluyoruz. Senelerce para ile avutulan Arab Dünyası, bugün tek olayın para olmadığını, zaten o paraların kendilerine pekte yaramadığını, çözümün gündelik yaşamda olduğunu hayrıkırıyor. Kesinlikle inanıyorum, Lübnan belki hemen yarın değil, fakat kısa bir süre sonra bu sorunu çözecek. Çözmek zorunda. Devrim sürecine eklemlenecek. Lübnan, yeni kuşağın çabalarıyla melezleşmeyi öğrenecek ve kanımca o melez kültürden kimsenin hayal etmediği kadar gerçek bir dayanışma ortamı çıkacak. İşte o gün Lübnan, gerçekten multi-kültürel olma şerefine erişecek.

Türkiye’ye gelince, kadın hakları ve medeni kanun konusunda zamanının çok ilerisinde kararlar almış bir devletin bu öncü misyonunu asla kaybetmemesi gerekiyor. Burada laiklik isteyenlerin son bir asırdır en büyük modeli Türkiye. Gurur verici. Şimdi aynı Türkiye’nin, yine zamanının ilerisinde kararlar alarak eşcinsel evlilikleri yasallaştırmaması için önünde hiçbir gerçekçi neden yok. Türkiye medeni kanunu'nun sırada bekleyen en elzem başlığı bu olmalı. Eminim, Türkiye’de eşcinsel evlilikler yasallaştığında sadece kendi sınırları içerisinde değil, tarihsel açıdan etkili olduğu tüm bir coğrafya içerisinde olağanüstü bir umut yeşerecek. O umuttan başarı ve özgüven hikayeleri filizlenecek. Buna mani olup, kendi vatandaşlarını ebedi yanlızlığa itmek için hiçbir neden yok. Bence bu konuda ciddi mesai harcamaya değer. Bugünden itibaren, iki katı değer.






























































3 yorum:

Elena dedi ki...

güzel anlatmışsın, ellerine sağlık

köken dedi ki...

dogu akdeniz deki halklarin kendi iclerinde solidaire olmalari ve bir takim toplumsal akitleri gelenek görenek gibi sözlü ve esnek yasalarla koruyup, sürdürebilmeleri bati medeniyetlerindeki yazili ve esnek olmayan yasalarla korunan bireysel ve evrimci-kapitalist yapiya aslinda iyi bir alternatif olusturuyor. ama dedigin gibi bu gruplarin kendi icindeki dayanismayi gruplararasi anlasmalarda göstermemeleri, gruplarini kalabalik ve renkli bir olus olarak degil de tabiri caizse batidaki bir birey gibi görmeleri, korumalari, kiskanmalari, o esnekliklerini köreltiyor. o zaman da nehir tersine akmaya basliyor. peki, bütün bunlar bir cesit hayatta kalma endisesinden kaynaklanmiyor mu sence? lübnan in kolonyel fransa tarafindan bir ada gibi büyük suriye vilayetinden kesip alinmasi, ne tam bati tarzinda yazili yasalarla ne de tam olarak kopup geldigi eski akitler dogrultusunda yapilandirilmasi, yani arada kalmasi bütün bu anlattiklarimiza temelk teskil etmedi mi? lübnan, bu yönden bakilinca, dante nin araf i gibi bir yer degil mi? ya da güncel terimle transvestite degil mi? her grup kendini bir baska ülkeye, bir baska komsu ya da deniz asiri kültüre yamamaya calistigi sürece, kendi özgün kimligini bütün problemleri ile kabul etmedigi sürece, bu söyünü ettigin problemlerden ya da bir cok fraksiyon tarafindan masa olarak kullanilan bir ülke parcasi olmaktan nasil kurtulabilir. ben ordayken hep su aklima gelirdi: "lübnan cok güzel bir gemi, gidecek cok limani var, ama bir tane yok." gemi gönlünce acik denizlere acilamadigi gibi, karaya bagli bu gemiden yolcular habire baska gemilere atlayip bilmedikleri karalara gidiyorlar, oradan göz yasi ile geriye bakiyorlar. ama kibir hep var. o kibir orayi bitiriyor, hem uzaktan hem icinden... ne dersin?

Tayfun Serttaş dedi ki...

ah! sana çok uzun bir yanıt verdim, katılmak ne demek, üzerine belki tonla daha şey eklemek gerek.. fakat yorumu gönder seçeneğine tıkladıktan sonra arapça bir sayfa açıldı ve nasıl devam etmem gerektiğini çözemediğim için tüm yorumu az önce kaybettim. sanırım önce bloga girip, türkçe konuma geçmem gerekiyordu, onu yapmadan direk yazınca.. :/

bahsini ettiğin şey, aslında civil marriage meselesinin burada ne gibi tartışmaları alevlendirebileceğinin altını çizmek açısından çok çok önemli. çünkü bu herşeyden önce lübnanlıların kendileriyle sağlam bir hesaplaşamaya girmelerini gerektiriyor ve bu hesaplaşma, örneğin her sabah uyandığında israil'e bir küfür sallamak kadar kolay değil. bunun için lübnan'ın öncelikle bir devlet olması ve tüm vatandaşlarını eşit devlet güvencesi altına alması gerekiyor. bu karmaşık koalisyonun bir gece de bizim anladığımız platoncu anlamda bir devlet ya da ülkeye dönüşmesi kuşkusuz hiç kolay iş değil. öyle birkaç makale - dipnot değil, belki onlarca ciltlik bir kitabın konusu, süreç..