25 Haziran 2010 Cuma

Kimin Onuru için Yürüyoruz?

18. LGBTT İstanbul Onur Haftası 2010'dayız. Yani 18.cisi olmuş. Sene de 2010 olmuş. Güven kazanacağına özgüven kaybetmiş. Olgunlaşacağına çocuklaşmış. Derinleşeceğine yüzeyselleşmiş. Hepimizin olacağına, bazılarımızın olmuş. Büyük korkularla gerçekleşen ilk (anonim) Onur Haftasını dün gibi hatırlıyorum. Mis sokağın köşesinde topu topu 25 kişinin, sesleri titreyerek yaptıkları o küçük basın açıkmalasını.. Oradaydım. Şimdilerde yeni bir endüstri kapıda ve oradan doğan vicdan, anonimleşerek katmerlenmek yerine kendisine kahramanlar yaratmak üzerine kurulu bilindik bir piyasa aritmetiğinin "bilincine" soyunuyor. Bu yolla, bazı eşcinseller, bazı eşcinseller adına ahkam kesmenin ötesine gidip adeta kendi tekelini yaratıyor. Onur haftası olarak bizlere yutturulmaya çalışılan hap, uzunca süredir, kendileri tarafından "yetkin" kılınmış (yetkinliği kendinden menkul) birkaç ismin "yıllık onurlarını" kurtarma hadisesinden ibaret. Bu, her açıdan kendisiyle çelişen ve geride kalan tüm eşcinsellerin vicdanlarından popülist fayda sağlamayı hedefleyen bir müsamere. Bu, kendi gerçekliği ile yüzleşmekten kaçınan bir müsamere.

Müsamere, tüm emekçilerinin arka planda kalıp, meselenin kendisinin anonimleşerek görünür kılındığı boyutta müsameredir. Müsamere, isimlerin değil, problematiğin aşife olduğu boyutta etkilidir. Ve bu müsamerenin, insanların senelik dönem sonu ödevlerini sergiledikleri okul müsamerelerinden bir farkı olmalıdır. Böylesi bir müsamere, toplumsal müzakereye zemin hazırlayabilir. Diğer türlüsü, eşcinsellik üzerinden yeni bir düşünme tekeli yaratmaktan bir adım öteye gidemez ve ne yazik ki Türkiye'deki Onur Haftasının civardaki tek açılımı budur. Yukarıdan inme, kritiğe zemin hazırlamayan ve alabildiğine elitist bir modelin, en az ithal edildiği Avrupalı "ilerici" modeller kadar "gerçekte meselesiz" bir apolitik zemine indirgenmesidir. Bundan daha sancılı olanı, kendi sözünü "birilerinin" sözüne indirgemiş ve tüm çoğulculuğunu kelle sayısı olarak hesaplamaktan öteye gidememiş olmasıdır.

Onur Haftası gibi anonim bir olguyu, belirli bir zümrenin ve bu zümre içerisinde birbirine diş göstermekten başka işlevi olmayan bir avuç homoseksüel erkeğin düellosuna çevirenlerin kepazeliğidir bu. Yıllık eşcinsel popülizm kontenjanından, acaba ne kadarını daha kopartabileceğini hesaplayanların defterinin hayli kabarık olduğu bir haftadır bahsini ettiğim. Son tahlilde bu haftanın, ne İstanbullu, ne Türkiyeli, ne de dünyanın herhangi bir yerindeki eşcinsel ya da eşcinselliklerle bir bağı kurulmamalıdır. Mahalle muhtarı seçim dönemlerini andıran bu imzalarla dolu haftanın geriye kalan tek faydası, o sene adını ya da cismini en fazla gösterebilenleredir. Tarlabaşı'nda başka bir hikaye, yazılıp, durulmaktadır...

.....

Bilmeyenler için, Türkiyeli eşcinsel hareketlerin sonunu getiren en büyük zaaf oldu bu tektipçilik. Eşcinsellik gibi hiçbir verili statü tanımayan bir olguyu (sanki bu olgu tekil olarak yeterince bağlayıcı değilmiş gibi) diğer kimlik okumalarıyla yan yana getirmenin ortaya koyduğu kaos, yanlızca eşcinselleri değil, zaman içerisinde onların haklı mücadelelerini de kendi içerisinde sınıfsallaştırdı ve yanlızlaştırdı. Eşcinsellik, feminizm, antimilitarizm, anarşizm, çevrecilik, hayvanseverlik gibi ilgili ilgisiz sayısız başka mesele ile saf tutmaya çalışırken, bu memleketin büyük eşcinsel komünitesini oluşturan "akp'li eşcinselleri", "vatani görevini yapmak için yanıp tutuşan vatansever geyleri", "türbanlı lezbiyenleri" ya da "tarlabaşılı cahil travestileri" sümüklü mendil gibi bir köşeye iteleyiverdi.

Bu ortamdan, en büyük zararı kendi kitlesine veren, eşcinselliğe tamamıyla yabancılaşmış bir sahte eşcinsel hareket türedi. Bu hareket içerisinde eşcinsel bireylerin yanlızca eşcinsel olmaları tek başına yeterli veri sayılamazmış gibi, yanlarına türlü "izm"ler eklemeleri beklendi. Önceliğin salt sosyolojik alana verilmesi gereken bir mesele, zorla siyasallaştırıldı. Bu siyasallaşmanın kendi kahramanları doğdu elbet. Konunun dışında kalan eşcinseller ile gerçekleşen diğer aktiviteler dahi aşağılandı ve onların Türkiye'deki "gerçek eşcinselleri" temsil edemeyecekleri öne sürüldü. Bu "izm"leri kıçlarının kenarına etiket gibi yapıştıramayanlar, "tu ka ka" ilan edilirlerken, gün içerisinde 60 "izm" ile yaşamayı kendilerine görev belleyenler örgütlerin ideal bireyleri olarak kutsandı. Kutsanmakla da kalmadı, Türkiyeli eşcinseller adına açtıkları temsil bayraklarını adeta Türk bayrağını göndere çeker gibi bir şoven onurla şapkalarının üzerlerine çektiler. Onlar, Türkiye'deki eşcinseller adına söz söylemeyi kendilerine görev edindiler. Onlar sözde hepimizi "temsil" ediyorlardı. Bunu, bize sormadan yapıyorlardı.

Bu nedenleki Türkiye'de meselemiz hiçbir zaman tekil bağlamda bir "eşcinsellik" tartışması olamadı. Tek başına eşcinsel olmanın bu sözde aktivistlerin zihninde, yeteri kadar ciddi veri saylayamayacağı kompleksini öngörmek kolay. Halbuki, sağlayabilmeydi. Halbuki, meselenin ta kendisi olabilmeliydi bu. Olamadı. Eşcinsellik bizzat eşcinsellerin kendileri tarafından kör, topal ilan edilirken, sözde eşcinselleri temsil eden örgütlerin hiçbirisinden konunun merkezine inen derinlemesine bir sosyolojik kritik çıkamadı. Zira basit bir tahlille;

* Adına yaygaralar kopartılan bu eşcinseller kimdir?

* Eşcinseller ile eşcinseller adına söz söyleyen küçük bir grup arasındaki iletişimsizliği aşmanın yöntemleri nelerdir?

* Eşcinseller toplumdan ve devletten talep ettikleri hakların ne yönde olacağı konusunda dahi kendi aralarında bir konsensus'a varabilmişler midir?

* Örneğin; eşcinsel evlilikleri legal sayılsa dahi, büyük bölümü hala gizlilik hakkını kullanmakta olan Türkiyeli eşcinseller bu tür haklardan ne gibi bir fayda sağlayabilecektir?

* Konunun politik polemik ve şov boyutu kadar, gündelik yaşam sosyolojisi ve kültürel alanla kurduğu ilişki üzerine ne zaman düşünmeye başlayacağız?

* Eşcinsellik salt bir görünürlük meselesi olarak deşifre edilirken, gizlilik hakkını kullanan büyük muhafazakar kitlenin talepleri ne olacaktır?

* Tüm mal varlığını silah alımları için askeriyeye bağışlayan Zeki Müren'i sevdik de, Cemil İpekçi'yi sahiplenmek için ölmesini mi bekliyoruz?

Plastik yöntemlerle yaratılmış politik gündemlerin, politik polemikleri arasında öğütülüp duran bir eşcinsellik, kendi topluluğuna bu soruları hiçbir zaman yönetlemedi. Böylesi bir eşcinsellik en fazla, anarşizm kılıfının kenarına, antimilitarizm havlusunun köşesine, feminizm dantelinin ortasına kenar oyası olarak işlenebildi. Geride, eşcinselliğini yanlızca "eşcinsellik" olarak yaşayanların meseleleri, tabiri caiz ise sap gibi ortada kalıverdi. Bu büyük kitle yeterince eşcinselden sayılamadı, hala da sayılamıyor.

Bugün Türkiye'de hiçbir eşcinsel, yanlızca eşcinsel olması nedeniyle eşcinsel örgütlerden yarar sağlayamamaktadır. Mevcut örgütler, toplamı 25 kişiden oluşan ve model olarak Anavatan partisinin anarşist papatyalarını andıran bir yoksulluk içerisindedir. Bu yoksulluk, açlıktan kırılma noktasına gelmiştir.

Unutmamak gerekir ki, eşcinsellik öncelikle belirli bireylerden, ardından ise sosyalizmden, anarşizmden, antilitarizmden, feminizmden önce de vardı, sonra da var olacak.. Bir gün eşcinsellik tek meselemiz olduğunda, ancak o gün hepimiz orada olabileceğiz. Diğer türlü "party" yapmaktayız, ve partye partyden fazla anlam yüklemeye gerçekten gerek yok. Star olmak isteyen gitsin pop-star'a katılsın, benim de kimliğimi elalemin ağzına ciklet yapmasın, bir zahmet artık!

Sonuç olarak, judith Butler'ı ağızlarına sakız edenler, kendi islamfobik üretimleriyle dahi yüzleşemez halde iken, Taner Ceylan'da emek verip bu işin oryantalist resimlerini yapmakta ve şerefi ile satmaktadır. En azından yaptığı resmin adına "Onur Haftası" demeyerek imzasını atmaktadır. Son tahlilde daha ahlakidir. Sağa sola çamur ata ata ne günlere kaldık...

3 yorum:

Cheesypuff dedi ki...

Ah evet. Akşam bu tarz bi' yazı yazmayı ben de düşünüyorum. Gerçi ne seninki kadar uzun ne de 'makalevari' bi' şey olmayacaktır benimki ama. Yine de, hani Facebook olsa beğen der geçerdim burada belirtmek istedim, takdir ettim ve Helen Thomas'la ilgili yazını da beğenmiştim.

Belki akşam sen de benim yazımı okursun. =)

Nevin dedi ki...

Cok guzel bir yazi. Dilerim senin gibi dusunenler az degildir.. Sevgiler.

reflectio dedi ki...

çok önemli noktalara değinmişsin. eline sağlık..