30 Aralık 2009 Çarşamba

made in here


TAYFUN SERTTAŞ
Yer Kavgası / Territory Dispute
27.12.2009 – 03.01.2010


‘İstanbul, onunla yaşayan kimsenin, istediği gibi yaşamayı başaramadığı bir kent olduğu için İstanbul’dur’.

Bir yıla yakındır teorik altyapısı üzerine düşünülen, tartışılan ve sürecin ritmini dinleyerek geliştirilen projebirlikte, kısaca P1, sanat kulvarındaki aktif söz söyleme yolunda ilk adımlarından birisini, sanatçı Tayfun Serttaş’ın ‘Yer Kavgası’ isimli yerleştirmesi ile attı.

P1, Galata civarını pilot bölge seçmiş alternatif bir sanatsal düşünce ve üretim platformu. Kendi içinde ise bir ‘sanatçı kolektifi ironisi’. Bu oluşum, farklılıkların yanyanadalığından eleştiri zeminini genişleterek güç almaya calışan bir enejiyle kuruldu. Ortak hassasiyetler üzerine söz söylemeyi önemseyen kişilerin sanat başlığı altında birbirini anlama çabasına dayandırıldı. Bu yapısı ile P1, kişisel deneyimlerin sanatçı duyarlılığı ile mümkün olabildiğince anti-kurumsal bir sistem içinde paylaşılabilmesine ve bu paylaşımların karşılıklı tartışılmasından doğan şeffaf bir yapıcı eleştiri ortamı.

Sanatçı Tayfun Serttaş’ın P1 için geliştirdiği ‘Yer Kavgası’ isimli yerleştirme, kişisel deneyimlerden damıtılmış özel bir alandan, kamusal alana sesleniyor. Proje, P1’in nuvelenmekte oldugu yer olan Galata’ya ve Galatalılara, daha genel anlamda ise kente ve çevresine duyarlı herkese birşeyler söylemeye odaklı. Yer Kavgası, kendi bağlamından ve mekanından kopartılarak, fonksiyonel açıdan bulunmaması beklenen bir otopark alanında yeniden kurgulanan pirinç bir salon şamdanından ibaret. Hayli eski bir Galatalı olan, bölgenin bu alandaki son zanaatkarı Agop Usta’nın imalatı olan şamdanla, hayli genç bir Galatalı olan Noa’nın otopark mekanı bu proje bağlamında yeniden kurgulanıyor. Böylelikle, geçmişten ve bugünden gelen ‘zenginliklerin’ birbirlerine karşılıklı olarak soruları sormaları hedefleniyor.

İstanbul’un birçok bölge de birden maruz kaldığı kentsel dönüşüm süreci, hali hazırda zaten kaotik olan bu şehri öngörülemez bir belirsizliğe götürüyor zihnimizde. Birbirimizi inkar etmememiz böylesi bir süreçte özel bir önem taşıyor. Bunun yolu, sürece etkili olan aktörlerin birbirlerini daha yakından tanımasından ve içeriden söz söyleyerek karşılıklı eleştiriye açık olmalarından geciyor. ‘Yer Kavgası’ bu anlamda hayli çarpıcı iki aktörü yan yana getiriyor. Galata’nın bugünkü dönüşümüne önemli etkisi olan gayrimenkul yatırım firması NOA’nin otopark alanında müze koşullarında aydınlatılarak sergilenen el işçiliği pirinç salon şamdanı, geçmiş ve gelecek algılarını adeta birbirleri içerisinde müzeliyor.

photo by Sevgi Ortaç

20 Aralık 2009 Pazar

YER KAVGASI / TERRITORY DISPUTE



Yer Kavgası

Kendime bir ‘ara yer’, bir de ‘ara nesne’ buldum. Ne kolay. Kent, başı sonu muğlak bir hayale daha şantiyelik ediyor. Arsızca yoksullaşıp, arsızca soylulaşıyor. Kötü ‘kader’. Bir kez daha ‘neyin?’ nerede duracağı, kimlerin kimlerle olacağı, nerenin nereye benzeyeceğini öngörme(me)k istedim. Bu, hem geçmişe, hem geleceğe dair bir öngörme(me) yılgınlığı.

Çünkü ben, bu kentle yalnızca vedalaşabiliyorum. Bir kente, onunla yaşarken veda etmek kolay değil. Bir kentin, toplumsal geleneğini ‘inkar’ üzerine kurması tesadüf değil. İnkar edenlerin ve inkar edilenlerin, birbirlerinin yerini alma çabası ironi değil. Bu, egzotik bir aşk romanı hiç değil.

Kentin ben de bıraktığı lekeler.
Benim, kente bırakacağım karşı lekeler.
Düello.

Kaygılarım hali hazırda bekliyorlar. Peki ya şimdi hangi yerlerin, kimler için daha ‘uygun’ olacağı. Neden burada herşeyin zamana ve mekana ‘direnmek’ zorunda kaldığı. Yeni iyiler ve yeni kötülerin kimlerden seçileceği. Sanatın metası ve değer balansı arasındaki ‘paganik’ çelişki. Kamusal olanın kamu faydası gözetmeksizin ‘kulvar’ olması. 7 Eylül 1955 sabahı semt sokaklarını tıkayan ‘değerli mallar’ koleksiyonu. Kentin, Aldığı göçler kadar verdiği göçleri de izleyebileceğim bir veri tabanı. Sokağı ile savaşan travestinin tedirgin şıklığına duyduğum empati. Bana oturduğun mahalleyi söyle, sana kim olduğunu ‘söyleyeyim’ klişesi. O sokağın ortasında sevgilime veremediğim bir veda öpücüğü. Ayrıca trajediye dokunmayın! İstanbul içinde trajedi olmadan bir şeye benzemez.

O halde bir katkı da benden; İstanbul, onunla yaşayan kimsenin, istediği gibi yaşamayı başaramadığı bir kent olduğu için İstanbul’dur.

Tayfun Serttaş sizleri son aldığı salon şamdanını görmeye davet ediyor
.......................................................................................

Territory Dispute

I found for myself an ‘in-between place’ and an ‘in-between object'. So easy! The city, once again, serves as a construction site for a confused dream of whose beginning and the end are equally ambiguous. Her poorness is impudent like her gentrification. The city becomes noble. Such a bad ‘destiny’. So once more, (I didn’t) want(ed) to foresee ‘what’ will stop where, who will be with whom, which place will look like which other place. This is my weariness of forecast about the past as well as the future.

The reason is ‘I can only say farewell to this city’. It is not easy to say good-bye to a city while living with it. It is not a coincidence that a city builds its communal tradition through ignorance. The attempt of the denier and the denied ones to substitute each other, is not an irony. And, this is not an exotic novel of love, at all.

The city traces over me
My traces over the city
Duel

My concerns are already waiting for me. And now? which places are ‘suitable’ for whom. Why everything at this city must ‘resist’ to time and space. By whom the recent good and new bad will be selected among. The ‘paganic’ paradox between commodity of art and its balance of worth. Becoming of the public space to a scene neglecting common utility. ‘Valuable goods’ collection blocking the district’s streets in the morning of September 7, 1955. A database that allows me to follow the incoming and outgoing migrations of the city. My empathy towards the uneasy elegance of the travesty who is fighting against her street . The cliché of ‘tell me your district, I will tell you who you are’. The good-bye kiss I could not give to my love in the middle of the street. Moreover, please do not touch the tragedy! Istanbul is nothing without the tragedy inside.

A contribution of mine: Istanbul is Istanbul for the fact that nobody living with her is able to live as he/she wants.

Tayfun Serttaş invites you to see his chandelier he has recently bought for his living room.

17 Aralık 2009 Perşembe

“İade-i Ziyaret”i, Ziyaret Vakti!

İade-i Ziyaret sergisi, bir grup sanatçının İstanbul’dan yola çıkarak Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan ve İran arasında yaptıkları meşakkatli bir karayolu serüveninin ürünü. Türkiye’den bakıldığında, her birisine farklı önyargılarla yaklaşılan dört ülke ile kurulan iletişim, sanatçıların yolculuklar esnasında meydana getirdikleri yapıtların içeriğini belirledi. İade-i ziyaret anlayışının hala geçerli olduğu kültürlerarası deneyimler, ziyaret edilen ülkelerde yaşayan sanatçıların karşı katılımlarıyla gerçekleşen olağanüstü bir kollektif sergi olarak karşımızda. Güncel sanat takipçilerinin bir süredir heyecanla beklediği İade-i Ziyaret sergisi 31 Aralık tarihine kadar DEPO’da görülebilecek. TAYFUN SERTTAŞ

Sona Abgaryan’ın “Hayal Kırıklığına Uğradım” isimli videosu, kendisinin de rol aldığı bir müzik klibinden meydana geliyor. Müziğini, yalnızca kadınlardan oluşan Ermeni punk grubu Pincet’in ürettiği çalışma da, Ermenistan’da artan din olgusunun günümüz sosyo-politik koşullarına olan etkisi sorgulanıyor.

Bazı güncel sanat sergilerini pragmatist fayda güderek beklerim. Kavramsal çerçevesini video sanatçısı Selda Asal ve Serra Özhan’ın çizdiği ‘İade-i Ziyaret’ de, duyduğum andan itibaren böylesi bir hisle beklemeye koyulduğum sergilerden. Önce gittiler. Bir süre tek tük fotoğrafların bilgisiyle yetindik. Yanı başımızdaki kayıp toprakların görmediğimiz türden manzaralarıydı bunlar. Gittikleri coğrafyalara turistik meta değeri ile bakmayacakları, kimseyi kimse ile boy ölçüştürmeyecekleri, egzotizme prim vermeyecekleri, körün gözüne çomak sokmayacakları aşikardı. Ancak bu kadar mı zihin açıcı olur! Adeta bölünerek çoğaldılar, katmerlenerek geri döndüler. Yurdumun aydınları, “senin de ninen Ermeniymiş, kimbilir gerçek adı neymiş, petrol de Bakü’den gelirmiş, Gürcülerin kızları güzelmiş, fakat İran gibi olmayalım” bağlamından çıkamayan bir bölgesel polemiği sürdüre dursun. Bu coğrafyanın “neresi?”, bugünün “hangi gün?” olduğuna adım atmak isteyenler ise bu sergiye bir iade-i ziyarette bulunsunlar. Hem geçmiş, hem bugün, hem de gelecek kurguları adına. En önemlisi, önümüzde bir bölge ve kültür sorunsalı varsa, bu dili bugün nereden kurmamız gerektiğini bir kez daha sorgulamak adına.

İki dönemli atölye çalışmasından oluşan projenin ilk ayağı, sanatçı Endam Acar, Selda Asal, Volkan Aslan, Fatma Çiftçi, Zeren Göktan, Deniz Gül, Gözde İlkin, Ceren Oykut, Gökçe Süvari ve Sophia Tabatadze’den oluşan kolektifin Nisan 2009’da Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan ve İran’ı ziyareti ile başladı. Proje, ziyaret edilen ülkelerden sanatçıların iade-i ziyaretleri üzerinden oluşturulacağı için ismini de kendi deneyiminden aldı. Kolektif kimi zaman kendilerine ayrılan minibüslerle kimi zaman trenle veya otobüsle ziyaret yolculuğunun orada ve o anda doğurduğu deneysel bir çalışmaya katıldı. Bu kolektiften doğan farklı düşünceler, birarada olmanın, paylaşmanın getirdiği farklı deneyimler, değişik malzemelerden doğan çeşitli anlatımlarla zengileşti. Fotoğraf, video, müzik, performans, resim, sosyoloji gibi disiplinlerden katılımcıların yolda giderken, durdukları, kaldıkları ve ziyaret ettikleri yerlerde ürettikleri çizim, fotoğraf, video, yazı, etkileşim ve konuşmalarından oluşan deneysel bir atölye yaratıldı.

Projenin ikinci ayağı ise ziyaret edilen ülkelerde tanışılan sanatçıların, Sophia Tabatadze, Nadia Tsulukidze, Ali Hasanov, Tsomak Oga, Sona Abgaryan ve Shahab Fotouhi'nin katılımıyla Temmuz 2009’da DEPO'da gerçekleşti. İşte bu iki dönem süresince ortaya çıkan işler, üretim sürecini anlatan geniş bir arşiv ve Gürcistan ‘Archidrome Contemporary Art Archive’ın video arşivinden bir seçki 31 Aralık tarihine kadar DEPO'da bizleri bekliyor.

Küratör Serra Özhan projenin nasıl bir ihtiyaçtan doğduğunu şöyle aktarıyor; “Kimlik alanları olarak sayabileceğimiz ülkeler arasında fiziksel sınırların dışında, ülkelerin birbirleriyle olan politik meselelerinden doğan, sınırı duvarlaştıran ikinci bir sınır daha var. Aşılmasının pasaportundaki milliyetine göre değiştiği ve vize alarak dahi geçmenin mümkün olmadığı bir duvar bu. Türkiyeli birinin komşusu Ermenistan’a veya tam tersi gecişine izin vermeyen politik bir duvar. Bir benzer sınır duvarı Ermenistan’ın doğu komşusu Azerbaycan’da mevcut. Fakat devletler tarafından kurgulanan tüm sınır engellerini “sınır dışı” bırakan önemli bir kültürel alışverişte var. Bunlardan biri de iade-i ziyaret. Batı Avrupa’dan farklı olarak, Ermenistan, İran, Azerbaycan ve Gürcistan’da da Türkiye’de olduğu gibi iade-i ziyaret kültürü hâlâ mevcut. Örneğin orada da, tanışmamış olsalar bile komşuların karşıklı ziyareti hoş karşılanıyor. Elinize bir paket tatlı alıp gidiyor ve ‘merhaba’ diyorsunuz. İşte bu proje, ülkelerin birbirleriyle olan kavgasına inat ziyaretini ve karşılığında iade-i ziyaretini almak üzere bir yolculuğa çıkıyor. Sınırların yarattığı fiziksel, politik ve düşünsel engelleri eleştirel olarak kırmanın yollarını arıyor. Bu anlamda sınırları sınırsız kılan, ortak kültürel bir değer olan iade-i ziyaret olgusu, bizim projemizin cıkış noktası.”

Peki neler mi var sergi de? “Kadınlara neden adet günlerinde kocaları tecavüz ediyor?” diye soran İranlı feministlerden, “hayal kırıklığına uğradım” diyen Ermenistanlı punklara, maddi yeterizlikler sebebiyle hiçbir zaman tamamlanamayan “Azerbaycanın Annesi” heykelinin, Ermenistan’ın ve Gürcistan’ın annesine nasıl göz kırptığından, bir Doğu fenomeni olarak güvercin sevgisi ve yetiştiriciliğinin, erkek egemen bölge kültürünü nereden sarmaladığına, Erivan’ın komünist gazete muhabirinin arşivinden toplanan fotoğraflardan, Almanların Nazi dönemi Wolkswagenlerine karşı, Sovyet döneminin kült otomobil olan Lada’nın komünizm sonrası kent sokaklarında yarattığı hafızaya ve Türkiyeli bir sanatçının sınırlar arasında bir ihlal nesnesine dönüşen yeşil pasaportunu kendi elleriyle dikmesine uzanan bir külliyatlar dizisi... Siyasi ayrımcılığın farklı tarihsel katmanlar arasına sıkışan fosillerine kulak asmadan, yanı başımızdaki bizleri tekil bir dille araştırmayı arzulayanlar ve kendi gündemini sorgulayanlar için kütüphane değerinde bir sergi.

Ermenistanlı sanatçı Tsomak Oga’nın “Ataerkilliği Ezmeye Geliyorum” isimli performansının çıkış noktası ezan sesi. Ezanı ilk kez bir erkeğin sesinden duyan sanatçı, “aynı dizeleri bir kadın okusa nasıl olurdu?” sorusundan yola çıktığı çalışmasını şöyle tanımlıyor; “Dinin kendisi fazlasıyla erkeksi ve ataerkilliğin sembolü olduğu için, bu düşünce anında bir tezatlık yaratıyordu. Eğer ezanı okuyan bir kadın olursa, ezanın barındırdığı iktidarı ve erkeksiliği yıkabilirim diye düşündüm. Bu performansımda, bir kadının sesinden okunmuş ezanın üzerine elektronik sesler ekliyorum ve sesi yükseltip azaltarak ezana benzemeyen yeni bir ritm üretiyorum. Şimdi benim elektronik kodlarım ataerkilliği ezmek için varlar. Eğer bu müziği Türkiye’de bir camide çalsam nasıl olur diye merak ediyordum. Şu an İstanbul’daki camim Dogzstar.”

AGOS / Sayı: 710 / 18 Aralık 2009

14 Aralık 2009 Pazartesi

Virüslerin de ‘Kimliği’ Vardır!

Dünya Sağlık Örgütü ve Birleşmiş Milletler HIV/AIDS’i ‘ölümcül hastalıklar’ listesinden çıkartıp, ‘kronik hastalıklar’ listesine alalı seneler oluyor. 1996 yılında tedavide meydana gelen devrim niteliğindeki dönüşümler hiv pozitif bireylerin yaşam kalitelerini, negatif bireylerin standartlarına çoktan yükseltmiş durumda. Bilim ve teknolojinin böylesine emin adımlarla ilerlediği bir ortamda HIV/AIDS daha çok sosyal bir mücadele olarak karşımıza çıkıyor. Hiv pozitif bireyler en büyük ve zorlu sınavlarını virüse karşı değil, topluma karşı veriyorlar.

Topu topu 30 yıllık bir deneyim daha gösteriyor ki, ‘insanlık tarihi’ sınavımızdan bir çürük not daha alıp, o haylaz çocuk edasıyla devam ediyoruz bilgiye direnmeye. Böylelikle 30 yıllık bir mücadeleden daha mağlup ayrılıyoruz. Neyin mücadelesi mi? Gözle görülemeyecek bir virüse karşı olan, hani o koskocaman insanlık onuru mücadelesi. Ayrımcılığı her alanda üretmeye ve türetmeye odaklı potansiyelin eline, bundan 30 sene kadar önce geçti bu yeni virüs. Bir yeni ‘kimlik’ daha doğuyordu şimdi. Adını, kendi ironisinden aldı, ‘pozitif’ dedi akranlarına. Hem de en çok cinsel yolla bulaşıyordu! Ortaçağdan kalma, hastalıklar yerine hastalarla mücadele etme yöntemlerimiz ne kadar da taze korunmuş meğer. Hemen çıkartıldı buzluklardan, bir daha ürettik ‘ötekini’ tüm geçmiş bilgeliğimizle. 30 senedir hiçbir tıbbi tanım, HIV/AIDS’in maruz kaldığı ayrımcılık ve pozitif ayrımcılık ile boy ölçüşemedi.

Her yüzyılın kendi salgınları vardır. Birde her salgına karşı kendine has ayrımcılık yöntemleri. Colombus Amerika'dan döndükten sonra Fransız ordusu Napoli'yi işgal eder ve şehir bir salgına yakalanır. Fransızlar buna Napoliten Hastalığı, İtalyanlar Fransız Hastalığı adını verir. Aynı yıllarda benzer salgın Hindistan'da görülür. Müslümanlar Hinduları, Hindular Müslümanları suçlar. Frengiye yakalananların o tarihlerdeki lanetlenişi böyle başlar. Kaynağı cinsel ilişkidir. Mikrobun tanımlanması için 20. yüzyıla kadar beklenir. Bekleme süresi pekte sükunet içerisinde geçmez. Hastaların idam edildiği dönemler olur. Sonra bir perde çekilir üzerine. 18. yüzyılda beliren Tüberküloz, tamamen alt sınıfın hastalığı olarak tanımlanır. 19. yüzyılda Yahudilerin bu hastalığa genetik olarak dirençli olduğu varsayılır. Yine o yıllarda ortaya çıkan Gut Hastalığı ise yüksek sınıfa atfedilir. Kolera, Asya tarafından Avrupa'nın başına bela edilmiştir. Kökeni geri kalmış toplumlardır. 20. yüzyıl başlarında beliren Kanser, sigara ile özdeşleşir. Sigara içenler toplum için birer hastalık sembolü halini alır. Hitler Kanserin Ari ırkı zedelemek için özellikle oluşturulmuş bir hastalık olduğunu iddia eder. Bu liste uzar da uzar…

Bazı görüşler HIV/AIDS’in tarihini 1930’lu yıllara dek indirse de, ilk vakalar 1979’da Kaliforniya ve New York’ta kaydedildi. Bu ilk vakaların genç eşcinseller olması, HIV/AIDS konusundaki önyargılı kaygan zemini hızla hazırladı. 1980’ler Ronald Reagan Amerika’sının bu şok etkisi altında uygulamaya koyduğu sert - muhafazakar - kararlar, daha ilk yılarında HIV/AIDS hastalarının talihsiz tarihini belirledi. Çok geçmeden virüs, eşcinsel olmayanlarda da görüldü. Kısa sürede damar içi madde bağılıları, hemofili hastaları ve kontrolsüz kan nakli yaptıranlar da ortaya çıktı. Ardından anneden bebeğe geçebileceği fark edildi. Ne çare… Canı çıkacağına, adı çıkmıştı bir defa. Virüsün, kendi gerçekliğinden çok daha popüler olan sansasyonları, dünya medyasının paparazzi vari tavırlarıyla kitle kültürüne işlenmeye başlamıştı bile. En önemlisi, kendi rantına ve reytingine sahipti artık!

1981 yılında hastalık, AIDS harflerinden oluşan bir simgeyle adlandı ‘Acquired Immune Deficiency Syndrome: Edinsel Bağışıklık Yetmezliği Sendromu’. Aynı yıl, 1 Aralık tarihi Dünya AIDS Günü olarak tanımlandı. 1984’te uluslararası bilim alemi, hastalık sebebinin o zamana kadar bilinmeyen bir virüs olduğunu nihayetinde kabul etti. Amerikalı Prof. Gallo’nun ekibi bu viruse HTLV 3 adını verdi. Oysa aynı virüsü bir yıl önce Paris’teki Pasteur Entitüsü’nden Prof. Montagnier’in ekibi tarafından LAV olarak tanımlamıştı. Tartışmayı tatlıya bağlamak için virüse yeni bir ad verildi ve HIV ‘Human Immunodeficiency Virus: İnsan Bağışıklık Yetmezliği Virüsü’ denildi. Ancak toplumsal müzakare, virüsün adı konusunda yaşanan müzakere kadar hızlı sonuç vermeyecekti. Aynı yıllarda ‘Paris is Burning’ kendi kültürel tarihini çoktan yazmaya başlamıştı.

Tespit edildiği 1981 yılından bu yana dünya da 50 milyona yakın kişi HIV virüsü ile tanıştı. Günde ortalama 14 bin, dakikada 10 kişi virüsle tanışmaya devam ediyor. Bugüne kadar 29.6 milyon kişi HIV/AIDS’e bağlı hastalıklar nedeniyle yaşamını yitirdi… Avrupa’dan gelen verilere ters orantılı olarak, Türkiye de HIV ile enfekte olanların sayısı günden güne artıyor. 30 senedir HIV/AIDS, tıbbi olduğu kadar sosyal bir sorunsal olarak ta ciddiyetini katlanarak koruyor. Böylesine önemli bir küresel ayrımcılığın sorumluluğunu içselleştirmek, toplumsal eşitlik açısından tartışılmaz bir önem taşıyor.

Peki bizler bu tartışmanın neresindeyiz? Direncimiz ne kadarına yetiyor?

Gelecek yazı da Türkiye’de HIV/AIDS olgusu ve bu olgunun kurumsal aktörleri üzerine devam edeceğim.

Link: http://kaosgl.org/node/3967

7 Aralık 2009 Pazartesi

3 Aralık 2009 Perşembe

Studio Osep at Best Books of 2009 ARTFORUM / BANU CENNETOĞLU


Stüdyo Osep (Aras) was published this past fall to coincide with the opening of a retrospective exhibition of the work of Osep Minasoğlu at Istanbul’s Galeri Non. One of Turkey’s oldest living professional photographers, now age eighty, Minasoğlu was born into an Armenian family and worked for six decades as a show-business and set photographer even as he lived through many dark episodes in Turkey’s recent past. The project grew out of his ten-year friendship with the twenty-seven-year-old artist, writer, and social scientist Tayfun Serttaş, who organized the exhibition and is the author of the book, which he describes as “almost a photographic encyclopedia . . . of Turkish history.” Much more than a catalogue, it is divided into three parts: a biographical introduction, reproductions of Minasoğlu’s photographs with narratives detailing various aspects of his work, and an oral history.

That the content is composed from many interviews with Serttaş is further evidence of what makes this book special compared with many other biographies: It is enlivened by an extremely personal approach. While Stüdyo Osep offers a paradigmatic example of a life story that is at once ordinary and extraordinary—what microhistorians call a “normal exception”—it is also a thoughtful and important effort by Serttaş to introduce a great friend to a larger public.

BANU CENNETOĞLU

Banu Cennetoğlu is an artist and the founder of BAS, a project space in Istanbul dedicated to artists’ books and printed matter.

Link: http://artforum.com/inprint/id=24237