16 Mart 2026 Pazartesi

Tarihin ‘doğru’ tarafı; İlber Ortaylı



Yüzbinlerce İstanbullu gibi benim de İlber Ortaylı’yı gerçek anlamda takip etmeye başlamam 2005 sonrası, Topkapı Sarayı Müzesi Müdürü olarak atanması ile oldu. Müdürlüğünü yaptığı dönem boyunca İstanbul kültür-sanat dünyasının çekim merkezine dönüşecek olan Topkapı Sarayı, galalardan konserlere, bienallerden ödül törenlerine kentin en seçkin etkinliklerine ev sahipliği yapan bir sahneydi artık. Şimdiki jenerasyona uzak bir ihtimal gibi gelebilir, fakat o yıllarda bizler kentin en özel etkinliklerini Alay Meydanı (Birinci Avlu), Babüsselam Kapısı ve Aya İrini çevresinde kutlardık.


İlk gençlik yıllarımda istisnasız bütün bölümleri küf kokan, bünyesindeki köşklerin en az yarısı kapalı vaziyette, duvarları rutubetli, geri kalmış metodlarla sergilenen koleksiyonlarıyla, ilgisizlik ve kaderine terkedilmişlik hissi hakimdi Saray’da. Son derece naif bir yaklaşımla bile kaygı yaratan 2000'li yılların başına kadar uygulanan müzecilik yöntemlerinin özensizliği ve şeffaf olmayan yönetimlerin en basit teknik meseleleri bile 'bilinmezlikler manzumesine' çevirmesiydi. Topkapı Sarayı yönetilen değil, adeta 'idare edilen' bir yer olageldi. Saraya ilişkin temenniler 'Yaşasın Osmanlıcılık' ve 'Kahrolsun Osmanlıcılık' şeklinde özetlenebilecek iki siyasi ucun çekişmesinde buharlaştı. 


Zira Saray, İmparatorluğun son 150 yılında da hanedanın topyekün Dolmabahçe ve Yıldız gibi yapılara taşınmasıyla boşaltılarak bir miktar kaderine terk edilmişti zaten. Cumhuriyet Dönemi boyunca bu yarı açık/kapalı muğlak pozisyon devam etti, ideolojik saiklerle Cumhuriyet'in ilk 50 yılı boyunca Osmanlı mirasına neredeyse çivi çakılmadı. İstanbulluların daha çok uzaktan izlediği Topkapı Sarayı diye bir yer 'var' gibiydi. Bunun kasıtlı bir görmezden gelme değil aynı zamanda bünyesinde barındırdığı çok katmanlı yapı stokunun son derece sıkıntılı olmasına da bağlıyorum.


Saray-ı Hümayun’u yalnızca bir müzeler düzinesi değil, dinamik bir kültür merkezi olarak da İstanbul’un kent hayatına kattı İlber Ortaylı. Saraya gösterdiği titizlik ve olağanüstü bir hassasiyetle onu İstanbul’a yeniden kazandırmış olması benim açımdan emsalsizdir. Günümüzde Topkapı Sarayı bünyesinde uygulanmakta olan çağdaş müzecilik modellerinin temelleri - İstanbul Arkeoloji Müzesi ve Darphane-i Amire dahil - onun döneminde atılmıştır.


İlber Ortaylı’nın Aya Sofya Müdürü olarak atandığı dönemle birlikte, ki bence bu pik dönemidir, İstanbul’un en ağır yükü artık farklı bir perspektifle ele alınacaktı. Aya Sofya tarihin hiçbir döneminde iyi durumda olmadı, Bizans dahil. Bugün daha kolay istişare edildiği kadarıyla kubbe yapıldığı ilk günden itibaren bir problematikti. Teknik olarak 500 yıl önce çökmesi beklenebilecek bir yapı, sağlam zemin, hafif malzeme tercihleri ve biraz da şans eseri ayaktaydı. Aslına bakarsak İstanbul, biraz da ‘şans eseri’ ayaktaydı.


Ahir ömrüm içerisinde Aya Sofya’nın çürüyüşüne bizzat tanıklık ettim. Çocukluk dönemim boyunca çürüdü, öğrencilik yıllarımda çürüdü, mesleki kariyerim sürecince çürüdü, her yıl en az beş kez Aya Sofya’yı ziyaret etmeyi asla ihmal etmedim ama her ziyaretimde biraz daha kaygılı ve umutsuz hissederek… Galeri katlarındaki mermer zemin döşeme sanki her adımımda biraz daha çöktü, kemerlerin oturduğu sütunlar sanki biraz daha eğildi. Kütlesel bütünlüğü bozulmadan dünya üzerinde bu büyüklükte bir yapının kaç yıl daha ayakta kalıp kalamayacağı sorusunda teselli arayarak, Fosatti Biradelerin çabalarının 1894 büyük İstanbul depremiyle yeksan oluşuna, Raimondo D'Aronco’nun yapının zaten ‘gerektiği kadar sağlam olmadığı’ raporlarına sığınarak. Her an kaybetme ihtimali olan, yoğun bakımda entübe edilmiş bir hasta gibi bekledi Aya Sofya.


Günümüzde Cumhuriyet tarihinin en kapsamlı restorasyonuna alınan yapı yalnızca tarihsel değil güncel siyasi tartışmalarında merkezinde girdi 21. yüzyıla. Süreç boyunca İlber Ortaylı bir denge unsuru olarak, kah siyasi çekişmelerin kah tarihsel ve dini polemiklerin tutkalı görevini gördü. Hiçbir tarafı karşısına almadan, hiyerarşinin başında Aya Sofya’nın olduğunu anlattı bitmez tükenmez enerjisiyle… Aya Sofya gibi yapıldığı günden itibaren kriz üretmiş bir yapıda tarafları mutlak doğruda buluşturmak İlber Ortaylı’nın asıl kehaneti olacaktı ve sonunda her şey ‘aklın yolu bir’ hizasına çekilecekti. Tüm bu konularda ilerleyen tarihlerde ansiklopediler yazacağız.


Kültürel hafızamınızın kadim muhafızı İlber Ortaylı'ya Allah'tan rahmet, başta dostum Tuna Ortaylı olmak üzere sevgili ailesine, çalışma arkadaşlarına ve tüm sevenlerine başsağlığı ve sabırlar dilerim. Muazzam mirası kolektif hafızada nesiller boyu yaşamaya devam edecek.  



7 Mart 2026 Cumartesi

1990, Bandido ve İspanya


 


1990 yılı Eurovision gecesi Azúcar Moreno kardeşler Zagreb’te yalnızca şarkı söylemediler, Latin efsanesinin gelmiş geçmiş en kuvvetli performanslarından ve yorumlarından birini ortaya koydular. Üstelik bunu bir gitar ve Madrid’in alelade butiklerinden alınmış son derece naif siyah kostümleriyle, topuklarını yere vurup kollarını havaya kaldırarak yaptılar. Flamenko’nun gücü; reji kaynaklı arızanın, senkron sorunlarının, son anda fermuarları patlayan kostümlerin ve siyasi polemiklerin önündeydi milyonlar için.

Eurovision tarihinin tartışmasız en iyi şarkısı olan Bandido’nun o gece tüm dünyanın gözleri önünde hakkı yenecek, son derece siyasi sebeplerle Avrupa Birliği övgüsüne adanmış ve bugün kimsenin hatırlamadığı Toto Cutugno’nun berbat şarkısına birincilik verilirken, Azúcar Moreno kardeşlerin Bandido’su ilk üçe bile giremeyecekti. O gece Zagreb’te müzik kaybedecek, siyaset kazanacaktı. Günümüzde bürokrasi çöplüğüne dönüşen Avrupa Birliği bugünkü halini o yıllarda almaya başlayacaktı.

Dünyanın bu kahreden adaletsizliğe tepkisi gecikmedi, Bandido adeta bir jenerasyonun aşk çığlığına dönüşerek hemen hemen tüm dillerde coverlandı. Türkçesinin hakkını bir yıl sonra sevgili Aşkın Nur Yengi verecekti. “Zehir Gibisin” muhteşem olacaktı. İlerleyen yıllar boyunca dillerden düşmeyecek bu ateşli melodi, dünyanın en bilinen ve sevilen şarkısı olarak bir kuşağın hafızasıdır.

İsrail'in Gazze'deki askeri operasyonları nedeniyle İspanya, yakın bir tarihte 2026 Eurovision Şarkı Yarışması'ndan resmen çekildiğini açıkladı. İspanyol Hükümeti bu kararı destekleyerek, İsrail'in yer aldığı bir organizasyonda bulunmayacaklarını teyit etti. İspanyol kamuoyu boykot kararını memnuniyetle karşıladı. İspanya’nın kararının ardından beş ülkenin daha çekilme kararı aldığı Eurovision’un 2026 yılında nasıl bir atmosferde gerçekleşeceği bilinmiyor.

Engizisyon öncesi İspanya’da doğan Judeo-Espanyol (Yahudi İspanyolcası), bizde bilinen adıyla Ladino, 600 yıl boyunca Türkiye topraklarında korundu. Sefarad toplumunun İspanya’dan taşıdıkları bu özgün dil, Cervantes Enstitüsü’nün de katkılarıyla akademik olarak çalışılmaya devam ediyor. Malum savaş her ne kadar iki ülkeyi israil karşıtlığında birleştirse de, meselenin halklarla ilgili olmadığının belki de en muazzam kanıtı Ladino, ne ironidir ki bugün en çok müzikal alanda direniyor. Şarkıların hakkının yenmediği bir dünya olsun.


5 Mart 2026 Perşembe

"Sanata Yön Veren Kadınlar", 1. Bölüm @beIN İZ'de

"Sanata Yön Veren Kadınlar", 1. bölümüyle bugün, saat 22:15'te beIN İZ'de.

"Sanata Yön Veren Kadınlar"ın ilk bölümünde odağımızda, Türkiye’nin ilk kadın stüdyo fotoğrafçılarından Maryam Şahinyan var. Beyoğlu’ndaki Foto Galatasaray arşivinden hareketle, onun objektifinden bir dönemin toplumsal hafızası yeniden okunuyor.

















3 Mart 2026 Salı

ve başlıyor.. "Sanata Yön Veren Kadınlar"


Türkiye’de sanat tarihine iz bırakmış öncü kadınların hikâyeleri, "Sanata Yön Veren Kadınlar" ile ekrana geliyor. Tiyatrodan baleye, seramikten resme uzanan geniş bir alanda kendi dönemlerinde sınırları zorlayan kadın sanatçılar; günümüzün çağdaş isimleriyle birlikte yeniden ele alınıyor. Yönetmenliğini Pınar Kılınç’ın üstlendiği, yapım koordinatörlüğünü Müge Aral, görüntü yönetmenliğini Barış Kılınç, kurgusunu ise Tolga Sert ve Sibel Göloğlu gerçekleştirdiği "Sanata Yön Veren Kadınlar", 5 Mart'tan itibaren her perşembe 22:15'te beIN İZ'de!

28 Şubat 2026 Cumartesi

BETONART 85. Sayı Yayında

 



2014 yılında Columbia Üniversitesi'nin ‘Experimental Preservation' (Deneysel Koruma) başlığı ile duyurduğu konferanslar dizisinin Türkiye ayağı 'Mimarlar Mezarlığı' (Cemetery of Architects) başlıklı sergim oldu. Bu olağanüstü buluşma Jorge Otero-Pailos'un editörlüğünde Lars Müller Publishers tarafından 2016'da Zürih'te kitaplaştırıldı. 

Türkiye kamuoyunda Topçu Kışlası'nın yeniden inşaası ve 'Tarlabaşı 360' gibi projelerle tartışılagelen 'Korunması Gereken Kültür Varlığı' olarak tescilli yapı stokunun replikalar vasıtasıyla işlevlendirilmesine yönelik bir cevap hakkından doğdu 'Mimarlar Mezarlığı'. Peki İstanbul'a kültürel kimliğini kazandıran 19. yüzyıl estetiğinin gerçek yaratıcılarını 'replikaların' neresine koyacaktık? Nasıl konumlandıracaktık? 

Bu vesileyle öğrencilik yıllarımdaki kişisel merakımla başlayan ve 15 yılı aşkın sürede özgün bir külliyata dönüşen 'mimar yazıtları' koleksiyonum, replika tartışmalarının tetiklediği bir zeminde hayat bulacaktı. Jorge Otero-Pailos'un çalışması yalnızca uzmanlar arasında süregelen ve belli bir profesyonellik gerektiren kritiklerden ibaret değil, Türkiye'nin yakın tarihindeki hayli önemli kentsel tartışmaların da merkezinden geçiyor. Yayınlanmasından tam 10 yıl sonra bu önemli çalışmayı Türkçe'ye kazandıran ve okuyucuyla buluşmasını sağlayan BETONART'a bin teşekkür.


MİMARLAR MEZARLIĞI (Cemetery of Architects) 
Konservasyon ve Prodüksiyon






Columbia University, City of New York, 2014 





Experimental Preservation, by Jorge Otero-Pailos
         Lars Müller Publishers, Zürich 2016





17 Şubat 2026 Salı

BETONART 85. Sayı Çıktı

 



Jorge Otero-Pailos, resmi anlatıların dışladığı nesneleri kültürel ve politik bağlamlarıyla ele alarak yeni "yarı miras" biçimleri öneren deneysel koruma yaklaşımlarına ışık tutuyor.  

Yeni sayıya ulaşmak için BETONART


1 Şubat 2026 Pazar

Suriye'den Öğrenmek


Ve bitti. 

Geriye Rakka sokaklarında 'raks' edeceğimiz bir gelecek kaldı. Hangi şarkıdan başlasak? 


En başa döneceğim, 20’li yaşlarının başındaki şaşkın Tayfun’u arayıp bulacağım aynı sokaklarda, dünyadaki yerini benden başka kimsenin bilmediğini sandığım köy ve kasabalara döneceğim, derken bütün dünyanın canlı yayınlardan takip etmeye başladığı o yorgun köy ve kasabalarda, haritadan sonsuza dek silinenler de dahil, ve yüksek sesle şimdi ben bağıracağım; “Suriye Cennet Cennet” 


Suriyelilerin ilk özgürlük şarkısıydı “Cennet Cennet”, Reda al-Khayata’nın 80’li yılların başında seslendirdiği bu pop melodi, 2000’li yılların başında meydanlara inen Suriye direnişinin ortak sesine dönüşmüştü. Türkiye’ye giriş yapan yüzlerce Suriyeli röportajlarda istisnasız aynı şeyi söylediler; “Cennet Cennet”. Bu aynı zamanda bir direnişin şifresiydi. 


Oksimoron medya yıllarca Suriyelilerin "Cennet" ifadesini Türkiye için kullandıklarını, Türkiye'de cennet gibi hayatlar sürdüklerini, muhteşem yaşamlarını cennet ifadesiyle taçlandırdıklarını iddia eden yayınlar yaparak alay etti ve toplumu kışkırttı.. Türkiye onlar için direnişin ikinci kalesiydi, "Cennet" ifadesi ortak bir siyasi tezahürden ibaretti. 


Hayatlarını, ailelerini, evlerini, işlerini, sevgililerini, mahallelerini kaybetmiş yüzbinlerce aç ve susuz insan yaşadıkları kabusa rağmen on yıllarca bize aynı şeyi fısıldadılar; "Cennet". Bir toplumu ayakta tutmak için bundan daha doğru bir şifre olabilir mi?  


Kim diyebilirdi ki Levant'ın ızgara planlı otantik şehirleri dünyanın en ironik tasavvurlarından birine dönüşecek, şifresi "Cennet" olan bir direniş, yüzyıllar geçse unutulmayacak bir kalp sızısına... Hayatım boyunca hiçbir yer Suriye kadar kalbimi kırmadı. 

Şükürler olsun. 
Şimdi o direnişin bütün kaleleri kazanıldı. 


Suriye sonsuza dek Cennet kalsın, bağnazlık uzak olsun dilerim. Geçtiğimiz 15 yılda kendi adıma Suriye'den ne çok şey öğrendim, öğrendik diyelim.. Gelgitler, çelişkiler, umudu tamamen kaybedişler içerisinde 21. yüzyılın en ağır sınavıydı Suriye, Suriye'den öte diyelim... Bir de Türkiye Cumhuriyeti ciddi bir devlettir, kıymetini bilelim.