Uluslararası diplomasi temsile dayanır, devletler yalnızca ekonomik programlarla yönetilmezler. Diplomatik temsilin kuşkusuz en sarsılmaz ayakları mimari ve sanattır. Ankara’yı bilen, Ankara’nın kamu binalarını tanıyan, Ankara’nın kampüslerini gezen, Ankara’nın müzelerini gören, Ulus’un erken Cumhuriyet dönemi apartmanlarını inceleyen ama en önemlisi Anıtkabir’e hayatında bir kez uğramış biri buranın herhangi bir kent olmadığı kolaylıkla kavrar. Birinci Ulusal Mimarlık Akımı en kuvvetli eserlerini Ankara’ya armağan etti, 19. yüzyılın İstanbul merkezli neo-klasik üslubundan hayli iddialı bu yeni anlayış, aynı zamanda genç Cumhuriyet’in diplomatik kimliğinin mimari açıdan da en büyük sahnesiydi artık. İstanbul’daki Latin/Akdeniz etkisinin aksine, ağırlıklı olarak Türk, Alman ve Avusturyalı mimarların öncülüğünde şekillenen kent, kendi yüzyılının en özgün modern tasavvurlarına ev sahipliği yapacaktı.
Ak Parti’nin ilk yıllarından itibaren Ankara merkezli diplomasinin İstanbul’a kayabileceğine dair ciddi tartışmalar yaşandı fakat ‘devlette süreklilik esastı’ ve yalnızca İstanbul değil bu süreçte Ankara’nın ağırlığı da netlik kazandı. Bir mimari proje olarak T.C. Cumhurbaşkanlığı Külliyesi ilk kez kamuoyu ile paylaşıldığında hayli şaşırmıştım. Karşımda adeta bir Mimar Kemâleddin eseri duruyordu ve bu eser Cumhuriyet’in ilk yıllarında uygulanmakta olan mimari üslubu açıkça geri çağırıyordu... Son 50 yıldır neredeyse tamamen unuttuğumuz, sürekliliği darbelerle kesintiye uğramış, emsallerine ‘antika’ gözüyle baktığımız, bakmaya kıyamadığımız bir mimari üslup, Mimar Kemâleddin’den Giulio Mongeri’ye adeta yeniden canlanıyordu.
Bazılarının iddia ettiği gibi ‘ilk fırsatta yıkılması gereken’ bir bina gibi görünmüyordu, aksine zarifti, İstanbul Erkek Lisesi’nden Ziraat Bankası Genel Müdürlüğü’ne, Ankara Devlet Resim Heykel Müzesi’nden, Anıtkabir’e her birini çok yakından tanıdığımız emsalsiz mimari eserlere referanslar içeren, her biriyle konuşan, oranlarıyla çelişmeyen, üsluba sadık sade ama bir o kadar yerel bir proje olarak sunuldu. Üstelik bunu mevcut bir eserin replikası yoluyla değil, her anlamda çağdaş ve sıfırdan kurgulanmış bir dille geliştiriyordu mimar. Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nin mimarı Şefik Birkiye, kamuoyundaki tartışmalarda pek yer almamakla birlikte, hakkında basit bir araştırma yapıldığında bile muazzam eğitimi ve felsefeye olan ilgisiyle dikkat çekiyordu.
T.C. Cumhurbaşkanlığı Külliyesi fikriyle hiçbir zaman çelişmedim, “saray” fikri bir anda gökten zembille inmedi, diyelim ki "tamam saray", ama Türk diplomasisi kendini yüzyıllardır saraylarda ifade ediyordu, İstanbul demek saray ve daha çok saray demektir… Bunun bir sebebi olmalıydı? Üstelik İstanbul'da 'saray bolluğu' yaşanırken, başkentin bir tane bile sarayı yoktu. Türkiye Cumhuriyeti son NATO toplantısıyla bir kez daha kendine yakışanı yaptı, bütün konuklar bu kez Ankara’da diplomasinin kalbinde ağırlandı. “Merkez”in altı bir kere daha kalın bir kalemle çizidi.
Beni asıl ilgilen kısmı ise Birinci Yeni Ulusal Mimarlık Akımına hayatlarını adamış Mimar Kemâleddin, Vedat Tek, Giulio Mongeri, Arif Hikmet Koyunoğlu, Bruno Taut, Ali Talat Bey, Clemens Holzmeister, Sedat Hakkı Eldem ve daha nicelerinin bu fotoğrafa olan katkılarıdır… Ben bu fotoğrafa baktığımda bütün büyük üstatların izlerini okuyorum. Ruhları şad olsun.


.jpeg)
.jpeg)

















