13 Haziran 2026 Cumartesi

Platon’un Khorası, Metohites’in Khorası

 

He Khora ton Zonton

H ΧΩΡΑ ΤΩΝ ΖΩΝΤΩΝ

Yaşayanların Khorası 


* * *

 

He Khora tou Akhoritou

H ΧΩΡΑ ΤΟΥ ΑΧΩΡΗΤΟΥ

Sığdırılamayanların Khorası 




‘Rahme Gelemeyenlerin Rahmi’

 

Timaios diyaloğunda Platon evrenin yaratılışı itibariyle ‘Varlık’ ile ‘Oluş’ arasına üçüncü bir tür olan ‘Khora’yı dahil etmektedir. Semiyotikte Khora, varlığa yer veren alandır. Platon açısından anneye özgü çağrışımları olan Khora, bir kap, bir üçüncü tür (triton genos) ve aynı zamanda bir alanı belirtmek için kullanılır, duyumsanamaz ve kavranamaz. İkilik mantığını altüst eden Khora, hem her şey hem de hiçbir şey olan “üçüncüdür”… Peki Platon’un Khora kavramına dair şifreleri Edirnekapı’daki bir Bizans Manastırında aramak mümkün mü? Paleologos Rönesansının zirve eseri Khora Kilisesini yalnızca mimari özellikleriyle değil, bugüne bıraktığı felsefi sırlarıyla ne ölçüde kavrayabiliriz?

 

Ortodoks teolojisi içerisindeki bazı görüşlere göre Khora, Pantokrator İsa’nın ta kendisi olabilir. İkonoklast - İkonofil, Monofizit - Ortodoks, Kalkedoncu - Nasturcu ya da Aryusçu - İznikçi ayrışmaları kadar dikkat çekici olmasa da, Andronikos Dönemi ve sonrasında Bizans içerisinde sayısız teolojik tartışma daha yaşanmaktaydı. Her grubun kendi manastırlarına çekildiği bu ortamda, bir yandan Bizans Hümanistleri ile süregelen gerilim, diğer yandan dışarıdan gelen Latin Katolik istilaları Konstantinopolis merkezli düşünce ve teoloji dünyasını farklı eğilimlere yönelmeye itmekteydi. 

 

Merkezleri Studios Manastırı olan Akoimetoi Keşişleri (Uykusuzlar Tarikatı) ya da kendilerini kalp duasına adayan Hesikazm - İsihazm (Suskunlar Tarikatı) gibi yapılar, klasik Ortodoks liturjisi yanında meditasyon benzeri kendilerine özgü ibadet ve inziva yöntemleriyle İmparatorluğun çeperlerinde farklı teolojik ekollerin gelişmesine yol açmışlardır. Bir taraf manastırlar etrafında örgütlenen icracıların Ortodoksluğun üzerine kara bulut gibi çöken yobazlar ve çağın gerisinde kalmış fundamentalist keşişlerden ibaret olduğunu savunurken, bazı tarihçiler, bu gibi tarikatların ortaya çıkışı ve son derece hızlı yükselişinin buna karşıt görüş olarak ‘Bizans Hümanizmi’ ve kiliselerin birleşmesi gerektiği fikrinin de beklenmeyecek derecede büyük bir güç kazanmasını tetiklemiş olabileceğini dile getirirler. 

 

Khora Manastırı, tam olarak Bizans içerisindeki teolojik ve felsefi sorunun dışa vurumu olarak ortaya çıktı… El attığı ilk günden itibaren Metohites, Khora’yı yalnızca bir manastır/kilise kompleksi değil aynı zamanda Bizans mistisizminin ve felsefe dünyasının merkezlerinden biri olarak konumlandırmıştır. Khora’nın tarihi esasen 6. yüzyıla kadar dayanıyordu ve anlaşıldığı kadarıyla burada çok daha küçük ölçekte bir kilise hep mevcuttu. 11. yüzyılda Bizans Hanedanının Edirnekapı’daki Tekfur Sarayı’na (Blakernai) taşınmasıyla kilise yeniden önem kazandı. Bugünkü haliyle gördüğümüz yapı, dış narteks ve pareklezyonun (cenaze şapeli) eklenmesiyle Bizans Hanedanı tarafından 12. yüzyılda yapının ktetoru olarak mükafatlandırılan Theodoros Metohites’ın marifetidir. 

 

Aslına bakarsak Khora’nın o günden bugüne değin ismi bile değişmedi; Kahriye, Ka’riye ve Kariye Camii/Kilise Müzesi olarak 21. yüzyıla ulaştı. Modern Yunancada olduğu gibi Osmanlıca ve Arapçada da Kariye/Khora sözcüğü “kent dışı – kırsal alan” anlamına gelir, gündelik dilde kullanımı nadir olmakla birlikte tarihsel ve hukuki metinlerde sıkça karşımıza çıkar. Fakat Khora’nın içerisindeki mozaik ve fresklerde aynı sözcük teolojik referanslarla bambaşka bir anlam kazanır. 

 

Pantokrator İsa için: He Khora ton Zonton 

(H ΧΩΡΑ ΤΩΝ ΖΩΝΤΩΝ) Yaşayanların Khorası. 

 

Bakire Meryem için; He Khora tou Akhoritou 

(H ΧΩΡΑ ΤΟΥ ΑΧΩΡΗΤΟΥ) Sığdırılamayanların Khorası.

 

Bu bağlamda Khora, yalnızca coğrafi bir alanın işaret edilmesi değil, Tanrı’nın sığındığı kutsal bir ‘kap’ daha teolojik bir yorumla ‘rahme gelemeyenlerin rahmi’ olarak en derin anlamını bulmakta... Bizans sanatında, ufacık bir kelime oyunu aracılığıyla aslında bütün bir inancın temelini özetleyen kanımca en zarif felsefi jesttir.       

 

Metohites’ın sıkı bir Platoncu olup olmadığını kendisine sorma imkânımız yok. Fakat tüm diğer Bizans entelektüelleri gibi Platon’dan bağımsız bir düşünce dünyası geliştiremeyeceği de açık. İtalyan Rönesansının öncülü sayılan Khora’nın herhangi bir kilise olmadığı yalnızca Bizans döneminde değil Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde de biliniyordu. Bugün Khora’yı yeniden ve yeniden tavaf ederken yıllardır etrafında döndüğüm bütün kavramların 12. yüzyılda bir manastıra kazınmış olmasının hayretiyle, İstanbul'a dair yüküm biraz daha ağırlaşıyor.     






















20 Mayıs 2026 Çarşamba

Çağdaş Türkiye'de Muhafazakar Sanat Sorunu / by Servet Gündoğdu




PERSPEKTİFLER & DİYALOGLAR: 

Ahmet Hakan, Akif Beki, Beşir Ayvazoğlu, Burhanettin Tatar, Cihan Aktaş, Cüneyt Ülsever, Doğu Ergil, Emre Aköz, Engin Ardıç, Ergin Yıldızoğlu, Ezel Akay, Fehmi Koru, Herkül Millas, Hilmi Yavuz, İskender Pala, Mehmet Narlı, Murat Belge, Mustafa İsen, Namık Açıkgöz, Nevzat Evrim Önal, Oğuz Düzgün, Oktay Akbal, Ömer Lekesiz, Süleyman Seyfi Öğün, Şükrü Hanioğlu, Taha Akyol, Tayfun Serttaş, Uğur Derman, Yalçın Çetinkaya, Yusuf Kaplan.

Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Prof. Dr. Mustafa İsen’in 23 Mart 2012’de Suriçi Grup Platformu Konuşmaları’nda yaptığı “21’inci Yüzyıl Türkiye’sinde Kültür ve Sanat Anlayışı” isimli konuşmasında dile getirdiği “Muhafazakâr kesimin nasıl bir demokrasi anlayışı varsa, ‘muhafazakâr estetik’ ve ‘muhafazakâr sanat’ın normlarını ve yapısını oluşturmak gibi bir yükümlülük içinde olunmalıdır” sözü Türkiye’de söylenildiği günden bu yana entelektüel gündem olarak varlık kazandı. “Çağdaş Türkiye’de Muhafazakâr Sanat Sorunu: Perspektifler ve Diyaloglar”, bu entelektüel gündem etrafında ortaya çıkan tartışmaları bir araya getirme niyetiyle hazırlanmış bir kitaptır.

Söz konusu tartışmalar Türkiye’de farklı entelektüel perspektiflerin belirli bir konu ekseninde diyalog oluşturabildikleri gerçeğini açığa çıkarmıştır. Şu durumda bu kitap, bir yönüyle birlikte yaşama imkânının bir tezahürü olarak birbirinden uzak düşüncelerin ortak anlama çabası içersinde yaşayabildikleri gerçeğini derleyip toplamaktadır. Diğer bir deyişle bu derleme kitap, farklı perspektiflerin bir diyalog ilişkisi içine girmesinin neticesinde ortaya çıkmasıyla bir “metafor”a dönüşmektedir.




16 Mart 2026 Pazartesi

Tarihin ‘doğru’ tarafı; İlber Ortaylı



Yüzbinlerce İstanbullu gibi benim de İlber Ortaylı’yı gerçek anlamda takip etmeye başlamam 2005 sonrası, Topkapı Sarayı Müzesi Müdürü olarak atanması ile oldu. Müdürlüğünü yaptığı dönem boyunca İstanbul kültür-sanat dünyasının çekim merkezine dönüşecek olan Topkapı Sarayı, galalardan konserlere, bienallerden ödül törenlerine kentin en seçkin etkinliklerine ev sahipliği yapan bir sahneydi artık. Şimdiki jenerasyona uzak bir ihtimal gibi gelebilir, fakat o yıllarda bizler kentin en özel etkinliklerini Alay Meydanı (Birinci Avlu), Babüsselam Kapısı ve Aya İrini çevresinde kutlardık.


İlk gençlik yıllarımda istisnasız bütün bölümleri küf kokan, bünyesindeki köşklerin en az yarısı kapalı vaziyette, duvarları rutubetli, geri kalmış metodlarla sergilenen koleksiyonlarıyla, ilgisizlik ve kaderine terkedilmişlik hissi hakimdi Saray’da. Son derece naif bir yaklaşımla bile kaygı yaratan 2000'li yılların başına kadar uygulanan müzecilik yöntemlerinin özensizliği ve şeffaf olmayan yönetimlerin en basit teknik meseleleri bile 'bilinmezlikler manzumesine' hapsetmesiydi. Saraya ilişkin temenniler 'Yaşasın Osmanlıcılık' ve 'Kahrolsun Osmanlıcılık' şeklinde özetlenebilecek iki siyasi ezoterik eğilimin çekişmesinde buharlaştı. Dünyanın en önemli müze komplekslerinden biri olması gerekirken, her yeni siyasi hükümetle yapboz tahtasına çevrildi. Topkapı Sarayı yönetilen değil, adeta 'idare edilen' bir yer olageldi. 


Zira Saray, İmparatorluğun son 150 yılında da hanedanın peyderpey Dolmabahçe ve Yıldız gibi yapılara taşınmasıyla boşaltılarak bir miktar kaderine terk edilmişti zaten. Cumhuriyet Dönemi boyunca bu yarı açık/kapalı muğlak pozisyon devam etti, ideolojik saiklerle Cumhuriyet'in ilk 50 yılı boyunca Osmanlı mirasına neredeyse çivi çakılmadı. İstanbulluların daha çok uzaktan izlediği Topkapı Sarayı diye bir yer 'var' gibiydi. Bunun kasıtlı bir görmezden gelme değil aynı zamanda bünyesinde barındırdığı çok katmanlı yapı stokunun son derece sıkıntılı olmasına da bağlıyorum.


Saray-ı Hümayun’u yalnızca bir müzeler düzinesi değil, dinamik bir kültür merkezi olarak da İstanbul’un kent hayatına kattı İlber Ortaylı. Saraya gösterdiği titizlik ve olağanüstü bir hassasiyetle onu İstanbul’a yeniden kazandırmış olması benim açımdan emsalsizdir. Günümüzde Topkapı Sarayı bünyesinde uygulanmakta olan çağdaş müzecilik modellerinin temelleri - İstanbul Arkeoloji Müzesi ve Darphane-i Amire dahil - onun döneminde atılmıştır.


İlber Ortaylı’nın Aya Sofya Müdürü olarak atandığı dönemle birlikte, ki bence bu pik dönemidir, İstanbul’un en ağır yükü artık farklı bir perspektifle ele alınacaktı. Aya Sofya tarihin hiçbir döneminde iyi durumda olmadı, Bizans dahil. Bugün daha kolay istişare edildiği kadarıyla kubbe yapıldığı ilk günden itibaren bir problematikti. Teknik olarak 500 yıl önce çökmesi beklenebilecek bir yapı, sağlam zemin, hafif malzeme tercihleri ve biraz da şans eseri ayaktaydı. Aslına bakarsak İstanbul, biraz da ‘şans eseri’ ayaktaydı.


Ahir ömrüm içerisinde Aya Sofya’nın çürüyüşüne bizzat tanıklık ettim. Çocukluk dönemim boyunca çürüdü, öğrencilik yıllarımda çürüdü, mesleki kariyerim sürecince çürüdü, her yıl en az beş kez Aya Sofya’yı ziyaret etmeyi asla ihmal etmedim ama her ziyaretimde biraz daha kaygılı ve umutsuz hissederek… Galeri katlarındaki mermer zemin döşeme sanki her adımımda biraz daha çöktü, kemerlerin oturduğu sütunlar sanki biraz daha eğildi. Kütlesel bütünlüğü bozulmadan dünya üzerinde bu büyüklükte bir yapının kaç yıl daha ayakta kalıp kalamayacağı sorusunda teselli arayarak, Fosatti Biradelerin çabalarının 1894 büyük İstanbul depremiyle yeksan oluşuna, Raimondo D'Aronco’nun yapının zaten ‘gerektiği kadar sağlam olmadığı’ raporlarına sığınarak. Her an kaybetme ihtimali olan, yoğun bakımda entübe edilmiş bir hasta gibi bekledi Aya Sofya.


Günümüzde Cumhuriyet tarihinin en kapsamlı restorasyonuna alınan yapı yalnızca tarihsel değil güncel siyasi tartışmalarında merkezinde girdi 21. yüzyıla. Süreç boyunca İlber Ortaylı bir denge unsuru olarak, kah siyasi çekişmelerin kah tarihsel ve dini polemiklerin tutkalı görevini gördü. Hiçbir tarafı karşısına almadan, hiyerarşinin başında Aya Sofya’nın olduğunu anlattı bitmez tükenmez enerjisiyle… Aya Sofya gibi yapıldığı günden itibaren kriz üretmiş bir yapıda tarafları mutlak doğruda buluşturmak İlber Ortaylı’nın asıl kehaneti olacaktı ve sonunda her şey ‘aklın yolu bir’ hizasına çekilecekti. Tüm bu konularda ilerleyen tarihlerde ansiklopediler yazacağız.


Kültürel hafızamınızın kadim muhafızı İlber Ortaylı'ya Allah'tan rahmet, başta arkadaşım Tuna Ortaylı olmak üzere sevgili ailesine, çalışma arkadaşlarına ve tüm sevenlerine başsağlığı ve sabırlar dilerim. Muazzam mirası kolektif hafızada nesiller boyu yaşamaya devam edecek.  



7 Mart 2026 Cumartesi

1990, Bandido ve İspanya


 


1990 yılı Eurovision gecesi Azúcar Moreno kardeşler Zagreb’te yalnızca şarkı söylemediler, Latin efsanesinin gelmiş geçmiş en kuvvetli performanslarından ve yorumlarından birini ortaya koydular. Üstelik bunu bir gitar ve Madrid’in alelade butiklerinden alınmış son derece naif siyah kostümleriyle, topuklarını yere vurup kollarını havaya kaldırarak yaptılar. Flamenko’nun gücü; reji kaynaklı arızanın, senkron sorunlarının, son anda fermuarları patlayan kostümlerin ve siyasi polemiklerin önündeydi milyonlar için.

Eurovision tarihinin tartışmasız en iyi şarkısı olan Bandido’nun o gece tüm dünyanın gözleri önünde hakkı yenecek, son derece siyasi sebeplerle Avrupa Birliği övgüsüne adanmış ve bugün kimsenin hatırlamadığı Toto Cutugno’nun berbat şarkısına birincilik verilirken, Azúcar Moreno kardeşlerin Bandido’su ilk üçe bile giremeyecekti. O gece Zagreb’te müzik kaybedecek, siyaset kazanacaktı. Günümüzde bürokrasi çöplüğüne dönüşen Avrupa Birliği bugünkü halini o yıllarda almaya başlayacaktı.

Dünyanın bu kahreden adaletsizliğe tepkisi gecikmedi, Bandido adeta bir jenerasyonun aşk çığlığına dönüşerek hemen hemen tüm dillerde coverlandı. Türkçesinin hakkını bir yıl sonra sevgili Aşkın Nur Yengi verecekti. “Zehir Gibisin” muhteşem olacaktı. İlerleyen yıllar boyunca dillerden düşmeyecek bu ateşli melodi, dünyanın en bilinen ve sevilen şarkısı olarak bir kuşağın hafızasıdır.

İsrail'in Gazze'deki askeri operasyonları nedeniyle İspanya, yakın bir tarihte 2026 Eurovision Şarkı Yarışması'ndan resmen çekildiğini açıkladı. İspanyol Hükümeti bu kararı destekleyerek, İsrail'in yer aldığı bir organizasyonda bulunmayacaklarını teyit etti. İspanyol kamuoyu boykot kararını memnuniyetle karşıladı. İspanya’nın kararının ardından beş ülkenin daha çekilme kararı aldığı Eurovision’un 2026 yılında nasıl bir atmosferde gerçekleşeceği bilinmiyor.

Engizisyon öncesi İspanya’da doğan Judeo-Espanyol (Yahudi İspanyolcası), bizde bilinen adıyla Ladino, 600 yıl boyunca Türkiye topraklarında korundu. Sefarad toplumunun İspanya’dan taşıdıkları bu özgün dil, Cervantes Enstitüsü’nün de katkılarıyla akademik olarak çalışılmaya devam ediyor. Malum savaş her ne kadar iki ülkeyi israil karşıtlığında birleştirse de, meselenin halklarla ilgili olmadığının belki de en muazzam kanıtı Ladino, ne ironidir ki bugün en çok müzikal alanda direniyor. Şarkıların hakkının yenmediği bir dünya olsun.


5 Mart 2026 Perşembe

"Sanata Yön Veren Kadınlar", 1. Bölüm @beIN İZ'de

"Sanata Yön Veren Kadınlar", 1. bölümüyle bugün, saat 22:15'te beIN İZ'de.

"Sanata Yön Veren Kadınlar"ın ilk bölümünde odağımızda, Türkiye’nin ilk kadın stüdyo fotoğrafçılarından Maryam Şahinyan var. Beyoğlu’ndaki Foto Galatasaray arşivinden hareketle, onun objektifinden bir dönemin toplumsal hafızası Tayfun Serttaş'ın katkılarıyla yeniden okunuyor.

















3 Mart 2026 Salı

ve başlıyor.. "Sanata Yön Veren Kadınlar"


Türkiye’de sanat tarihine iz bırakmış öncü kadınların hikâyeleri, "Sanata Yön Veren Kadınlar" ile ekrana geliyor. Tiyatrodan baleye, seramikten resme uzanan geniş bir alanda kendi dönemlerinde sınırları zorlayan kadın sanatçılar; günümüzün çağdaş isimleriyle birlikte yeniden ele alınıyor. Yönetmenliğini Pınar Kılınç’ın üstlendiği, yapım koordinatörlüğünü Müge Aral, görüntü yönetmenliğini Barış Kılınç, kurgusunu ise Tolga Sert ve Sibel Göloğlu gerçekleştirdiği "Sanata Yön Veren Kadınlar", 5 Mart'tan itibaren her perşembe 22:15'te beIN İZ'de!