5 Ocak 2012 Perşembe

Kültürün Tozu Olsa / Time Out İstanbul - Merve Arkunlar


Geçtiğimiz ay, SALT Galata’da bir çırpıda gezemeyeceğiniz, bu toprakların belki de bugüne kadar anlatılan en güzel hikâyesiyle bizi buluşturan isimden övgüyle bahsetmenin şimdi -artSümer’de açılan bu ayki yeni sergisi ve SALT Galata’da devam eden ‘Foto Galatasaray’ sergisi vesilesiyle- tam sırası. Kültürün tozu olsa... aklıma gelen tek bir isim var bu deyişi yakıştırdığım: Bir toz bulutu içinde üreten araştırmacı, yazar ve sanatçı Tayfun Serttaş’ın ta kendisi.

Merve Arkunlar

“... Son yüzyıldır bu coğrafyada hatırlamamak üzerine kurulu bir düzeneğin içerisine hapsedilmiş halde yaşıyoruz.” Tayfun Serttaş’ın röportajlarından birinden aklıma kazınan bir cümle. Bize dair birçok şeyi özetleyen bu söz, tarihe-kültüre tekel bakışımıza da bir gönderme yapıyor aslında. Bu görüşün yanına inci inci dizebileceğimiz bize dair şunlar da var: toplum olarak görsellikle yaşadığımız genel sorun, görsel tarihe yabancılığımız, bilgiyi görsel bir malzemeden söküp alabilme yetisinden yoksunluğumuz... Bir anlatıcı kalmadıkça hikâyeyi göremez oluyoruz. Ezberciliğimizin de aslen sebebi bu aslında. Tüm bunları Serttaş sanatçı kişiliğinin ötesinde araştırma merakı ve antropoloji kökenleri ile kapısını araladığı sanatın öykündüğü, kapısı herkese açık fotoğraf stüdyolarıyla, bilginin peşinde belgeliyor. İlk projesi ‘Stüdyo Osep’ten beri bu bizim de izleyici olarak alışkanlıklarımızdan biri haline geldi.

SALT Galata’da ‘Açık Arşiv’ üst başlığı ile açılan ilk arşiv projesi ‘Foto Galatasaray’ Serttaş’ın bir önceki fotoğraf stüdyosu projesi ‘Stüdyo Osep’ ile aslında içerik, teknik özellikleri bakımından taban tabana zıt bir proje. ‘Stüdyo Osep’ projesinde Osep (Minasoğlu) hayatta, elinde fotoğraf arşivinin yangından kurtardığı bir bölümü ile Serttaş’ın karşısında duruyorken, İstanbul’un hatta Türkiye’nin ender kadın stüdyo fotoğrafçılarından Maryam Şahinyan, Serttaş onun arşivine Yetvart Tomasyan’ın deposunda 25 yıllık bir gömüde ilk elini sürdüğünde, paralel bir evrende kimbilir kimleri görüntülüyordu. Hayatta değildi ve hakkında bilinen çok az şey vardı. Ardında bıraktığı arşiv ise İstanbul Beyoğlu’nun 1935-85 yılları arasında demografik yapılar hakkında inanılmaz bir bilgi kaynağı oluşturuyordu. Serttaş, iki yıl boyunca tek gün aksatmadan bu külliyatın antropolojik kazısına adadı kendini.

Serttaş’ın projedeki rolünü ‘Foto Galatasaray’ kitabında ‘Arşiv Bekleyemez’ adlı önsözünde Vasıf Kortun üstüne tek bir kelime edilemeyecek kadar güzel açıklıyor; “Serttaş, projenin ana muhatabı olarak birkaç rol üstlendi: İki yıl boyunca asistanlarıyla birlikte negatifleri temizleyen, sabitleştiren, dijitalleştiren ve dijital olarak onaran bilimci restoratör; Maryam Şahinyan’ın hayatı ve yaşamış olduğu zamanla ilgilenen araştırmacı; imgelere bakarak sergi için yeni sahneler icat eden ve kurgulayan sanatçı; İstanbul’un kaybolan topluluklarının kahredici hikâyelerinin anlatılması için bu imgelerin gücünü harekete geçiren aktivist”.

Sabır, hürmet ve tek bir doz azalmadan heyecan ve merakın sürüklediği iki yılın ardından arşiv kamuya açıldı. Sonuç tek kelimeyle inanılmaz. Her biri teker teker görselleştirilen 1139 film kutusu dolusu 200.000’e yakın film... Orijinal haliyle aile isimleriyle sınıflandırılmış, neredeyse tamamı kronolojik bir İstanbul ütopyası var karşımızda. Cumhuriyet sonrası yaşamı fısıldayan bir sivil anlatı... Akıl almaz mizansenler var. Şahinyan’ın takip ettiği aileler, din adamları, travestiler, masonlar, öğrenciler, zenciler... Adeta bir kentin geçirdiği tüm kültürel dönüşümler, bir film şeridi gibi akıyor gözlerimizin önünden.

Bu ay kendinize bir iyilik yapın ve bu sergide gözlerinizi açın. Yakın tarihinize dair kültürel dönüşümleri, bir başka yerde okuyamayacağınız, bir anlatıcının size aktaramayacağı gerçek İstanbul kesitleriyle bu arşiv ile buluşun, ‘boşluklarınızı’ doldurun. Hiçbir yönlendirmeye ihtiyacınız yok. İlgi alanlarınız neyse, siz kimseniz, ne taraftarıysanız, nelerden çekiniyor, nelere sempati duyuyorsanız tüm bunlar doğrultusunda göreceksiniz bu sergiyi...

Serttaş’ın bu ay şehirdeki ikinci sergisi ‘Orta Doğu Havayolları’ ise artSümer’de 2012’nin ilk 13. Cuma’sında açılıyor. Sergi odağına Serttaş’ın son iki yılını Maryam’ın arşivinin yanı sıra adadığı Doğu Akdeniz çalışmalarını yerleştiriyor; bir Lübnan yolculuğunun ardından sık sık yenilenen Beyrut-İstanbul seferleriyle Serttaş’ın bu üç yıla dair biriktirdikleri kolaj, enstalasyon, hazır malzeme, desen, bulunmuş nesneler gibi farklı anlatım biçimleriyle bu sergide bir araya geliyor. Foto Galatasaray’ın dolu dolu üç seneyi bulan hazırlanma sürecine paralel olarak gelişen sergi, Serttaş’ın rastlantısallıklar üzerine kurduğu Beyrut-İstanbul hattında vuku bulan bir deneyimler dizisi olarak okunabilir. Sanatçının “kendimden, kendime doğru bir yolculuk” olarak tariflendirdiği süreç, Şahinyan arşivi üzerinde çok yoğun bir pratiği yerine getirirken buradan doğan yeni pratikler üzerine kurulu. Bu nedenle Foto Galatasaray’ın hemen akabinde ‘Ortadoğu Havayolları’nın kamuya açılması tesadüfi değil.

‘Ortadoğu Havayolları’nın öyküsü, Serttaş’ın aynı isimli uçakta kendi aralarında konuşan iki hostesi anladığını farketmesiyle yolculuğun ilk saniyelerinde başlıyor. Çok yakın bir döneme kadar aynı alfeyi paylaştığımız Ortadoğu kültürü ve Cumhuriyet sonrası daha çok Ortadoğu’da süregiden Osmanlı yaşantısının farklı katmanları arasında adeta arkeolojik bir kazıya girişiyor sanatçı. Hatırlamamak üzerine kurulu düzenimizin önemli bir parçası olan bu topraklar, postkolonyalizmin tarihsel çıkmazlarında sıkışan, sürekli değişen politik dinamiklerin yer yer inceltip kalınlaştırdığı ama her daim dengesizleştirdiği dönüşüm, Ortadoğu dendikçe ilk akla gelen büyük Ortadoğu projesi ve arkeolojik hazineleri içine alan büyük bir kazanda kaynıyor. Serttaş’ın yine araştırmacı, sanatçı ve yazar kimliğiyle süzgeçten geçirdiği bir proje olarak karşımıza çıkıyor.

Ortadoğu Havayolları’na dair:

“Amin Maalouf’un yarıda kalmış hissi uyandıran ‘Doğunun Limanları’ isimli başyapıtı üzerine bugüne değin hangi işaretleri koyabildik? Ve şimdi her sabah başka gözlerin önüne sereserpe uyanan bu tekinsiz coğrafyayı üretmeye hangi işaretleri kullanarak başlamalıyız? Daha yalın hali ile, biz içeridekiler için Ortadoğu hangi işaretlerle başlar ve de hangileriyle sonlanır? Döngüsel ise eğer, mutlaklığı nerede vuku bulur? Bu iki hafıza merkezi arasındaki algı katmanları, hangi göstergeler üzerine inşaa edilir? Kısacası, elimizde bu türden bir reçete var mı?” - Tayfun Serttaş

Açık Arşiv 1 - ‘Foto Galatasaray’
> 22 Ocak
SALT Galata (0212) 3342222
Bankalar Caddesi 11, Karaköy
Pazar, Pazartesi hariç hergün
12:00-20:00, Pazar 10:30-18:00 arasında açık
www.saltonline.org

‘Ortadoğu Havayolları’
13 Ocak > 18 Şubat
artSümer (0212) 2491035
Mumhane Cad. Laroz Han 67/A, Karaköy
Pazar, Pazartesi hariç hergün
11:00-19:00 arasında açık
www.artsumer.com






Kaynak: Merve Arkunlar - Time Out İstanbul
Sayı: Ocak 2012-1 Sayfa: 110-111

Foto Galatasaray / SALT Galata













Installation Photographs by Serkan Taycan

SALT Online'ı Google+ çevrelerinize ekleyerek, SALT'ın geçmiş ve güncel sergilerinden fotoğrafları görüntüleyebilirsiniz.

Add SALT Online to your Google+ circles, view photos of SALT's past & present exhibitions and more.

Tayfun Serttaş ile Röportaj; Maryam Şahinyan ve Foto Galatasaray / FOTORİTİM - Berna Akçam


Berna Akçam

Sanatçı kimliğinizin yanında, fotoğraf üzerine araştırmalar da yapıyorsunuz. Bunlardan söz edebilir misiniz?

Burada bir şeyin altını iyi çizmek gerekiyor. Sanatçı kimliğimle fotoğraf üzerinde fotografik kriterler üzerinden çalışmıyorum. Bu nedenle fotoğraf daha çok benim inşaa etmeye çalıştığım ara disiplin açısından konteyner işlevi görüyor. Fotoğrafın aktarım gücü üzerinden peşine düştüğüm tartışmalar daha çok günümüz sanatının üzerine odaklandığı konular. İlk etapta ben yalnızca medium’u dönüştürüyorum gibi bir kanıyla yaklaşabiliriz. İkinci etapta ise onları sosyal bilimlerle ilişkilendiriyorum. Bu bağlamda fotoğraf benim için fotografik bir tartışma olmaktan tümüyle çıkıp, barındırdığı imgesellik bağlamında devreye giriyor. Fotoğrafın, modern zamanların en kuvvetli hafızası olduğuna inanıyorum.

Konuya bu sergi bağlamında bakacak olursak bambaşka bir yaklaşımı daha koymak gerekir. Foto Galatasaray özelinde her bir fotoğraf öncelikle verili birer data. Serginin merkezindeki tag sistemini de inşaa ederken, meta-data boyutu üzerinden hareket ettik. 1012’nin ortasından itibaren tüm imajları aynı zamanda web üzerinden dolaşıma sokacağız. Böylelikle dünyanın çok farklı noktalarından dileyen herkes bu imajlara eşit olarak ulaşabilecek ve o süreçte kimliklendirmeye geçeceğiz. Maryam Şahinyan’ın stüdyosuna gidip gelen müşterin çok büyük bir bölümü bugün diaspora statüsünde yaşıyor. O insanlarla arşiv üzerinden yeni bir network oluşturarak fotoğrafı aynı zamanda kendi tarihini üretebilen bağımsız bir mecra olarak kullanacağız.

Bu muhteşem arşivi bir tesadüf ile buldunuz. Bize bunu ve neler hissettiginizi anlatır mısınız?

Arşivi ben bulmadım aslında arşiv beni buldu. Çok tuhaftı, 90’lı yılların başında o depoya kapanıyor ve neredeyse 20 yıla yakın bir süre de kimse tarafından dokunulmuyor. Aynı zamanda benim yayinevimin de sahibi olan Yetvart Tomasyan’ın koruyuculuğunda bugüne ulaşan olağanüstü bir malzeme. İlk gördüğüm andan itibaren çok etkilendim ve işte 3 senedir o etkiden çıkabilmiş değilim... İlk etapta beni endişeye düşüren tek şey tüm arşivin filmlerden meydana gelmesiydi, neredeyse hiç baski yoktu elimizde ve filmler üzerinden bir arşivin içeriğini anlayabilmek hiç kolay değil. Bu nedenle ilk dört ay boyunca kendime arşiv ile tanışmak için zaman tanıdım. Bu süre geçip, arşivin beklentilerimi karşıladığını gördüğümde çalışmaya profesyonel olarak başladım. Böylelikle iki buçuk senelik bir yeniden görselleştirme serüveni başlamış oldu.

50 yıllık bir dönemi kapsayan bu fotoğraflara baktığınızda o günlerdeki stüdyo fotoğrafçılığı, müşteri profili, fotoğrafın hayat içindeki önemi nasılmış?

“O günler” olarak tariflendirmeye çalıştığımız dönem de çok göreceli aslında. Aynı caddeyi paylaşan beş farklı fotoğraf stüdyosunu inceleseniz beş farklı analize ulaşabilirsiniz. Çünkü o stüdyonun koşullarını belirleyen şey dönemden ibaret değil. Aynı zamanda fotoğrafçının kim olduğu, mesleki yaşamı boyunca nasıl bir network yarattığı, ne gibi teknik imkanlara sahip olduğu gibi, çok uzun bir liste aslında...

Örneğin benim bir önce çalıştığım Studio Osep, Foto Galatasaray ile aynı caddeyi paylaşmasına rağmen Beyoğlu’nun bambaşka bir yüzüne hitap ediyordu. Koca Osep arşivinden tek bir düğün ve çocuk fotoğrafı çıkmadı neredeyse desem inanır mısın? Çünkü semtin şov dünyasıyla, Yeşilçamla, arka sokaktaki genelevde çalışan hayat kadınlarıyla, yeraltıyla çalışan bir stüdyo Osep. Foto Galatasaray ise aynı caddenin bir başka yüzü. Bu kez olağanüstü demografik bir malzeme ile karşı karşıyayız. Tümüyle aileler, belli cemaatler, o cemaatlerin seremonileri üzerine belirliyor Maryam Şahinyan kitlesini. Kadın olması stüdyoya çok özel bir ayrıcalık katıyor, neredeyse bir erkek fotoğrafına karşı on kadın fotoğrafı ile karşı karşıyayız. Teknik donanımlarını hiç değiştirmemesi, 1985’e kadar siyah beyaz tabaka film kullanamya devam etmesi, stüdyo dekorunda 50 sene boyunca hiçbir yenilenmeye gitmemesi ve Birinci Dünya Savaşından kalan körüklü kamerasıyla adeta zamanı askıya alıyor ve yakın tarihe direniyor aslında Maryam Şahinyan. Bu açıdan, kendi gibi konservatif bir network yaratıyor. Buradan doğru anlamaya ve okumaya çalışıyoruz o tarihi. Fakat Foto Galatasaray’a da bakıp, tüm bir dönemi bu stüdyo üzerinden analiz etmeye kalkışmak problemli olabilir çünkü bir yan sokakta Stil var örneğin, semtin kalbur üstü sakinleriyle çalışan oldukça pahalı ve her dönemde kendi modasını yaratmış bir mekan. İşte biraz daha ilerid Osep var, Galata tarafında Belman var, yalnızca Musevilerle çalışıyor diyebiliriz, tipik bir cemaat fotoğrafçısı, tüm bu mekanla arasında çok özel bir konumu var Foto Galatasaray’ın. O İstanbul’un belki de en nostaljik yüzü fakat bir o kadar sert okuyabiliriz aynı tarihi bugün.

Bu arşivi nasıl saklıyorsunuz?


Bildiğin gibi filmler oldukça kısa ömürlüdür ve gerçekte 15 seneyi geçmiş her film risk altındadır. Cam negatifler ve tabaka filmlerin korunması hayli maliyetli ve zor bir iş. Karanlıkta, ultraviyole ışık altında, sıfır derecede ve sıfır nem oranında korunmaya alınması gerekiyor. Deyim yerindeyse dondurularak uyutulması gerekiyor. Böyle bir düzeneği kişisel olarak kurmam ne yazik ki mümkün değil. Sonrasında arşivlerin korunması genellikle kurumlar aracılığıyla oluyor. Ben bu yetkiyi kurumlara tanıyorum ve bu nedenle özellikle bu konuda uzmanlaşan kurumlarla iletişim halinde oluyorum.

Üç yıllık bir araştırma ve hazırlama süreciniz olmuş. Bize biraz bu hazırlık aşamasından, sergi hazırlıklarında bahseder misiniz?

On seneye yakındır fotoğraf arşivleri ile çalışmama rağmen şu ana kadar bu sayıda bir cam negatif koleksiyonuyla karşı karşıya kalmamıştım. Özellikle bu aşamada Beyrut – İstanbul arasında mekik dokudum diyebilirim. Merkezi Beyrut’da bulunan Arab Image Foundation tüm Ortadoğu stüdyo arşivleri ile çalışan çok büyük bir merkez. Benim bireysel merakım ve sanatçı pozisyonumla yaptığım şeyi, onlar kurumsal olarak yapıyorlar. Bu konuda oradan çok şey öğrendim. Serginin enformatik bölümünde Arab Image Foundation ile yaptığım çalışmalarda öğrendiğim tekniklerin de bir sunumuna yer verdim. Fimlerin temizliğinden, tasnifine, görselleştirilen imajların scann değerlerinden, dijital restorasyonuna kadar çok zahmetli ve dikkat isteyen bir iş.

İlk günden itibaren bizim için şu prensip çok önemliydi. Bu arşivde hiçbir seçkiye gitmeyecek ve ne gördüysek, kutuların içerisinde ne varsa, ne kadar varsa hepsini kullanacaktık. 200 bine yakın filmin tamamının yeniden görselleştirilmesi gibi hayli ciddi bir sorumluluk bu, o nedenle proje üç yıla yayıldı. Projenin sunumunu da buna göre tasarladık. Sergide tek bir basılı fotoğraf görmenizin imkanı yok. Herşeyi bugünün teknolojisinin bize sunduğu imkanlar dahilinde tasarladık. Bir veri tabanı üzerinden izleyiciye açıyoruz sergiyi ve burada ziyaretçiler kendi ilgi alanlarına göre hangi imaj gruplarıyla ilgilenmek istiyorlarsa oraya yöneliyorlar. Dilerlerse kronolojik olarak da incelemeri mümkün. Imajlarin tümünü görmek ise ortalama 5 ay gerektiren bir ciddi mesayi istiyor.

Sergiye gelen tepkiler ve sizin izlenimleriniz nelerdir?

Benim Stüdyo Osep döneminden beri arşiv çalışmalarımı yakından takip eden kemik bir izleyicim var. Onlar benim ne yapmaya çalıştığımı, bunu neden yaptığımı, buradan ne gibi analizlere varabileceğimi çok iyi biliyorlar. O grup açısından Foto Galatasaray zirve oldu. Benim şu an daha çok ilgilendiğim ise bu tip projelerle ilk kez deneyim kuran genç jenerasyon. Onların meraklarına, o merakları gidermeye gerçekten bayılıyorum. Foto Galatasaray sürecine paralel olarak ortaya çıkan en hayret verici tepki ise o sergiye insanların bireysel arşivleriyle gelmeye başlamaları. Sergi açıldığı günden beri aileler, ellerinde albümlerle geliyorlar. Ben Foto Galatasaray’in hiç bilmediğim ve de göremediğim baskılarını sergi açıldıktan sonra gördüm. Maryam Şahinyan ne tip kağıtlar kullanırmış, baskı kontraslarını nasıl ayarlarmış, ne boyutlarda basarmış imajları yeni yeni öğreniyorum. Yoktu çünkü. Onun yakın dostları, tanıyanları, stüdyonun müdavimleri, hatta Paris’de yaşayan ve açılış gecesinde bize çok büyük bir sürpriz yapan akrabaları benim tek başıma yaratmamın imkansız olduğu bir değer kazandırıyorlar sergiye. İnan biz bu kadarını beklemiyorduk, kendiliğinden oldu ve bir anda sanki o insanlar kozalarından çıkıp projenin birer parçasına dönüştüler...

Hergün böyle insanlar geliyor artık, duyan geliyor, çantalarında Maryam Şahinyan tarafından çekilmiş fotoğraflarla. Benim yaptığım işin hayatta çok derin bir karşılığı var. Bunu hep söyledim ama kanıtlayamıyordum. Çünkü orada anonim olarak izlediğimiz tüm fotoğraflar birilerinin hafızasında gerçekliğe tekabül ediyor. Evlerinde, odalarının duvarlarında asılı belki o insanların. Çerçevesiyle duvardan çıkartıp getiren de oldu, işte bu Foto Galatasaray’ın aynı zamanda nasıl bir toplumsal gerçekliğe dayandığının en büyük göstergesi. Proje şimdiden nefes alıp veren organik bir yapıya büründü diyebiliriz.

Sergi önümüzdeki dönemlerde başka yerlerde de yapılacak mı?

Açıkçası henüz bunun üzerine oturup düşünmeye fırsatımız olmadı, şimdiden bazı davetler var, bunlar içerisinde Yerevan ve Beyrut bu proje bağlamında beni çeken şehirler. Ancak Foto Galatasaray’ı aşina olduğumuz anlamda normatif bir sanat sergisi olarak düşünmemek lazım. Röportajlarda adına her ne kadar sergi desek de bu bir açık arşiv projesi. Ben görüşmelerde bilinçli olarak bu detayın üzerinde durmuyorum çünkü alışık olduğumuz bir dil var ve de nihayetinde evet bir sergi de söz konusu. Fakat konuya profesyonel açıdan baktığımızda bir açık arşivin önceliklerini, bir serginin öncelikleriden ayırmak gerekiyor. Konunun sanatsal olduğu kadar arşivsel bir boyutu ve başka bağlamları var burada. Fiziksel arşivi sergileme kısmı işin en sembolik yönü diyebilirim. Arşivin web üzerinden tüm dünyaya açılmasıyla, çok engin bir bilgi havuzu oluşmaya başlayacak. Mekansal kurulumlara ihtiyaç duymaksızın arşivin tüm dünyada erişilebilir olması şu an bizler için çok daha çekici bir çalışma nedeni. Sergilemek tek başına ulaşılabilirlik açısından yeterli değil. Düşünelim, bu ilk gösterim 22 Kasım – 22 Ocak arası İstanbul’da olan yada bu tarihler arasında yolu İstanbul’a düşen bir grup şanslı izleyiciye açık aslında. Halbuki günümüz teknolojisi özellikle bu tip malzemelerde bize olağanüstü fırsatlar sunuyor. Meselemiz bu arşivi gerçek anlamda kamuya açmak ve erişilebilir kılmak ise klasik sergileme tekniklerinden ötesini düşünmeliyiz. Şu sıralar daha çok işte buna kafa yoruyoruz.

Eski fotoğraflara baktığınızda duygusal olarak neler hissediyorsunuz? Orada gördüğünüz insanlar ve onarlın bilinmedik hikayeleri….

Seriler üzerinden tanıyorum ve tanımlıyorum bir süredir arşivi. Şaşıracaksın belki ama onbinlerce imaj içerisinde artık beni tek başına etkileyen özel bir kare yok. İki yıl boyunca neredeyse her gün yeni bir kareye hayran olarak yaşadım. Bir fotoğraf görüyor, “tamam işte favorim bu, buldum!” diyordum, hemen akabinde geliyordu ondan kat be kat etkileyicisi. Son radde de sanırım hepsini unuttum. O kadar büyük ki, her mizansen ailesinden binlerce birikmeye başladığında tek bir imaj üzerinden düşünemiyorsun. Gruplar üzerinden gidiyorum bazen, bazen içerikler üzerinden. Bunlar arasında bence son dönem ilginç, 1970 sonrası iç göçün stüdyoda hissedilmeye başlanması. 1980’lerle birlikte 40’ların kentli Foto Galatasaray’ı adeta bir taşra stüdyosuna dönüşüyor. Haçlı kolyelerin yerini beşi bir yerdeler, breton şapkaların yerini başörtüleri, döpiyeslerin yerini şavlarlar alıyor. Ailelerdeki çocuk sayısı bir anda katlanıyor, mizansenler dönüşüyor, kadınlar arka planda ayakta, erkekler önde otururken izliyoruz artık aileleri. Böylesi bir dönüşüme tanıklık etmek, arşiv kronolojisi içinde bunu bu kadar keskin izlemek benim için hayret vericiydi. Ne oldu(?) sorusuna buradan yanıt vermeye başlayabiliriz sanırım. Maryam Şahinyan’ın stüdyonun son 20 senesine nasıl katlandığı ise apayrı bir soru.

Biraz da kitaptan bahseder misiniz?

Basımı Aras Yayıncılık tarafından gerçekleşen “Foto Galatasaray – Studio Practice by Maryam Şahinyan” projenin bir diğer ayağı oldu. Bu çalışma aracılığıyla öncelikle benim seçkim olan 1.000’e yakın imaji ilk ve tek kez basılı olarak kullandım. Vasif Kortun ve Karin Karakaşlı’nın yazılarıyla katkı verdiği çalışma iki yazınsal, iki albüm olmak üzere toplam dört temel bölümden oluşuyor. İlk bölümde biyografik olarak Maryam Şahinyan’ı tanıyoruz ve onun yaşamından kısa kesitlerle küçük bir yakın tarih okuması yapılıyor. Bu bölümün akabinde, kadın, Ermeni ve Hıristiyan olarak Maryam Şahinyan’ın kimliğinin stüdyoya nasıl etki ettiği inceleniyor. Normatif kriterler üzerinden bir Foto Galatasaray haritası diyebiliriz bu bölüm için. Serbest Okumalar başlıklı ikinci bölümde ise bu kez kimlik, kültürel temsiliyet, toplumsal cinsiyet, moda, göç ve değişme gibi daha teorik başlıklar üzerinden Foto Galatasaray’ı mercek altına alıyorum. Aslında bu proje üzerinden daha ne gibi projeler inşaa edilebileceğine dair bir açıklıkla arşivi sosyolojik ve tarihsel boyutu üzerinden tartışıyorum. Belirli kavramlarla arşiv arasında bir iletişim kurmanın yöntemlerini deniyorum. Böylelikle arşivi günümüz tartışmalarına eklemlemeye çalışıyorum.

Kitabin son iki bölümünü meydana getiren albümler Özdeşler ve Aynadan Bakanlar başlığını taşıyor. Özdeşler, aralarında hiçbir fiziksel - genetik - aynılık olmaksızın aynı şeyleri giyip, aynı saç modellerini kestirip, aynı aksesuarları kullanarak kamera karşısında bir tür ikizlik oyunu oynayanlara dair. Tüm arşiv içerisinden yaptığım geniş bir Özdeşler koleksiyonu paylaşıyorum bu bölümde. İkinci albüm ise daha çok Maryam Şahinyan’ın estetik anlayışını gözler önüne seren çok daha özel bir koleksiyondan meydana geliyor. Maryam Şahinyan mesleki yaşamının tümü boyunca bazı müşlerilerini ayna yansımalarıyla birlikte fotoğraflıyor. Kendisini ve kamerasını 45 derecelik bir açıyla kadrajın dışarısında saklayarak ürettiği bu olağanüstü fotoğraflar hiçbir stüdyo arşivinde karşılaşamayacağımız türden. Grafik değerleri üzerinden bakıldığında aslında burada da bir ikizlik var. Bir önceki imajlarda farklı bedenler üzerinden izlediğimiz ikiliği bu kez aynı insanın aynadaki yansımasıyla birlikte çekilen fotoğrafı üzerinden izliyoruz. Foto Galatasaray kitabı, alışık olduğumuz nostaljik fotoğraf albüm kitaplarından oldukça ayrıksı, günümüz sorunsalları üzerinden bu malzemeye farklı bir içerik kazandırmak üzere hazırlandı. Bu açıdan kendi alanında - Türkçe olarak - emsalsiz diyebilirim. Fotoğrafın, arşivler üzerinden hiç tartışmadığımız bir yönünü tarışmaya açıyoruz burada.

Bu tür eski dönem fotoğrafları internette kolleksiyonerlerce alınıp satılıyor, bu piyasa hakkında bize biraz bilgi verebilir misiniz?

Açıkçası işin bu kısmı hiç dikkatimi çekmedi. Sahaftan seçip beğenerek fotoğraf almışlığım çoktur. Hatta bireysel olarak tüm bu projeler dışında küçük bir fotoğraf koleksiyonuna da sahibim. İnternet üzerinden bu satışlar nasıl gerçekleşiyor incelemedim. Bahsini ettiğin fotoğraflar sanırım daha çok antika değeri üzerinden alınıp satılıyor. Ben daha yakın dönemle, Cumhuriyet sonrası ile ilgiliyim zaten ve de şu an için antika değerinde diyebileceğimiz hiçbir fotoğrafa sahip değilim. Bilemiyorum gerçekten.

Bu tür başka araştırmalar da yapıyor musunuz?

Araştırma dediğiniz süreç içerisine girdiğiniz an bir daha çıkmanızın hayli zor olduğu bir sarmal. Yaşam formuna dönüşüyor bir süre sonra. Araştırma hep devam ediyor diyebiliriz benim için. Yeni arşivler de var, bazı görüşmeler oluyor fakat burada ayır edici olan nitelik. Ben bu işi kurumsal değil bireysel inisiyatifimle yürütüyorum. O nedenle hiçbir zaman, örneğin Arab Image Foundation gibi bir süreklilikle çalışmayacağım. Zaten öyle olmadığı için, en çokta bir “sanatçı pratiği” olarak tatmin edici geliyor bana bu iş. Bundan da şu doğuyor, gerçekte ben karşıma çıkan tüm fotoğraf stüdyolarının arşivlerini görselleştirmek gibi bir iddia içerisinde değilim. Kendi bireysel tarihimle örülü bir seçicilik içerisinden yaklaşıyorum arşivlere. İstanbul’da önüme yüz ayrı arşivi kapsayan bir liste serilseydi, inan bunlardan ilk ikisi yine Stüdyo Osep ve Foto Galatasaray olurdu. Bu bağlamda arşiv, beni heyecanladırabilmeli. Çünkü başına çok ciddi bir dert alıyorsun aslında ve yıllar boyunca sayısız farklı işe harcayabileceğin enerjini tek bir şey için harcıyorsun. Geri dönüşü çok uzun zaman istiyor ve aşırı zahmetli. Pragmatik açıdan bir karşılığı görünmediğine göre, iş yine her halükarda benim bilinçaltıma dönüyor. O arşivi arzulamalıyım, arzularsam neden olmasın. Sabrın sırrı onu gerçekten arzulamakta.

Link: http://www.fotoritim.com/yazi/tayfun-serttas-ile-roportaj--maryam-sahinyan-foto-galatasaray

3 Ocak 2012 Salı

31 Aralık 2011 Cumartesi

Sanatçı arka bahçe eki midir? / Ali Akay

SANATÇI ARKA BAHÇE EKİ MİDİR?

ALİ AKAY

İçişleri Bakanı Sayın Şahin’in bir şahin grubu için sarf ettiği kelimeler ve önermeler Terörizmi değil de sanki bir Terör konuşmasını ifade etmekte. Sanatın ve sanatçıların özgürce ve inandıkları demokrasi anlayışı içinde eser verdikleri ve kendi doğrularını ifade yollarına başvurdukları tarihi bir olgudur. Tarih boyunca sanat yapanlar, bilimle uğraşanlar kendi doğrularını veya buluşlarını her zaman var olan kanıya veya inanca karşı üretmişlerdir. Bazen karşı gruplar tarafından da eleştirildiği söz konusu olmuştur; ancak bir toplumun her zaman sözcüleri olmuş olan düşünürleri aynı zamanda o ülkelerin tarihi gururları haline gelmiştir sonunda. Bugün Fransa’daki yasa tasarısına karşı çıkılırken de Voltaire’den söz etmekteyiz. İnsan Haklarının ve ifade özgürlüğünün önemine değinmekteyiz. Bilindiği üzere De Gaulle Fransız filozof ve edebiyatçı Jean-Paul Sartre’dan söz ederken ve Sartre’ın De Gaulle dönemi politikalarına karşı çıktığı bir sırada De Gaulle ‘’Sartre konuşabilir, O Fransa’dır’’ cevabıyla iktidarın akıl dolu bir şekilde cevaplar da üretebildiğinin güzel örneklerinden birisini tarihe kazandırmıştır.

Sanatçıların eserlerinin terörün ‘arka bahçesi’olduğu savı ise gerçek olamayacağı gibi bir totolojik itham olarak durmaktadır; sanat yapanın, şiir yazanın hukukla aykırı davrandığı gibi bir bakışın hukuk devletiyle bağdaşamayacağı da aşikar değil midir ? Hukuk devleti diye bir kavramın sayesinde sanatçılar ve düşünürler özgürce düşündüklerini doğru veya yanlış ne olursa olsun ifade etmek hakkına sahip olmaktadırlar. Doğru olmadığı zamanlar da neden doğru olmadığına dair bir tartışmanın kamuya açılması da demokratik ortamların düşünce egzersizlerinden biri olarak durmaktadır. Sanatçılarda kural olmadığını söylemek sanatçı ismine yapılan bir yanlış olarak durmaktadır: Sanatçı belirli bir tarihe, sanat tarihine ve siyaset tarihine yaslanarak ve de sanatın kurallarına göre sanatını icra etmektedir. Hukukta da kural vardır, sanatta da ( 20. yüzyılın ünlü Fransız Sosyolog Pierre Bourdieu’nün bir kitabının adı ‘’Sanatın Kuralları’’dır). İyiyi kötüden ayırt etmek sanatın kurallarından bir tanesidir. Hoş, güzel ve yüce kavramlarına dokunarak düşünen estetik dalının evrensel isimlerinden Kant’ın bakışının ne kadar uzağında olursak olalım, yine de estetik değerlerin kurallarının ne kadar farkında olduğumuzu düşünmek durumundayız. Sayın Bakan Şahin’i bu anlamda Kant’ın evrensel estetik kurallarına bakmaya davet etmek isterim. Bilmemek değil öğrenmemek diye öğretmişlerdi bizlere büyüklerimiz biz okullu öğrenci olduğumuz sıralarda. Hayat öğrenmekle geçen bir süreçte anlam kazanmakta ve öğrenmenin vereceği hoşnutluğun keyfi hayatı daha güzel kılmakta değil midir ?

Sanatçıların belki kandırılmışı olabilir, ama sanatçı ismini taşıyanlar kandırılmakla değil, inandıklarıyla eser verenlere verilen isimdir. Kandırılanlar da elbette olmuştur, ama onlara tarih sanatçı isminden çok ideolog diye bir ad koymuştur. İdeoloji ise sıklıkla dile getirildiği gibi bir yanılsamadır, perdenin arkasında duran çarpıtılmış bir gerçektir; ve sanatlar özellikle modern diye adlandırılan sanatlar ideolojiden uzak bir şekilde nesnelerin gerçeğine, yanılsama üzerine kurulu perspektifin ötesine, temsiliyetin dışına çıkmaya uğraşmıştır. Sanat o bakımdan kandırılan bir şey olmaktan çok daha fazla gerçekliğe yaslanan ve itinayla temsiliyetin tuzaklarından kurtulan bir düzenleme olarak ele alınmıştır. Sanatçı psikolojik eser veren birisi değildir ve hiç bir zaman da olmamıştır; onu yapanlar ideologlar ve propagandacılardır ki, bunlara bugün sanatçı ismi verilmemektedir, artık. Sanatçı doğru olduğuna bütün kalbiye inanmış kimsedir ve ideolojiler tarafından ele geçirildiklerini anladıklarında da, bazen intihara kadar giden bir vicdan meselesiyle berberce yaşamayı tercih eden insanlar olmuşlardır. Teröristin tam tersidir. Kimi zaman tepeden terör ve aldan terör kavramları siyaset dünyasının kavramları arasında sayılabilse bile sanatçının bu iki tür terörle ve de hele hele psikolojik terörle asla ilişkisi tarih boyunca olmamış kimsedir. Etikası olan bir isimdir sanatçı, siyaseti değil, siyasetin yanılsatıcı boyutuna ters bakan birisine sanatçı denilmektedir . Propagandayı genelde yönetenler yapmaktadır, sanatçıların zaten böyle bir gücü de yoktur, sanat zayıflık ve güçsüzlük üzerine kuruludur; sanatın ifadesidir güçlü olan. Bakanın ‘arka bahçe ‘ diye adlandırdığı kurumlar ise tam tersine ifadenin özgürlüğünün ve kurallarının kendisi tarafından belirlenmiş olduğu alanlardır; disiplinlerine göre kendi iç yöntemleri, kuralları olan alanlardır; üniversiteler, kürsüler, derneklerin de kendi tüzükleri vardır ve bunlar yasallık, bilimsel ve demokratik kurallar üzerine yerleşmişlerdir. Bu alanların ülkeleri veya şehirleri de yoktur, her yer sanatçının çalışma alanı olabilmektedir, araştırma alanı olabilmektedir, konuşma ve ders yapma alanı olabilmektedir. Üniversiteler genelde şehirlerdedir, ama kolokyumlar bazen kırsal alanlarda da düzenlenebilmektedir; ‘’Abant Toplantıları’’ veya Fransa’daki ‘Royaumont Toplantıları’’ gibi yerlerde de oluşabilmektedir. Terörün sızdığı alanlarda sanata yer yoktur, bilime de yer yoktur. Bunlar tam tersine akıl ve aklın araçlarının çalıştığı alanlardır. Yok etmek değil, üretmek üzerine yapıcı yerlerdir. Yapıcılık, Konstrüktivizm, düşüncenin 20. yüzyıldaki adlarından birisidir. Sanat bir zehir ve panzhir, tabii, olabilir, ama Eczacılığın mesleği zaten bu değil midir ? Pharmakon adını vermekteydi ünlü bir filozof, Jacques Derrida.

Sanatçı ‘arka bahçe’deki değil, bahçenin kendisinde oturandır. Kendisini mekanda var edendir. Öznelliği ise oturduğu yerdeki yersizyurdsuzlaştırdığı dildedir; ifadesindedir, biçimindedir.

30 Aralık 2011 Cuma

Yalnız bir kadının gizli imzası / HÜRRİYET - Ertuğrul Özkök


Ertuğrul Özkök

KURTULUŞ’ta oturuyordu.

Yalnız yaşıyordu. Hiç evlenmemişti.

Çalıştığı yer Galatasaray’daydı.

Her sabah evinden çıkar, yürüyerek işine gider, akşama kadar çalışır, yine yürüyerek dönerdi.

Bugün size bu yalnız kadını anlatacağım.

Daha doğrusu bu yalnız kadının karanlık odasını...

MARYAM’LA BABAMIN HAYATI NEREDE KESİŞTİ?

Adı Maryam Şahinyan...

1911 yılında Sivas’ta doğmuş.

Bir Ermeni’yseniz ve Anadolu’da yaşıyorsanız; dünyaya gelmek için en şanssız yıllar.

Babası farklı bir Ermeni. 1915’teki o büyük insanlık trajedisi başladığında, çoğu Ermeni başka ülkelere kaçarken, o İstanbul’a geliyor.

Kader, babasını İstanbul’da, benim babama benzer biriyle karşılaştırıyor.

Balkan Savaşı’nın büyük insanlık trajedisinden kaçan bir göçmen Türk’ten, kaçarken getirdiği körüklü ahşap fotoğraf makinesini satın alıyor.

Sonra Galatasaray’da bir fotoğraf stüdyosu açıyor.

O ölünce, yerini kızı Maryam alıyor.

EVLİ KADINLARIN TEŞHİR DUYGUSU

O fotoğraf stüdyosu, 1985 yılına kadar, İstanbul’daki azınlıkların, gayrimüslimin aile albümü oluyor.

O stüdyodan, o karanlık odadan kimler geçiyor kimler...

Dönemin insanları. Aileler, damatlar, gelinler, çocuklar, ikizler, sporcular, kadınlar, gay’ler, zenneler...

Herkes rahatça poz veriyor. Güzel kadınlar içlerindeki teşhir duygusunu orada tatmin ediyorlar.

Çünkü hepsi, bu yalnız ve tutkulu kadına güveniyor. Her şeyin o karanlık odada kalacağından eminler.

O nedenle orada gerçek insanları, gerçek halleriyle seyrediyorsunuz.

Maryam Şahinyan 1996 yılında ölüyor.

BİR MİLYON İNSAN 200 BİN NEGATİF CAM VE 4 VESİKALIK

Sonra tutkulu bir Türk fotoğrafçısı çıkıyor. Adı Tayfun Serttaş.

Aras Yayıncılık’ın sahibi Yetvart Tomasyon’ın sakladığı bu filmleri tek tek temizliyor. Yıllar süren, çok zor ve sabır isteyen bir işi gerçekleştiriyor.

Ve Maryam Şahinyan’ın dünyasını gözümüzün önüne getiriyor.

Bu fotoğraflar şimdi Karaköy’deki SALT Galata’da sergileniyor.

Hem Şahinyan’ın hem de Serttaş’ın yaptığı işe bakınca bir kere daha anlıyorum.

Sevmek;

Tutkudur, arzulamaktır, kıskançça sahiplenmektir, itinadır...

Ve gerektiğinde fedakârlığı göze alabilmektir...

Bütün bunlardan geriye kalan hüzünlü bir hakikat daha var.

Maryam Şahinyan 50 yıla yakın fotoğraf çekti. Stüdyosundan 1 milyona yakın insan geçti.

200 binden çok cam negatif bıraktı.

Ama kendinden geriye kala kala 4 vesikalık fotoğraf kaldı.

Nedir bu saklanmak? O karanlık odada yapayalnız kalmayı mı seçmektir...

SİYAH BEYAZ YALAN BİR DÜNYA İSTİYORUM!

ÖNCEKİ gece avaz avaz haykırıyordum:

“Biri bana yalan söylesin. Yalan bir dünya istiyorum...”

Birkaç saat önce Karaköy’de bir binada 3 saat geçirmiş ve eve dönmüştüm.

* * *

Anlattığım bina, Doğuş Holding’e ait Osmanlı Bankası’nın merkezine kurulan SALT Kültür Merkezi’ydi.

Bina 19’uncu yüzyılda yapılmış ve Fransız mimar Alexander Vallaury tarafından tasarlanmış. Doğuş Grubu burayı restore ederek bir kültür merkezi haline getirdi.

Benzerlerine ancak New York, Paris, Londra gibi metropollerde rastlanabilecek güzellikte bir kültür merkezi olmuş.

Bu olağanüstü kültür yatırımı için başta Ferit Şahenk olmak üzere bütün Doğuş Grubu’na teşekkür ediyorum.

* * *

İşte bu binada önceki gün Maryam Şahinyan’ın fotoğraflarından oluşan harikulade sergiyi gezdim.

Gece eve gelince, bir başka Ermeni fotoğrafçı, Ani Çelik Aravyan’ın “Agos” gazetesinde, onun hakkında yazdığı olağanüstü yazıyı okudum.

Elli yıl boyunca çekilen fotoğraflardaki sosyolojik zenginliği ve hazzı neyin verdiğini daha iyi anladım.

- Modeller kendi evlerinde gibi rahat. Bütün eşyalar sade, fotoğraf çektiren insanların kendi evleri sanki oraya taşınmış gibi.

- Stüdyonun bu dekoru 60 yıl boyunca hiç değiştirilmemiş. Nesiller, hep aynı dekorun önünde poz vererek, her şeyin yıkılıp gittiği bir hayatta, tutunabilecek bir yer bırakmış.

- Aravyan, hiç değişmeyen bu dekor için, “Maryam Şahinyan’ın gizli imzası” diyor.

- Renkli fotoğraf teknolojisi geliştiği halde, Şahinyan hep siyah beyaz çekmiş. Neden?

- Aravyan, “Çünkü renk gerçek hale getirir. Siyah beyaz ise gerçeklikten uzaklaştırır” diyor.

- Yani “siyah beyaz daha etkili yalan söyler”...

* * *

Bu fotoğraflar karşısında yaptığım olağanüstü meditasyondan sonra, bir uykusuz geceye daha hazırlanırken, kulaklarımda hâlâ Aravyan’ın sözleri vardı:

“Siyah beyaz daha etkili yalan söyler...”

Bugünlerde tam ihtiyacım olan şey işte buydu.

Çünkü yalana ihtiyacım var.

Beni bugünün katı gerçeklerinden, içimde biriken öfkelerden, şu anki, yakın gelecekteki gerçeklerden, çirkinliklerden koruyacak güzel yalanlara...

Çünkü, hakikati değiştiremiyorsam, iltica edebileceğim tek ülke, siyah beyaz bir yalan dünyadır...

Kaynak: Ertuğrul Özkök / HÜRRİYET - 30 Aralık 2011

29 Aralık 2011 Perşembe

Kürtlere, Karlara ve Katırlara...



Sarhoş Atlar Zamanı; Irak, Türkiye, İran sınırında yaşamlarını kaçakçılıkla idame ettiren Kürt göçerlerin çıplak hikayesidir. İranlı yönetmen Bahman Ghobadi'nin 2000 senesinde gerçek aktörleri kullanarak çektiği film, Kürtlerin katır sırtında süregiden hayatlarının en dramatik kanıtıdır... Bugün "o dağlarda ne işleri vardı?" diyenler, uzun uzun izlesin dilerim, aynı dağları. Kürtler öyle yaşarlar.

Yönetmen Bahman Ghobadi, filminde rol verdiği çocukların, karın yağmasıyla birlikte kapanan yollarda tekrar katır taşımacılığına başlayacaklarını söyler...