3 Aralık 2012 Pazartesi
Hem Gerçekçi Hem Gerçeküstü - Müge Büyüktalaş / RADİKAL
“Genç bir kahraman, kasım gelince mavi giyen, çok fazla kendi mahallesinden çıkmayan, İstanbul’u tarihi mahallelerinde yaşayan, ara sıra kayıkla Haliç’in karşı kıyısına gidip gelen romantik bir karakter”; bir roman veya film karakteri değil, bir sanatçının kendisini dile getirme şekli bu.
Pilevneli Project’teki ‘Bazan’ isimli sergisinde Tayfun Serttaş kendine dönüşünün müjdesini veriyor. ‘Bazan’ bir otoportre, ‘Bazan’ siyah beyaz bir fotoğraf, ‘Bazan’ parlak bir neon, ‘Bazan’ bir kanaviçe. Bir oda dolusu farklı tipografilerde yazılmış ‘Bazan’la yüz yüze kalınca insan, ister istermez varoluşsal olasılıklar ve onların biçimsel tezahür halleri üzerine düşünmeye başlıyor.
Bazan, “bazı-an”dan gelen ve “bazen”in eski İstanbul Türkçesi’ndeki hali. Günlük konuşma dilinden neredeyse silinmiş bir kelime.
Sergide disiplinlerarası bir tavır hâkim. İşlerin yerleştirilme şekli ustalıklı bir naratif tavırda izleyici yönlendiriyor. Kadıköylü deniz kızı Eftelya’dan girip Haliç’te bir kayık yolcuğuna doğru giden bir hikâye bu. Konformist olmadan özgürleşmeye çalışan bir nevi teslimiyetten kaçış hikâyesi. Kaçtığı yer de yine kendisi. İşler yer yer realist bir tavırla kabulleniş hallerini, yer yer gerçek üstü bir tavır takınarak bilinçaltı hikâyelerini çağrıştırıyor.
‘Eftelya’s Atlantis’ başlıklı video gerçeküstü bir yerden ironik göndermeler barındıyor. Sanatçıların maruz kaldığı kreatif beklentilere, sanatçının hep benzer türde üretim yapmasının gerekli olduğuna inanan çoğunluğa karşı bir tür cevap aslında.
Galerinin girişindeki video yerleştirmesinin yanında simsiyah boyanmış odanın ortasında bembeyaz bir akdenizfoku heykeli duruyor. Onun hemen çaprazında ise Hayrünnisa Gül’ün bir portresi... Fok heykeli sanatçının Yalıkavak’ta domuz kurşunuyla vurulmuş soyları tükenmekte olan bir akdenizfoku görmesiyle yaşadığı sarsıntının sonucu ortaya çıkmış.
Serttaş bu iki eseri nasıl ilişkilendirdiğini şöyle ifade ediyor: “İkisi de bu coğrafyanın çok ilginç figürleri. Hem laikliği, hem modernizmi kendine bu kadar dikte bellemiş bir memlekette İslam orijiniyle çıkmış bir ‘first lady’. Cumhuriyet tarihinin bildiğim kadarıyla en genç ‘first lady’si ve kendi devletinin yaptırımlarına karşı ilk kez AİHM’ye giden tek ‘first lady’. Durumun toplamından çıkan bir sonuç var ve aynı fokta olduğu gibi onu görmek ve yüzleşmek gerekli.”
Hem Gerçekçi Hem Gerçeküstü - Müge Büyüktalaş / RADİKAL 02/12/2012
1 Aralık 2012 Cumartesi
29 Kasım 2012 Perşembe
dikiz aynası, fosforlu cevriye ve residential life
Bugün elimizde İstanbul diye bir enkaz varsa, bir defa hakkını verelim, bu şehrin 2.000 yıllık başkentliğini bir gecede elinden alan, Cumhuriyet'in ilk 40-50 yılı boyunca bu şehre çivi çakmayan, İstanbul'u Antep kadar bile onurlandırmayı reva görmeyen, kanalizasyonu Haliç'ten fışkıran, hava gazı diye bir şey icat edip ahalisi dondurulan, sokaklarından çamur akan, taşı toprağı Bizans ve Osmanlı kokan, orospusu bol, gayrimüslimi bol, esrarkeşi bol, İslamı bol, serserisi bol, katiyen "Ulus Devlet"e başkentlik yapamayacak bu ne idüğü belirsiz banker çöküntüsü şehirde, bu buram buram köhnelik kokan eski başkentte, şöyle ağzının tadıyla Kurtuluş Savaşı bile veremeyelerin, HASETLİKLERİ VARDI. İstanbul'a her baktıklarında cinnet geçiriyorlardı bir defa, hakkını verelim.
İşte o karanlık yıllarda, ele güne karşı rezil olmayalım diye heralde, morara morara, yapılmış birkaç modern yapıdan birisidir AKM, diğeridir IMÇ, Askeri Müze, Radyo Binası vesaire, vesaire birkaç beton çelik yığını daha.. Cumhuriyet tarihinin bu köhne şehre lütfettiği "güzelliklerdir" onlar. Güzellerdir zira, insan doyamaz bakmaya. Mesela şahsen ben, önünden her geçisimde, dalar dalaaaRRRRR giderim duvarları egzoz dumanından ebruli Askeri Müzenin güzelliğine, modernliğine.
NEtEkim, 1970'lerin akabinde gerisi tümden Laz müteahhitlerin infasına terkedilen koca Konstantiniyye, koca karı misali, yönetilirken Kütahya yasaları ile, kimsenin tahmin etmeyeceği kadar yüksek bir sesle, al sana "Sanayi Devrimi!" yapcem diye, dağda bayırda ne kadar adam varsa toplanınca bu şehre, şehrin o en köhne sokakları malum tecrübesiyle, iş yapar hale gelince, birisi sanayi devrimi mi dedi? Al sana arabesk, al sana pavyon, al sana dönme diye, şamar oğlanına çevirmişken modern ülkenin bütün tarihini, çökünce ütopya dibe, allah kimsenin başına, İstanbul gibi lahmacun kokulu bir bela vermesin. Kalpten gider insan.
Dönelim bugüne.
Hadi ilk kez İstanbul'u seven, sevdiğine inandıran, ilk kez İstanbul'a adam akıllı yatırım yapmak isteyen bir iktidarımız var. Fakat o da İstanbul'u, bizim sevdiğimiz gibi sevmiyor. Bizim gibi okumuyor. Okurken gözü dalıyor, heceliyor. Ona bir kol vermek yerine, hala üzerinden ne çıkar sağlayacağının hesabına düşüyor.
Zaten yıkılmak üzere olan bir takım mahalleler, yıkılıyor da yıkılıyor, çirkinliği konusunda hiçbir meydanının boy ölçüşemeyeceği bir takım meydanlar, deliniyor da deliniyor, bir takım araziler sahipleniliyor da sahipleniliyor, bir takım asfaltlar döşeniyor da döşeniyor...
Sanki bu şehir M.Ö 4.000'de, ilk kez kuruluyor.
Her tarafı çelik raylarla örülmüş bu ulu, büyük, güçlü, mübarek falan filan, afedersin ziktiğimin ülkesinin, tarihindeki en büyük gerçeklik, tüm bir ülkenin tarihine ayna tutan, o kırılgan ama SERT AYNA ETKİSİ, ışık ortadan kaldırılıyor.
Adeta bir savaş enkazını ortadan kaldırır hızıyla, şehrin tüm hafızası un ufak ediliyor, kazınıyor. Halbuki basit bir korunmacı yaklaşımla bile, savaş enkazlarını da korumaya değer idi, değil mi? Korunmalıydılar ve belki de korunmaya en muhtaç olanlardı onlar. Bazan, sırf bakıp bakıp ağlayalım diye. Yerlerinde kalmalıydılar.
Bir karanlık tarihin dikiz aynasıydı Beyoğlu,
Ondan bakmak, hep geriye bakmaktı.
Şimdi hangi sokaklar ayna tutacak bu şehrin fosforu kaçmış travmasına? Bilinmiyor.
Keşke geleceği kuracak daha boş araziler bulsaydıynız diyeceğim,
Dikiz aynamızı kırmasaydık diyeceğim,
Ama galiba ayna tuzla buz.
28 Kasım 2012 Çarşamba
Kaydol:
Yorumlar (Atom)








