9 Mart 2013 Cumartesi

koru(n)maya nereden başlamalı?

Sayıları bir elin parmaklarını geçmeyen İstanbul'un "modern mimari mirasına" gösterilen hassasiyet, dönemin "modernist" savına dair bir fetişizmi körüklüyor mu emin değilim.. İstanbul (bence de ne yazik ki) modern mimariyi izleyebileceğimiz bir şehir değil. Belki bu zaafı tatmin etmek için Ankara çok daha doğru bir adres. En azından İstanbul'da modern, Cumhuriyet sonrasında, 19.yüzyılda olduğu kadar bile etkili ve görünür değil. Bu açıdan, yakın dönemi ve o dönemin üç ila beş eserini her fırsatta göklere çıkartmak üzerinden kurulan paradigma, kentin asıl (klasik) modernist çizgisine haksızlık olduğu kadar, aslında bu şehre "politik" olmak dışında vuku bulmamış bir tarihi zorla dayatmak demek. Bunu yaparken, kentin asıl mimarı stokunu görmezden gelmek, farkında bile olmadan belki, modernizmi şizoid bir perspektifte okuyanların elindeki tutanakları kuvvetlendirmek demek.

Her kent, modern mimari stok barındırmak zorunda değil ya da daha doğru bir editle şöyle diyelim; her kentin barındırdığı modern mimari stok Nazi Almanyası ya da Sovyet Bloku dönemine referans vermek durumunda değil. Sanırım öncelikle zihnimizdeki bu kompleksi bir kenara bırakmak gerek. Aynı nedenle bugün kimse Roma'ya modern mimari stoku izlemek amacıyla gitmez, şehirde bu izleri göremediği zaman, muhtemelen kendini kötü hissetmez. Fakat bu şehirde de çok önemli mimari konferanslar gerçekleşir. Bugün istanbul'da güne başlarken beni mutlu eden şey; örneğin Aya Sofya gibi bir mimari şaheser ile aynı şehirde yaşıyor olmak olabilir, fakat AKM ya da IMÇ ile değil. Hem küçümsediğim hem de o eserlerin uzantısı olan siyasal anlayışa "düşman" düştüğüm için.

Uzun bir tartışma, ve daha önce sayısız kez yazdım...

Fakat bugün İstanbul'dan bir modern mimari okuması çıkacaksa, ne yazik ki bu okuma, Cumhuriyet'in ilk 40-50 yılı boyunca bilinçli olarak çivi bile çakılmayan bu şehrin o yıllara ait üç ila beş eserinden çıkmayacak. İsimleri sokak aralarında hala yazılı olan, ve aynı isimleri search ettiğinizde karşınıza bir cümle dahi literatür çıkmayan sivil apartman mimarlarının küçücük parseller üzerindeki deneyimlerinden, art nouveau balkonların demir işçilikleri içerisine gizlenen bilgiden çıkacak. Modernizm başka bir tarihte vuku bulmuş olacak. Bu da bir tür şizofreni, ama ilkine göre (daha) yaşamaya değer.

Gönül isterdi ki, bizim de Doğu Bloku ülkelerinde olduğu gibi, (ki aslında TOKİ tipi ulusal mühendisliğin ilk temelleridir onlar ama altını açıp daha fazla asap bozmayayım) beton beton bir şehrimiz, blok blok komünlerimiz, parsel parsel çelik şaheserlerimiz olsun.. Olmadı. Yüce güç, bu şehre gereğinden fazla neo-kolasik, kendine özgü bir barok, yer yer art nouveau, bolca nostalji bıraktı.. Sonra biz bunların arasına iki beton blok dikince, onu modernite sanıp, gururumuz okşandı.

Bugün, mimari açıdan şehrin en güzide lokasyonu Tarlabaşı'nın maruz kaldığı yıkıma, AKM ya da İMÇ'nin olası yıkımlarına gösterilen tepkinin %1'i dahi gösterilmiyor, gösterilmek istenmiyor. Ben de bunu, o mahallede korunacak bir siyasi misyon olmamasına bağlıyorum, artık... Ama sonra aynı kesimler çıkıp, modern mimari stok korunmacılığı yaptığında, nedense bu da bana pek gerçekçi gelmiyor.

Konumuz modern mimari stok ise şayet; bir dönemin realitesini görmezden gelirken, başka bir dönemin "güya"sına takılmak, bazan acıtıyor.

7 Mart 2013 Perşembe

26 Şubat 2013 Salı

coming soon!

Foto Galatasaray@FOAM (Fotografiemuseum Amsterdam)

For LINK

19 Şubat 2013 Salı

Feminist istibdata karşı bir kadından Nişanyan savunması / M.Burcu Güngör

Kişisel notum: Feministler ve LGBTT'ler önemlidir. Fakat aynı feministler ve LGBTT'lerin ülkenin haleti ruhiyesine bakmadan, en olmayacak kişilere yüklenme ve saldırma konusundaki sicilleri ne yazik ki, harikadır. Geçtiğimiz günlerde, kendilerini feminist ve LGBTT olarak tanımlayan bir grup arkada bağırışırken, kürsünün önünde elinde bir mikrofonla "hayatım boyunca her türlü ayrımcılığa karşı durdum" demeye çalışan, demek zorunda kalan Sevan Nişanyan'ı izlerken, bir kez daha içim acıdı... 

Hayatı boyunca her türlü ayrımcılığa karşı durmuş, ama gerçekten karşı durmuş, bireysel kimliğini ve doğrularını belli grupların "hoşluk ve hoşnutluk kriterleri" ile ters yüz etmemiş, birey gibi "birey" olabilmenin tüm bedellerini göğüslemiş bireylerin maruz kaldıkları eziyetlere, bir yenisi dahaydı eklenen. Ne yazik ki, alışıktık. Bir şeyler yazmak istedim üzerine, nezaketsizliğin ve tahamülsüzlüğün böylesine yüksek sesle "AYIP" demek istedim... Benim dememe gerek kalmadan, M.Burcu Güngör bugünkü Radikal'de tercüman olmuş hislerime. 

Feminist istibdata karşı bir kadından Nişanyan savunması 

M.Burcu Güngör

Irkçılar ondan nefret ediyor, Kemalistler onu bir kaşık suda boğabilir, İslamcı radikaller onu hedef göstermek için birbirleriyle yarışıyor, devlet görevlileri evini ve eserlerini başına yıkmak için azami çaba sarf ediyor ve… Feministler onu konuşturmuyor! Sevan Nişanyan’ın başına gelenler malumunuz. Bir grup feministin saldırısıyla akamete uğrayan Teoloji sempozyumu, eğer tamamlanabilseydi, daha az ses getirecek ama katılımcılar için daha hayırlı olacaktı. Ama hayır! Yüce feminizm ideolojisinin ODTÜ’lü sıra neferleri, bütün derdi fikirlerini paylaşmak ve hasbıhal etmek olan katılımcılara günlerini göstermek için hazır ve nazırdı.
Peki, dertleri neydi bu arkadaşların? En büyük gerekçeleri Nişanyan’ın “Feminizmin çirkin bir nefret ideolojisi olduğunu düşünüyorum..” şeklindeki sözleriydi elbette!
Pardon ama, feminist hemcinslerim yaptıkları mezkur alık saldırı/sabotajla Nişanyan’ın bu sözünün doğruluğunu kanıtlamaktan başka ne yapmış oldular? Ogün Samast’lar yedek kulübesinde ısınırken, bir düşünürü Feminizmi yerdiği için konuşturmamak, Feministlerin diğer mütecaviz eğilim, doktrin ya da ideolojilerle aynı nefret temelini paylaştığı anlamına gelmiyor mu?
İşin trajik yanı, sabotajcı arkadaşların hayırlı bir iş yaptıklarına yer yer kendilerini bile inandırmalarıydı. Daha ilginci ise bazı eylemcilerin muhtemelen ne amaçla orada olduklarını bile bilmemesi. Bir Ekşi Sözlük yazarı olayla ilgili entry’sinde bu ironik duruma dikkat çekiyor. (Söz konusu entry için bkz. http://beta.eksisozluk.com/entry/32217820). Son iki cümleyi izninizle (yazarının da affına sığınıp karakterleri Türkçeleştirerek) alıntılıyorum:
“Neyse ben en çok haberdeki fotoğrafta o Nazili, Sevanlı pankartı tutan kızlardan biriyle daha bir akşam önce "Sevan da ne güzel adam" diye muhabbet etmiş olmama şaşırıyorum. Protestocu arkadaşlar niye kendileri tutmamış da bir şeyden haberi olmayan çoluğa çocuğa tutturmuş pankartlarını, merak içerisindeyim.”
Şaşırtıcı mı? Değil. O çocukça ve beceriksizce icra edilmeye çalışılan sabotaj eyleminin kimi katılımcılarının ortada neyin döndüğüyle ilgili en ufak fikirlerinin bile olmaması hiç şaşırtıcı değil. Bu ülkede örneklerini sık sık görme talihsizliğine sahip olduğumuz vakalardan yalnızca biridir bu. Neyse, benzer “taşıma su” eylemlerini sayıp dökerek moralinizi bozmayayım.
Nişanyan’a af ne zaman?
Bütün baskıcı, totaliter, saldırgan düşünce yapıları gibi Feminizm de “hepimiz adına” konuşma yetkisini – haliyle – kendinde görür. Faşizm bütün Almanlar, Türkler, Sırplar ya da Bulgarlar adına biz fanilere seslenir; aykırı sesler ayıklanmalı, kanı bozuklar defedilmelidir. Uzunca bir süre Leninizm kendini bütün işçi sınıfı hareketinin tek temsilcisi ve sesi olarak gördü (1936 İspanya ve daha öncesindeki Ukrayna örneklerine bakmak bile yeterli), Anarşistleri ve diğer “karşı-devrimcileri” silah yardımıyla ezdi, muhalefeti kanlı bir şekilde bastırdı. Bunları yaparken de kendine imanla dopdoluydu.
Feminizm bu sakat mirası devralırken hiçbir zorluk çekmedi elbette. O da modernizmin vefalı çocuklarından biriydi, yani Kadın hareketinin yegâne ve tartışılmaz temsilcisi. Muhaliflerini susturmaktan, diyalog kurmak yerine sabotaj etmekten de asla vaz geçmeyecektir. Peki, feminist bildirilerdeki “biz kadınlar” vurgusu da sizce rahatsız edici değil mi? Güncel bir örnekle devam edelim. Sosyalist Feminist Kolektif (vay canına, hem feminist hem sosyalist) Twitter hesabından Nişanyan’a saldırıyı canla başla savundu. Yüzümü ekşiterek yazdıklarını okurken şöyle bir Tweet’le yüz yüze geldim, (https://twitter.com/sfkfeminist/status/301856369454219264) ibret alarak okuyalım:
“Kadınlar üstünde yavşak bir 'I love you' yazan kırmızı paketli hediyeleri istemiyor, kadınlar nefes istiyor. Derinden..”
Bu twitin aşağısındaki linke tıkladığımızda da benzer cümlelerle karşılaşacaksınız. İyi ama, hangi kadınlar? Ben dâhil tanıdığım pek çok kadın üzerinde ‘i love you’ yazan kırmızı paketli hediyeleri (ya da daha yaratıcı benzerlerini) de istiyor, nefes alıp özgür olmak da. Biri bir diğerinin neden karşıtı olsun ve Feminist Kolektif kadınlar adına konuşma hakkını nereden buluyor?
Benim adıma konuşmayın lütfen. Nefretin ağır yükünü taşıyan hiçbir şeyle bir arada olmak istemiyorum. Nişanyan’a yönelik bu hudutsuz nefretin ne zaman dineceğini de merak ediyorum. Bu sorumun doyurucu yanıtını inanıyorum ki hiçbir feminist veremeyecek. Bu nefret mesela Nişanyan hayata veda edince mi (Tanrı korusun) bitecek, ya da Nişanyan yüce Feministler meclisine varıp toprağa yüz sürende mi? Bir gün tutuklanınca mı, yoksa yurtdışında yaşamak zorunda bırakılınca mı? İki insanın arasında yaşanıp çözülen, affedilen, karşılıklı rızayla sonlandırılan vakaları afişe ederek mi daha radikal feminist olacağız, yoksa Nişanyan’ın ömrü billah peşini bırakmayarak mı?
Benim adıma konuşmayın lütfen. Ben Nişanyan’ın zekâ ve muhabbetinden mahrum kalmak istemiyorum, siz öyle olsun istiyor olabilirsiniz, umurumda da değil. Bizim hayatlarımız üzerine ahkâm kesmeyin lütfen.
Hem, biliyor musunuz, Lennon ‘Beautiful Boy’da şöyle diyor: “Hayat, sen başka planlar yaparken başına gelen şeydir”. Evet, hayat bazen, sen “ilerici” eylemler tertiplerken seni Akit gazetesiyle omuz omuza getiren şeydir.