30 Ekim 2013 Çarşamba

atlantis

bazan yoksunluk geçiyor içimden,
olmayan meyvelerin tadına bakıyorum,
olmayan şehirleri seyahate çıkıyorum,
olmayan filmleri izlemeye koyuluyorum,
keşfediyorum, olmayan coğrafyaları
olmayan,
hüzünlere boğuluyorum bazan.

bazan,
taksiyi yolun yarısında durdurup,
geri kalanını yürüyorum.

elfe


25 Ekim 2013 Cuma

23 Ekim 2013 Çarşamba

THESE NINE CREATIVES ARE SHAPING ISTANBUL'S ARTS SCENE@PAPERMAG

THESE NINE CREATIVES ARE SHAPING ISTANBUL'S ARTS SCENE

Photographed by Nihat Odabasi / Art Directed by Akmal Shaukat

Our annual April Beautiful People Issue, celebrating a cavalcade of cuties to watch in different disciplines, has been such a sensation we've decided to continue the series all-year round on Papermag.com. We previously showcased noteworthy movers-and-shakers in Los Angeles and now our attention turns to nine people responsible for a cultural flourishing taking place in one of the world's most fascinating cities, long the nexus between East and West, tradition and modernity: Istanbul, Turkey.

For LINK



-





18 Ekim 2013 Cuma

"a song of love" Jean Genet




“A Song of Love” is French writer Jean Genet's only film, which he directed in 1950. Because of its explicit (though artistically presented) homosexual content, the 26-minute movie was long banned and even disowned by Genet later in his life.

The plot is set in a French prison, where a prison guard takes voyeuristic pleasure in observing the prisoners perform masturbatory sexual acts. In two adjacent cells, there is an older Algerian - looking man and a handsome convict in his twenties. The older man is in love with the younger one, rubbing himself against the wall and sharing his cigarette smoke with his beloved through a straw.

The prison guard, apparently jealous of the prisoner's relationship, enters the older convict's cell, beats him, and makes him suck on his gun in an unmistakably sexual fashion. However, the inmate drifts off into a fantasy where he and his object of desire roam the countryside. In the final scene, it becomes clear that the guard's power is no match for the intensity of attraction between the prisoners, even though their relationship is not consummated.

Genet does not use dialogue in his film, but focuses instead on close-ups of bodies, on faces, armpits, and penises. The film's highly sexualized atmosphere has been recognized as a formative factor for works such as the films of Andy Warhol. 



17 Ekim 2013 Perşembe

"Aylak Adam" / altı çizilenler..


Bu sabah aniden kütüphanemin en kuytu köşesinde Yusuf Atılgan’ın “Aylak Adam”ını  bulmuşken, tedirginliğimin doruğunda, 28 yaşımda, altını çizdiğim bölümlerin bir kısmını yazıya gerçimek istedim. Sabah programımı iptal etmeme yol açan yağmur ve sıcak limonlu ıhlamur sağolsun.

Genel yargı doğrudur, romanın anti-kahramanı Bay C. (Aylak Adam) flaneur ve voyeur'dur, ama bohem'den çok dandy'ye yakındır; nitekim, ne evsiz, ne sürünerek sanatçı olmaya calışmakta ne de burjuva hayatını kökten reddetmektedir. Bir dönem daha yavaş adımlarla ilerleyebilmek için Paris bulvarlarında kaplumbağa gezdirdikleri rivayet edilen flaneur tipinin aksine, çok hızlı adımlarla yürür. Aynen flaneur'de olduğu gibi kentli ve dolayısıyla kalabalıklar içerisinde olmasına rağmen yalnız (kamufle) bir karakterdir, ancak entelektüel kaygılarından ziyade, gerçek bir romantik olmayı arzular. Aradığı şey, asla bulamayacağını bildiği, modern zamanların en büyük trajedisi; sevgidir. Belki de bu sebeple sanata dönüştürebileceği bütün olasılıklar olumsuzlukla sonuçlanır. Üstelik onun için aslolan sevgiyi bulmak değil, aramaktır. Kendisi zengin değil paralı. Tembel değil aylaktır. Aylaklığı bezginlik değil, başlı başına bir eylemdir.

..........................

“ - Neden bu kadar kötümsersin?
   - Sen neden değilsin?”

“Biliyorum siz küçük sürtünmelerle yetinirsiniz. Büyüklerinden korkarsınız.

“Yüzüne baktıkça ona sarılmaktan çekiniyordu. İçini böyle çırılçıplak açan birinin, artık bunları gören insanı sevemeyeceğini sanıyordu. 'Beni bırakırsa, bunları anlattığı için bırakacak' diye düşündü.

“Pardesüsünün yakasını kaldırdı, kalabalığa karıştı...”

“Yirmisekiz yaşındaydı ve tedirgindi.”

“Asfalta kusmak, işte yirminci yüzyıl!”

“Sustu. Konuşmak lüzumsuzdu. Bundan sonra kimseye ondan bahsetmeyecekti. Biliyordu anlamazlardı.”

“Gercek olan içimdeki bu boşluk mu? Degil! Bir şey var, ama eksikle eksikle var.”

“Şunların arasında sevilmeğe değer birkaç kişi niye olmasın?”

“… olanla yetinerek, aramadan, düşünmeden yaşanılsın diye yaratılmış bir dünyada yalnızdı.”

“ - Ah, hep senin zengin olduğunu unutuyorum.
   - Zengin değilim ben. Paralıyım.
   - Farkı var mı?
   - Çok!”

“Kelimelere herkes kendine göre bir anlam, bir değer veriyor galiba. Bu değerler aynı olmadıkça iki kişi iki ayrı dili konuşuyorlarmış gibi olmuyor mu?”

“Çağımızda geçmiş yüzyılların bilmediği, kısa ömürlü bir yaratık yaşıyor. Sinemadan çıkmış insan. Gördüğü film ona bir şeyler yapmış. Salt çıkarını düşünen kişi değil. İnsanlarla barışık. Onun büyük işler yapacağı umulur. Ama beş-on dakikada ölüyor. Sokak sinemadan çıkmayanlarla dolu; asık yüzleri, kayıtsızlıkları, sinsi yürüyüşleriyle onu aralarına alıyorlar, eritiyorlar.”

“Bunları kurtarmanın yolunu biliyorum. Kocaman sinemalar yapmalı. Bir gün dünyada yaşayanların tümünü sokmalı bunlara. İyi bir film görsünler. Sokağa hep birden çıksınlar.”

“Birden kaldırımlardan taşan kalabalıkta onun da olabileceği aklıma geldi. İçimdeki sıkıntı eridi”

“Yoksa her şey ben olmadığım zaman, benim olmadığım yerlerde mi oluyordu?”

“Her şeyi birden görmeğe kalkarsak hiçbir şey göremeyiz.”

“Kendini güç tuttu. Bu öfke bir kırgınlık, bir başkalarına küsme duygusuyla karışıktı. Seveceğini sandığı insanlar bunlar mıydı?”

”Bana tek insan yeter. Sevişen iki kişinin kurduğu toplum. Toplumsal yaratıklar olduğumuza göre, insan toplumlarının en iyisi, bu daracık, sorunsuz, iki kişilik toplumlar değil mi?”

“İnsan kendisine uygun olmayanı bağışlamaz. Biz, hoşgörüsü olmadığını bile bile, başkalarında kendininkinden ayrıyı bağışlamaya çalışana hoşgörülü diyoruz.”

“Dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. Tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır. Tramvaylardaki tutamaklar gibi. Uzanır tutunurlar. Kimi zenginliğine tutunur; kimi müdürlüğüne; kimi işine, sanatına. Çocuklarına tutunanalar vardır. Herkes kendi tutamağının en iyi, en yüksek olduğuna inanır. Gülünçlüğünü fark etmez.”

“Londralı kasapla İstanbullu kasap dünyaya aynı gözlerle bakarlar.”

“Karıncalar bilmeden severler.”