21 Mart 2014 Cuma

"Bunu Ben Yapmıştım" / Zehra Betül Atasoy - NATURA MAGAZINE


"Bunu Ben Yapmıştım

Zehra Betül Atasoy 

NATURA MAGAZINE 
014, March-April 2014 

Natura Magazine: LINK







20 Mart 2014 Perşembe

19 Mart 2014 Çarşamba

Sevan Nişanyan’ın 18 Mart Bilgilendirme toplantısında okunan mesajı

“Herkes yapıyor, bana neden ceza?” ucuzluğuna asla düşmedim. 
“Ülkede kaçak inşaat yapan bir tek Sevan mı?” diye manşet atanları içim kıyılarak okudum. 
Ben herkesin yaptığını yapmadım ki. Onların YAPAMADIĞINI yaptım.
Affedilmek ya da mazur görülmek değil talebim.
Yaptıklarımın görmezden gelinmesini istemiyorum.
Ödülü hak ettiğimi sanıyorum.
Teşekkürü hak ettiğimi düşünüyorum. 
Beni cezalandırdıklarını zannedenlerin boynu bükük karşıma gelip benden af dilemesini bekliyorum.

Devletin ve halkın çöpe atmış olduğu bir köyde bir yaşam vizyonu oluşturmaya çalıştım.
Hoyratça tahrip edilmiş bir mimari geleneğini yeni çağın koşullarında canlandırmayı denedim. 
Çirkinliğin ve ucuzluğun yaşam tarzı haline getirildiği bir topluma “güzel”in başlı başına bir amaç olduğunu hatırlatmaya çalıştım.
Bunu para için yapmadım.
Menfaat için yapmadım.
Güzel olduğu için yaptım.
Örnek olsun diye yaptım.

On binlerce insan geldi.
Hayatlarına bir ışık kattığımız için, ruhlarına bir pencere açtığımız için teşekkür ettiler, yanaklarımızdan öptüler.

Devlet adı ardına sığınanlar ise bizden nefret etti.
Çünkü bunlar, ışıktan korkar.
Hakiki olan her şeyin kendi varlıklarına tehdit olduğunu bilir.
Çıkar hesabı üzerine kurulu iktidarlarının, aklın ve güzelliğin ve cömertliğin olduğu yerde, sabun köpüğü gibi söneceğinden korkar.

Korkutup boyun eğdirebileceklerini zannettiler. Yapamadılar. 
Cumhuriyet dönemi boyunca kusursuzlaştırdıkları yöntemleri kullanarak, daha önce yüz binlercemizi kaçırdıkları gibi, yurtdışına kaçırabileceklerini zannettiler.  Yapamadılar.
Hapsedip boyun eğdirebileceklerini zannediyorlar. Yapamayacaklar.

Çünkü bunlar, korkaktır. Ben değilim. 
Bunlar cahildir, bilmenin ve öğrenmenin ilk şartı olan ruh enginliğine yabancıdır. Ben değilim.  
Bunlar, haksız olduğunu bilmenin manevi sakatlığı ile malûldür. Ben değilim.

Gelecek sefer şahsen beraber olma umuduyla, bu toplantının yapılmasına emeği geçen, katılan, katılamayıp sevgilerini gönderen herkese Şakran Kapalı Cezaevi’ndeki köşemden selam gönderiyorum.

Sevan

9 Mart 2014 Pazar

3 Mart 2014 Pazartesi

pek yakında!



Pınar Öğrenci'den "önceki yarım asır, sonraki yarım asır" konuşmaları kapsamında Constantin P. Pappa'yı dinleyeceğiz, pek yakında!


..................

Konuşmacı: Pınar Öğrenci 
6 Mart 2014 - 18:00 / Studio-X Istanbul

Studio-X Istanbul'un, Tayfun Serttaş'ın "Mimarlar Mezarlığı" sergisine paralel olarak düzenlediği etkinliklerin ikincisi, 6 Mart Perşembe günü 18:00'da Pınar Öğrenci’nin ‘Mimar C.P.Pappa’ konulu konuşmasıyla gerçekleşecek.

İstanbul'da 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren yoğunlaşan yapı faaliyetlerini gerçekleştiren çok sayıda mimar bulunmaktadır. Ancak bu mimarların birçoğu bilinen yazılı ve çizili belgelerin sınırlılığı dolayısı ile yeterince tanınmamaktadır. Pınar Öğrenci tarafından 1998 yılında hazırlanan '19. Yüzyıl Özgün Konut Tipleri Bağlamında Sarıca Ailesi Yapıları, Arif Paşa Apartmanı ve Mimar Constantin P. Pappa' adlı yüksek lisans tezi, şimdiye kadar 'Papa Kalfa' olarak anılan C.P. Pappa'nın mimarlık tarihi literatürüne kazandırılmasını sağlamıştır. Öğrenci, Doç. Dr. Cengiz Can danışmanlığındaki yüksek lisans çalışmasında, C.P. Pappa isminin farklı kayıtlarının deşifre edilmesinden, mimarlık eğitimine; yaşadığı semt olan Moda'daki mimari faaliyeterinden, Sarıca Ailesi ile olan 'işveren-mimar' ilişkilerine, Karaköy'de değişen ofis adreslerinden, mimar Mongeri ile girdiği iş ortaklıklarına kadar değişen geniş bir çerçeve içinde araştırmıştır. Öğrenci, konuşmasında bu araştırmanın sonuçlarını paylaşacaktır.

28 Şubat 2014 Cuma

'Yerelde Modern' yok, 'Laz Müteahhit' var.


Gayemiz, arkamızda kavram çöplükleri bırakmak değilse şayet, öncelikle çöp dağını hafifletmek açısından, devamlı ortaya (birbirine teğet) "yeni" kavramlar atma hevesimize belki bir nebze mesafelenip, elimizdeki kavramların içini doldurmakla başlayabiliriz tartışmaya.

Bir yandan Doğu-Batı polemiklerine şiddetle karşı durup, diğer yandan Doğu'nun adını "yerel", Batı'nın adını "modern" koyduktan sonra, (yereli ve moderni tanımlamadığımız sürece bu böyle anlaşılmaya müsait) ortaya çıkacak olan ikili şablon, bugünün düşünce dünyasını; Doğu-Batı tartışmaları içerisinde gününü gün eden düşünürün içine düştüğü çıkmazdan öteye taşıyabilecek gibi görünmüyor.

Cumhuriyet sonrası mimarisi, büyük bölümü Batı'da eğitim alan Türk mimarların "Cumhuriyet aydınlanmasına" aynı zamanda ideolojik bir katkı olarak sundukları tekil girişimlerinin (sentez çabalarının) toplamından doğan bir akımdan ibaret. Buna kısaca; Birinci Ulusal Mimari Akımı diyoruz, sonraki yıllarda böyle tanımlandığı için... Yarım asır içerisinde ise ikincisi yetişiyor imdanına, daha sert bir "ulusal" söylemle.   

Buradan kalan mimari miras "yereli" ve "moderni" yeniden tasniflemeye giriştiğimiz o kritik dönemde, kuşkusuz bugün ifade ettiği kadar geniş bir ideolojik anlam ifade etmiyordu. Muhtemelen günümüz aktörlerinin girişimlerinden çok daha iyi niyetli, hatta naifti.

Fakat bugünden o güne bakarken, şayet arayışımız "yerelde modern" ise; florasan ışığı ile aydınlanan, kağıt bordürlerle süslü, duvarları eflatun badanalı, ülkenin neredeyse tüm parsellerini kaplayan "Laz Müteahhit" üslubundaki "modernite ve yerellik" ilişkisini okumayıp, okumazdan gelip, konuyu  neredeyse (çok az örneği sivil yaşama uyarlanabilmiş) Jön Türklerin mimari arayışlarına indirgemek çok akılcı - rasyonel - değil. Cumhuriyet tarihinin bizlere armağan ettiği mimari miras, ne yazik ki dönemsel arayışlardan ibaret değil.

SALT geçtiğimiz dönemde aynı isimli bir sergi yaptığı için hiç değil, bu kavram son zamanlarda sık sık önümüze atılır olduğu için, içeriksizliği bir yana, sanki çok elzemmiş gibi baştan ve baştan "icat edilemediği" için, altını çizmek istedim.

önceki yarım asır, sonraki yarım asır; "miras hapishanesi"


Şimdi geriye kalan o devasa mimari mirastan hangisini sahiplenip, hangisini reddeceğimiz üzerine kuruluydu bugün mesele..

"Ayıklama" meselesi.

Geçtiğimiz yüzyılda ortaya çıkan tüm suni devletlerde olduğu gibi, bir önceki dönemin mirasının, yeni ideolojiye ne derece uygun düşüp düşmeyeceği üzerine kuruluydu.

Bugün çoğu eski Doğu Bloku ülkesinde kaderine terkedilen Lenin dönemi mimari mirasından, Varşova'nın İkinci Dünya Savaşı sonrası hangi önceliklerle baştan yaratıldığına, Beyrut'un savaş kalıntılarıyla temeli doldurulan plazalarından, Kahire'nin ganimetleriyle süslenen art nouveau apartmanlarına çok şey konuştuk bugün... Ama en çok İstanbul'u konuştuk.

Her biri yarım asırdan daha uzun sürmeyen iki dönem arasında birbiri ile ÇATIŞAN ve ÇAKIŞAN iki modernitenin ürettiği gerilimden geriye kalan enkazı, enkazın akibetini, akibetin çelişkisini, sıfırdan ve sıfırdan keşfetmeye adandığımız bir moderniteyi hangi uzmanlıklar üzerinden tarifleyeceğimizi ve en önemlisi, uzmanlıklar arasındaki kesintiyi düşündük.

Belgesel gösteriminden daha uzun sürdü tartışma, daha da sürecek..

Bugün Studio-X'e konuk olan ve katılımıyla tartışmayı genişleten herkese sonsuz teşekkür.