22 Ocak 2010 Cuma

NAKKA!


Ahlaki kriterlerin yönünü belirleyen devlet, hukuk ve medya kurumlarının sistematik taktiklerle terörize ettiği travesti ve transseksüel bireylere yönelik ‘yok etme’ stratejisi git gide keskinleşen bir kararlılıkla devam ediyor.

Nakka!, İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa, Diyarbakır gibi kentlerde doğrudan trans bireyleri hedef alan kitlesel linç girişimlerinden, gündelik yaşamda süregelen bireysel ayrımcılık pratiklerine uzanan bir perspektifte, toplumsal yaşamın dışına atılanların hayatta kalma deneyimlerine odaklanıyor. Kamusal alanda görünmenin dahi para cezasına çarptırıldığı bir ayrımcılık ve şiddet ortamın gündelik yaşamda edindiği toplumsal kayıtsızlığa yanıt aranıyor.

Bu bağlamda Aykut Atasay, Extramücadele, Tayfun Serttaş ve Nalan Yırtmaç’ın farklı dönemlere ait çalışmalarını bir araya getiren sergi, kamusal alana sanat yoluyla müdahil olmanın yollarını araştırıyor. İstanbul’da travesti genelevlerinin var olabildiği son sokaklardan Küçük Bayram Sokak’ta yer alan The Hall’da gerçekleşecek proje, farklı toplumsal katmanlara ait bu iki mekan arasında daha önce deneyimlenmemiş bir iletişim ve devinim ortamı yaratmayı hedefliyor.

Nakka!, varoluşsal kimliklerinden ötürü tek bir alt kültüre angaje edilerek terkedilen tüm yaşamlara ithaf edilmiştir.

!f İstanbul kapsamında gerçekleşen Nakka!, 11 - 21 Şubat 2010 tarihleri arasında, hergün 15:00 - 19:00 saatleri içerisinde The Hall’da görülebilir. HaZaVuZu’nun Nakka! için özel olarak hazırladığı koro programı, açılış gecesi saat 20:00’da The Hall sahnesinde gerçekleşecek.

.......................................................................................
Nakka kelimesi Lubunca’da, “hayır - yok - burada değil - benden bu kadar - pes ettim” gibi anlamlar taşır. Lubunca; Türkiye'de yoğun olarak travesti ve transseksüeller tarafından kullanılan eşcinsel jargonudur. Kamusal ve özel alanda, diyalogların anlaşılmaması için tercih edilir. Roman dili, Rumca, Arapça, Ermenice ve Fransızca gibi pek çok dilden harmanlanan terimlerle oluşmuş ortalama dört yüz kelimelik bir dildir. Kökeninin Osmanlı dönemine kadar uzandığı varsayılır.

________________________________________

A policy of oppression towards transvestite and transsexual individuals continues with seemingly increased determination.

Nakka! focuses on the survival stories of those who are socially outcast by employing perspectives ranging from mass violence aimed at trans individuals in İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa and Diyarbakır to individual practices of perpetual discrimination. In so doing it seeks answers to the societal indifference towards this climate of discrimination and violence, where even showing up on street can be grounds for a fine.

The exhibition brings together work from Aykut Atasay, Extramücadele, Tayfun Serttaş and Nalan Yırtmaç that investigates ways in which art can intervene in the public space. The project is hosted in the Hall, located in the neighborhood of Küçük Bayram Street which is also home to possibly the last transvestite brothels of İstanbul. It aims to create a place for communication and interaction in two distinct environments belonging to two distinct social strata.

Nakka! is dedicated to all who have been cast out due to their existential identities.

......................................................................................

The word nakka means “no, none, doesn’t exist, that’s it, I give up” in “Lubunca”, the name of a queer jargon primarily used by Turkish transvestites and transexuals. Widely used to initiate private communication, it is a language composed of about four hundred words borrowed from Roman, Romaic, Arabic, Armenian and French. It is assumed that the roots of this language can date back to the Ottoman Empire. Nakka can be visited throughout the festival at the festival center.

8 Ocak 2010 Cuma

3 Ocak 2010 Pazar

Tayfun Serttaş ile Söyleşi: Bir Şamdan Sayesinde Tarih, Şehir ve Sanat Üretimi Üzerine / Merve Ünsal

"Yer Kavgası”, Tayfun Serttaş’ın Galata’daki bir otoparka yerleştirdiği salon şamdanı bağlamında günümüz koşullarında sanat üretimi, kent ve mutenalaşma olgularını sorguluyor. Kişisel deneyimlerden damıtılmış özel bir alandan, kamusal alana yönelen proje, P1’in pilot bölge olarak konumlandığı yer olan Galata, daha genel anlamda ise kent ve sanat ilişkisine duyarlı herkese birşeyler söylemeye odaklı.


Kendime bir ‘ara yer’, bir de ‘ara nesne’ buldum. Ne kolay. Kent, başı sonu muğlak bir hayale daha şantiyelik ediyor. Arsızca yoksullaşıp, arsızca soylulaşıyor. Kötü ‘kader’. Bir kez daha ‘neyin?’ nerede duracağı, kimlerin kimlerle olacağı, nerenin nereye benzeyeceğini öngörme(me)k istedim. Bu, hem geçmişe, hem geleceğe dair bir öngörme(me) yılgınlığı.

Çünkü ben, bu kentle yalnızca vedalaşabiliyorum. Bir kente, onunla yaşarken veda etmek kolay değil. Bir kentin, toplumsal geleneğini ‘inkar’ üzerine kurması tesadüf değil. İnkar edenlerin ve inkar edilenlerin, birbirlerinin yerini alma çabası ironi değil. Bu, egzotik bir aşk romanı hiç değil.

Kentin bende bıraktığı lekeler.

Benim, kente bırakacağım karşı lekeler.

Düello.

Kaygılarım hali hazırda bekliyorlar. Peki ya şimdi hangi yerlerin, kimler için daha ‘uygun’ olacağı. Neden burada herşeyin zamana ve mekana ‘direnmek’ zorunda kaldığı. Yeni iyiler ve yeni kötülerin kimlerden seçileceği. Sanatın metası ve değer balansı arasındaki ‘paganik’ çelişki. Kamusal olanın kamu faydası gözetmeksizin ‘kulvar’ olması. 7 Eylül 1955 sabahı semt sokaklarını tıkayan ‘değerli mallar’ kolleksiyonu. Kentin, aldığı göçler kadar, verdiği göçleri de izleyebileceğim bir veri tabanı. Sokağı ile savaşan travestinin tedirgin şıklığına duyduğum empati. Bana oturduğun mahalleyi söyle, sana kim olduğunu ‘söyleyeyim’ klişesi. O sokağın ortasında sevgilime veremediğim bir veda öpücüğü. Ayrıca trajediye dokunmayın! İstanbul içinde trajedi olmadan bir şeye benzemez.

O halde bir katkı da benden; İstanbul, onunla yaşayan kimsenin, istediği gibi yaşamayı başaramadığı bir kent olduğu için İstanbul’dur.

Tayfun Serttaş sizleri son aldığı salon şamdanını görmeye davet ediyor.

Merve Ünsal: P1 ile ilk defa bu proje aracılığıyla tanıştım. Ürettiğin projeden önce üretmene vesile olan olgudan bahsetmek istiyorum. P1’in biraradalığı ne gibi ihtiyaçlar yüzünden doğdu?

Tayfun Serttaş: İçinde yaşadığımız kentle ilgili benzer dertlerden müzdarip arkadaşlar olarak biraraya geldik. Amacımız ne bir kolektif kurmak ne de bir proje yapmaktı. O nedenle tanımlamak zorunda olduğumuz yerlerde ‘kolektif ironisi’ olarak tanımlıyoruz. Çünkü bir kolektiften beklenmeyecek kadar, bireyselliklerin de temsil edilmesi söz konusu burada. Bu açıdan alternatif bir sanatsal düşünce, eleştiri ve üretim platformu demek daha yerinde. Projenin çıkışı Nihan Çetinkaya’nın ev sahipliğini üstlendiği davetlere dayanıyor. Bir seneye yakındır devam eden bu toplantılar boyunca gündelik deneyimlerimizden yola çıkarak kent, kamusal alan ve sanat ilişkisi üzerinden bir haritaya ulaştık.

Gördük ki, içinden geçmekte olduğumuz gentrification süreci, yaptığımız işte dahil hepimizi bir yerinden şekillendiriyor. Büyük çoğunluğumuz Beyoğlu ve çevresinde yaşıyoruz. O nedenle ‘komşuluk birimi’ dediğimiz bir sosyal mekanizma ile birbirimize sıkı sıkıya bağlıyız. Son dönem de sürecin bize dokunur etkileri de iyiden iyiye arttı, aramızda sürekli mekan değiştirmek zorunda kalanlar oldu. İstanbul bağlamında özellikle Beyoğlu’nun geçirmekte olduğu dönüşüm kayıtsız kalabileceğimiz gibi değildi. Kısa sürede tümüyle bu konuya odaklandık. Sözü buradan söylemeye karar verdik.

MÜ: Tam olarak neler oluyor Beyoğlu’nda?

TS: Aslına bakarsan Beyoğlu’nda son yüz yıldır ortalama her yirmi yılda bir büyük şeyler oluyor. Güncel kavramlar olarak gentrification ya da kentsel dönüşüm gibi olguları her ne kadar bugünden anlamaya zorlasak da, Varlık Vergisi de, 6-7 Eylül Pogromu da, 1964 İkamet Antlaşması İptali de, Tarlabaşı Bulvarının yıkımı da, Güneydoğu’daki köy boşaltmalar da, Ülker Sokak olayları da Beyoğlu’nun dönüşümü demektir. Böylesine kaotik bir tarihsel rotadan ulaşıyoruz günümüzün soylulaşma hareketlerine. Ancak konu Beyoğlu olduğunda bu da daha çok bir ‘soylulaşma ironisi’ gibi… Avrupalılığı zorla elinden alınmış bir mahalleye, şimdi yeniden o parlak dönemi geri verilmeye çalışıyor. Fakat hangi yolla?

Ben İstiklal’de kendime ait bir evde oturuyorum. Gerilimi farklı bir açıdan yaşıyorum fakat evimden olmam gibi bir risk söz konusu değil şimdilik. ‘Yer Kavgası’nı sergilediğim Galata’da ise durum çok daha vahim. Çevremdeki onlarca insan son 3 sene içerisinde ayrıldı Galata’dan. Çünkü sıra Galata’yı Galata yapanlara da geldi. Daha bohem diyebileceğimiz birçok topluluk gentrificationda ilk ayak aslında, sonra sıra bunları da temizlemeye geliyor. Sanatçılar, eşcinseller, müzisyenler bunların başında. Londra ve Paris’te benzer süreçlerden geçti ancak bu kadar saçma değil. Galata’da kötü bir evin kirası bir sene de iki katına, 900 TL’den 1.800 TL’ye çıkabiliyor. Hiçbir enflasyonla açıklayamazsın bunu. Serdar-ı Ekrem Sokakta deniz manzaralı bir evin aylık kirası 6.000 TL civarında. Sokaklarında çöpten geçilmeyen bir mahalle de eğer bu rakamlar dönüyorsa bunun bir açıklaması olmalı değil mi? Hepimizin acil bir analize ihtiyacı vardı. İşte, teker teker bunları kayda geçiriyoruz. P1 tam olarak bunu yapıyor. Sayısız dökümana sahip olduk son bir sene içerisinde.

MÜ: Bu süreçte farklı yöntemler de birarada uygulanıyor anladığım kadarıyla? Hali hazırda bir Cihangir örneği var önümüzde. Diğer tarafta Tarlabaşı için bambaşka bir gelecek vaad ediliyor. Sanat üzerinden git gide mütenalaşan Tophane’de daha ilginç bir dinamik var. Galata ise daha farklı bir rota da içeriden elitize olarak dönüşüyor?

TS: Yanyana mahallelerde dahi farklı stratejiler izlenebiliyor. Çünkü her sokağın kendine özgü fiziki koşulları ve değişik bir toplumsal konumlanması var. En elistçe görünen de bahsettiğin gibi Galata. Burası P1 için bir plot bölge zaten. Yeni gelenlerin burayla tek bağı iyi yatırımlar yapmak. Bu insanların mahalle ile gerçek bir duygusal bağları olduğuna ya da mimari fetişleri olduğuna pek te inanamıyorum. Sahiplendikleri şey daha çok rant. Tabi bu aşırı sahiplenme pratiklerinin Ülker Sokak gibi deneyimlerden nelere yol açabildiğini çok iyi biliyoruz. Açılışı yaptığımız gün, sokağın bir tarafında Romanlar düğün yapıyor, diğer yandan garaja Mercedes jipler girip çıkıyor, garajın yan tarafında ise korkunç bir inşaat devam ediyordu. Yeni sakinler burunlarını tutarak geçiyorlar sokaktan. Belli ki henüz hoşnut değiller hallerinden. İşte bu hoşnutsuzluk dönüşümün yönünü belirliyor. Açıkça izliyoruz ki, bu multi kültürel bir ütopya değil.

Kent, bir yandan kendi tarihselliğine referans verirken diğer yandan kendi güncel koşullarıyla nerelerde çelişiyor? Burada aslolan bu süreci doğru tahlil edebilmek ve bunları kayda geçirmek. Yoksa bir grup gentrification karşıtı sanatçı asla değiliz. Kentler varoluşları gereği dönüşmek zorundadır zaten. Bu sürece yalnızca karşı durmak solculuk olur, hiçbir şeye yaramaz. Karşısında ya da köşesinde durmaktan ziyade, anlamaya çalışmak, müdahale alanlarını zorlamak yaptığımız şey. Bunu mümkün olduğu kadar yalın, bir o kadar bölgenin kendi kaynaklarını kullanarak içeriden yapmak. O nedenle, çok eski bir Galatalı olan o şamdanla, hayli genç bir Galatalı olan Noa’nin otoparkını biraraya getirdim. Geçmişten ve bugünden gelen ‘zenginliklerin’ birbirlerine soruları sormalarını sağlamak şu an için önem taşıyor.

MÜ: Daha önce Stüdyo Osep’ten bahsederken NON’in bu projeyi geliştirmekteki rolünden konuşmuştuk. P1 projeni geliştirmene nasıl yardımcı oldu?

TS: Ticari bir galeriden farklı olarak bir sanatçı topluluğu içerisinde yapacağın işi masaya yatırıp üzerine konuşmak çok değerli. Kaygılar çok daha farklı çünkü. Canının istediği kadar risk alabiliyorsun herşeyden önce. Çok sesliliği kendi adıma her zaman tercih ediyorum. En sert eleştirinin bile aslında yapıcı olduğuna inanıyorum ve öyle algılamaya gayret ediyorum. Kilitli kapıların arkasında saklı gizli üretmeye itildiğimiz bir ortam da, yapacağım şey üzerine 15 kişinin birden sesli olarak yorum yapması büyük haz benim için. Bunu özel yaşamımda da yapıyorum, kim olduğuna hiç bakmam, bir şey üretiyorsam en az beş arkadaşıma sorar oturur üzerine konuşurum. P1 salt benim projemden ibaret değil, ben de oradaki diğer sanatçıların işleri üzerine çok kafa yoruyorum. Yapıtın ne söylediğinden ziyade, üretim sürecinin kendisinin ne söylediği başlı başına bir disiplin zaten. P1 bir bakıma bunu kurumsallaştırmış oldu.

MÜ: Projeyi birkaç açıdan ele almak istiyorum. Birincisi hazır yapıt kavramı. Günlük hayatta varolan bir objeyi sanatlaştırıyorsun, bir anlamda dönüştürüyorsun. Ama bir anlamda da bu sanatlaştırma kamusal bir mekanda olduğu için, hatta çekici olmayan bir kamusal mekanda oldugu icin tekrar gündelikleşiyor. Bu dönüşümlerden bahsedebilir misin?

TS: ‘Yer Kavgası’ bağlamında düşünecek olursak orada duran nesne öncelikle bir gösterge. Aslında, bahsettiğin tüm pozisyonlarla oynamayı hedefleyen bir işaret dilini kullanıyorum. Bunun yapıt olup olmadığı ya da ready made kavramına ne getirdiği sürece ilişkin başka bir analiz olarak ortaya çıkacaktır. Ben birçok işimde hazır yapıt kullanıyorum ancak ‘Yer Kavgası’ için özel bir pozisyon söz konusu. Bir ‘yapıt’ olarak onun analizini benim yapmam çok sorunlu olur. Ancak herşeyden önce bir ‘veri’ olarak bu enstalasyonun analizi kolaylıkla yapabilirim. Bunu anlamak için de ayrı ayrı o şamdanın, yerleştirildiği otoparkın ve içinde bulunduğu mahallenin koşullarına bakmak gerekiyor aslında.

Şamdan hayli eski bir Galatalı. Bölgenin son şamdan üreticisi Agop Usta’ya ait. Soyisim de bir sorun yok. Agop bey kendisini o kadar duayen hissetmiş ki mahkeme kararıyla soyadını ‘usta’ olarak değiştirmiş. İlginçtir ki pek yakında kendi atölyesi de modern bir tasarım ofisi olacak. Yani bu son usta da, aynı zaman da bir gentrification ve tasarım mağduru. Şamdan ise egemen kültür de pek de tanıklık etmediğimiz bir ünite. Şamdan üreticiliği gibi ayrı bir iş kolu daha çok bölgenin Hıristiyan kültürüne gönderme yapıyor. Üzerindeki fanuslar, gövdesindeki özgürlük anıtını andıran dişi melek figürü ve pirinç materyal, özel olarak benim tercih ettiğim bir ikonografik dile karşılık geliyor. Bu, Galata’nın yeni zenginlerinin de öykündüğü bir ikonografi. Yanı başlarında üretiliyor, bir çoğu haberdar değil. Antika sanıyorlar.

Otopark alanı ise tarihi bir apartmanın yıkılması sonucu açılmış. Etrafı inşaatlarla çevrili. Galata bir süredir şantiye halinde, en az beş yıl daha devam etmesi bekleniyor bu şantiyenin. Ancak pek yakında o mekan da lüks bir apartmana şantiyelik edecek. Yani orası da son günlerini yaşıyor. Şu an NOA adlı gayrimenkul yatırım firmasına ait konutlarda yaşayanların araçları için kullanılıyor. Burası normalde herkese açık bir otopark değil. Kamusal ve özel alan arasına sıkışmış bir ara mekan diyebiliriz. Pahalı araçlar ve özenli müşteriler için kullanıyor. Galata’nın yeni müdavimleri. Tüm bu olup bitenlere mekanlık eden mahalleyse apayrı bir posizyonda. Kendi başına bir heterotopya önermesi gibi şu dönem. Geçmiş ve geleceğe dair çarpık öngörüleri birbirleri içerisinde müzeleyerek, bir bakıma sürecin kendisini de kayda geçirmeye çalıştım. Bu haliyle mevcut paradokslarla dair bir veri tabanı desek çok daha doğru.

MÜ: Tarihsel açıdan bakılacak olursa 6-7 Eylul 1955′i tanımlayan bir bolluk, kaos gibi gözüküyor. Öte yandan bu tek şamdan hem çok kırılgan hem de tekil, dikkat çekici. Bu da bir dönüşüm, bir yorum. Bunun arkasındaki nedenlerden bahsedebilir misin?

TS: Yer Kavgası için yazdığım metin, metaforik olarak, “7 Eylül 1955 sabahı semt sokaklarını tıkayan değerli mallar koleksiyonu” gibi bir tarif de geçiyor. Şamdan, savaşa dair bir berekete göndermede bulunuyor. İçinde bulunduğumuz siyasal koşulların yarattığı bir ticari gelenek bu. Vur kaç zenginliği diyorum ben buna. O yıllarda Varlık Vergisi zenginleri, 6-7 Eylül zenginleri diye bilinen aileler varmış İstanbul’da. Bazılarını hala biliyoruz bu ailelerin. Bu bölge hiçbir zaman orta sınıfın yaşadığı bir mahalle olmamış, adı üstün de bankerler mahallesi Galata. Ancak bankerlerin renkleri ve siluetleri sürekli değişiyor. Mesela artık Özal zenginleri diye aşina olduğumuz bir grup var, yeşil sermaye diye tanımlanan, anadolu kaplanları denilen gruplar var. Bunların da çoğunun gözü Galata’da şimdi. Yaşadığımız coğrafya da iş ekonominin Türkleştirilmesi ile sınırlı kalmadı. Emek sömürüsü her geçen gün katmerleniyor. Böyle bir perspektifte aslında ‘talan’ devam ediyor. Mahalle, hepimizin gözü önünde talan ediliyor işte. Her gün birileri girip çıkıyor, binaları izliyor, ellerinde telsizler, yanlarında korumalar. Gayrimüslimleri soyup soğana çevirmekle bitmedi. Şimdi talan edecek gayrimüslim de kalmadı, birbirlerini talan ediyorlar. ‘Ettiğini bulmak’ diye bir laf vardır, ona benziyor. Buradaki rant avı hala çok vahşi. Dengeler hala çok kırılgan ve keskin.

MÜ: Kamusal alanı kullanan sanat eserlerine bakacak olursak genelde mekanın işin oluşturulmasında önemli bir rolü var. Burdaysa mekanla bir tezat var. Platformun üzerine yerleştirilmiş bir şamdan sanki olmaması gereken bir yerde. Başka bir yerde de bu iş varolabilir miydi? Neden bu kadar büyük bir tezat?

TS: Bu, itina ile tercih ettiğim bir tezatlık. İşin kendisinden daha etkili olan şey de bu tezatlıkta anlam buluyor aslında. Sanatın sergilendiği mekanlar ve ‘değerine’ paralel giden basit bir liste çıkarttığında, sanatın değer balansına ilişkin hiyerarşik bir listeye de ulaşmış oluyorsun. Bu hiyerarşinin başına kuşkusuz müzeler var. En altında ise kamusal alan diyebileceğimiz, sanatın kendisini yalnızca belirli formlarda var edebildiği mekanlar. Stencil, poster, sticker, performans dışında farklı dillere alışık olmadığımız yerler kamusal alanlar. Müzelenmiş bir sanat yapıtını asla güvenlik çemberi olmaksızın bir kamusal alana koyamazsın artık.

Yine metne dönecek olursak, ‘sanatın metası ve değer balansı arasındaki paganik çelişki’ derken bunu kasdediyorum. Bu çelişki kendisini en çokta mekanlarla gösteriyor. İzleyicinin genel bakış açısıyla sanat, en kamusal olandan en özel olan mekanlara doğru aynı zaman da bir tür değer ivmesi kazanıyor. Bu bizler için böyle değil elbette. Bunu sorgulamak her açıdan önemli. Hayli değerli bir objeyi, kendi bağlamından kopartarak, müze aydınlatması ile çevresinde hiçbir güvenlik kordonu olmadan bir otoparkın orta yerinde sergilediğinde zaten ilk soru şu yönde oluyor; “bunun burada ne işi var?” sonra diğer soru geliyor, “ya bu çalınırsa?”. Zaten bunlar tam da lokasyona ilişkin olarak sormak istediğim toplumsal sorular, “sizlerin burada ne işi var?”, “kendinizi burada güven de hissediyor musunuz?” mesela. Bu olguların birbirlerine karşılıklı olarak soru sormalarını sağlamak çok belirleyiciydi. Bu açıdan baştan sona tercih edilmiş tezatlıklar silsilesi diyebilirim yerleştirme için.

MÜ: Proje senin yazdığın metinle ne kadar ilişkili? Bu işi görenlerin coğu bu metni okuyor mu?

TS: İzleyenlerin tümünün iş kadar metinle de ilgilendiklerine eminim. Çünkü böyle birşey tahrik ediyor, bir açıklaması olmalı değil mi? Derhal o açıklamaya yöneliyorlar. Metni okuyup yerleştirme ile çok sınırlı bağı olduğunu düşünenler de oldu. Bizler daha çok şamdanın ve mekanın hikayesini merak ediyorduk diyenlerin yanında, metni daha çok sevenler de oldu. Ancak tüm hikayeleri tek tek sunmadım metinde. Orada çok daha tekil bir dille kendimden yola çıkıyorum. Daha çok kenimle hesaplaşıyorum. Bu açıdan bence metin ve yerleştirme çok ilintili. Çünkü bu da benden çıkıyor ve çok paralel hassasiyetler üzerinden birbirini tamamlıyor. Sokağı ile savaşan travestinin tedirgin şıklığına duyduğum empati ile o şamdanın, o mekandaki tedirgin şıklığı arasında gayet tabi doğrudan bir ilinti var.

MÜ: Tek bir şamdanın aynı zamanda umut veren bir yönü olduğunu düşünüyorum. Zarif bir objenin ışıklandırma fonksiyonunu düşünüyorum. Yaptığın calışma bir anlamda bu kamusal mekanı dönüştürüyor, izleyicileri durduruyor. Eğer tarihi referanslar cıkartılırsa, bu iş günlük hayatı sadece bir anlığına da olsa durduruyor diye düşünebilir miyiz? Bu seni tatmin eder mi?

TS: Kesinlikle eder.

Link: http://www.boltart.net/tayfun-serttas-ile-soylesi-bir-samdan-sayesinde-tarih-sehir-ve-sanat-uretimi-uzerine/

30 Aralık 2009 Çarşamba

made in here


TAYFUN SERTTAŞ
Yer Kavgası / Territory Dispute
27.12.2009 – 03.01.2010


‘İstanbul, onunla yaşayan kimsenin, istediği gibi yaşamayı başaramadığı bir kent olduğu için İstanbul’dur’.

Bir yıla yakındır teorik altyapısı üzerine düşünülen, tartışılan ve sürecin ritmini dinleyerek geliştirilen projebirlikte, kısaca P1, sanat kulvarındaki aktif söz söyleme yolunda ilk adımlarından birisini, sanatçı Tayfun Serttaş’ın ‘Yer Kavgası’ isimli yerleştirmesi ile attı.

P1, Galata civarını pilot bölge seçmiş alternatif bir sanatsal düşünce ve üretim platformu. Kendi içinde ise bir ‘sanatçı kolektifi ironisi’. Bu oluşum, farklılıkların yanyanadalığından eleştiri zeminini genişleterek güç almaya calışan bir enejiyle kuruldu. Ortak hassasiyetler üzerine söz söylemeyi önemseyen kişilerin sanat başlığı altında birbirini anlama çabasına dayandırıldı. Bu yapısı ile P1, kişisel deneyimlerin sanatçı duyarlılığı ile mümkün olabildiğince anti-kurumsal bir sistem içinde paylaşılabilmesine ve bu paylaşımların karşılıklı tartışılmasından doğan şeffaf bir yapıcı eleştiri ortamı.

Sanatçı Tayfun Serttaş’ın P1 için geliştirdiği ‘Yer Kavgası’ isimli yerleştirme, kişisel deneyimlerden damıtılmış özel bir alandan, kamusal alana sesleniyor. Proje, P1’in nuvelenmekte oldugu yer olan Galata’ya ve Galatalılara, daha genel anlamda ise kente ve çevresine duyarlı herkese birşeyler söylemeye odaklı. Yer Kavgası, kendi bağlamından ve mekanından kopartılarak, fonksiyonel açıdan bulunmaması beklenen bir otopark alanında yeniden kurgulanan pirinç bir salon şamdanından ibaret. Hayli eski bir Galatalı olan, bölgenin bu alandaki son zanaatkarı Agop Usta’nın imalatı olan şamdanla, hayli genç bir Galatalı olan Noa’nın otopark mekanı bu proje bağlamında yeniden kurgulanıyor. Böylelikle, geçmişten ve bugünden gelen ‘zenginliklerin’ birbirlerine karşılıklı olarak soruları sormaları hedefleniyor.

İstanbul’un birçok bölge de birden maruz kaldığı kentsel dönüşüm süreci, hali hazırda zaten kaotik olan bu şehri öngörülemez bir belirsizliğe götürüyor zihnimizde. Birbirimizi inkar etmememiz böylesi bir süreçte özel bir önem taşıyor. Bunun yolu, sürece etkili olan aktörlerin birbirlerini daha yakından tanımasından ve içeriden söz söyleyerek karşılıklı eleştiriye açık olmalarından geciyor. ‘Yer Kavgası’ bu anlamda hayli çarpıcı iki aktörü yan yana getiriyor. Galata’nın bugünkü dönüşümüne önemli etkisi olan gayrimenkul yatırım firması NOA’nin otopark alanında müze koşullarında aydınlatılarak sergilenen el işçiliği pirinç salon şamdanı, geçmiş ve gelecek algılarını adeta birbirleri içerisinde müzeliyor.

photo by Sevgi Ortaç

20 Aralık 2009 Pazar

YER KAVGASI / TERRITORY DISPUTE



Yer Kavgası

Kendime bir ‘ara yer’, bir de ‘ara nesne’ buldum. Ne kolay. Kent, başı sonu muğlak bir hayale daha şantiyelik ediyor. Arsızca yoksullaşıp, arsızca soylulaşıyor. Kötü ‘kader’. Bir kez daha ‘neyin?’ nerede duracağı, kimlerin kimlerle olacağı, nerenin nereye benzeyeceğini öngörme(me)k istedim. Bu, hem geçmişe, hem geleceğe dair bir öngörme(me) yılgınlığı.

Çünkü ben, bu kentle yalnızca vedalaşabiliyorum. Bir kente, onunla yaşarken veda etmek kolay değil. Bir kentin, toplumsal geleneğini ‘inkar’ üzerine kurması tesadüf değil. İnkar edenlerin ve inkar edilenlerin, birbirlerinin yerini alma çabası ironi değil. Bu, egzotik bir aşk romanı hiç değil.

Kentin ben de bıraktığı lekeler.
Benim, kente bırakacağım karşı lekeler.
Düello.

Kaygılarım hali hazırda bekliyorlar. Peki ya şimdi hangi yerlerin, kimler için daha ‘uygun’ olacağı. Neden burada herşeyin zamana ve mekana ‘direnmek’ zorunda kaldığı. Yeni iyiler ve yeni kötülerin kimlerden seçileceği. Sanatın metası ve değer balansı arasındaki ‘paganik’ çelişki. Kamusal olanın kamu faydası gözetmeksizin ‘kulvar’ olması. 7 Eylül 1955 sabahı semt sokaklarını tıkayan ‘değerli mallar’ koleksiyonu. Kentin, Aldığı göçler kadar verdiği göçleri de izleyebileceğim bir veri tabanı. Sokağı ile savaşan travestinin tedirgin şıklığına duyduğum empati. Bana oturduğun mahalleyi söyle, sana kim olduğunu ‘söyleyeyim’ klişesi. O sokağın ortasında sevgilime veremediğim bir veda öpücüğü. Ayrıca trajediye dokunmayın! İstanbul içinde trajedi olmadan bir şeye benzemez.

O halde bir katkı da benden; İstanbul, onunla yaşayan kimsenin, istediği gibi yaşamayı başaramadığı bir kent olduğu için İstanbul’dur.

Tayfun Serttaş sizleri son aldığı salon şamdanını görmeye davet ediyor
.......................................................................................

Territory Dispute

I found for myself an ‘in-between place’ and an ‘in-between object'. So easy! The city, once again, serves as a construction site for a confused dream of whose beginning and the end are equally ambiguous. Her poorness is impudent like her gentrification. The city becomes noble. Such a bad ‘destiny’. So once more, (I didn’t) want(ed) to foresee ‘what’ will stop where, who will be with whom, which place will look like which other place. This is my weariness of forecast about the past as well as the future.

The reason is ‘I can only say farewell to this city’. It is not easy to say good-bye to a city while living with it. It is not a coincidence that a city builds its communal tradition through ignorance. The attempt of the denier and the denied ones to substitute each other, is not an irony. And, this is not an exotic novel of love, at all.

The city traces over me
My traces over the city
Duel

My concerns are already waiting for me. And now? which places are ‘suitable’ for whom. Why everything at this city must ‘resist’ to time and space. By whom the recent good and new bad will be selected among. The ‘paganic’ paradox between commodity of art and its balance of worth. Becoming of the public space to a scene neglecting common utility. ‘Valuable goods’ collection blocking the district’s streets in the morning of September 7, 1955. A database that allows me to follow the incoming and outgoing migrations of the city. My empathy towards the uneasy elegance of the travesty who is fighting against her street . The cliché of ‘tell me your district, I will tell you who you are’. The good-bye kiss I could not give to my love in the middle of the street. Moreover, please do not touch the tragedy! Istanbul is nothing without the tragedy inside.

A contribution of mine: Istanbul is Istanbul for the fact that nobody living with her is able to live as he/she wants.

Tayfun Serttaş invites you to see his chandelier he has recently bought for his living room.

17 Aralık 2009 Perşembe

“İade-i Ziyaret”i, Ziyaret Vakti!

İade-i Ziyaret sergisi, bir grup sanatçının İstanbul’dan yola çıkarak Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan ve İran arasında yaptıkları meşakkatli bir karayolu serüveninin ürünü. Türkiye’den bakıldığında, her birisine farklı önyargılarla yaklaşılan dört ülke ile kurulan iletişim, sanatçıların yolculuklar esnasında meydana getirdikleri yapıtların içeriğini belirledi. İade-i ziyaret anlayışının hala geçerli olduğu kültürlerarası deneyimler, ziyaret edilen ülkelerde yaşayan sanatçıların karşı katılımlarıyla gerçekleşen olağanüstü bir kollektif sergi olarak karşımızda. Güncel sanat takipçilerinin bir süredir heyecanla beklediği İade-i Ziyaret sergisi 31 Aralık tarihine kadar DEPO’da görülebilecek. TAYFUN SERTTAŞ

Sona Abgaryan’ın “Hayal Kırıklığına Uğradım” isimli videosu, kendisinin de rol aldığı bir müzik klibinden meydana geliyor. Müziğini, yalnızca kadınlardan oluşan Ermeni punk grubu Pincet’in ürettiği çalışma da, Ermenistan’da artan din olgusunun günümüz sosyo-politik koşullarına olan etkisi sorgulanıyor.

Bazı güncel sanat sergilerini pragmatist fayda güderek beklerim. Kavramsal çerçevesini video sanatçısı Selda Asal ve Serra Özhan’ın çizdiği ‘İade-i Ziyaret’ de, duyduğum andan itibaren böylesi bir hisle beklemeye koyulduğum sergilerden. Önce gittiler. Bir süre tek tük fotoğrafların bilgisiyle yetindik. Yanı başımızdaki kayıp toprakların görmediğimiz türden manzaralarıydı bunlar. Gittikleri coğrafyalara turistik meta değeri ile bakmayacakları, kimseyi kimse ile boy ölçüştürmeyecekleri, egzotizme prim vermeyecekleri, körün gözüne çomak sokmayacakları aşikardı. Ancak bu kadar mı zihin açıcı olur! Adeta bölünerek çoğaldılar, katmerlenerek geri döndüler. Yurdumun aydınları, “senin de ninen Ermeniymiş, kimbilir gerçek adı neymiş, petrol de Bakü’den gelirmiş, Gürcülerin kızları güzelmiş, fakat İran gibi olmayalım” bağlamından çıkamayan bir bölgesel polemiği sürdüre dursun. Bu coğrafyanın “neresi?”, bugünün “hangi gün?” olduğuna adım atmak isteyenler ise bu sergiye bir iade-i ziyarette bulunsunlar. Hem geçmiş, hem bugün, hem de gelecek kurguları adına. En önemlisi, önümüzde bir bölge ve kültür sorunsalı varsa, bu dili bugün nereden kurmamız gerektiğini bir kez daha sorgulamak adına.

İki dönemli atölye çalışmasından oluşan projenin ilk ayağı, sanatçı Endam Acar, Selda Asal, Volkan Aslan, Fatma Çiftçi, Zeren Göktan, Deniz Gül, Gözde İlkin, Ceren Oykut, Gökçe Süvari ve Sophia Tabatadze’den oluşan kolektifin Nisan 2009’da Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan ve İran’ı ziyareti ile başladı. Proje, ziyaret edilen ülkelerden sanatçıların iade-i ziyaretleri üzerinden oluşturulacağı için ismini de kendi deneyiminden aldı. Kolektif kimi zaman kendilerine ayrılan minibüslerle kimi zaman trenle veya otobüsle ziyaret yolculuğunun orada ve o anda doğurduğu deneysel bir çalışmaya katıldı. Bu kolektiften doğan farklı düşünceler, birarada olmanın, paylaşmanın getirdiği farklı deneyimler, değişik malzemelerden doğan çeşitli anlatımlarla zengileşti. Fotoğraf, video, müzik, performans, resim, sosyoloji gibi disiplinlerden katılımcıların yolda giderken, durdukları, kaldıkları ve ziyaret ettikleri yerlerde ürettikleri çizim, fotoğraf, video, yazı, etkileşim ve konuşmalarından oluşan deneysel bir atölye yaratıldı.

Projenin ikinci ayağı ise ziyaret edilen ülkelerde tanışılan sanatçıların, Sophia Tabatadze, Nadia Tsulukidze, Ali Hasanov, Tsomak Oga, Sona Abgaryan ve Shahab Fotouhi'nin katılımıyla Temmuz 2009’da DEPO'da gerçekleşti. İşte bu iki dönem süresince ortaya çıkan işler, üretim sürecini anlatan geniş bir arşiv ve Gürcistan ‘Archidrome Contemporary Art Archive’ın video arşivinden bir seçki 31 Aralık tarihine kadar DEPO'da bizleri bekliyor.

Küratör Serra Özhan projenin nasıl bir ihtiyaçtan doğduğunu şöyle aktarıyor; “Kimlik alanları olarak sayabileceğimiz ülkeler arasında fiziksel sınırların dışında, ülkelerin birbirleriyle olan politik meselelerinden doğan, sınırı duvarlaştıran ikinci bir sınır daha var. Aşılmasının pasaportundaki milliyetine göre değiştiği ve vize alarak dahi geçmenin mümkün olmadığı bir duvar bu. Türkiyeli birinin komşusu Ermenistan’a veya tam tersi gecişine izin vermeyen politik bir duvar. Bir benzer sınır duvarı Ermenistan’ın doğu komşusu Azerbaycan’da mevcut. Fakat devletler tarafından kurgulanan tüm sınır engellerini “sınır dışı” bırakan önemli bir kültürel alışverişte var. Bunlardan biri de iade-i ziyaret. Batı Avrupa’dan farklı olarak, Ermenistan, İran, Azerbaycan ve Gürcistan’da da Türkiye’de olduğu gibi iade-i ziyaret kültürü hâlâ mevcut. Örneğin orada da, tanışmamış olsalar bile komşuların karşıklı ziyareti hoş karşılanıyor. Elinize bir paket tatlı alıp gidiyor ve ‘merhaba’ diyorsunuz. İşte bu proje, ülkelerin birbirleriyle olan kavgasına inat ziyaretini ve karşılığında iade-i ziyaretini almak üzere bir yolculuğa çıkıyor. Sınırların yarattığı fiziksel, politik ve düşünsel engelleri eleştirel olarak kırmanın yollarını arıyor. Bu anlamda sınırları sınırsız kılan, ortak kültürel bir değer olan iade-i ziyaret olgusu, bizim projemizin cıkış noktası.”

Peki neler mi var sergi de? “Kadınlara neden adet günlerinde kocaları tecavüz ediyor?” diye soran İranlı feministlerden, “hayal kırıklığına uğradım” diyen Ermenistanlı punklara, maddi yeterizlikler sebebiyle hiçbir zaman tamamlanamayan “Azerbaycanın Annesi” heykelinin, Ermenistan’ın ve Gürcistan’ın annesine nasıl göz kırptığından, bir Doğu fenomeni olarak güvercin sevgisi ve yetiştiriciliğinin, erkek egemen bölge kültürünü nereden sarmaladığına, Erivan’ın komünist gazete muhabirinin arşivinden toplanan fotoğraflardan, Almanların Nazi dönemi Wolkswagenlerine karşı, Sovyet döneminin kült otomobil olan Lada’nın komünizm sonrası kent sokaklarında yarattığı hafızaya ve Türkiyeli bir sanatçının sınırlar arasında bir ihlal nesnesine dönüşen yeşil pasaportunu kendi elleriyle dikmesine uzanan bir külliyatlar dizisi... Siyasi ayrımcılığın farklı tarihsel katmanlar arasına sıkışan fosillerine kulak asmadan, yanı başımızdaki bizleri tekil bir dille araştırmayı arzulayanlar ve kendi gündemini sorgulayanlar için kütüphane değerinde bir sergi.

Ermenistanlı sanatçı Tsomak Oga’nın “Ataerkilliği Ezmeye Geliyorum” isimli performansının çıkış noktası ezan sesi. Ezanı ilk kez bir erkeğin sesinden duyan sanatçı, “aynı dizeleri bir kadın okusa nasıl olurdu?” sorusundan yola çıktığı çalışmasını şöyle tanımlıyor; “Dinin kendisi fazlasıyla erkeksi ve ataerkilliğin sembolü olduğu için, bu düşünce anında bir tezatlık yaratıyordu. Eğer ezanı okuyan bir kadın olursa, ezanın barındırdığı iktidarı ve erkeksiliği yıkabilirim diye düşündüm. Bu performansımda, bir kadının sesinden okunmuş ezanın üzerine elektronik sesler ekliyorum ve sesi yükseltip azaltarak ezana benzemeyen yeni bir ritm üretiyorum. Şimdi benim elektronik kodlarım ataerkilliği ezmek için varlar. Eğer bu müziği Türkiye’de bir camide çalsam nasıl olur diye merak ediyordum. Şu an İstanbul’daki camim Dogzstar.”

AGOS / Sayı: 710 / 18 Aralık 2009