10 Temmuz 2014 Perşembe

herkes haklı.


Senaryonun toplamından daha çok konuşulan Çehov metinleri, Shakespeare repliklerinden sonra zehrini arkaik bir canavar gibi kusarak akıtan anti-özne, herkesin kendine hapis olduğu bir yerde atın özgürlüğüne kavuştuğu (bir Tarkovsky filmi olarak) Andrei Rublev tandansı, filmin en kısa ama en çarpıcı sahnelerinden birinde kullanılan Commedia dell'Arte maskesi, Dostoyevski'nin şöminede para yakan gözü kara budalaları ve uzayıp gidebilecek tüm diğer metaforlar silsilesi bir yana dursun, BENİM TEK NACİZANE ÖNERİM; Kış Uykusu'nu izledikten sonra "evet, şurada şöyle bir gönderme vardı" ruh haliyle çıkmayın bu filmden. 

Çünkü bunların hiçbir önemi yok. 

Çünkü bu filmde, 196 dakika boyunca yalnızca insana gönderme var. Yalnızca o koltukta oturup filmi izleyen 'size' gönderme var. Filmin başından sonuna kadar, aslında hep bir ağızdan 'sizinle' konuşuyor tüm karakterler.

Yönetmen olağanüstü, ilginç, inanılmaz, son derece çarpıcı bir hikaye sunmuyor, ki zaten mesele bu değil. Yönetmen size 'sizi' sunuyor. Bu yüzden, meselesi 'kendiyle' olanların filmi; Kış Uykusu. 

Benim kırıldığım sahnelere gelince; 

Her şeyi görmeyi, her ayrıntıyı yakalamayı kendine vazife edinen Aydın Bey, aslında filmin toplamında gündelik detayların hiçbirini hatırlayamıyor. 

"Siz benim kiracım mıydınız? Bilmiyordum."
"Kırılan cam kaç para tuttu? Bilmiyorum."
"Ödemeyi neden yapamadığınızdan haberim yok."
"10 kilometrelik yolu yürüyerek mi geldiniz? Bilmiyordum."

Aydın Bey bir bunak değil, yalnızca hatırlayamıyor, bu nedenle bilmiyor. Filmin toplamında Aydın Bey ile en çok burada empati kuruyorum, gündelik detayların hiçbirini hatırlayamamakta... Hayli basit konularda istisnasız olarak takılmak, dış dünya ile birey arasındaki yabacılaşmayı en kırılgan (hafıza) noktadan deşifre ediyor. Gündelik yaşamın gerektirdiği bilgi akışına karşı, çaresiz düşmek.  

Felsefenin, reel politik'e karşı içine düştüğü çaresizliği anlatmanın daha ince bir yolu olabilir mi(?) ya da Batı Avrupa'nin 'Aydınlanma Çağı'ndan itibaren kendi bölgesinde dahi içine düştüğü yalnızlığı? 

Başrolünde hissettiğim tartışma ise ilk başta hiç anlaşılmayıp, hatta izleyiciye 'ne saçmalıyor bu kadın?' dedirtmeyi başardıktan sonra, Necla'nın yaşam öyküsünde karşılığını bulan; 'kötülüğe kayıtsız kalmak'. Necla'nın kötülüğe karşı kayıtsızlık önermesi filmin ilerleyen dakikalarında açıklığa kavuştukça, onunla beraber içimden fısıldayarak "bazen, af mı dilesem?" diyorum. Maruz kaldığı kötülüklere karşı hiçbir şey yapmayarak tepki verme düşüncesinde olan Necla, daha da ileriye giderek 'özür dilemeyi' aklından geçiyor, ve en zoru belki de 'ya seni öldürse bu kötülükler, önemli değil mi?' sorusuna karşılık 'değil, gerçekten yalnızlıktan daha kötü değil' dediği noktada sahne düğümleniyor. İçim düğümleniyor. Çünkü bazen gerçekten önemli değil. 

O sınıra gelmek ise hiç kolay değil. 

Filmin toplamında herkes hapis. Aydın Bey dünyanın her köşesinden gelen konuklarına ev sahipliği yaparken kendisi İstanbul'a gidemiyor, kardeşi Necla pazara gitmiyor, karısı odasından bile çıkmıyor, en yakın dostları Suavi Bey sürekli çiflikte olduğundan yakınıyor... 

Aslında herkes kış uykusunda.

Filmde hemen hemen tüm karakterler söyledikleri ve savunduklarıyla çelişiyor. Necla 'kötülüğe karşı koymama' düşüncesini benimserken kırılan bardakların parasını temizlikçinin maaşından kesmeyi planlıyor; Aydın Bey paraya önem vermediğini hissettirmeye çalışıyor ama otelde kalan müşterilerin dahi ödemeyi yapmadıklarından şüphelenecek kadar paranoyak; Nihal kendi ayakları üzerinde durabilme, yalnız başına bir şeyler yapabilme arayışında, sıkıştığı tüm noktalarda 'ya sen git, ya da ben' diyor, çalışmaktan bahsediyor ama hazıra konmak işine geldiğinden yıllarca bunu yapmamış ve yapacak gibi de görünmüyor... Fakat tüm bunlara karşın, çıkış yok.

Şimdi biz bu hayatta en çok Aydın mıyız, Necla mıyız, Nihal miyiz diye düşünürken hepsinin ortasında boğulmak var... 

Hepsi aynı "insan" çünkü. Hepsi haklı. 

Ondan olacak, film bitmiyor. Hatta asıl film, sinemadan çıkıp kalabalığa karıştıktan sonra başlıyor. Yusuf Atılgan'ın "sinemadan çıkmış insan"ı oluveriyorum bir anda, Bodrum'da 40 derece bir yaz gününde olmak farketmiyor, cıvıltı beni içine çekmiyor, askine itiyor, derhal eve dönmek istiyorum. Etrafta içkilerini yudumlayan kayıtsız kalabalığın arasından gölge misali geçerek, kendimi odaya kapatıp, klimayı en soğuk seviyeye getirdikten sonra yastığa başımı koyup, örtünün altında kıvrılıyorum... Kış uykusuna dalıyorum.

Haklılığın üzerine, biraz daha fazla düşünebilmek için.

Hiç mi üşüyen yok? 

7 Temmuz 2014 Pazartesi

HALEP


Cebimizdeki üç kuruş parayla öğrencilik yıllarımızın en yakın-uzak durağıydı Halep. Her antropoloji öğrencisinin uçarı egzotik meraklarını cezbeden mucizeler diyarıydı. Bir nevi, biz yeni yetme backpack'lilerin Varanasi'siydi o yıllarda... Bir çoğumuzun ilk yurtdışı deneyimi Halep'ten başlasa gerek, benim öyle değildi, fakat sonradan bu kenti tüm diğerlerinden ayıran - çevresindeki kentleri tanıdıkça - bazı ayrıntıları not etmeye başladığımı anımsıyorum.    

Benim Doğu Akdeniz'im, Halep'ten başlardı. 

"... ama Akdeniz'e kıyısı yok" demeyin sakın, ruhsuz bir Arap kentinden ziyade daracık sokakların kesme taş mimariyle şekillendiği gerçek bir Akdeniz agorasıydı Halep. Helenistik Dönem'den beri korunan ızgara kent planıyla, hiçbir yüzyılda işgal edilemeyen kalesiyle, sabun kokulu sokaklarında yankılanan dillerle, bir porsiyon istediğinizde yanında tüm mezelerin önünüze serildiği sofralarıyla, ipe asılan ekmekleriyle, labirent çarşılarıyla, doğduğu günden son nefesine kadar o çarşılarda yaşayan zanaatkarlarıyla, ibadethaneleriyle, çoluk çocuk o ibadethaneleri dolduranlarla ama en çok sizle konuşurken zeytin gözlerinden ışık saçan insanlarıyla, Doğu Akdeniz'in neredeyse hiç dokunulmadan bugüne ulaşabilen yegane kalesiydi. Gentrification bir yana dursun, dünyanın en eski akıl hastanesine ev sahipliği yapan Halep'te zaman, iflah olmaz deliye "neredeyim?" sorusunu sorduracak kadar askıdaydı.

O günlerde, "heralde her yer Halep gibi" demiştim. Doğu Akdeniz'de Halep kadar zamana direnmeyi başarabilmiş bir kent daha olmadığını, çok sonra farkedecektim. 

Ondan olacak, bu büyülü kentin bir beş yıldızlı oteli dahi yoktu. Ucuz hostellerde kalınırdı. Bir de tüm heybetiyle Baron Otel, (Atatürk'ün de konakladığı otelin İstanbul'daki karşılığı Pera Palas olmalı) gıcırdayan kapılarıyla zaman tüneline açılır ve konuklarına kentin tüm sırlarını fısıldardı. Osmanlı Dönemi'nden, Fransız kolonyalizmine, Arap Ulus Devrimi'nden, Esad veliahtlığına Halep'in tüm dönemlerinden bir şeyler sinmişti bu otelin duvarlarına, akşam serinliğinde lobisinde buluşan Halepli müdavimleri için bir 'otel'den fazlasıydı, yalnızca yabancılar için değil. Zaman 'en hızlı' o lobide akar, Halep dünyaya, o lobiden açılırdı... Vaktiyle burada Şark Ekspres'i yazan Agatha Christie'in anısına o lobide bir acı kahve içmekten fazlasını yapamamıştım.  

Ama kendime bir söz vermiştim, eğer bir gün mesleğim ve param olursa mutlaka Halep'e tekrar dönecek, Baron Otel'in en güzel odasında kalacak, tüm zamanımı o lobide geçirecek, Halep üzerine yazılmış en güzel yazıları yazacak, bütçem yeterli olmadığı için bahşiş bile bırakamadığım o yakışıklı garsona, yüklü bahşiş bırakacaktım!  

Sonra sözümü unuttum. 

Sonra Halep vuruldu. 

'Bin ömür geçse, taş yerinden oynamaz' dediğimiz Halep'te, taşlar öyle bir oynadı ki yerinden, inanamadık. Ben artık harabeye dönen Doğu Akdeniz kentlerinin arkasından... Fakat hiçbir kentin arkasından, Halep'te duyduğuma dair bir utanç duymadım. Bu kez pasaportunu taşıdığım devlet, göz göre göre, sayısız seçenek daha masadayken, üstelik o kenti kurtaracak imkan varken... Kurtarılmadı. UNESCO'ya rağmen, yüce dünya kamuoyuna rağmen, Birleşmiş Milletler'e rağmen, NATO'ya rağmen. Yapılmadı. 200-300 kişilik çetelerin insafına terkedildi KOCA HALEP! Dahası; yıkıma ortak olundu, para gönderildi, silah gönderildi, terörist gönderildi, cephane gönderildi. Laneti gönderenlerin üzerinde, sonsuza dek. 

Hayatım boyunca Halep üzerine bir şey daha yazamam sanıyordum, fakat Aris Nalcı T24'teki köşesinde bir tercümeye yer vermiş bugün. Beyrut'da psikolojik ve fiziksel olarak çöküntüye uğradığım günlerdeki tek gerçek yakınım, her aşamada kahrımı çeken Halepli sevgili arkadaşım Vahakn'ın babası, Manuel Keşişyan'ın Halep'in bugününe dair bir yazısı.

Yorumlayacak mecalim yok, 
Utançtan başka sığınacak yer yok, 
O yazıdan devam edelim;

..............

Gözlerin Kapalı Yürü Halep Sokaklarında 

Aris Nalcı

Dünyada 7 milyon Ermeni'nin yaşadığı tahmin ediliyor. Bunların sadece 1 milyonunun doğru dürüst Batı Ermenicesi konuştuğu ve yazdığı söylenir. (Ermenistan Doğu Ermenicesi olduğundan dışında bırakıyorum). Yok olmakta olan diller listesine giren Ermenice'yi okuyup yazabilenlerden olduğum için şanslı hissettiğim zamanlardan biri... Bu dil; Ermenice, biz dünyanın dört bir yanına dağılmış olanların ortak bir lisanda, bilgi alışverişinde bulunabilmesini sağlıyor. 

Suriyeli gazeteci arkadaşım Vahakn Keşişyan'ın babası Manuel Keşişyan'ın Halep'ten yazdığı bir makaleyi de bu şekilde anadilimde okuyabilme lüksüne sahibim işte. Ama okuduklarım pek de iç açıcı değil. Belki de yakın zamanda Halep'i terk edecek olan son ailelerin de ruh halini anlamamıza yardımcı olacağını düşündüğüm için dün gece oturup tercüme ettim.

Manuel Keşişyan'ın CivilNET'te Ermenice yayınlanan 1 Temmuz 2014 tarihli Halep notlarını paylaşıyorum.


GÖZLERİN KAPALI YÜRÜ HALEP SOKAKLARINDA

Gözlerin kapalı yürü Halep sokaklarında, ki kendini hala insan olduğuna kandırabilesin.

Halep'te doktor aramayasın, hepsi ama hepsi gittiler, hem de ilk gidenlerden oldular.

Hipokrat yeminlerini unutarak veya unutturarak.

Kendilerinden rica ederim bana “Gittiğimiz yerde insanları tedavi ediyoruz. Biz insan doktoruyuz” demesinler.

Bu kelimeleri söylemesinler, ki zavallı Halep utanmasın.

Belki hakları var bunları demeye; değil mi ki Halep'te insan kalmadı!

Biz geride kalanlar basit insan kılıklı yaratıklarız ve insanlık haklarını istiyoruz, Halep sokaklarının tanıklarıyız!

Gözlerin kapalı yürü Halep sokaklarında.

Ki yarı yıkık veya tamamen yok olmuş binaları görmeyesin.

Ki Halep'in kirli sokaklarını görmeyesin.

Ki her dakika aşağılanmış hissetmeyesin.

Ki görmeyesin genç- yaşlı, kadın erkek su taşıyanları.

Onlar ki her gün saatlerce sıra bekledikten sonra ertesi gün su taşımanın farklı bir yolunu icâd ederler. Hepsi, tahta ve plastik kuruların içerisine sıkıştırdıkları kova ve şişeleri eve giden uzun yolda daha kolay taşıyabilmek için.

Bu küçük 10 yaşındaki kızı görüyor musun?

Allahını seversen kapa gözlerini ki görmeyesin.

Su dolu kovaları koyduğu sandığı yokuş yukarı daha kolay taşıyabilmek için sandığa doladığı ipi beline geçirmiş çekiyor. Bu kıza ne isim vereceksin peki.

Bu manzara karşısında hala 'insan tedavi eden' doktorların burada bu 'hayvanat bahçesinde' mi kalacaktı.

Ayıp değil mi?

Diyorlar ki su krizi çözülecekmiş. Hatta bazı mahallelerde su varmış zaten ama binanın üst katlarına çıkacak kadar değil. Eğer elektriğin var ise ve senin suyu yukarı basacak makinen de var ise o zaman suyun olabilir.

Yoksa en fazla birkaç kat taşıyacaksın su dolu kovaları.

Zararı yok.

Ona da alışırsın.

Bir gün evinin musluklarından su aktığında şaşırabilirsin ve muslukları kapatıp belki de kova taşımaya devam edeceksin.

Hatırlar mısın?

Elektrikler ilk kesildiğinde, bir ay kadar bekledikten sonra gecenin bir saati elektrik gelmişti.

Ne yapmıştın?

Kalktın...

Ve ışığı kapattın...

Korktun.

Çünkü karanlığa alışmıştın.

Nasıl ki şimdi nesiller 'okulsuzluğa' alışıyor. Tembelliğe, hırsızlığa, cinayete, karanlığa, su taşımaya, mermilerin ıslığına, patlayan bombalara ve askeri hava üslerinden yerleşim yerlerine atılan varil bombalarının seslerine...

Bunların hepsini duymamak ve alışmamak için kulaklarını da kapa..

Bugünkü Halepli tüm bunlar bittikten sonra (eğer ki biterse), tüm bunları arayacak ve bulamadığı zaman tekrar yaratmaya çalışacak.

Gözlerin kapalı yürü Halep sokaklarında, ki dünkü zanaatkarları ve sanatçıları sokak köşelerinde sebze, sigara ya da 'khorovadz' (Ermenice kebap) satarken görmeyesin.
Gözlerin kapalı yürü Halep sokaklarından, ki sayısız dilenciyi, çöp karıştıranları (kim bilir ne arıyor?) görmeyesin. 
Ki görmeyesin aç kalan köpeklerin ölülerini.
Ki görmeyesin insanlarla birlikte yürüyen ve günden güne sayıları artan karnı tok yürüyen köpekleri.
Nereden de getiriyorlar şu nadir köpekleri.
Gözlerin kapa, çünkü sokaklarda; su taşımaktan kamburlaşmış yaratıklar, somurtuk, gülümsemeyi unutan yüzler, umudunu kaybetmiş ama umuda olan özlemle yaşayan yüzler göreceksin.
Doktorlar dönmesinler!
İşsiz kalacaklar.
Halep'te hasta kalmadığından değil, (Evelallah hepimiz hastayız) ödeme kabiliyetimizi kaybettiğimizden.
İyi bir haber de vereyim. Yakın zamanda ülkenin başbakanı Halep'i ziyaret etti ve hükümet adına 80 yeni kuyu kazılacağına söz verdi. Halep'in her semtinin bir kuyusu olsun diye.
Halepliler sevindiler.
Haleplilerin sevinci, ancak ve ancak başbakan Haleplileri tedavi etmek için 80 kemik doktoru (veya veteriner de olur) yollarsa tam olur.
Biliyor musunuz yanlış nerede?
En büyük yanlış tüm bunlara alışmamak ve insan kalmakta...
Bunların hepsine bir nokta konulduğunda yeniden şekillenmiş ve değişmiş çevrende nasıl yeni bir yaşam kuracağını hayal etmekte.
Eğer sen hala insan kalırsan...

Manuel Keşişyan

24 Haziran 2014 Salı

Trans, güzel? "Miss Trans of Turkey" üzerine notlar.


Türkiye'nin artık bir trans güzeli var; Yankı Bayramoğlu.

Öncelikle bu ismi bir köşeye kaydedelim, çünkü Yankı Bayramoğlu Türkiye'nin juri huzurunda kamuya duyurulan ve oylama yoluyla seçilen ilk transseksüel güzeli. Yeni bir anlam dünyasının ilk ikonu. Bugün pek anlaşılmasa da, seneler sonra sık sık referans vereceğimiz bir isim. Aldığı ödülü nefret suçlarına kurban giden bütün lgbtt'lere ithaf edecek kadar politik, Trans Onur Yürüyüşü'ne tacıyla katılacak kadar öncü, tacının sorumluluğunu hayat boyu taşıyacak kadar göz kamaştırıcı.

Seneler boyunca şiddet pornosunun vazgeçilmez özneleri olarak görsel kültürde suistimal edilen transseksüel bireyler, bugün 'güzellikleriyle' görünür olmak istiyorlar. İşte bu noktada, günlerdir süregiden 'hayırlı' bir tartışma da vuku buluyor. Tartışma transseksüeller arasında.




Yer yer dahil olduğum ve takip ettiğim tartışmanın iki ekseni şöyle;

Muhalif grup: Kesinlikle böyle bir yarışmaya karşı. Heteronormatif kalıplar üzerinden belirlenecek bir 'güzelliğin' translar üzerinde kriter olarak kullanılmasını sorunlu buluyor. Yarışmanın ideal güzeli değil, toplumsal normlara karşı gelen 'güzeli' seçmesi gerektiğine inanıyor. Bu bağlamda yarışma bir ironiye dönüştüğü noktada önemli, dönüşemediği noktada riskli görülüyor. En çok dillendirilen kaygı ise böyle bir yarışmanın 'sisteme alet olma' riski taşıması. Sanki sistem, trans bireyleri 'güzelleştirmenin' peşindeymiş gibi..

Katılımcı grup: Kesinlikle yarışmayı destekliyor. Bu güne değin, maruz kaldığı en vahim koşullar altında temsil edilme 'şansı' yakalamış bir kitlenin, kendi temsil kültürünü yaratmasından yana. Mücadelenin yalnızca üçüncü sayfa haberleri üzerinden değil, bütünlüklü bir varoluş savaşı olarak farklı kulvarlarda da verilmesi gerektiğini savunuyor. Bu grubu oluşturanlar daha genç ve heyecanlı aktivistler, haliyle kendini uzun yıllar sol söylem üzerinden tanımlamış aktivistlerle aralarında bir mesafe var, liberal kültüre daha yatkın, kendi fırsatlarını yaratmaya daha açıklar. Daha okunaklı bir dille yazıyorlar ve onlar için öngörülen 'küskün aktivist' kalıplarına sıkışıp kalmak istemiyorlar.

Her açıdan ikinci gruba yakın durduğum için birkaç not eklemek istiyorum.

Geçtiğimiz haftalarda enterasan bir güzellik yarışması Beşiktaş Kültür Merkezi'nde, İstanbul'da yaşayan Filipinli kadınlar arasında gerçekleşti. Programı, Filipinli göçmen kadınları uzun yıllardır takip eden arkadaşım Köken Ergun sunduğu için bu kadınların 'güzellik hevesini' bir kez daha sorgulama fırsatı buldum.. Güzellik Yarışması, kadınlar arasında bir sosyalleşme aracı olarak işlev görüyor, onları birbirlerine yaklaştırmanın yanında, içinde yaşadıkları toplumla tanışmalarını hızlandırıyor. Bu kadınların hepsi, gündelik hayatlarında temizliğe giden göçmen işçiler. Fakat yılda bir kez olsun, işçi kimliklerini bir kenara bırakıp 'güzellikleriyle' yarışıyorlar ve sayıları kaç olursa olsun, gittikleri her yere bu organizasyonu taşıyorlar... Üstelik Filipinliler, genetik yapılarından ötürü Batı dünyasının öngördüğü güzellik kriterlerine pek uymuyorlar. Olağanüstü bir varoluş yöntemi!

Böyle bir ortamda, senede bir kez olsun hakkı verilerek yapılan bir güzellik yarışması neden trans bireylere çok görülüyor(?) demeyeceğim. Ancak argümanımız neoliberal dünyanın göçmenlere, işçilere ya da transseksüellere dayattığı koşullar ise, GÜZELLİĞİN, tüm bu kavramlardan çok daha eskiye dayandığının altını çizeceğim.

Kendini topluma 'malzeme etmek' diye bir şey yok. Bugün gerçekleşen onur yürüyüşlerinden, panellere, sokak gösterilerinden, imza kampanlayarına kadar yaptığımız aktivitelerin tümü, toplumun geri kalanına kendimizi ifade etmekle ilgili. Bu bağlamda güzellik, belki de en fazla talip olunması gereken alanlardan biri.

Üstelik aldığım duyumlara göre Yankı Bayramoğlu, pek yakında Tayland'ta gerçekleşen 'Dünya Trans Güzellik Yarışması'nda Türkiye'yi temsil edecek! 'Miss Trans of World' olarak Türkiye'ye dönmesinin kime ne zararı olabilir? Emin olalım, faydası var.. Senelerce verilmiş güç bela bir mücadelenin en zarif zaferlerinden biri olarak. Yalnızca bizlere değil, Yankı'nın şahsına hiç değil, toplumun geri kalanının anlam dünyasında 'güzele duyulan hayranlığın' kalıcılığı var. Tarihini 'güzellikle' yazanlara kutlu olsun!

'Çirkin kadın feminist olur' algısını yıkmaktan,
daha güzel ne olabilir ayrıca?

POZİTİF TEMSİLİN GÜCÜNE İNANALIM.

15 Mayıs 2014 Perşembe

Not fate. Nor accident. This is systematic murder. #SOMA


Not fate. Nor accident. This is systematic murder.

Union Square Park - NYC / 15 May - 19:00

We are gathering to demand justice and say “Not fate, nor accident. This is systemic murder.” 

More than 700 mine workers were trapped in the Soma coal-mine yesterday, 282 workers have been reached dead as of now. They join the 270 people who died in work-related accidents in the first three months of 2014. Hundreds are still unaccounted for.

A parliamentary proposal of investigation about the working conditions in the Soma coal-mine proposed by the opposition parties was refused just two weeks ago, on April 29, by the majority votes of AKP deputies.

According to International Labor Organization (ILO) figures, Turkey ranks first in Europe and third in the world for fatal work accidents. The ILO says 18 out of 100,000 insured laborers die every year in work accidents, seven times greater than the EU average of 2.5.

Those who are fortunate enough to live hardly face brighter prospects. More than a million subcontracted workers in the private and public sector work without job security, deprived of their right to join unions and participate in collective bargaining.

Millions more work as minimum-waged laborers, making 846 TL [US$400] per month, below the official hunger limit of 1,200 TL per month.

Coal miners are expected to die in this land of cheap labor and expendable lives. "Dying," Turkish PM Erdogan declared following a 2010 explosion that killed 30 workers at a Zonguldak mine, "is the fate of the coal miner." "Those who enter this profession should be aware of its risks."

Not fate. Nor accident. This is systematic murder. #SOMA 




10 Mayıs 2014 Cumartesi

10 Nisan 2014 Perşembe

"Cemetery of Architects" (documentary) Studio-X Istanbul

‘Cemetery of Architects’ / Studio-X Istanbul 

During January 31st - March 28th, Studio-X Istanbul hosts Tayfun Serttaş's exhibition ‘Cemetery of Architects’ and the launch of his book ‘Trilogy of the Deserted City’. 

As its second project during January 31st - March 28th, 2014, Studio-X hosts Tayfun Serttaş's exhibition, "Cemetery of Architects" in which the artist examines the relationship between the physical identity of urban space and the individual through an archive. Studio-X, an initiative of Columbia University, is founded in Istanbul in December 2013 with leading support from Borusan Holding. The exhibition, eponymous with an installation by the artist, brings together works that problematize the impact of historic interruptions on Istanbul's cultural map. In "Trilogy of the Deserted City", to be launched in parallel to the opening, the artist shares with the viewers the background of three different projects in which the same historic problem is attempted to be resolved through various media and methodologies. "Cemetery of Architects" exhibition is supported by a six-week public programming under the heading "half-century before, half-century after". 

Cemetery of Architects

Architectural inscriptions, which could be read on the corners of buildings in Istanbul in the last quarter of the 19th century, evidence the parallel development of the identity of the individual to modernism. Instead of the anonymous architecture of the period before Westernization, these individual architects felt the need the work on their own, playing a role in forming a professional community in a contemporary sense. In contrast to traditional palace architects, supported by the state, the architects of apartment buildings that primarily work within narrow urban lots give direction to civil architecture with their minor activities. As the empire enters a period of Westernization, the cultural rights provided by the rescript of Gülhane and the land cleared by the 1870 Pera fire opened up the path to the building of apartment buildings that was necessitated by the new life style; Istanbul's urban identity is almost re-created with the eclectic style of architectural structures that arose from the synthesis of the European and the Ottoman in the short span of fifty years.

The modernization of the Republic that refused to take as its heritage previous formations of modernity and the moving of the capital city to Ankara stopped the most revered client—the state—from receiving services of projects and design from the industry of architecture, preparing the ground for the architectural interruption experienced in Turkey. The policy of Turkifying the economy that began in the period of the Party of Union and Progress would extend into the early Republic, revising architecture as an area to be conquered. Through the system of thinking that was on the background of the First National Architectural Movement, the re-capturing of this area that was dominated by "others" in the period of the Westernization of the Ottomans was as crucial as the "independence of the country." The ideology that dictates the re-construction of the concept of the architect through national identity consequents in the absolute erasure of civil architectural heritage and the actors from shared memory.

Cemetery of Architects proposes to open up to discussion the buildings of the period, some of which are destroyed within plans of urban transformation, through their architects beyond nostalgia and local exoticism as legitimate and indispensable actors with the tools of contemporary research.

Cemetery of Architects is supported by Silkar Mining and Trading Corporation and Tabanlıoğlu Architects.