Tayfun Serttaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tayfun Serttaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
17 Nisan 2026 Cuma
5 Mart 2026 Perşembe
"Sanata Yön Veren Kadınlar", 1. Bölüm @beIN İZ'de
"Sanata Yön Veren Kadınlar", 1. bölümüyle bugün, saat 22:15'te beIN İZ'de.
"Sanata Yön Veren Kadınlar"ın ilk bölümünde odağımızda, Türkiye’nin ilk kadın stüdyo fotoğrafçılarından Maryam Şahinyan var. Beyoğlu’ndaki Foto Galatasaray arşivinden hareketle, onun objektifinden bir dönemin toplumsal hafızası Tayfun Serttaş'ın katkılarıyla yeniden okunuyor.
Etiketler:
Foto Galatasaray,
Maryam Şahinyan,
Tayfun Serttaş
21 Kasım 2020 Cumartesi
4 Kasım 2020 Çarşamba
16 Haziran 2020 Salı
15 Haziran 2018 Cuma
'Başkalarının Mutluluğuna Bakmak' / Orhan Cem Çetin - IstanbulArtNews
'Başkalarının
Mutluluğuna Bakmak'
Bir
fotoğrafçının herhangi bir nedenle gizli tuttuğu, sergilemediği, kendisine
sakladığı, belki fotoğrafların içinde görünen kişilerin üçüncü şahıslarla
paylaşılmasına rıza göstermedikleri çalışmalarını sergilemeye hakkımız var mı?
Orhan Cem Çetin
Tayfun Serttaş’ın “Flashblack” başlıklı sergisini
son günlerinde ziyaret etme fırsatı buldum. Serginin twitter duyuruları ilgimi
çekmişti. Serttaş’ın yıllardır yaptıkları zaten, tanışmamıza vesile olan Stüdyo
Osep’ten bu yana, ilgimi çekiyor.
Serginin başlığı ayrıca davetkar. İyi ki Türkçe
versiyonu da kullanılmaya kalkışılmamış. Bu kadar incelikli ve derin bir sözcük
oyunu mümkün olmazdı. ‘Flash’ malum, fotoğrafçıların standart ışık kaynağı. Aynı
zamanda, ani ve güçlü bir ışık patlaması, ayrıca aniden ortaya çıkartmak,
yüzüne çarpmak anlamına da geliyor. ‘Black’ ise malum, fotoğrafın temeli. Fotoğraf,
beyazın üzerine siyahın düşürülmesiyle başladı ve mümkün oldu. Karanlığı, karanlık
odayı, kara çalmayı da hatırlatıyor. Tüm bunların toplamının ortasında yükselen
‘flashback’, yani geçmişin tüm şiddetiyle aniden hatırlanması çağrışımından söz
etmeye bile gerek yok.
Sergiyi Tayfun Serttaş’la birlikte izleme ve ilk ağızdan
motivasyonunu, niyetini, bu işi nasıl konumlandırdığını dinleme fırsatı buldum.
Serginin ana parçası, - Serttaş’ın 2011 yılında
insanüstü bir çabayla konservasyonunu gerçekleştirerek Foto Galatasaray projesiyle ortaya
çıkarttığı - stüdyo fotoğrafçısı Maryam Şahinyan arşivinden seçilmiş,
kartpostal boyutunda, tam 11 bin adet siyah-beyaz baskıdan oluşan, anıtsal
boyutlarda bir duvar yerleştirmesi. Sergiye ev sahipliği yapan PİLEVNELİ’nin
üç kattan da izlenebilen yekpare bir duvara sahip olması büyük şans.
Yerleştirmenin İstanbul özelinde Türkiye’nin
geçmişine dair neyi görünür yaptığı ve Şahinyan’ın kişiliği hem “Flashblack”
hem de Foto Galatasaray hakkında kaleme alınan başka yazılarda yeterince tartışıldı.
Ben fotoğraf disiplini ve sanat bağlamında başka bir
noktayı tartışmaya açmak niyetindeyim. Her ne kadar Tayfun Serttaş konuşmamız
sırasında “Flashblack” işini Stüdyo Osep ve Foto Galatasaray çalışmalarıyla bu
anlamda hiçbir şekilde ilişkilendirmek istemediğini vurgulamış olsa da dışarıdan
bir bakış ister istemez bir dizge görüyor. Bana kalırsa, bu dizge üzerinden
yürüyerek son işin hangi düzlemde ele alınması gerektiğini daha rahat konuşabiliriz.
Konu, bir fotoğrafçının arşivinin, hatta hayatının,
varoluşunun bir sanat mekanında sergileniyor ve altına başkasının imza atıyor
olması.
Bu oldukça kafa karıştırıcı bir durum. Stüdyo Osep
sergisi sırasında beni özellikle sarsan durum, o tarihlerde hayatta olan ve
açılıştan itibaren serginin yer aldığı NON Galeri’den hiç ayrılmayan Osep
Bey’in sergiyi kendisi açmış gibi davranıyor olmasıydı. Belki de ben öyle
hissettim ama bu duygu bana da sirayet etmiş; sergi vesilesiyle hazırlanan kitabı
müellifi olan Tayfun’dan önce Osep Bey’e imzalatmıştım. Hatamı sonradan fark
edip Tayfun’dan özür dilediğimi ve kitabını ona da imzalattığımı hatırlıyorum.
Bu arada Serttaş’ın yaptığı işleri olağanüstü
kıymetli ve saygıdeğer bulduğumu, özellikle “Flashblack” karşısında yaşadığım
izleyici deneyiminin çok ama çok sarsıcı olduğunu belirtmeliyim. Mevcut
tartışma kesinlikle işin değeriyle ilgili değil. Daha çok işin nasıl okunacağı
ve Serttaş’ın yaratıcı dokunuşunun nerelerde aranacağıyla ilgili.
Fotoğrafın kendi kısa tarihine baktığımızda başkalarının
fotoğraflarının sergilendiği vakalar görebiliyoruz. Benim ilk aklıma gelen
Sherrie Levine’ın ünlü işi “After Walker Evans” (“Walker Evans’ın Ardından”)
oldu. Levine 1981 yılında New York’ta sergilediği seride Walker Evans’ın bir
sergisinin katalog sayfalarını fotoğraflayarak elde ettiği röprodüksiyonları,
başkaca hiçbir işlem yapmadan kendi imzasıyla sunmuştu.
Sanatçı özellikle orijinallik, sanatçı kimliği, müellif (telif sahibi) ve erkeklerin baskın olduğu bir sanat tarihi dökümünü tartışmaya açmak için takındığı bu tutumu başka fotoğrafçıları kopyalayarak sürdürdüğü gibi, resim ve heykel gibi diğer disiplinlerde de tekrarladı. Levine’ı kavramak için onun kimliğiyle birlikte kopyaladığı isimlerin kimliklerini ve sanat dünyasında işgal ettikleri yerlere bakmak gerek.
Sanatçı özellikle orijinallik, sanatçı kimliği, müellif (telif sahibi) ve erkeklerin baskın olduğu bir sanat tarihi dökümünü tartışmaya açmak için takındığı bu tutumu başka fotoğrafçıları kopyalayarak sürdürdüğü gibi, resim ve heykel gibi diğer disiplinlerde de tekrarladı. Levine’ı kavramak için onun kimliğiyle birlikte kopyaladığı isimlerin kimliklerini ve sanat dünyasında işgal ettikleri yerlere bakmak gerek.
Bir başka vaka da son yıllarda çokça konuşulan
Vivian Maier külliyatının, belki de fotoğraf tarihinin en sürprizli buluşu
olarak ortaya çıkmasıdır. Bir ‘mürebbiye’ olan Maier, bugün hayranlıkla izlenen
fotoğraflarını
izin gününde sadece çekmiş, çoğunun banyo işlemini bile yapmamış
ya da yaptırmamış, dolayısıyla fotoğraflarının büyük bölümünü kendisi hiçbir zaman
görmemiş. Belli ki sergilemeyi de aklından geçirmemişti. Kirası
uzun süre
ödenmeyen
bir deponun boşaltılması ve içeriğinin mezatla satılması sırasında
ortaya çıkan, binlerce makara orta format negatiften oluşan arşivi görünür
yapanlar da başta sanat dünyasından kişiler değildi.
Çağdaş Alman fotoğrafçı Thomas Ruff’un,
bilgisayarında spam mail eki olarak biriken jpg görüntüleri ve Google Street
View’dan aldığı ekran görüntülerini kendisine mal ederek sergilemesi, verimli
tartışmaların kapısını aralayan işler arasındadır.
Bir başka örnek, 1800’lerin sonlarında New
Orleans’ta yaşayan ve hayatı boyunca gizlediği seks işçisi portreleri ölümünden
sonra ortaya çıkarılan Ernest J. Bellocq’tur. Hayattayken endüstriyel fotoğrafçı
olarak bilinen Bellocq’un gizli arşivini bulup titiz bir çalışmayla ortaya
çıkaran, yine bir başka fotoğrafçı, Lee Friedlander olmuştu.
Bu bağlamda şu soruyu sormamız
gerekmez mi; bir fotoğrafçının herhangi bir nedenle gizli tuttuğu,
sergilemediği, kendisine sakladığı, belki fotoğrafların içinde görünen
kişilerin üçüncü şahıslarla paylaşılmasına rıza göstermedikleri çalışmaları
sergilemeye hakkımız var mı?
Fotoğraf alanının dışına çıkacak olursak özellikle
hazır-yapıt alanında, sanatçının kendi elinden çıkmamış, sadece bağlamı
kaydırılarak ve yeni bir kurgu içinde yeniden sunulmuş nesnelerin, görüntülerin,
efemeranın sergilendiği sayısız örnek bulabiliriz.
Türkiye’den de “Flashblack” ile bazı noktalarda
paralellikler taşıyan iki işi anmak istiyorum. Bunlardan ilki, Serkan
Özkaya’nın 2000 yılında Yapı Kredi Kazım Taşkent Galerisi’nin cam cephesinde
sergilediği, 30 bin adet 35mm dia-pozitif (saydam) fotoğraftan oluşan “Dünyanın
En Büyük Karma Sergisi” işi. Açık çağrı yaparak topladığı fotoğrafları bir görüntü
bombardımanı olarak sergileyen sanatçı, bu işi dünyanın başka kentlerinde de
tekrarladı. Özkaya’nın “Davut heykeli” gibi röprodüksiyon işleri olduğunu da
hatırlayalım.
Bir diğer çalışma yakınlarda Versus’ta sergilenen,
bulunmuş fotoğrafların ıslak kolodyon yöntemiyle yeniden üretildiği, Yusuf Murat
Şen’in “Fading Away” sergisiydi.
Saydığım örneklerin her biri elbette kritik noktalarda
farklılıklar arz ediyor ancak belli noktalarda da Tayfun Serttaş’ın
“Flashblack” işine ışık tutabilecek tartışmalara işaret ediyorlar.
Serttaş’ın işini konumlandırmakta güçlük
çekiyorsak, bunda etkili olan noktalar arasında öncül ve fotoğraf ağırlıklı
sergilerin varlığı (Stüdyo Osep ve Foto Galatasaray), Serttaş’ın sanatçı
kimliği, işin bir ticari galeride sergileniyor olması, sergilenen fotoğrafların
tek bir fotoğrafçının arşivinden çıkmış olmaları (anonim olmamaları),
fotoğraflarda görülen insanların ve Şahinyan’ın kendisinin böyle bir sergilemeye
rıza gösterip göstermeyeceklerinin belirsizliği, serginin girişinde yer alan
bilgilendirme panolarında Şahinyan ve arşiv hakkında çok fazla bilgi veriliyor
olması sayılabilir.
Serttaş’ın bu noktaların tümüne vereceği yanıtlar var.
Nispeten yorumsuz birer arşiv dökümü olan önceki sergilerden farklı olarak,
“Flashblack” tümüyle Serttaş’ın Şahinyan arşivinden seçtiği fotoğrafları
anıtsal bir enstalasyon halinde yorumlamasından oluşuyor. Serttaş’a göre,
stüdyo bir kamusal alan türü. Zaten bir yabancının (fotoğrafçının)
karşısındalar. Evlerinin gizliliğinden (mahremiyetten) çıkmış durumdalar. Bu
nedenle fotoğraflarda görülen bireyler bu fotoğrafları kendileri ve yakınları
için çektirmiş olsalar da başkaları tarafından görülebileceğini baştan kabul
etmiş pozisyondalar. Maryam Şahinyan’ın, yani başka bir fotoğrafçının
üretiminin sergilenmesine gelince; Serttaş, öncelikle kendisinin bir fotoğrafçı
olmadığını, fotoğraf disiplini adına bir iş yapmadığını, üstelik Şahinyan’ın
da bir sanatçı olmadığını vurguluyor. Bu nedenle, ortaya çıkan işte
fotoğrafçının göz ardı edildiği bir sanatçı katkısı yok.
Tüm bunlar, üzerinde derinlemesine düşünülmüş bir
konsept geliştirme sürecine işaret ediyor. Ancak çok fazla varsayıma
dayanılıyor ve özellikle Maryam Şahinyan ile arşivin gün yüzüne çıkması süreci
hakkında fazlasıyla ayrıntılı bilgi sunulduğundan, izleyicinin sergilemeyi
kişisel bir sanat işi olarak değil, yine bir arşiv dökümü olarak algılaması
riski var.
Gerçi bu ne kadar önemli, emin değilim. Tekrar
sıradan bir izleyici konumuma geri çekilerek işin karşısında çok güçlü bir
tecrübe yaşadığımı, işin son derece etkileyici olduğunu ve Serttaş’ın izleyici
deneyimini sergi kurgusuyla bir hayli derinleştirdiğini söyleyebilirim.
Kaynak: "Başkalarının Mutluluğuna Bakmak"
by Orhan Cem Çetin, Haziran - Ağustos 2018, sayı: 53, IstanbulArtNews
26 Mayıs 2018 Cumartesi
"Şayinyan Arşivi'nde Moda" / Çağla Bingöl - HABERTURK
ŞAHİNYAN ARŞİVİ'NDE MODA
Türkiye'nin ilk kadın fotoğrafçılarından biri olan Maryam Şahinyan'ın arşivi vasıtasıyla o dönemin modasından günümüz modasına neler değişti?
Çağla BİNGÖL
Tayfun Serttaş’ın “Flashback”
sergisi Maryam Şahinyan arşivini daha dikkatle inceleme fırsatı
vermişken, “Foto Galatasaray” kitabındaki “Moda Yansımaları”
bölümü özelinde konuşmamak olmazdı. Türkiye’nin moda
konusundaki belleğinin ne kadar sınırlı olduğu düşünülürse bu
arşiv modanın bir ucundan tutmaya çalışan herkes için çok kıymetli. Tayfun
Serttaş’ın anlatımı ile burası “orta sınıf kültürü”nü ağırlayan bir
stüdyo. Yani “paşa dede”lerden kalan aile yadigârı portrelerde
görülen şaşaalı dekorlar, üzeri nişanlarla bezeli, apoletler
üzerinde yükselen fotoğraflardan çok mütevazı ve halktan bir
şey görebiliyoruz. Serttaş bu kültürün moda anlamında değişimi
için “Stüdyonun orta sınıflara yönelik olması bugün tam da sokak
modası dediğimiz alanı karşılıyor”
diyor. Sanırım son birkaç sezondur street fashion’ın zor
duruma giren lüks markalara hayat öpücü olduğu bu dönem için ironik
bir rastlantı bu. Serttaş, benim “paşa dede” anlatımımın da üzerine
koyarak söze devam ediyor: “Üst sınıflara yönelik stüdyolar çok
keskin prototiplere yoğunlaşır ve bunlar çoğu kez toplumun genel
eğilimlerini anlamamız açısından doğru fikir vermezler.” Sonra da
asıl can alıcı noktaya geliyoruz: “Maryam Şahinyan’ın stüdyosunda
birinci kriter bu mekânın müşteri portföyünün yüzde 90 kadınlardan
oluşması, bu durum modayı kadınlar üzerinden analiz
etmemizi kolaylaştırıyor. İkinci unsur ise bu kadınların büyük
oranda ‘mahalleli’ diyebileceğimiz bir sosyo-ekonomik
topluluğa tekabül etmeleri.”
MODA HAYATIN UZANTISI
Moda ve giyim tercihlerinin her dönemde
toplumlar hakkında çok değerli ipuçları verdiği düşünülünce; şık bir şapka,
kürk bir etol, bir yaka iğnesi ya da farklı bir çanta modeli inceleyene iyi
doneler sunuyor. Serttaş “Bu bağlamda modayı, kendi içerisindeki
tartışmalarından ziyade toplumsal hayatın bir uzantısı olarak okuyoruz. Böylece
moda bize farklı perspektiflerden ayna tutuyor” diyor. Dünya çapındaki moda
markaları bazı karelerde dikkat çekiyor. Bu orta sınıf ve lüks marka dengesini
bugün üzerinden düşününce şaşırtıcı geliyor. Ama bir yandan iyi giyinmek bir
tercih meselesi... “Dijitalizasyon ertesinde başladığımız ilk çalışma her bir
fotoğraf karesi üzerinden mümkün olduğunca tag (etiket) üretmekti” diyen
Serttaş, yalnızca şapka modelleri üzerinden 17’ye yakın tag’e ulaşmış,
bretonlar, fötrler, kasketler, beretler, bonetler... Dijital imajlar büyütülebildiği
için saat markalarından gözlük modellerine fotoğraflardaki tüm detaylar birer
veriye dönüşmüş. Örneğin yıllara göre Louis Vuitton çanta kullanımı ne ölçüde
artıyor, şapkalar hangi dönemde pik yapıyor. Serttaş, bugün kamusal hayatta
şapka kullanımı yüzde 7 oranında bile değilken 1970’li yılların İstanbul’unda
bu oranın yüzde 70’leri aştığının altını çiziyor ve aklı bugüne kayıyor: “Bir
toplumun nasıl giyindiği, onun kimliğiyle alakalı... Yakın bir geçmişe kadar
yüzünü Batı değerlerine dönmüş bir Türkiye ve bu kültürel hayatın yarattığı bir
miras var. Gezi boyunca ‘yaşam tarzlarımız’ dediğimiz meseleden pek de farklı
değil, çünkü bir kadının etek boyunu düşünmeden özgürce sokakta dolaşabilmesi
onun nasıl bir toplumda yaşadığı ile ilgili... Bu açıdan modayı, içinde
bulunduğumuz sosyalpolitikten bağımsız görmek mümkün değil.”
KÖSTEKLİ SAATİN YERİNİ TESPİH ALIYOR
Şahinyan arşivinin Cumhuriyet tarihinin ilk
yıllarından 1980’lere uzandığı düşünülürse merak ettiğim bir konu da “Eskiden
Beyoğlu’na herkes en şık kıyafetleriyle gelirdi. Şimdi böyle bir özen kalmadı”
klişesi oluyor. Serttaş bizi aydınlatıyor: “Arşivde kronolojik olarak günümüze
geldikçe şapkaların yerini şalvarlar, papyonların yerini lastik pabuçlar,
köstekli saatlerin yerini tespihler alıyor. Günümüze yaklaştıkça kent
kültüründen uzaklaşıp taşra değerlerine yaklaşıyor. 1972’den itibaren artan bir
göç olgusu var stüdyoda. 80’lerde ise İç Anadolu’da bir taşra stüdyosunda
üretilebilecek fotoğraflarla karşı karşıyayız. ‘Eski Beyoğlu’ adı altında
yapılmakta olan şey bir yaşam kültürünün nostaljisi.”
Bir de konunun asıl kahramanına bakmak
lazım. İnsanların hatıralarını ölümsüzleştirirken o nasıl giyiniyordu? Serttaş
yanıtlıyor: “Şahinyan kendisini kamufle etti ve kadın esnaf olarak varlığını bu
kamuflaja borçluydu. Stüdyonun sokağa açılan vitrini ve tabelası olmadı. Belki
bu kriterlere sahip olsaydı, 6-7 Eylül olaylarında yağmalanacaktı. Mütevazılık
belki de bir tercihten ziyade bir hayatta kalma biçimi. Kadınlar fakirhanesi.”
TAYFUN SERTTAŞ: 1970’LERDEKİNİ ARATMAYACAK
SERTLİKTE BİR DÖNÜŞÜME TANIKLIK ETTİK
“Burada gözden kaçırmamamız gereken,
Beyoğlu’nun her 10-15 senede bir periyodik olarak benzer süreçler geçirmesi ve
kent deneyiminin her dönem yozlaşmaya teslim edilmesi. Bundan 5-6 sene önceye
kadar Beyoğlu sokaklarında Paris ya da Londra’yı aratmayacak şıklıkta gençler görebiliyordunuz?
Bugün aynı sokaklar Ortadoğu gettosundan farksız. 1970’li yıllardakini
aratmayacak sertlikte bir dönüşüme tanıklık etti bizim jenerasyon, hatta
Beyoğlu özelinde yaklaştığımızda Foto Galatasaray’ın yarım asırda tanık olduğu
dönüşüme bizler 10 sene içerisinde tanık olduk. Ve bugün bunun için ne
yapabiliyoruz? Onlar da hiçbir şey yapamadılar... Geçen bir yakınımla şu
noktaya geldik, kültürel erozyon bu biçimde devam ederse çok değil 30 sene
sonra da Gezi’deki gençlerin fotoğraflarını asacaklar duvarlara, aynen bizim
Maryam Şahinyan arşivindekilere baktığımız gibi bakacaklar. Bu bağlamda soru
geçmişten ziyade bugün ile ilgili, biz bugün bu meselesinin neresindeyiz?”
Kaynak; "Şahinyan Arşivi'nde Moda"
Çağla BİNGÖL, 26 Mayıs 2018, HABERTURK
* Haber kaynağına ulaşmak için tıklayın
"Bu Bir Fotoğraf Sergisi Değildir" / Ekin Türkantos - HABERTURK
"BU BİR FOTOĞRAF SERGİSİ DEĞİLDİR"
Tayfun Serttaş'ın Cumhuriyet'in ilk kadın stüdyo fotoğrafçılarından Maryam Şahinyan'ın arşivinden oluşturduğu 'FLASHBLACK' isimli kişisel sergisini, Ayşe Özbek Karasu HT Pazar'daki köşesine taşımıştı... Çok ilgi gördü. 11 bin fotoğraftan meydana gelen, dönemin sosyal hayatına ışık tutan serginin son günlerinde Tayfun Serttaş ile konuştuk.
Ekin TÜRKANTOS
Cumhuriyet’imizin ilk kadın fotoğrafçısı olan 60 yıl
boyunca stüdyo fotoğrafçılığı yapan Maryam Şahinyan’ın 200 bin resimlik arşivi
Tayfun Serttaş’ın yorumu ile ilk kez Pilevneli’de sergileniyor. Şahinyan’ın
arşivinin 2011’de kamuya açılmasının ardından ilk kez bir galeri bünyesinde
sergilenen Şahinyan arşivi, galerinin 15 metre yüksekliğindeki müstakil cephe
duvarından giriş katına yayılarak izleyiciyi içine alan agrandisör boyutlarında
üretilmiş 11 bin parça fotoğraftan meydana geliyor. Aynı anda 11 bin imaja
bakmamızı öneren bu devasa yerleştirme dönemin giyim zevkinden yaşayış biçimine
birçok detayı barındırıyor. Tayfun Serttaş ile bu zengin arşivden yola çıkarak
görsel arşivlerle kurduğu ilişkiyi değerlendirdik.
Cumhuriyet’imizin ilk kadın fotoğrafçısı Maryam Şahinyan ile ilgili çalışmaya ne zaman, nasıl karar verdiniz?
Cumhuriyet’imizin ilk kadın fotoğrafçısı Maryam Şahinyan ile ilgili çalışmaya ne zaman, nasıl karar verdiniz?
2009’da yine arşiv tabanlı bir sergi olan Stüdyo Osep’i
açtığımda kitap için Aras Yayıncılık ile çalışmıştık. O esnada yayıncım Yetvart
Tomasyan elindeki benzer bir arşivin varlığından ve 20 seneye yakındır bu
arşivi koruduğundan bahsetmişti. Fotoğrafçının bir kadın olduğunu öğrenince
derhal görmek istedim. İlk aşamada 3 kutu örnek alabildim yanıma, onları
inceledikten sonra gerisine ikna olmuştum.
Arşivde çalışmaya karar verdikten sonra nasıl bir süreç
başladı?
2009’da başladık, 2011’de SALT Galata’nın açılış sergisi
olarak yetiştirdik. Fotoğraf çekmek ile fotoğraf yapmak arasında bir fark var.
Bu açıdan projeyi öncelikle fotoğrafı ‘yapılan’ bir medyum olarak
öngörebilmeliyiz. Fotoğrafı çekene zaten saygıda kusur yok, fakat biz onun bu
pratiği üzerine ne koyduk? Maryam Şahinyan, bu fotoğrafları çekti ve agrandisör
tekniğiyle bastı, baskıları ise sattı. Film arşivleri, müşterilerin aynı kareye
tekrar ihtiyaç duymaları halinde kullanılmak üzere korunur. Arşivin tamamı cam
levha negatifler ve 10x15cm ebatlarındaki selülozik tabaka filmlerden meydana
geliyor. Onlara çıplak gözle bakarsanız simsiyah bir zift tabakası görürsünüz.
İmajı görebilmek için filmin ortaya çıkarılması gerekiyor. Bu başlı başına bir
mesai. Dijitalizasyon, her bir dijital verinin sayısallaşması, renklendirme,
dijital restorasyon ve rötuş şeklinde devam eden hayli meşakkatli bir süreç. Bu
uygulamalara kısaca ‘görselleştirme’ diyoruz, görselleştirme sonucu imajları bugünkü
biçimiyle algılayabiliyoruz.
Sanıyorum, Maryam Şahinyan arşivi 2011’de kamuya açılmasının ardından ilk kez bir galeri bünyesinde sergileniyor...
Sanıyorum, Maryam Şahinyan arşivi 2011’de kamuya açılmasının ardından ilk kez bir galeri bünyesinde sergileniyor...
İstanbullu izleyicinin Şahinyan arşivi konusunda pek
şanslı olduğunu söyleyemem. Arşivin 2011’de SALT Galata’da kamuya açılmasının
ardından bütünlüklü bir sergi yapamadık. Ertesinde diğer sergi ve projelere
ayırdığım mesai bir yana, hacim olarak böylesine büyük bir arşivi kaldıracak
mekân ve prodüksiyon sağlamak İstanbul koşullarında imkânsız görünüyordu. Bu süreçte
en kapsamlı sergi 2013’te FOAM (Fotografiemuseum Amsterdam) tarafından
gerçekleştirildi, 2012’de Espace Cultural Louis Vuitton’da arşivden bir seçki
Parisli izleyiciyle buluştu, 2015’te yine Paris’te gerçekleştirdiğim ‘100 ans
avant, 100 ans après’ başlıklı kişisel sergimin büyük bölümü Şahinyan arşivine
dayanıyordu. Fakat tüm bu sergilerin İstanbullu izleyiciye dönüşü olmadı.
Şahinyan arşivinin büyük gizemi, gündelik yaşam sosyolojisinin temsiline
dayanmasıdır.
Şahinyan, 60 yıl stüdyo fotoğrafçılığı yapmış. Fotoğrafları tararken ne gibi ilginç ayrıntılara ulaştınız?
Şahinyan, 60 yıl stüdyo fotoğrafçılığı yapmış. Fotoğrafları tararken ne gibi ilginç ayrıntılara ulaştınız?
Çok şaşırmadım, İstanbul tarihine hâkim biriyim,
beklediğim şekilde ilerledi. Gerçek şaşkınlığı sergiyi açtıktan sonra yaşadım.
Arşivdeki insanların hayatta olduklarını bilmiyordum. 2011’den beri çok fazla
insana ulaştık. Şahinyan arşivindeki insanların büyük bölümü hâlâ aramızda,
Elmadağ yokuşundan inerken yanınızdan geçen yaşlı çiftin o arşivdeki
çocuklardan biri olma ihtimali sandığınızdan daha yüksek. Diğer yandan sanki
hiç yaşanmamışçasına ‘ideal bir geçmişe’ gönderme yapıyor fotoğraflar. Asla
yakalayamayacağımız kadar uzak/ hayal bir geçmişin temsiline... Ama gerçek öyle
değil, hangi ara böylesine paradoksal bir kopuş yaşadık, soru bu. Biz en son
kimdik? Sahi İstanbul neydi?
‘GÖRSELLERİN OLUŞMASINDAKİ TEK İRADE, BİZZAT KADINLARIN İRADESİ’
‘GÖRSELLERİN OLUŞMASINDAKİ TEK İRADE, BİZZAT KADINLARIN İRADESİ’
Arşiv bu zamana kadar nasıl muhafaza edilmiş?
1980’li yılların son çeyreğinde yaşlılık nedeniyle
stüdyoyu tüm malzemeleriyle asistanına devrediyor. O da birkaç sene bu işi
Üsküdar’da sürdürüyor. Ancak değişen fotoğraf teknolojisiyle stüdyo
fotoğrafçılığı da bitmek üzere, haliyle birkaç sene uğraştıktan sonra
kapatıyor. O esnada arşivin ortada kaldığını öğrenen yayıncım devreye giriyor
ve arşivi tekrar Beyoğlu’na, Hıdivyal Palas’ın dördüncü katındaki depoya
taşıyor. O tarihten itibaren neredeyse hiç el sürülmeden bütünlüklü biçimde
korunarak bugüne ulaşıyor.
Şahinyan’ın fotoğraflarından çekim tekniğine ya da bir
kadın bakış açısı olarak öne çıkan ne gibi ayrıntılara ulaştınız?
Kadın olmasının stüdyoya getirdiği iki temel avantaj var,
birincisi stüdyonun müşteri kitlesinin büyük oranda kadınlardan meydana
gelmesi, ikinci ise bu müşterilerin kendine özgü bir görsel dil yaratmaları.
Objektifin arkasındaki gözün kadın olması mizansenlere yansıyor ve bir erkek stüdyo
fotoğrafçısı karşısında asla cesaret edilemeyecek pozlar Maryam’a rahatlıkla
veriliyor. Buradan günümüze miras kalan külliyat başka hiçbir envanter
aracılığıyla ulaşamayacağımız ölçüde sivil ve hakkında sınırlı doneye sahip
olduğumuz Cumhuriyet dönemi kadınlarının gündelik yaşam kültürlerini temsil
etmesi açısından çok önemli. Bu görsellerin oluşmasındaki tek irade, bizzat
kadınların iradesi.
‘FLASHBLACK, ANIT/HEYKEL FİKRİNE YAKIN DURAN BİR İŞTİR’
Enstalasyonun ortaya koyduğu temel düşünce nedir?
Enstalasyonun ortaya koyduğu temel düşünce nedir?
11 bin imaja aynı anda bakmayı denediğinizde gördüğünüz
ilk şey fotoğraf olmuyor. Galerinin 15 metre yüksekliğindeki duvarındaki
enstalasyon meseleyi ‘fotoğraf’ olmaktan çıkarıp başka bir mecraya taşımakla
ilgili. Bu, stüdyo fotoğrafının sanat fotoğrafı içerisinde küçümsenen tarihine
bir tür jest olarak okunabilir. Flashblack, Türkiye’de bir kişisel sergide
gerçekleşmiş en yüksek sayıda fotoğrafa ev sahipliği yapsa da, gerçekte bu bir
fotoğraf sergisi değildir. Serginin odaklandığı meseleler, fotoğrafın ‘fotografik’
alandaki tartışmalarıyla sınırlandırılamayacak ölçüde farklı güzergâhlarda
ilerliyor. Bu enstalasyonu gerçekleştirmek için tek bir kadının mesleki
mirasından emanet alıyorum. Bu, anıt/heykel fikrine çok daha yakın duran bir
iştir. Bunu yaparken disiplinlerarası sanat deneyimimden devraldığım yöntemlere
başvurdum.
MARYAM ŞAHİNYAN KİMDİR?
1911’de Sivas’ın en görkemli sivil yapılarından Şahinyan
Konağı’nda doğdu. Dedesi Agop Şahinyan Paşa, 1877’de kurulan ilk Osmanlı
Parlamentosu Meclis-i Mebusan’da Sivas’ı temsil ediyordu. Küçük bir çocukken
tanıklık ettiği 1915 olaylarının akabinde hayatı değişti. Sivas’ın köklü
ailelerinden Şahinyanlar, İstanbul’a gelerek Harbiye’de mütevazı bir apartman
dairesine taşındı. Gençliğinde fotoğrafla ilgilenen baba Mihran Şahinyan,
ailenin geçimini sağlayabilmek için 1933’te, Foto Galatasaray’a ortak oldu.
Maryam Şahinyan ise Sainte Pulchérie Fransız Lisesi’nden maddi imkânsızlıklar
nedeniyle ayrılarak babasına yardım etmeye başladı. 1937’de stüdyoyu tek başına
işletmeye karar verdi. Hiç evlenmeyen Şahinyan, yarım asırlık meslek hayatında,
Galatasaray’da 3 ayrı mekânda işlettiği stüdyosunda çalıştı. Türkçe ve
Ermenice, Fransızca ve İtalyanca bilirdi. 1985’te yaşlılık nedeniyle stüdyosunu
devretti ve 1996’da hayata gözlerini yumdu.
Kaynak; "BU BİR FOTOĞRAF SERGİSİ DEĞİLDİR"
Ekin TÜRKANTOS, 26 Mayıs 2018, HABERTURK
* Haber kaynağına ulaşmak için tıklayın
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


























