16 Mayıs 2011 Pazartesi

Beyrut'da AŞK Baharı; Laïque Pride!


Yönetim sistemi tümüyle cemaat yapıları ve ülkede yaşayan toplulukların demografik dengeleri üzerine kurulu olan Lübnan’da belki de en büyük handikap medeni kanun’un olmaması. Beyrut’a yaptığım ilk ziyarette, gündelik hayatta asla dillendirilmeyen bu bilgiyi Beyrut Amerikan Üniversitesi’nde çalışan bir arkadaşımdan öğrenmiş, medeni kanun güvencesi altında doğup büyümüş birisi olarak o günlerde bu “hukuk dışı” sistemin nasıl işlediğini kavramakta çok ama çok güçlük çekmiştim. Ne demekti bu şimdi, nasıl oluyordu peki medeni kanun olmayınca, devreye hangi kanunlar giriyordu, ne yapıyorlardı o zaman insanlar?

Kısaca şöyle oluyor, medeni kanun olmadığı için bireylerin bütün aile, evlilik, soy, kütük işleri bağlı bulundukları cemaatlerin dini kurumları tarafından yürütülüyor. Lübnan’da din ve mezhep ayrımı üzerinden toplam 19 farklı topluluk yaşıyor. Bu bireylerin medeni kanun içerisinde korunması gereken tüm sosyal hakları dini kurumlara sevkedildiği için farklı topluluklar arasında evlilik YASAK! Bu şu boyutta bir yasak, bir Müslüman ile bir Hıristiyan ya da Dürzi evlenemez demek değil, farklı dinler arası evlilik zaten bu ülkede söz konusu değil, çok daha sert kurallar... Örneğin her ikisi de Hıristiyan olan bir Katolik Maruni ile bir Apostolik Ermeni’nin ya da bir Ortodoks Rum’un evlenmesi dahi YASAK! Aynı şey İslam’ın farklı mezhepleri içerisinde de geçerli. Evleneceğiniz kişi sadece ama sadece sizinle aynı etnisiteden ve aynı inanç sisteminin, aynı mezhebinden olmak zorunda. Eğer öyle değil ise YASAK! Beyrut’da kaos, bence bu noktada başlıyor. Böylesi bir yasağın toplumsal psikoloji ve gündelik yaşam pratiklerini ne yönde etkileyebileceğini tezahür etmeyi size bırakıyorum.

Yarım asıra dağılan iç savaş boyunca nüfus dengeleri orantısız biçimde bozulduğu için hiçbir toplum tek bir bireyini dahi bu yolla kaybetmeyi göze alamamamış. İsrail’in kurulması sonucunda yüzbinlerce Filistinli Müslümanın Lübnan’a akın etmek zorunda kalması, zaten çok küçük ve çok hassas dengeler üzerine kurulu olan sistemi tümüyle gerginleştirmiş. İsrail’in bölgedeki varlığının uzun vadede Beyrutlulara ne gibi bedeller ödettiğinin sonuçları malum... Böylelikle hali hazırdaki geleneksel kurallar sıkı sıkıya uygulanan bir tabu halini almış. Normal şartlarda içerideki insan stoku tüm bölge ülkerinden çok daha açık görüşlü olan Lübnan’ın böyle bir problemi en az yarım asır önce çözmesi beklenirdi ama nafile... Anlıyorum ki, savaş koşulları altında kimse de pek sesini çıkartamamış. Çünkü düne kadar, yarın ne olacağından kimse emin olamamış. Ola ki, tüm kısıtlamalara rağmen örneğin bir Katolik Maruni ile bir Dürzi aşk yaşayıvermişler ve evlenmek isteyivermişler. Tek bir çözüm var. Bunun için Güney Kıbrıs’a gidiyorlar ve 10 bin dolar karşılığında (bence bu Güney Kıbrıs Devletinin en büyük rüşvet skandalı çünkü normalde bu işlemden asla bu para alınmaz) medeni kanun güvencesi altında evlilik yapıyorlar. Güney Kıbsrıs’ta yapılan bu evliliklerin Lübnan sınırları içerisindeki dini kurumlarda ne kadar geçerli olduğu tartışmalı. Bu tip aileler sonrasında ya ülkeden ayrılıp Batılı devletlere göç etmek durumunda kalıyor ya da içerideki kısmen karışık mahallelerde izole bir hayat sürüyorlar. Çünkü evlilik prosedürü bir biçimde çözülse dahi, çocuklar açısından sayısız yeni problem doğuyor, gideceği okuldan, edineceği arkadaş çevresine kadar... Çünkü son yarım asırdır “bu çocuk kimin çocuğu?” sorusuna herkes tarafından tek bir yanıt verilmesi bekleniyor.

Önemli bir parantez olarak, üç beş günlük ziyaretlerle olağanüstü bir etnik çeşitlilikle karşılaşıp Beyrut’u dünyanın en multi-kültürel şehri ilan edip, burada Londra modeli bir çok kültürlülük olduğunu savunanlar fena halde ıskalar ve duvara toslarlar. Bugün hala Beyrut’da toplumsal alanda güven ilişkileri yerine oturabilmiş değil. Gündelik hayatta bu insanlar her ne kadar ortak kamusal alanları kullanmaya başlamış olsalar da, hala gece uyumak için kendi kimliklerinin gerektirdiği mahallelere geri dönüyorlar. Hala her mahalleye girdiğinizde, öncelikle kimin mahallesine girdiğinizi hesaba katmak zorundasınız. Hamra kafelerinde arkadaşlarım vardı, her biri farklı orijindendi, çok iyi anlaşıyorlardı, baksana Beyrutlular bu işi ne güzel çözmüş gibi bir şey hayal ürünü. Bu bilgisizlikten kaynaklanıyor. Çünkü öyle bir toplumsal gerçeklik zemini yok. Son 60 senedir hiç olmadı. Bugün Beyrut’da hala bağlı bulunduğunuz cemaatin gücünü ve desteğini arkanıza almadan bireysel olarak hiçbir şey yapamazsınız. Aschrafia semtinde doğdum, canım istedi, kalkayım da şöyle iki yıl da Mar Mikayel mahallesinde bir ev kiralayıp biraz da orada takılayım diyemezssiniz. Olamıyor efendim. Artık savaş kuralları geçerli olmasa da, geleceğe dair tüm içsel planlar burada hala kimlikler üzerine kurulu. O nedenle Beyrut’u egzotik meyve tabağı tadında multi kültürel bir cennet olarak tanımlamaktansa, çok küçük bir toprak parçasında tarihsel kırılmalar sonucu gereğinden fazla toplumdan insanın yoğunlaştığı, sıkıştığı ve bir süre sonra genleşmeye başladığı bir mübadele alanı olarak görmeyi her zaman savunurum. Böyle bir perspektiften Beyrut'u anlamaya çalışırım.

Gelelim Laïque Pride’a. Lübnan tarihinde ilk kez insanların “birbirlerimizle evlenmek istiyoruz!” sloganıyla sokağa döküleceğini öğrendiğim an örgütlenme sürecine düşünmeksizin atladım. Toplantıların bir kısmı zaten yaşadığım binanın alt katında gerçekleşiyordu. Binanın giriş katında Beyrut’un Lambda’sı var. Aralarında olağanüstü yetenekli ve girişimci insanlar var. Hazırlıklar bir aya yakın devam etti. İlk başta nasıl bir yol izleneceği belirsizdi. Tüm komşu ülkelerde ciddi bir iktidar çalkantısı varken, bir anda Beyrutluların da çıkıp laiklik ve medeni kanun talep etmesi yönetim tarafından ciddi bir tehdit olarak algılanabilir, fena biçimde püskürtülebilirdi. Demografik denglerin bozulması nedeniyle 1932’den beri nüfus sayımı yapmayı dahi göze alamayan Lübnan’ın özellikle bu konuda pek fazla lüksü kalmamıştı. Bu coğrafyada kimsenin mevcut iktidarını küçükücükte olsa sarsıntıya sokacak bir hamleye daha tahamülü yoktu. O nedenle mümkün olduğu kadar dikkatli, asla agresif anlaşılmayacak, deyim yerinde ise “yumuşak” bir gösteri üzerinde karar kılındı. Bu nedenle Gay Pride’lara ince bir selam verilerek gösterinin adı “Laïque Pride” olarak tasarlandı. Pride gibi bir temayı, özelikle heteroseksüelleri ilgilendiren toplumsal dönüşümlere ve laikliğe ithaf etmek bence ayrıca çok başarılı ve yaratıcı bir tavır. Dil yumuşak, aktivistler tanınan ve güven uyandıran insanlar olunca devlet hiçbir güvenlik önlemi almadı. Tek bir araç içerisinde 4 tane asker izledi sadece. Birde kortejin önünden bir polis aracı eşlik etti. Saat 15:00’da kordon’da Ain El Mrassie meydanında başladı toplanıldı. Ben bir saat öncesinden gidip kordonda yürüyenlere flayer ve gül dağıttım. Çocukları ile gezen ailelerden birkaçı bu dönüşümün gerçekten çok zor olduğundan ve tüm bir sistemin değişmesi gerektiğinden bahsettiler. Onlara uzun uzadıya Türkiye’yi örnekledim. Türkiye’de de geleneksel ailelerin iç evlilik hassasiyetleri olduğunu, medeni kanun’un buna kesinlikle mani olmadığını, fakat dış evlilik yapmak isteyen insanların bu haklarının kısıtlanmasının aynı zamanda ciddi bir insan hakları problemi olduğunu anlatmaya çalıştım. Sistem kökten değişmeden, bu dönüşümün hızla hayata geçebileceğini vurguladım. Tebessümlerini eksik etmediler. Kordonda fink atan gençler ise büyük oranda konuyu eğlenceye vurup, bana evlenme teklifi etselerde keyifliydi. Şakası bile güzel.

Yürüyüşü organize edenler ve katılımcılar arasında neredeyse yarı yarıya LGBTT aktivistlerin olması, sadece heteroseksüel evlilikleri kapsayan bir gösteriye “orada ne işimiz var?” demeden, böylesine içtenlikli bir kitleyle destek vermeleri benim açımdan iki katı motive ediciydi. Lübanlı LGBTT örgütler Türkiye’de olduğu gibi heteroseksüel bireyleri sadece “homofobi” üzerinden kodlamıyorlar. Homofobi gündemlerinde bizde edindiği gibi kütlesel bir yer işgal etmiyor zaten. Fakat şu da var, Arab Dünyası başka bir cinsellik coğrafyası. Bunu egzotize etmek için belirtmiyorum. Eş cinsler arasındaki ilişkiler kültürel açıdan gerçekten çok daha toleranslı ve Batı toplumlarında olduğu gibi sert bir maçoluk ve homofobiyle karşılanmıyor. Kuşkusuz zor fakat bu zorluklar daha farklı bir ahlaki sistematik içerisinde ortaya çıkıyor. Belki bu ayrı bir yazının konusu. Sanıyorum biraz da bu nedenle Beyrutlu LGBTT’ler homofobi ile pek ilgilenmiyorlar, bunun yerine Suriyeli göçmen inşaat işçilerine ücretsiz İngilizce dersi vermeyi ya da şehirdeki Filipinli kadın hizmetçilerin karşı karşıya kaldığı hukuki sorunların peşinden koşmayı tercih ediyorlar. Konuyu politik perspektiften, hümanist bir perspektife doğru çekiyorlar. Böylelikle aslında kendilerine birçok alan açıyorlar, destek topluyorlar ve bu insanları sonrasında kolaylıkla kendi eylemlerinde ağırlayabiliyorlar. Bence çok yol katediyorlar. Türkiye gibi LGBTT aktivizmi sadece Batılı savlar üzerinden ithal eden ve çoğu kez kendisiyle ters köşe olan bir geleneğin, özellikle Ortadoğu toplumlarındaki LGBTT aktivizm deneyiminden öğrenecek çok şeyi olduğunun ayrıca altını çizmek isterim.

Üç saate yakın kesintisiz bir çoşkuyla devam eden yürüyüşün her saniyesinde olağanüstü hissettim. Elimde bir kucak dolusu pembe gül, başımda bir parça tül duvak ve göğsümde dağıtımdan şansıma düşen “Mr. Grec Catholique” bantıyla eve döndüğümde bir umut doğdu. Gülleri derhal ıslatıp vazoya koydum, gururlandım. Kim nereye çekerse çeksin hayır, Arab Rönesansı gerçekleşiyor. 2011’in ilk aylarından beni dünya kamuoyu olarak buna şahit oluyoruz. Senelerce para ile avutulan Arab Dünyası, bugün tek olayın para olmadığını, zaten o paraların kendilerine pekte yaramadığını, çözümün gündelik yaşamda olduğunu hayrıkırıyor. Kesinlikle inanıyorum, Lübnan belki hemen yarın değil, fakat kısa bir süre sonra bu sorunu çözecek. Çözmek zorunda. Devrim sürecine eklemlenecek. Lübnan, yeni kuşağın çabalarıyla melezleşmeyi öğrenecek ve kanımca o melez kültürden kimsenin hayal etmediği kadar gerçek bir dayanışma ortamı çıkacak. İşte o gün Lübnan, gerçekten multi-kültürel olma şerefine erişecek.

Türkiye’ye gelince, kadın hakları ve medeni kanun konusunda zamanının çok ilerisinde kararlar almış bir devletin bu öncü misyonunu asla kaybetmemesi gerekiyor. Burada laiklik isteyenlerin son bir asırdır en büyük modeli Türkiye. Gurur verici. Şimdi aynı Türkiye’nin, yine zamanının ilerisinde kararlar alarak eşcinsel evlilikleri yasallaştırmaması için önünde hiçbir gerçekçi neden yok. Türkiye medeni kanunu'nun sırada bekleyen en elzem başlığı bu olmalı. Eminim, Türkiye’de eşcinsel evlilikler yasallaştığında sadece kendi sınırları içerisinde değil, tarihsel açıdan etkili olduğu tüm bir coğrafya içerisinde olağanüstü bir umut yeşerecek. O umuttan başarı ve özgüven hikayeleri filizlenecek. Buna mani olup, kendi vatandaşlarını ebedi yanlızlığa itmek için hiçbir neden yok. Bence bu konuda ciddi mesai harcamaya değer. Bugünden itibaren, iki katı değer.






























































13 Mayıs 2011 Cuma

1915: BU ACI HEPİMİZİN DEĞİL ise?


İtiraf edeyim, 24 Nisan 2011 ertesinde (de), böyle bir çirkinlik bekliyordum. Ben bu çirkinliği bir süredir beklemedeyim. Bu çirkinlik bir kısım diasporada ne yazik ki var. Kimin kime ağlayacağına, kimin kim için adalet isteyebileceğine, kimin kimi anlayıp anlayamayacağına oturduğu yerden karar veren bir takım merciler ve niyet okuyucuları var. Bu işin falcıları var, medyumları var. Bunlar Gazze için direnen Avrupalı barış gönüllülerini, Japonya'daki balina katliamına karşı varlıklarını ortaya koyan Amerikalı çevrecileri, Vietnam savaşına dur demek için dünya kamuoyunu ayağa kaldıran Paris’in 68 gençliğini ya da Irak savaşına canlı kalkan olarak giden dünkü Avustralyalıları ayakta alkışlarken, Türkiye toplumunun bizzat kendi acısı ile hesaplaşabilme ihtimaline karşı "dahi" çok tahamülsüzler. Çok değil, daha birkaç ay önce Armenian Weekly dergisinin yayın yönetmeni Khaçig Muradyan çıkıp “Ermeni” kimliğinin arkasından Hrant Dink’in cenazesinde yürüyen yüzbinleri, o cenazede yürümekten men etme küstahlığını gösterdi. Kendisi - sanıyorum soyadının Muradyan olmasının verdiği milli rahatlıkla - Dink’in ölümü üzerine binlerce kilometre uzaktan istediği gibi ahkam kesme hakkına gayet tabi sahipmiş, fakat vay efendim Hrant’ın Türkiyeli arkadaşlarına ne oluyormuş, neden ağlıyorlarmış, şöyle samimiyetsizmiş, böyle içtenliksizmiş.. Neyse ki, bunun karşısında her nesilden aklı selim yazarlar ve düşünürler (de) var artık. Gönül rahatlığı ile ulaşabilirsiniz;

Rober Koptaş'ın Muradyan'a verdiği yanıta BURADAN

Garbis Altınoğlu'nun Muradyan'a verdiği yanıtına ŞURADAN

Birileri artık çıkıp veriyor yapıcı yanıtları. Senin Türkiyeli diye topyekün zan altına alıp tek tornadan çıktıklarını iddia ettiğin insanların arasında “insanlar” var diye başlayarak... ki diasporanın haklı öfkesini her zaman anlamaya çalışan, içeride her zaman bu öfkenin anlaşılması üzerine yazıp çizen birisiyim. Aynı anlayışı göstermeyen yazılarla karşılaştığımda en fazla altına okkalı bir eleştiri ekleyip çekiliyorum. Nazikçe, red point burası ise eğer, kendilerini de gelip buradan konuşmaya davet ediyorum. Olmuyor çünkü öyle binlerce kilometre uzaktan işaret parmağını havaya kaldırıp dünyanın geri kalanını hedef göstermek. Hiçbirimize yaramıyor.

Şimdilerde aynı anlayış sanıyorum kötü bir çeviriyle Türkiye'ye adapte olmaya çalışıyor. Kurgulanan bu gerçeklik dışı acı hiyerarşisinin insanlar üzerine ikinci bir dışlayıcı etken olarak kullanılması konusunda bir süredir çok dertliyim. Acı üzerine konuşmak zor ve uzundur. Fakat tanıklık üzerine konuşmak kolay ve nettir. Yerde bir ölü yatıyorsa ve birileri kalkıp bu cinayete tanıklık etmek istiyorsa, bu kişiler cinayetin suç ortağı dahi olsa, hukuki olarak onların tanıklık etme hakları üzerine konuşamayız. Hele ki bu kişiler orada olup biten hakikati açığa çıkartmak için kendilerini siper ediyorsa, son yapacağımız şey olmalıdır onların tanıklıkları üzerine ahkam kesmek. Şu sıralar bir top polemik var. “Sen ağlayamazsın, sen anlayamazsın, sen tanıklık edemezsin, bizi rahat bırak, sen gerçekçi değilsin, en gerçekçi benim, gerçekçi isen intihar et o zaman, Der Zor Çöllerinde buluşalım, gör bakalım kim daha gerçekçi bla bla bla diye uzayan...” Deli saçması hepsi. Bunun adı, su katılmamış ırkçılıktır! Nihayetinde bir soykırım olmuş ve birileri de kalkmış “evet bu bir soykırımdır” demiş, diyebilmiş. ...ki insanlık tarihi modernizmin bedelini tüm dünyada azınlıkların görüp geçirebileceği en büyük soykırımlar ve katliamlar ile ödemiş iken. Ne var bunda bu kadar ikna olamayıp sapla samanı birbirine karıştıracak? Anlamak zor. Kaldı ki Ermeni toplumu senelerdir bu kamuoyunu yaratmak için dökülmüyor mu sokaklara tüm dünyada? Bugün, bu kamuoyu oluşmaya başlayıncamı altında buzağ aranıyor? Fena mı o meydana 10 bin kişi çıkabilsekte keşke, birileri artık başını dizlerinin arasına alıp düşünmeye başlasa? Bu olmadıktan sonra ne anlamı kalıyor Batı demokrasisinin kurşun geçirmez duvarları arasında kendini paralamanın? ...ki henüz ortada bu bile yok, doğmamış bebeğe ikiyüzlü don biçmeye hazır, öngörüsü pek yüksek bir cenah var. Yazıyorlar da, yazıyorlar.

İşte tüm bu skıntılarımı dökmeye vesile oldu, okuduğum bir son yazı. Serhat Uyurkulak isimli bir arkadaş daha işi gücü bırakmış, kimin kime üzüleceğine, hangi acının daha samimi olup olmadığına, acının ikiyüzlülükle olan flörtüne ve hangi seremonilerin ne biçimde gerçekleştirilmesi gerektine - hem de tam sözünü ettiği gibi "başka" birileri adına - Serhat Uyurkulak olarak karar vermeye yeltenmiş. Sanki Türkiye’de milyonlarca insan sokağa dökülmüşte 1915’i anmak ve anlamak için, geriye nasıl anladıkları ve anladıkları şeyin ne denli problematikler içerdiğini çözümlemek kalmış. Pardon, fena halde kendisiyle ters köşe olmuş. Yazının içerisinde birilerini “rol çalmakla” suçlamış fakat, bence baş rolü kendisi çalmış. Böyle bir yazıyı yazmaya hiç yeltenmeyerek başlayabilirdi talep ettiği "iyi niyeti" sergilemeye. Arkadaşım Talin'de bu yazıyı pek beğenmiş, facebook'unda share etmiş. Tesadüfen karşılaştım. Keşke oturup kendisi yazsaymış, birinci ağızdan daha anlaşılır dururmuş, da n'oluyor o halde Serhat Uyurkulak'a sorusunu soramamış. Lütfen bir saniye duralım o halde orada. Çünkü benim 16 yaşında Beylikdüzü’nden kalkıp cebindeki son kuruşuyla iett bileti alıp o merasime gelen lise öğrencisine bir vefa borcum var. Sen pesimist olabilirsin fakat benim o çocukla bu ülkede çıkmak istediğim bir seyahat var. Bence asıl ikiyüzlülük ve travma elitizmi, o genci, o merasimden bu biçimde ayıklamakla ve soğutmakla başlar. Burada lütfen bir derin nefes alalım.

Bir defa hiç kimse T.C vatandaşlarının bireysel iradeleri ile kendi coğrafyalarında meydana gelmiş bir travmaya karşı ortaya koydukları böylesine önemli bir yüzleşme çabasını, topyekün taşra cenazesine benzeterek buradan kendisine taşra fesatlığıyla bir iyi niyet ölçüm cetveli çıkartamaz. Bu olsa olsa, kişilerin bireysel taşralılıkları ve fesatlıklarıdır. Orada kimsenin kimseyi ağlama duvarına çevirdiği görülmemiştir. Kimsenin anlatıldığı biçimde ağladığı falan da yoktur. Bahsi geçen cenazeler bugüne değil, 96 yıl öncesine aittir ve mesele taziyeleri kabul etmek değil, bugün bu süreci nasıl anlamamız gerektiğini göstermektir. Hiçbir irade 1. Dünya savaşı gibi sadece Osmanlı'yı değil tüm dünya vatandaşlarını son derece olumsuz etkilemiş bir sürecin sonucunu salt Ermenilere, şu ya da bu ırka indirgeyemez. Hadi indirgedik diyelim, çünkü en ağır bedeli ödedi Ermeniler, konu spesifik olarak 1915 ve Anadolu olduğunda dahi, kimse bunu şu anki Türkiye'den bağımsız düşünemez. O günün heterojen toplum yapısının yarattığı kolektif belleği ve o sürecin gerçek bileşenlerini kimsenin katil ya da mağdur diye ayıklamaya gücü yetmez. O gün orada olan bir Ermeninin ne kadar hatırlama hakkı varsa, eşit deredece Türklerin, Kürtlerin, Süryanilerin, Arapların, Yezidilerin, Keldanilerin ve o tarihin tanımlı tanımsız tüm bileşenlerinin o günleri hatırlama ve idrak etme hakkı vardır. Onlardan kimlik sorulamaz. Acıyı paylaşma ve paylaşıma açma hakkı vardır. O günlerde yaşamını Kahire’de ya da Beyrut’da sürdüren ve süreçten hiçte zarar görmeyen Ermenilerin bugün aynı konu üzerine hatırlama ve ortak hafızaya dahil olma hakları ne kadar varsa, bizzat o coğrafyada sürece tanıklık etmiş başka topluluklardan insanların da buna müdahil olma hakları en az o kadar vardır. Nihayetinde bu kültürde acı, aynı zamanda paylaşılarak azaldığına inanılan bir olgudur. Nihayetinde Hrant Dink’in acısı zerre kadar hafiflemiş ise, ardından yürüyen yüzbinlerin paylaşımı ile hafifleyebilmiştir. Herhangi bir kimliğin künyesi altında kimse bu insani sorumluluğun karşısına “sen kim oluyorsun da benim acımla empati kuruyorsun” yaftasıyla dikilemez. Şu gün için olmaz, bunun arkasında kimse durmaz.

Basit bir hatırlamayla, bu arkadaş öncelikle hangi coğrafyadan bahsettiğinin acaba farkında mı? 1915 Felaketi Japonya'da cereyan etmiş, bizler de Mexico City'den kalkıp gelmiş, İstanbul'da ağlaşmak için mi buluşmuşuz? Ki öyle dahi olsa, buluşamaz mıyız? Bizler merhamet için mi buluşmuşuz orada ayrıca, yoksa kendi gerçekliklerimiz ile yüzleşmek için mi? Ne merhameti, neye merhamet? Elektrik tellerine takılmış ölü kuşlara mı ağlıyoruz arkadalarından, yoksa bir talebe mi vücud veriyoruz? Buluşan bizler kimleriz? "Ermeniler" diye kimleri tanımlıyor? Kimleri bu kategoriye koyuyoruz, kimleri koymayı bahşetmiyoruz? Bahsini ettiği hadise acaba "Ermeniler" dışında Türkiye'de başka daha kimleri kimleri etkilemiş olabilir? Ve de en önemlisi, ne yönde etkilemiş olabilir? Sadece gitmek mi zordur, geride kalan boynu büküklerin yok mudur hakkı anımsamaya? Kimi hatırlayıp, kimi hatırlayamayacağımıza, kimi hangi biçimlerde hatırlayacağımıza kim karar verebilir? Hatırlayan dışında, kim ne kadarını bilebilir? 70 Milyonun 96 yıllık inkarına söylecek sözümüz kalmadı da, bir avuç insanın hatırlamasına mıdır tepkimiz? Bu tepki samimi midir?

Basit bir hatırlamayla, bu arkadaş örneğin İkinci Dünya Savaşından beri Nazi Soykırımının Yahudilerden çok Almanların dert edindiği bir mesele olduğunun acaba farkında mı? Yahudi Soykırımına ilişkin dünya üzerindeki en büyük ve görkemli holocaustların İsrail'de değil, Almanya’dan Polonya’ya uzanan bir şeritte olduğunu biliyor mu? Soykırımlar üzerine kurulu hafıza müzelerinin (Ermeni Soykırımı hariç) neredeyse tümünün, hem teorik hem fiziksel olarak bizzat bu insanlık suçunun işlendiği topraklarda inşaa edildiğinin bilincinde mi? Terminolojide Soykırım için kullanılan "insanlık suçu" ifadesinin "insanlığı" kapsadığını, soykırıma uğrayanlarla alakası olmadığını ve bugün asıl problemin bu meseleyi küçücük bir cemaatin başına atıp kaçmak olduğunu görüyor mu? Türkiye Cumuhiyeti şayet tarihsel sorumluluğunu yerine getirip bu süreci normalize etseydi, kendi yazısının bugün hangi potada okunacağından haberdar mı? Hayatı boyunca Ermeni Soykırımı dışında bir soykırım süreci ve travma sonrası üzerine araştırma yapma fırsatı bulmuş mu? Bu tip stratejik konularda en büyük etkinin bizzat içeriden gelecek önkabul üzerine eklemlendiğini biliyor mu? Bunun olası sonuçlarının farkında mı? Soykırımları avuç içi kadar toplumların dramatik mazilerine itelemekten çıkartıp, tüm bir insanlığın sorumluluğuna açmanın ne anlama geldiğini görüyor mu?

O zaman şöyle yapalım, derhal hepimiz "timsah gözyaşları döken bir grup ikiyüzlü" olarak işimize gücümüze geri dönelim. Kimse artık o "Ermeniler" otursun ağlasınlar Arjantin'den dertlerine? Nasıl olsa bizleri ilgilendiren bir tarafı yok. Uygun mudur? Ayrıca gelecek 24 Nisan'da DNA uzmanları ve fiziki antropologlar görev alsın, meydana girişte etnik kontrol ve incelemeler yapılsın, analizleri uygun çıkanlar sizin deyiminizle ağlasın, sızlasın.. Uygun olmayanlar meydanın dışına itilsin. Pardon siz yanlış geldiniz deyip karşı gösteri yapmakta olan nasyonalistlerin arasına atılsın. Uyar mı? Samimiyet dozajını yükseltir mi? Çok güzel. Bu kafayla ortak tarihimizi anımsamak bile "sahtekarlık" olup çıkacak sayenizde. Bravo bu bakış açısına! Eminim size bayılacaklar bizleri o meydanlarda gördüklerinde arkamızdan küfür sallayanlar. Onlar bile inanamayacaklar, insan oğlunun - insan oğlu için verdiği hukuki mücadeleyi böylesine primitif bir kalıba sokup DNA'lara indirgeyebildiğinize.. Etrafta işiniz mi yok "Ermeniler için ağlıyorsunuz" diye yaygara kopartan faşistler, bu içeriden ırkçı okumaları ciltleyip baş uçlarına asacaklar.. Acı orada kalacak. BRAVO!

literatür sanırım bunu “pesimist siyasal şizofreni” olarak tanımlamalı. O halde yaşasın travma elitizmi ve travmanın kutsanmış dokunulmazlığı! Biz "merhamet kumkumalarına ithaf edilmiş" bu yazıyı etik olarak aynen yayımlıyorum, benzer örnekleri farklı dillerde ve farklı yazarların kaleminden bolca mevcut;

Merhamete değil, adalete ihtiyaç var
1915: BU ACI HEPİMİZİN DEĞİL


Serhat Uyurkulak

Şükür ki şimdiye kadar yakınımda pek fazla ölüme şahit olmadım. Fakat bulunduğum hemen hemen her taziye evinde benzer bir sahneyle karşılaştım. Evde keder neredeyse elle tutulur hale gelmişken bir anda gözyaşlarına boğulan, merhumu mezarından kaldırıp geri getirmek isteyen, hatta mezara onun yerine girmek istediğini söyleyen bir kişi her zaman vardı. Esas kaybı yaşayan acılı ailenin şaşkın bakışları altında sorup soruşturulduğunda, birkaç kişinin ancak tanıdığı, çok uzak bir akraba, üstünde bir çeşit vicdan yükü taşıyan, kendini merhuma maddi veya manevi borçlu hisseden mahçup biri olduğu anlaşılırdı bu ‘rol çalan’ şahsın. İşin en tuhaf kısmı ise merhumun yakınlarının kendi dertlerini unutup bu şahsı iyi hissetirmeye çalışmaları olurdu. Onlar için asıl azap işte bu vicdanı sızlayan kişiyi avutmak zorunda kaldıklarında başlardı.

Ben alnı ve vicdanı ak biri olmayı, öyle de yaşamayı çok isterim. Bunun için elimden geleni hasbelkader yapıyorum ama bunu ne kadar becerebiliyorum, onu bilemem. 24 Nisan yaklaştıkça sosyal medyada ve daha başka birçok mecrada karşımıza çıkan ‘Bu Acı Hepimizin’ girişiminin metninde geçen bir ifadeydi bu ‘alnı ve vicdanı ak’ insanlar olmak. Girişim, 1915’te Osmanlı tebası olan Ermenilere yapılanların insanlığa karşı işlenmiş bir suç olarak kabul edilmesi gerektiğini söylüyordu. Ayrıca metni kaleme alanlar ‘insanlığın asli değerleri temelinde birleşen’ bizleri, 1915’i bu ülkede yaşayan herkesin ‘ortak acısı’ ilan etmeye çağırıyordu.

Acaba cehenneme giden yol sahiden iyi niyet taşlarıyla mı döşeli? Örneğin ben, hayatımı alnı ve vicdanı ak biri olarak sürdürme gayesiyle 1915’i aynı zamanda kendi acım olarak sahiplensem, Ermenilere ‘sizin yaşadıklarınızın benim de acım olduğunu düşünüyorum’ desem nasıl bir karşılık alırım, hiç kestiremiyorum. Çünkü farkındayım ki, istesem de istemesem de, soykırımı (siz dilerseniz ona tehcir veya Büyük Felaket deyin) gerçekleştiren siyasetten kopmayı değil onu sahiplenmeyi seçmiş bir cumhuriyetin kayırdığı asli unsurun bir mensubuyum. Kendimi böyle hissetmesem dahi tarihsel ve yapısal olarak böyleyim.

Bu durumu kabullenmek elbette zor fakat hadisat bazen iradeyi aşar. Biz ‘hepimiz,’ o dönemin yönetici seçkinlerinden ve hatta sıradan insanlarından ne kadar farklı olduğumuzu düşünürsek düşünelim, bu fazla bir şey değiştirmez. Dahası, ne kadar barışçıl ve ortaklaşmacı olursa olsun, barışın ve ortaklığın ancak adaletle sağlanabileceği bir durumda bireysel iyi niyet ve vicdan esas meseleyi çözmeye yetmez. Niyetlerin ötesinde, olan biteni tanımaya ve adalete ihtiyaç var. İyi yürekli insanların, ‘ötekilerin’ sırtını dostça sıvazlamak dışında fazla bir anlam taşımayan merhametleri ne yazık ki gerçek adaletin yerini tutamaz.

Devasa bir taziye evini andıran bu ülkede kurbanlardan kendilerinden başka herkesi, özellikle de rahatsız vicdanları rahatlatıp avutmaları bekleniyor. Bu yüzden, ‘Bu acı hepimizin değil, Ermenilerin acısı’ demekten kendimi alamıyorum. Böyle söylemek sanmıyorum ki beni duygusuz biri yapsın veya insanlıktan çıkarsın. Aksine, yurttaşı olduğum ülkenin topraklarından sökülüp atılmış, malını mülkünü kullandığım, evlerine yerleştiğim, servetlerinden istifade ettiğim bir halkın hiç değilse acısını da sahiplenmemek daha insani bir tutum bana göre. İhtiyaç duyulan şey moda tabirle empati yapmak değil, ne kadar ağır hatta kabul edilmesi zor da gelse, yaşananların sorumluluğunu üstlenmek ve adaletin yerine gelmesi için çalışmak. Hem madem 1915 hepimizin acısı, niçin bunu hissetmek ve bu kadar yüksek sesle söylemek için Hrant Dink’in katledilmesini bekledik, bunu da çok merak ediyorum.

NOT: Yazının bütünden farklı olarak başlı başına bir tez potansiyeli taşıyan bu son "merak" cümlesi özellikle çok tanımlaycı. Bu merakını bir türlü tatmin edemeyenleri, yakından tanıyoruz. Hep aynı soruyu sorup duruyorlar. O halde aynı yüzeysel merakla yazara son iki soru yöneltmek istiyorum.

1. 19 Ocak 2007 tarihi öncesinde kendisi neredeymiş? Bence büyük çoğunluk nerede ise kendisi de oradaymış.

2. 24 Nisan 2011 tarihinde kendisi neredeymiş? Bence büyük çoğunluk nerede ise kendisi de oradaymış.

Orada kalmış, kalsın.

12 Mayıs 2011 Perşembe

6 Mayıs 2011 Cuma

Destruction 2011 / Yıkım 2011


Destruction 2011

Destruction 2011 is a completely independent exhibiton fused by the discussions in SET on such issues as the ecological destruction, coming of the fifth sun in the Mayan calender, the future of global capitalist hegemonia, the Third World War and prophecies of Babylon. Destruction 2011 sets off with a call for the event arised from this process of discussion by the Turkey’s first collective avant-gard...e initiative, S.E.T. The exhibition consists of works by 60 artists from abroad and Turkey. In accordance with the concept of the exhibition, most of these works are produced for the event or are to be exhibited for the first time. Destruction 2011 is a campaign organized horizontally through nightly performances, discussions on the concept of exhibitions, blogs, forums and film screening.

Yıkım 2011


Yıkım 2011, 2010 yaz aylarında ülkenin ilk kolektif-avangard inisiyatifi Sürrealist Eylem Türkiye içinde ekolojik yıkım, Maya takvimindeki 5. güneşin gelişi, küresel kapitalist hegemonyanın geleceği, 3. Dünya Savaşı, Babil kehanetleri üzerine başlayan tartışma ve bu süreçten çıkan çağrı metni ile yola çıkmış, tamamen bağımsız bir sergidir. Serginin konsepti doğrultusunda, yurtiçi ve dışından yaklaşık 60 sanatçının, çoğunluğu direkt sergi için üretilmiş ya da ülkede ilk sergilenecek yapıtlarından oluşmaktadır. Performans geceleri, tartışma metinleri, blog, forumlar, film gösterimleri ile beslenen bir kampanya olarak yatay bir biçimde örgütlenmektedir.

Sergi Künyesi / Exhibition Description

Sergi adı/Exhibition Name: Yıkım 2011/Destruction 2011
Sergi tarihi/exhibition date: 12 Mayıs/27 Mayıs 2011
Koordinatörler/Coordinators: Alper T. İnce& Rafet Arslan
Teknik işler sorumlusu: Serhat Kara
Afiş: Can Yeşiloğlu
Açılış/Opening: 12 Mayıs saat: 18:30/ 12 May 6,5pm
After Party: saat:22:00/10pm, Peyote

www.destruction2011.com

Yan Etkinlikler / Supplementary Activities:


-Gösterim/Film-Video Screening: Yıkım Kadrajları-Destruction Frames/Yeşilçam Sineması (14 Mayıs 2011)
-Forum: Uluslararası Yaşayan Gerçeküstücülük Paneli – International Panel on Living Surrealism/ Depo (14 Mayıs 2011)
-Forum:Yıkım Tartışılıyor- Destruction is being discussed- Fırat Arapoğlu, Emre Zeytinoğlu, Murat Germen, Burçak Konukman, Rafet Arslan /Depo (27 Mayıs 2011)
perfomances, street actions…

Katılımcılar / Contributors:

Ali Mete Sancaktaroğlu
Alt Komşu
Athens Sürrealist Group
Basako
Bora Şimşek
Bounty Kill Art Group
Burçak Konukman
Bülent Demirağ
Can Tan
Carlos Martins
Carmen Sober
Ceren Fındık
Eric Bragg
Erman Akçay
Fulya Çetin
Gaye Su Akyol
Grupo Surrealista del rio de la Plata
Hakan Gürsoytrak
Hakan Orman
Horasan
Hüseyin Uğur
İrfan Önürmen
Marina Grzinic& Aina Smid
Martin Sastre
Mert Ülkümen
Merve Morkoç
Murat Germen
Rad
Oy Dağlar
Özgür Çimen
Şakir Özüdoğru
Sarah Maple
Sedat Türkantoz
Serra Behar
SLAG
Stockholm Sürrealist Group
Sürrealist Eylem Türkiye (OnstOn, cins, Alper T. İnce, Rafet Arslan, Yaprak Gözeker, zozan gemilerördü, Fantom)
Tayfun Serttaş
Tolga Tüzün
Volkan Kaplan& A.Erdem Şentürk
Wide
Yeşim Şahin

Katalog Yazarları / Catalogue Writers:


Ali Artun
Emre Zeytinoğlu
Fırat Arapoğlu
Rafet Arslan
Mattias Forshage

5 Mayıs 2011 Perşembe

bir devrin kapanışı

süleyman demirel döneminden gül suyu kokuları
büyük ortadoğu fiyaskosu
21. yy'a dair birkaç kehanet
sol gösterip sağ vurmalarıyla ünlü müslüman siyaset adamları
doğu akdeniz sahillerinde araplaşan latin kolonileri
biraz semiyotik
yalandan Lacan
bir minübüs dolusu duyma engelli insan
ve yağlı yemeklerden her zaman uzak durmak lazım.

1 Mayıs 2011 Pazar

evim, beirut.


Zico House History

Built in 1935, located in the heart of Beirut in Spears Street, in the Sanayeh district, this charming traditional house was the family home of Moustapha Yamouth (alias Zico). Lover of the arts and culture, he started using available spaces in the building for performance rehearsals. Soon, he realized the necessity for artists to have a space where they can create and express themselves and decided to promote and help emerging artists with interesting ideas and projects, especially those who didn’t have the means to produce their own work.

After the civil war, during the early 1990’s, Zico decided to transform this spacious building from a family house into an alternative space that housed contemporary art.During this period was a time when a number of individual initiatives emerged and where Lebanon became a prime cultural location for the Arab region. Encouraged by Zico, a number of artists decided to organize a large collective exhibition in the building, making visible the work of many artists for the first time. Among others, these artists included Marwan Richmawi, Flavia Codsi, Gilbert Hage and Elie Khalife, who later became established in the field of contemporary art and film.

Following this event, Zico set up a production house with friends and colleagues, “Beirut Media Production,” with their offices based in Zico House. BMP produced the first theatre performance written by Boutros Rouhana, dedicated to Zico house. This poetic and feverish work, « Al Haris », which was closer to a form of human installation than theatre, provided Zico House with its main mission: to defend experimental Lebanese art.