Konu facebook üzerinden "Asmalımescit'i Yok Edemezler!" kıvamında kıytırık gruplar kurarak olaya bir "özgürlük" mücadelesi kılıfı geçirme noktasına geldi ki, yazmak zorunda hissediyorum.
Öncelikle Beyoğlu Belediyesine bir semt sakini olarak bu medeni kararından dolayı tüm içtenliğimle teşekkür ederim. Şehirdeki son 5 yılın en büyük adaletsizliğini ortadan kaldırmak için, kamusal alanı toplum tarafından kullanılabilir kılmak için, rantiyeci küstah işletmecilerin mafyatik iktidarına ve şiddetine son vermek için, yürünebilir bir Beyoğlu'nu geri kazanmak için canla başla çalışıyorlar. O masaları kent çöplüklerinin derinliklerine fırlatan elleri dert görmesin.
Dünya üzerinde, sokaklara yığılan masalar yüzünden kamusal alanı 90 cm'ye kadar inen ve yayaların adım atamaz hale geldigi sokakların sadece Beyoğlu'nda olduğunu hatırlatarak başlayalım. Ben Türkiye'nin ne daha Doğusunda ne de daha Batısında kamusal mekan üzerinde süregiden böylesi bir gasp ve şiddet olayı ile karşılaşmadım. Karşılaşan varsa ve bize bu kepazeliğin nasıl bir özgürlük misyonunu temsil ettiğini açıklarsa ayrıca çok sevinirim. Sokakta yürüken çantası haydari tabağına giren, eteği bira bardağına dolaşan, çeketinin cebine balık kılçığı kaçan, üzerine rakı dökülen başka bir toplum var mı(?) bilmiyorum. Son üç senedir Asmalımescit'den, Nevizade'den, Mis Sokaktan normal adımlarla geçmeyi başarabilen birisi olmuş mu(?) tanımıyorum. Beyoğlu'nda yaşayıp ya da iş yapıp masa terörü yüzünden tehdit görmeyenimiz kaldı mı(?) görmedim. Ve şimdi bir anda kıymete bindi öyle mi işgalci masalar?
Öncelikle Beyoğlu bir açıkhava yemekhanesi ve nargilecisi değildir. 20 milyonluk şehrin kahrını geçen, sokaklarında gün içerisinde milyonlarca insanın sirkülasyon halinde olduğu kültürel bir çekim merkezidir. Hiçbir uygar şehirde, böyle bir merkez masalarla işgal edilemez. Ettirmezler. Hiçbir uygar şehirde olağanüstü güzellikteki binaların girişi masalarla ablukaya alınıp tüm diğer katları fonksiyonsuz hale getirilerek ranta açılmaz. Açtırmazlar. O binaların tüm katlarına hayat verirler. Hiçbir uygar şehirde, o şehrin uygar vatandaşları masalarla gasp edilmiş bir kamusal alana hak tanımazlar. Belediye'ye zaten gerek kalmaz, polis çağırır o masaları atttırırlar. Gelin görün ki, burası yine Türkiye! Bizim "uygarlar" bedava hakkı olan sokağı kullanmak için bir bardak sulu biraya 20 TL ödemenin peşinde. Öyle mi? Mübahtır o zaman sizin özgürlük anlayışınızda gasp, şiddet, alıkoyma, mafya!
Ayrıca kimdir bu özgürlük savaşçıları? Kimin özgürlüğü adına kiminle savaşıyorlar? Bunlar Beyoğlu'na haftanın bir günü gelip son parasını o masalara bırakan lümpenler midir, gerçek semt sakinleri midir, masa teröründen maddi çıkar elde eden güç odakları mıdır, yoksa senelerdir bu magandalar para kazanacak diye kamusal alanda mağduriyet yaşayan sivil halk mıdır? Önce bunun ayrımını yapmak lazım. Bu mücadeleyi kimin = kimler adına yürüttüğünü çok iyi kritik etmek lazım. Sonra semte dönmek lazım.
Bu semtin "uygar" bir sakini olarak son 5 senedir çok daha merkezi bir sokakta oturuyorum. Mülk sahibi olduğum evime her akşam rakı kadehlerinin, şakşuka tabaklarının arasından zıplayarak giriyorum. Apartmanın giriş kapısı hukuki olarak tüm bina kullanıcılarının yetki sahibi olduğu ortak alandır. Benim kapımın önüne evime girişimi engelleyecek biçimde masa koyamazsınız dediğim gün, tehdit edildim. Tüm diğer Beyoğlu sakinleri gibi. Kendi apartmanımın kapısını onların ticari çıkarlarına uymayacak biçimde düzenlemeye çalıştığımda, tehdit edildim. Tüm diğer Beyoğlu sakinleri gibi. Misafirlerim bir fincan kahve alıp sokağı izlemek için aşağıya indiklerinde masların önünü kapattıkları gerekçesiyle oradan kovuldular, yine ben tehdit edildim. Tüm Beyoğlu sakinleri gibi. Ben 5 senedir Beyoğlu denilen bu dağ başında üç - beş tane rantiyeci maganda turist kazıklayacak, uyduruk meze satacak, pisliğini sokağa boca edecek diye tehdit altında yaşıyorum. Evimi yok pahasına satıp, çok sevdiğim sokağımı terketme noktasındayım. Onların istedikleri de bu zaten, sonunda tüm binaya sahip olup, 190 yaşında bir eseri meze satmak için imha etmek, buradaki yerleşik hayatı sabote etmek, semtteki yaşam alanlarının tümünü yok ederek kendi mafyatik düzenlerini sağlama, güvene, korumaya almak! Anlatabiliyor muyum?
Şimdi tüm ÖZGÜRLÜK savaşçılarını kendi kapımın önüne davet ediyorum. Benimle buradan irtibata geçin ve kaldırılan masaların geri koyulması için benim evimin önünden başlayın direnmeye. Buyrun, verin özgürlük savaşını bakalım, o savaşı kimin hakkı için veriyorsunuz...? İnsan hakkı için mi, yaşam hakkı için, adalet için mi, kamusal alanı kullanım hakkı için mi yoksa Beyoğlu denilen dağ başında mafyanın düzenini yerleşikleştirmek için mi? Stockholm sendromlular sizi! Üç kuruşluk sirkeyi şarap sanıp kadehine 30 TL verip o masaları zengin etmeyi özgürlük sandınız, öyle mi? Özgürlüğü hem de sokakta para ile satın alabileceğinize inandırdılar sizi, öyle mi? Eli silahlı mafyanın şahsınıza lutfettiği üç beş sandalyeye sinince bir nefeslik hürriyet buldunuz, öyle mi? Siz özgürlükten bunu anladınız, öyle mi? Verin bakalım o halde özgürlük mücadelenizi. Çok özgür olacaksınız siz daha, ÇOOOK!
1990'ların başında bizler Bodrum'da oteller tarafından parsellenen sahilleri söke söke rantın elinden alıp bedavaya dünyaya açtık. Hem de bunu oranın köylüleri ile kolkola direnerek yaptık! Tabi sizde nerede sokağına, plajına, binasına sahip çıkacak "bu benim malım" diyebilecek irade...? Nerede o kapasite? Ancak saatini 30 TL'ye satın alırsınız özgürlüğü. O da kredi kartınızın limiti yettiği kadar.
Özgürlükmüş.
26 Temmuz 2011 Salı
24 Temmuz 2011 Pazar
son söz:
Londra'yı Oxford Circus ve Victoria'dan ibaret sananlar, kabeye tapınır gibi ilk iş Vivienne Westwood mağazalarını zirayete koşanlar, Madonna'nın yaşadığı görgüsüz Arap mahallesinde 30 Pound'a kahve içmeyi bir halt sananlar, sanat zevkini White Cube ve Saatchi Gallery'nin kitsch pavyonlarında taçlandırdığını düşünenler, Soho'ya giderek çok matah birşey yaptığını iddia edenler, hatıra fotoğrafını Tower Bridge üzerinde çektirenler Amy Winehouse'u bir çırpıda anlayamaz.
Underground'dan inip overground'a binmesini bilenler, 2. Zone'dan sonrasını keşfe koyulanlar, George Tavern'de gözünü kırpmadan kavgaya dalanlar, Dalston Superstore'un çaprazında kumarbaz sevgilisinden tokat yiyenler, kapılar kapandıktan sonra geceyi Abney Mezarlığında gerçirmeye devam edenler, ucuz pazar alışverişi için haftasonu sabahları uyumadan Brick Lane pazarının yolunu tutanlar, sanat zevkini Doğu'nun squat edilmiş sergi mekanlarında taçlandıralanlar, yağmur altında kısa şortla şemsiyesiz gezmeyi öğrenenler, Joiners Arms'da tuvalet sırası beklerken tecavüze uğrayanlar Amy Winehouse'u bir çırpıda anlarlar.
Aradaki algı ve refleks farkı, Londra'nın farklı ruh katmanlarını çözümleyememekten ibaret.
Underground'dan inip overground'a binmesini bilenler, 2. Zone'dan sonrasını keşfe koyulanlar, George Tavern'de gözünü kırpmadan kavgaya dalanlar, Dalston Superstore'un çaprazında kumarbaz sevgilisinden tokat yiyenler, kapılar kapandıktan sonra geceyi Abney Mezarlığında gerçirmeye devam edenler, ucuz pazar alışverişi için haftasonu sabahları uyumadan Brick Lane pazarının yolunu tutanlar, sanat zevkini Doğu'nun squat edilmiş sergi mekanlarında taçlandıralanlar, yağmur altında kısa şortla şemsiyesiz gezmeyi öğrenenler, Joiners Arms'da tuvalet sırası beklerken tecavüze uğrayanlar Amy Winehouse'u bir çırpıda anlarlar.
Aradaki algı ve refleks farkı, Londra'nın farklı ruh katmanlarını çözümleyememekten ibaret.
Amy'den Sonra

Çok değil, bundan birkaç ay önce artık iyiden iyiye popüler olmuştu "www.whenwillamywinehousedie.com" bu site. Yanlış okumadınız, adından da anlaşılacağı üzere "ne zaman ölecek bu Amy Winehouse?" isimli bir bahis sitesi idi. Amy'nin yorgun bedeni üzerinde tepinenlerin icraatları artık bu noktaya gelmişti. Belki de tarihte ilk kez bir sanatçı, henüz hayattayken ne zaman öleceğine dair tutulan bahislerin hesabını yapabiliyordu. Ücretsiz üye oluyorsunuz. Onun ölmesini beklediğiniz tarih ile ilgili "tespitte" bulunuyorsunuz. Hem de doğru tahmini tutturanlara ipod touch hediye! Site hala açık, buyrun öncelikle buradan; kitlesel sanal linç afiyetle! Hem "sanat" değil, bedava.
Ve Amy Winehouse, bu sabah Londra'daki evinde ölü bulundu... Umrumda değilsiniz dercesine. Şimdi kimler ipod touch kazandı bilemiyorum. Fakat Londra en samimi yüzünü ve en büyük ruhunu yitirdi bu sabah. Bugüne değin ne Madonna, ne Vivienne Westwood ne de Dannii Minogue'un yapamadığı bir şeyi yapmıştı Amy Winehouse. Kuzeydoğu Londra'yı temsil etmişti. Uluslararası piyasada Londra'dan beklenmeyen bir stili diline dolamış, kenar mahallenin haşarı kızından devasa sahnelerin ayakta duramayan anoreksik divasına uzanan bir tutarlılık hikayesine imzasını atmıştı. Adeta tüm Londra'nın popülist klişelerine STOP demiş, bütün ibreleri sıfırlamıştı. Punk'ın yarım asır sonra hediyelik eşya kategorisine giren elitis yüzünü, jazz'ın kirli ve bayağı yüzü ile takas etmeyi koşullamıştı. Bu dünyaca ünlü kadın; Camden'da bir çöp evde yaşıyordu. Doğu Londra'nın after mekanlarının kapılarında sık sık uyuyakalıyordu, siz dünya starı olduğuna bakmayın çoğu kez eve götüreni olmuyordu. Hiçbir zaman menejerleri ya da özel korumaları olmadı. Muslukları açık unutmasıyla, oturduğu binayı su baskınlarından dolayı çürütmesiyle ünlüydü. Fazlasıyla genç, fazlasıyla yalnızdı. 1980 sonrası kuşağın alışık olmadığı türden bir tutarlılıktı onunki. Artık o Londra'nın en gerçek kızıydı. Nihayetinde verdiği tüm sözleri yerine getirerek öldü. Rehabilite olmayacağım dedi ve de olmadı. Tevadiyi reddetmenin bir yaşam tarzı olduğunu bilenler, onun hukukunu çok iyi anladı. Kendi tarihine hiç ihanet etmedi, rehab'ın sözlerini haklı çıkardı. Şarkılarına tüm sözleri kendi yazardı. O sözleri dinlemesi gerektiği biçimde dinleyebilenler, bu mesajı hep alırdı. Onun varlığına tanıklık etmek, onunla aynı yüzyılı paylaşmak şereflerin en büyüğü idi. Amy'i gerçekten duyumsayabilenler için, şimdi bu en doğru elveda.
Haliyle insan gözlerini BBC ve Guardian'dan alamıyor böyle bir günde. İşte bu benim için ikinci büyük yıkımdı ya, ondan şu yazı. Tüm Londra, adeta bu ölümü kutlarcasına esip savuruyor yorumlarda. "Ben biliyordum"un gururu onun hayatından daha mı önemliydi pardon? Önemliymiş. Yüzyılın en acıklı hikayesinden siz Londralılar anlaya anlaya bu kadarını mı anlayabildiniz? Öyleymiş. Acımasızlık ve çok bilmişlik taziyeleri paylaşmanın önüne mi geçmiş şu günde? Geçivermiş. Nihayetinde BBC "this entry is now closed for comments" diyerek 783. yorumda iletileri kapattı. Guardian hala devam ediyor sanırım. Su testisi, Camden'da kırılır diyor. Hadi muhafazakar memleketlerde uyuşturucu aldı, çok cozuttu, belasını buldu gibi kıytırık okumalara hazırız da, siz trash Londralılara ne oluyor, neyin hazzını yaşıyorsunuz gece gece anlamak mümkün değil. O zaman al sana taş kalpli Londra, sefil Londra, kahpe Londra! Eğer imajını kurtarmak istiyorsan önce o anglo domuz suratlı Vivienne Westwood'u imha et Londra! Biliyoruz ama, Amy kolay lokma. Doğu Londra her sabah böyle 5 kız yutar. Londra bunu hep yapar. Gecikmeksizin 8am metro gazetesinde işe yetişen kölelere manşetten dedikodu çıkar, anlıyoruz seni Londra. Tesco'nun attığı çöpleri kapışmak için insanların izdiham yarattığı tek şehir Londra. Motor prensesini Paris tünellerinde gizli servisine öldürtüp ardından azize ilan eden Londra. Harvey Nichols'ın 5. katına dizdiği kayış derili pilatesçi sermayelerini Ortadoğulu savaş zenginlerine peşkeş çeken Londra. Ahlak kumkuması mı çıktın başımıza? Amy Winehouse başından beri fazla sana.
Türkiye'de de abuk subuk haberler dökülmeye başladı. Dökülür daha; Çılgın Kızın Sonu! Öyle mi? Tek ricam; Amy Winehouse'un ölümü ile ilgili "su testisi su yolunda kırılır"dan daha ileri bir yorum getiremeyecek yüzeysellikte olanlar, lütfen değerli analizlerinizi başka bir konu için saklasınlar. Hatta direk sussunlar, çok daha iyi. İzin verin, sevenleri acılarını paylaşsın en azından. Yoksa gerizekalı değiliz biliyoruz hepimiz testiyi teraziyi, konu o değil. Konu sizin kıvrak zeka soslu tahlillerinizden ibaret değil. Konu Amy. Henüz 27 yaşında ve hepinizden büyük. Lütfen.
23 Temmuz 2011 Cumartesi
amy
Şimdi hatırladım, ki daha oturup uzun uzadıya yazacaktım bu mezarlık üzerine. Konuyu bu klibe bağlayacaktım. Amy'den, Stoke Newington'dan, Kuzeydoğu Londra'dan, Back to Black'den ve başka şeylerden bahsedecektim. Sonra ne hızlı değişti yine herşey. Ne de çabuk geçiyor zaman, unutmuşum. Ne de çabuk, hem Amy...
O halde bir ayağı çukurda olanlararası empati gecesi olsun bu gecenin adı. Bir ayağı çukurda hissedenler de katılsın. Derinlemesine içilsin. Henüz yirmilerinde ölenler, gerçekten güzeldir.
Abney Cemetery of Stoke Newington için Kasım 2010'da şöyle demişim.
Keşke gerisini getirseymişim.
22 Temmuz 2011 Cuma
3rd Thessaloniki Biennale

3rd Thessaloniki Biennale of Contemporary Art
Thessaloniki, Greece
18 September 18–December 18, 2011
Press conference:
Thessaloniki, April 15, 2011
Preview dates:
Soon to be announced
State Museum of Contemporary Art
Thessaloniki, Greece
www.greekstatemuseum.com
www.thessalonikibiennale.gr
The 3rd Thessaloniki Biennale of Contemporary Art is lead by the State Museum of Contemporary Art (SMCA) working collaboratively with the rest of the "Thessaloniki – 5 Museums Movement" (5M): Archaeological Museum of Thessaloniki, Museum of Byzantine Culture, Macedonian Museum of Contemporary Art and Teloglion Foundation of Art. The Biennale comprises a main and a parallel programmes and focuses on the Mediterranean region under the title "OLD INTERSECTIONS - MAKE IT NEW" with exhibitions, a workshop for young artists, a performance festival, conferences and a symposium.
MAIN PROGRAMME "A ROCK AND A HARD PLACE"
Curators: Paolo Colombo, Mahita El Bacha Urieta, Marina Fokidis
In the current climate of gathering instability that holds great promise as well as danger, this title, A Rock and a Hard Place captures the sense of fragility and jeopardy that looms over the wider politics of the Mediterranean and the psychology of the individual. Affected by a sense of impending danger and 'Hamletic' doubt, contemporary artists produce work that is often characterised by a defensive, ironic stance. Leaving behind the strong, iconic gestures and sweeping political statements of the past, A Rock and a Hard Place examines the changes, the shifts, and the different perspectives of more than 50 artists. Engaging with the historical significance of the venues and of Thessaloniki—a crucible of cultures for the past 2500 years—the Biennale explores a number of topical issues in Mediterranean region, from social conflict to the quandaries of the individual caught in an economic and existential crisis. The program takes place in five museums and several Islamic monuments and includes special exhibitions and installations, an information centre as well as performances and interactions that address cultural and popular issues in the Mediterranean region.
Director: Katerina Koskina, Head of the Board of Trustees of the SMCA
Advisory Committee: Catherine David, Maria Rosa Girace Pieralisi, Jannis Kounellis, Jessica Morgan and Denys Zacharopoulos.
The 3rd Thessaloniki Biennale of Contemporary Art is part of the "Thessaloniki: Cultural Crossroads" programme of the Hellenic Ministry of Culture and Tourism, focussing this year on the Middle East, and running under the Municipality of Thessaloniki, Department for Culture, Education and Tourism and other cultural and educational partners jointly.
The 3rd Thessaloniki Biennale of Contemporary Art is funded under the Operational Programme Macedonia - Thrace 2007–2013, implemented by the SMCA and co-financed by the European Union (European Regional Development Fund).
Paolo Colombo is currently Art Advisor at the Istanbul Museum of Modern Art. From 2001 to 2007he was Curator of The Museo Nazionale delle Arti del XXI Secolo in Rome. From 1989 to 2000 he was Director of the Centre d'art contemporain in Geneva. In 1999 he curated the 6th Istanbul Biennial. He has been associate producer of a number of award winning films, more recently "The Edge of Heaven" and "Soul Kitchen" by Fatih Akin and "The Tree" by Julie Bertuccelli.
Mahita El Bacha Urieta is currently Arts Strategist at Abu Dhabi Authority for Culture and Heritage. Winning curator of Abraaj Capital Art Prize, 2010. Recently worked on Saadiyat Cultural District, UAE and was coordinator of 7th and 8th editions of Sharjah Biennial. Previous work included curating "Arabise Me" (2008–2009); production of Manifesta 6, Nicosia, Cyprus (2006); projects with inIVA, London: "Fault Lines: Contemporary African Art and Shifting Landscapes" 50th Venice Biennale (2003) and "Veil" exhibition.
Marina Fokidis is a curator and writer based in Athens Greece. Amongst other projects she is the founding and artistic director of the newly established Kunsthalle Athena, and has served as the commissioner and the curator of the Greek Pavilion at the 51rst Venice Biennial, (2003) and as one of the curators of the 1rst Tirana Biennial (2001). She has curated several exhibitions and written articles on various book collections and international art magazines.
19 Temmuz 2011 Salı
Mary Lou Sulit Muga Interview / Part 1
Koken Ergun interviewing Mary Lou Sulit Muga, an Overseas Filipino Worker (OFW) living in Israel. Mary Lou talks about the social life and working conditions of the Filipino community in Israel.
This video interview is part of Koken Ergun's project "Binibining Promised Land" which documents the beauty pageants of the OFWs in Israel.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)

