9 Ağustos 2011 Salı

şu sıralar.


Tüm sistemlerin kendilerini teker teker içeriden dinamitlemeye başladığı olağanüstü bir yüzyıla tanıklık ediyoruz! Şimdi ne o büyük devrimcilere, ne ağdalı bağlaçlarla kaleme alınmış kabız manifestolara ne de onların tek sıraya dizilmiş fason direnişçilerine ihtiyacımız var. Hiç olmadığı kadar baskın, şu sıralar ruh. Ve onun türlü yeni hastalıkları. Ve onun türlü yeni zaafları. Ve onun türlü yeni ihtirasları. Ve onun türlü yeni intikam metodları. Bambaşka bir jenerasyonun çıldırışına tanıklık ediyoruz şimdi. Bu yeni ruh, ipad kullanmak istiyor.

Bu kadar bayağı ve öz şimdi, görülmedik bir hızla başa saran şey hikayeyi. Bu gerçek bir ruh devrimi. İnsanlık tarihinin en ensesi kalın sistemlerinin ardı ardına kendisini imha etmeye başlaması bir dizi kehanetten ibaret değil. Yerkürenin her noktasında başka bir çoşkuyla patlıyoruz! Sağla solla uğraşmayı erteledik, şimdilerde hepimiz kendi içimizdeki "kendilerimizle" hesaplaşmayı öğreniyoruz. Şimdilerde herkes, en büyük dönüşümün kendi gerçekliği ile hesaplaşmaktan geçtiği bir boyut atlıyor. Hiçbir yere gitmek yok. O halde buyuralım, derhal buradan okumaya başlayalım tekrar; yapı-bozumu ve şizoanaliz'i. Kehanet değil. Şimdilik tek kelime ile WOW! Müzik dinlenip, kutlanası.

Dalston ve Türkler


Tahmin ettiğim görüntüler gelmeye başladı. Gece boyunca Dalston - Kingsland High Street'in gerçek aktörleri, Türkler sokakta..

Ortak ifade: Polis yok, community var.

Göçmenler Arası Olasılıklar, Magna Carta, Yağma ve Yer Kavgası gibi şeyler üzerine..

Dalston'da mahalleyi yağmacılardan korumak için toplanan Türkler. Başlığı: The Turkish community of Dalston are chasing away rioters. What a great sense of community!

Londra'da üçüncü gününe giren olayları ilk duyduğum andan itibaren şaşırmadım. Sadece ne kadar ileriye gidebileceği üzerine tahmin yürütmeye çalıştım. Sonra bundan da, vazgeçtim. Bu sabah Brixton'u duydum. Güney'e kadar inmişti isyan adı altında destekçi toplayan apolitik yağma dalgası. Ortada ne politik bir gösteri, ne altında bir örgüt bağlantısı ne de siyasal zemine oturabilecek bir tartışma vardı gerçekte. Bizlerin henüz tanışık olmadığı başka bir kırılma noktası bu. Olayların özü, her zamanki gibi Londra'nın kangrenleşen sosyolojik katmanları arasındaki ruhsal gerilime dayanıyordu. Çok uzun süredir patlamaya hazır bir bomba olarak bekliyordu Londra, yalnızca zamanı üzerine bahisler tutmaktan sıkılmıştık kendi aramızda. Şimdi vahşi kapitalizmin dünyada en ağır hissedildiği bu paramparça şehirde, olması gerektiği gibi, belkendiği şekilde, bütün şiddetiyle vuku buluyor dehşet. Olan Mark&Spencer raflarına oluyor, Tesco'nun attığı çöpleri kapışmak için izdiham yaratan Londralılar daha iyi marka iç çamaşırı giymek istiyor. İleri demokrasinin onlara tanıdığı hakları iyi biliyor ve gidebilecekleri son noktaya kadar gitmek için çabalıyorlar artık. Olan bu, kararlılar. Bir şehrin başına gelebilecek en hüzünlü ihtimallerden birisiydi değil mi bu?

Akşam saatleri ile birlikte olayların Kuzey Doğu Londra'daki Hackney bölgesine sıçradığını duyduğumda ise koca bir EYVAH dedim. Burası benim en gerçek Londram idi. Daha genelde ise bohemlerin, sanatçıların, punkların ve squatcıların toplanma merkezlerinden birisiydi. Londra'ın genel havasından farklı olarak turistik olmayan, mahalle kültürünün hakim olduğu ve kendine özgü yasaları olan, bu yasaların uygulandığı bir yerdi burası. Diğer yandan "alnernatif, sıradışı ya da marjinal" kodların bedelini bir süre sonra gentrification riski ile ödemeye mahkum olan dünya kentlerindeki benzerlerinden farksızdı. Son dönemlerini görmüştüm Hackney - Dalston hattının. Böyle yerlerden her ayrılışınızda, gelecek ziyaretinizde çok daha farklı (steril) bulacağınızın hüznünü yaşarsınız, öyle ayrılmıştım.

Hackney bölgesinin bir diğer tanımlayıcı özelliği ise; Türkler. Bu mahalle aynı zamanda Londra'nın en kalabalık Türk toplumunu ağırlıyor. Çoğu artık mal ve iş sahibi. Bölgede eskiye uzanan bir varlıkları ve baskınlıkları var. Diğer göçmenler arasında hızla sivrilmiş bir toplum. Çocukları St Martins ya da Goldsmiths'den mezun olup sanatçı oluyor. Entegrasyona kapalı muhafazakar Türk göçmen prototipinden çok farklı bir mizaca sahipler. Herşeyden önce Londralılar ve Londra'nın Avrupa'nın diğer kentlerine oranla onlara sunduğu olanakların farkındalar. Mahalleyi Siyahlarla, Ortodoks Yahudilerle ve son dönemde Polonyalılarla kesişerek paylaşıyorlar. Fakat Türklerin tüm diğer toplumlardan farklı bir özellikleri daha var. Bölgede kültürel hakimiyet kurmaktan öte polisin dahi senelerce yerine getiremediği bir kontrol gücüne sahip olmuşlar. Londra'da bir tür asayiş toplumu olmuş Türkler. Suç oranları çok düşük, hırsızlık yapmıyorlar ve Birleşik Krallık yasalarıyla çatıştıkları bir toplu sicil tarihleri yok. Deyim yerindeyse, beyaz zenciler.

50'li yaşlarında Londralı bir arkadaşım, Hackney'den bahsederken 2. Dünya Savaşı sonrası boşalan ve Siyah göçmenlerin eline geçen bu mahallenin Türklerden önce çok tehlikeli bir yer olduğundan bahsetmişti. Hala çok tekin değil, fakat o bölgede Türklerin hakimiyeti Siyahlardan almaları sonucunda mahallenin bugünkü alternatif karakterini kazandığını söylüyordu. Bu belki ayrı bir yazının konusu. Çünkü Türk göçmenlerin en ilginç özellikleri, göç ettikleri Avrupa kentlerinde merkeze hayli yakın olan, fakat yoksulluğa terkedilmiş en kriminal mahallelere yerleşmeleri. Bir süre sonra bu merkezi mahallelerde mülk ve kontrol sahibi oluyorlar. Bu çöküntü bölgelerini başka bir açıdan ıslah ediyorlar. Akabinde ise bu lokasyonlar gentrification'a açılıyor. Bugün Avrupa'nın birçok kentinde emlak fiyatlarının en çok yükseldiği mahallelerin Türklere ait olması ilginç bir tesadüften ibaret değil. Bu konuda bir araştırma yok. Fakat Berlin'in Kreuzberg ya da Londra'nın Hackney bölgesinde bugün tartışılan şeylerin birbirine çok yakın olduğunu biliyoruz. 15 sene öncesine kadar Türkler tarafından 5 - 10 bin Pound gibi fiyatlara satın alınan Victorian Dönemi binalara şimdilerde Hackney'de paha biçilemiyor. Türkler, Avrupalılardan ve diğer göçmenlerden farklı olarak işlettikleri dükkanları 24 saat açık tutuyorlar. Bu durum bir süre sonra onların yaşadığı mahallelerdeki yoğunluğu arttıyor. Çünkü gece 00:00'dan sonra sıcak çorba içebileceğiniz restaurantlar ya da sigara - alkol alabileceğiniz küçük marketler sadece Türk mahallelerinde. Üstelik ucuz. Önce alternatif tipler, ardından kelli felli bohemler derken bir anda kentlerin en eğlenceli ve kozmopolit merkezlerine dönüşebiliyor buralar. Böyle anlıyoruz, Türk mahallelerinin kısa tarihinden. Şimdilerde ise bu çekim gücünün ortaya koyduğu diğer olasılıklar üzerine kafa yoruyoruz.

O büyük EYVAH'a geri dönersek. Hackney - Dalston hattı elden gidiyor diye eyvah demedim elbette. Mahalledeki Türklerin bu duruma müdahale edeceğine adım kadar emin olduğum için eyvah dedim. Başka bir çatışmayı alevleyebilirdi. İngiliz polisinin Magna Carta kanunlarıyla son yarım asırdır altından kalkamadığı bir yer burası. Fakat bu sorunların altından kalkmaya dünden razı bir toplum daha yaşıyordu orada. Jargon biliyordu ve gerektiğinde bu gücünü çekinmeksizin kullanıyordu. Deyim yerindeyse, zaten senelerdir siyahları sadece onlar bastırabiliyordu. Birçoğu dükkan ve ev sahibiydi. Zamanında babalarının fabrikalarda çürüme pahasına çalışarak elde ettikleri mülklerini zaten rekabet halinde oldukları siyahlara yaktırmaya hiç niyetleri yoktu. Derken, sandığım gibi oldu. Gece yarısı gibi, mahallede yaşayan binlerce Türkiye kökenlinin gruplar halinde sokakları tutmaya başladıkları haberi geldi. Tam tahmin ettiğim gibi, yine şaşırmadım. Yalnızca koca bir EYVAH!

Oradan yaşayan yakınlarımdan aldığım haberlere göre gece yarısından itibaren çatışmalar adeta iç savaş noktasına gelmiş, konu İngiliz polisinin kontrolünden çıkalı çok olmuş, göçmenler arası başka bir hesabın kesileceğinin çanları çalmaya başlamış durumda. İngiltere topraklarında, bambaşka coğrafyalardan, bambaşka renklerden, bambaşka yüzlerin meydan muharebesi başlıyor şimdi. Vahşi kapitalizmin en ağır bedeli ödeniyor bugün. Yüzlerce sene denizaşırı toprakları kontrolü altında tutan büyük Londra, şimdi hiç tezahür edemediği bir savaşı kendi sokaklarında yaşıyor. Kontrol edemiyor.

Şimdi çok zor Londra. Şimdi öylesine ağza alınmamış kelimeler, öylesine hatırlanmamış vukuatlar, öylesine es geçilmiş tarihler dile gelecek ki... Londra, kimin kimle savaştığını kestiremediği bu yangın meydanında, belki de ilk kez kendi gerçekliği ile yüzleşecek. Böylelikle ilk kez kendi tarihiyle savaşmış olacak. Bu savaştan samimi bir iç hesaplaşma mı çıkartacak yoksa eski stratejilerine geri dönerek toplumları birbirine kırdırmak üzerinden göreli güvenliğini mi kontrol altında tutmaya çalışacak, göreceğiz. Londra'yı belki ilk kez bu kadar gerçek göreceğiz.

Bence Kraliçe Çıplak!

6 Ağustos 2011 Cumartesi

finally someone in the art world to speak out against ai weiwei's egoistic aesthetics, and it is a chinese counterpart:

San Francisco Art Institute director Hou Hanru argues that human rights are being turned into a global slogan. Citing Ai Weiwei as an example, Hou suggests that one can observe how the global art world is blending more and more into the market, and how the market is always looking for the “other” that can be consumed right away. “It is not about a certain aesthetic, but it’s about what I have called ‘tokenist images,’ ” he says, noting that these are “spectacular, recognizable eye-catchers.” For example, Hou questions the ways in which Ai stands up for human rights but also takes pictures of himself after he is beaten by the police, and turns the image into one of his main works for the West. Hou claims, “It’s just about generating an image that will satisfy the political voyeurism with a new spectacle.” In the interview, Hou goes on to discuss Brecht and strategies of distancing or alienation after World War II. “How can we complicate the relationship between production and consumption or reception?” Hou asks. “Brecht insisted on his independence. He wanted to create a space that would cool off our excessive passion for good.

5 Ağustos 2011 Cuma

Beyoğlu'nda Neler Oluyor? / Korhan Gümüş

Beyoğlu'nda masaların kaldırılması, zamanlama itibarıyla Ramazan ayı
öncesine gelmesi nedeniyle çeşitli çağrışımlara neden oldu. Acaba
kentin eğlence merkezi haline gelen Beyoğlu zaptürapt altına alınmaya
çalışılıyordu? Ancak yakın tarihe bakıldığında tersinin olduğunu
söylemek mümkün.

94 yılında, Refah Partisi'nin hem Büyükşehir Belediyesi'nde, hem de
Beyoğlu Belediyesi'nde iktidara gelmesi ile birlikte Beyoğlu'nda bir
masa savaşı yaşanmış, kendi yaşama biçimlerinin tehdit altında
olduğunu düşünen insanlar Nevizade Sokağı'na içki masası kurmuşlardı.

Bundan sonraki süreçte farklı gelişmeler yaşandı. 2000'li yıllardan
sonra Kadir Topbaş'ın yönetimindeki Beyoğlu Belediyesi bir özgürlük
havası estirdi. Beyoğlu Platformu adı altında STK'ların ve eğlence
yerlerinin sahiplerinin katıldığı haftalık toplantılar düzenlendi.
Beyoğlu Belediyesi yeni açılan otellerin ve içkili restoranların
Kültür ve Turizm Bakanlığı'ndan ruhsatlarını takip eden,
faaliyetlerini kolaylaştıran bir hüviyet kazandı.

Bu gelişmenin iki nedeni vardı:

Birincisi 28 Şubat süreci sonrasında Ak Parti'nin geliştirdiği yeni
zihniyet. Bu herkesin kendi yaşama biçimine saygı gösteren, korkuları
yumuşatmayı hedefleyen bir anlayıştı ve içki de tıpkı başörtüsü gibi
yaşam tarzına müdahale tartışmalarının odağında yer alıyordu.

Ancak ikinci neden de önemliydi. Yöneticilerin gelirleri artırmaya
ihtiyaçları vardı ve eğlence işyerleri belediyelerin en önemli gelir
kaynaklarından biriydi. Bedelini ödemeye razı olan, içkisini de
içebilirdi.

Belediye yöneticileri masaların müşteriler otururken, hatta yemek
yenir, içki içilirken kaldırılmasının gerekçesini de şöyle
açıkladılar: "Bazı işyerleri müşterileri canlı kalkan olarak
kullanıyorlar. Bu nedenle müşteriler varken masaları kaldırmak
zorundaydık...." Bu nedenle belediye yetkilileri güvenlik güçlerini de
yardıma çağırarak bu operasyonu gerçekleştirmiş.

Bu durumda insanın aklına hemen şöyle bir soru geliyor: Masalar bu
şekilde, sanki bir yağ lekesi gibi yaya alanlarına yayılırken kimse
görmedi mi? Bu masaları sokaklara, yaya alanlarına yerleştiren eğlence
yeri sahipleri belediyeye her ay işgaliye parası ödemiyor muydu?
Mesele tam da belediyenin karşısındaki en örgütlü sivil toplum kesimi
olan "turizmciler"in kendi kamu yararı anlayışlarını dikte ettirmesi
değil mi? Öyleyse belediyenin kamu görevi de Beyoğlu'nda yaşayan
farklı toplum kesimlerinin isteklerini dikkate almak değil mi?

Sorun masaların yolları işgal etmesi ile sınırlı değil: Cuma,
Cumartesi ve Pazar günleri binaların çatılarında gece yarılarına,
hatta sabaha kadar gümbür gümbür patırtı yapanlara karışan yok.
Geceleri uyuyamayanların, sağlığını yitirenlerin yapabileceği tek şey
kalıyor: Semtlerini terk etmek! Şikayet ettiğinizde ise yetkililer "
ne yapalım, kültürümüz böyle" cevabını veriyorlar. Oysaki yönetmeliğe
göre belli bir desibel sınırı var. Bunun da kültürle değil, kuralların
uygulanması ile ilgili bir sorun olduğu çok açık. Ama yaz sıcağında
işletme sahipleri izolasyon yapma masrafına katlanmamak için bu kolay
yolu tercih ediyorlar.

İkinci konu da kaldırımların işgal edilmesi ve insan hayatını
tehlikeye atacak şekilde oyulması. Yetkililer şikayet eden semtlileri
"esnafın ekmek parası kazanmasını engelleyen tuzukurular" olarak
niteliyorlar. Esnafı şikayetçilere karşı kışkırtıyorlar.

Demek ki sorunun birkaç veçhesi var ve kamunun görevi tam da bu
noktada açıklık kazanıyor: Belediyenin görevi yalnızca zabıta işlevi
değil, demokratik katılımı sağlama meselesi olmalı. Belediye her
şeyden önce farklı ihtiyaçları dikkate alarak, herkesin katılımını
sağlayarak (Koruma Yasası'nda da yer aldığı gibi ) bir yönetim planı
yapmak zorunda. Eğer bu meseleyi "yaşam tarzına müdahale duyarlılığı"
açısından ele alacaksak, eksiklik tam da burada.

31 Temmuz 2011 Pazar

yakın zaman

Asmalı Mescid "burdan şuraya kadar özgür" from eren bircan on Vimeo.


Her ne kadar öğrenci videosu olarak başlasa da, Yakub'un, sanatçı Selda Asal'ın, sosyolog Alan Robert Duben'in ve "dünyanın en güzel çerçevecisi neden bar oldu?" diye soran semt sakini Gülsün Sami'nin röportajları son yıllara tanıklık eden birer sözlü tarih dinletisi olarak hatırlanmaya değer.

30 Temmuz 2011 Cumartesi

Bugünkü TARAF
























Beyoğlu'nda esnaf bugün yine eylemde. "Artık eve giderken ceketime haydari bulaşmıyor" diyen mahalleli ise memnun. / Tuğba Tekerek

Okumak için üzerine tıklayınız.