23 Aralık 2011 Cuma

Bir Maryam Şahinyan Projesi / AGOS - Ani Çelik Arevyan


Fotoğraf sanatçısı Ani Çelik Arevyan, Salt Galata’daki Foto Galatasaray sergisinden izlenimlerini Agos için kaleme aldı.

ANİ ÇELİK AREVYAN


Salt Galata’nın ihtişamlı mimarisiyle karşılayan beyaz mermer merdivenleri ve aydınlık girişinin, üçüncü kattaki Maryam Şahinyan’ın fotoğraflarının “karanlıkoda”sıyla olan tezatlığının uyumu, ilk etapta beni etkileyen unsurlardan biriydi. Slideshow’u seyretmek üzere girilen siyah kadife perdedeyle bölünmüş oda, tam da Maryam’ın kullandığı 1. Dünya Savaşı’ndan kalma körüklü fotoğraf makinesinin siyah örtüsü gibiydi. Zaten fotoğraf kartları ve cam negatif kutuların camekânlardaki sergisi, insanı adeta bir karanlıkodaya, bir stüdyoya hazırlıyor gibiydi.

“Karanlıkoda”daki slideshow’un oval açısı ve ortadaki 3-4 sandalyeyi gördüğümde, Maryam’ın dünyasına aralanmış bir sahneyi seyretmek için kendimi zaman tüneline girmiş gibi hissettim ve fotoğrafları odada tek başıma seyretmek istedim. Bir müddet bekledikten sonra kısa bir yalnızlık anı yakaladım ve gösteri derinlemesine içine aldı beni... İmajların akışı harikaydı. Hem film şeridi gibi akan görüntülerin bütününü kaçırmak istemiyordum hem de fotoğraflara daha detaylı bakmak istiyordum. Önceleri tanıdık bir yüz aramaya başladım, fotoğrafların birçoğu dönemin gayrimüslim kesimini belgeleyen, evimde oldukça çok bulunan türdendi. Sanki hepsini daha önce görmüş gibiydim ve bazen albümlerine baktığıma sorardım anneme ve kayınvalideme, “Hepiniz aynı stilde mi giyinirdiniz ve hep aynı pozlar mı verirdiniz?” diye...

Fotoğrafçı insanları birbirine benzetiyor


Ben evdeki fotoğrafların aile fertlerine ait oldukları için birbirine benzediğini düşünürdüm, oysa bu sergide şunu hissettim ki, aslında biraz da fotoğrafçı insanları birbirine benzetiyor... Dönemine ait olan tek bir fotoğrafa veya 2-3 fotoğrafa baksaydım, “modelin” kişiliği hakkında bir fikir edinebilirdim, ama bütün portrelerin aynı, bütün ikizleri aynı, bütün rahibelerin aynı.... çekilmiş olduklarını görünce, o zaman kişilerin kimliklerine ya da hikâyelerine değil de, fotoğraflara Maryam’ın bir projesiymiş gibi odaklandım. Kıyafetlerin, duruşların, ışıkların, benzerliklerini izlediğim zaman, onlar kendi karakteristiğinden uzaklaşıp, hepsini aynı şablondan çıkmış gibi görmeme sebep oldu. Tıpkı büyük bir lavanta tarlasına ait olan tek bir lavantaya bakar gibi. Bütünün lavanta tarlası olduğunu algılarız ama bir lavantanın tek başına, kendi-sinin özelliklerini değil.

İlk bakışta fotoğrafların, bir dönemi yansıtması ve doğrudan bir topluluğu bugüne taşıyıp göstermesi, bir dönem insanının kılık kıyafetleriyle ve toplumsal konumlarıyla belgelenmesi gözüyle bakarken, aslında, fotoğraftaki kişiler hakkında çok da bilgi vermediğini, yani, gelen insanların kişiliklerinden, elekt-riğinden doğan yorumların fotoğrafa yansımasını, fotoğrafçıya hissettirdiğini değil de, fotoğrafçının kalıplarında çekilmesi, kişiye yönelik fotoğraf olmaktan çıkıp fotoğrafçının kurguladığı kişilikler oluyorlardı... Üstelik 60 yıllık bir zaman dilimini kapsamasına rağmen, “modellerin” duruş ve stil olarak neredeyse hiç değişmemesi, seriler halinde hep aynı pozlarda olmaları, hep aynı ışığın kullanılması, fotoğrafı çekilen kişilerden çok, adeta, fotoğraf tarzı ile, fotoğrafçının portresinin oluştuğu hissini verdi.

Fotoğraflar modelden çok fotoğrafçıyı gösteriyor


O pozun ruhuna uygun olsun olmasın “modellerin” hep aynı şekilde durdurulmak istenmesi, belki de fotoğrafçının kişileri kendi kalıbına koymak istemesinden kaynaklanıyor olabilir. Örneğin sadece portre olarak çekilmiş genç kadınlar serisinde, bir müddet sonra, dikkatli bakmazsanız, hep aynı kişiler olduğunu zannedebilirsiniz. Rahibeler, ikizler, askerler, gelinler... kendi portreleri, fotoğrafları olmaktan çok, fotoğrafçının kimliği, figürleri olmuşlar adeta. Bu nedenle fotoğraflar, daha çok fotoğrafçıyı, Maryam’ı görmeme sebep oldu...

Maryam da kendi projesini oluşturmuş bir anlamda, yani sıradan insanları projesine model yapmış. Bloklar halinde, seriler halinde gösterilmesi, kişilerin kendi mimikleriyle, jestleriyle, duruşlariyle değil de fotoğrafçının net ve belirgin olarak aynı kategoriye aynı pozları verdirerek çekmesi, Maryam’ın farklı başlıklar altında yürüttüğü bir proje çalışması gibi.

Fotoğraflarda dikkatimi çeken bir diğer şey, Şahinyan’ın “modelleri” kendi evlerindeymiş gibi hissettirmesi... Halı, perde, saksı, ahşap sandalye... O dönemin tarzıyla insanların evlerinde çokça kullandıkları objeler. Sade ortamlar, günlük yaşanan mekânlar tasarlaması, sonuçta planlanarak çekilse de tüm fotoğraflara bir samimiyet duygusu veriyor. Ve üstelik yine 60 yıllık süreçte bu dekoratif objeleri hiç değiştirme gereği duymadan… Özel olarak hazırlandıkları ve o güne randevulu poz verdikleri halde, aynı karelerin, ikiz çocuklar, genç kızlar, aynı şekilde şablon halinde çekilmesi, tekrarlanmasına rağmen, yine de fotoğraflar sanki kişilerin doğal halleriymiş hissini veriyor...

Gizli imza

Fotoğrafçının aynı noktadan, aynı açıdan, aynı dekoratif malzemeleri kullanması; aynı perde, sandalye ve bazen aynı kostüm gibi değişmeyen bu unsurlar, bir anlamda da Maryam’ın gizli imzası gibi.

Şahinyan’ın 60 yıl boyunca sadece siyah beyaz fotoğraf çekmesi, dönemi renkli fotoğrafı yakalasa bile, bunu bilinç olarak reddetmişe benziyor. Bu da fotoğraflardaki pozların tektipliliğiyle çok iyi bir paralellik oluşturuyor aslında. Pozlardaki bu benzerlik ve tektiplilik nasıl bir anlamda onları görsel olarak eşitliyorsa, siyah beyaz oluşları da aynı amaca hizmet ediyor bence... Fotoğraflarındaki siyah-beyaz ısrarı, teknolojiye kapalı olmasından çok, şablonumsu çekimlerin bir desteği gibi... Siyah-beyaz fotoğrafları renkli fotoğraftan ayıran en önemli özellik, renkliyken daha gerçek olan görüntünün, siyah-beyazda, karakteri gereği, gerçeğinden uzaklaşmasıdır. Teknik olarak da, biraz daha etkili yalan söyler, yani fotoğraftakinin kumral mı esmer mi olduğunu anlayamadığımız gibi, kırmızı mı siyah mı giydiğini de anlayamayız. Fotoğrafların tamamının siyah-beyaz oluşu sanki Maryam’ın hayat felsefesinden ipuçları veriyor gibi. Her öğlen sadece elma yemesi ve ömrünü bir anlamda yanlız tamamlayarak, aile olmanın getirdiği hareketliliğe ve karmaşaya izin vermemesi gibi...

Güçlü bir ifade


Mayram’ın portresini görmeden, gözümde canlandırdığım fiziği tam tahmin ettiğim gibiydi. Zayıf vücudu, sade yüz hatları ve bakışlarındaki güçlü, kararlı ifade... Döneminde bir kadın fotoğrafçı olarak profesyonelce çalışmasında da aynı güçlü ve kararlı duruş hissediliyor.

Maryam Şahinyan’ın hayatı boyunca kendisini adadığı mesleği, kişiliğiyle bir bütün olmuş profesyonel yaşantısı ve ardında bıraktığı bu hazineyi büyük bir titizlikle ortaya çıkaran Tayfun Serttaş’ı kutlamak isterim. Maryam’ın işlerinin taşıdığı anlam ve boyut, böylesine bir düzen ve arşivleme sistemi, fazlasıyla takdire değer bir durum. Adeta ailesi, çocuğu gibi yaşamış bunlarla hayatını ve Salt’in görkemli binasında, yine eski İstanbul’da hayatını özetlemiş... Araştırması ve fotoğraflarıyla oldukça başarılı hazırlanmış kitabın basımından dolayı Aras Yayıncılık’ı da ayrıca kutlamak gerek...

Sergiden ayrılırken sizi yakalayan Tayfun Serttaş’ın videosu, verdiği bilgiler ve akıcılığıyla adeta olduğunuz yerde alıkoyuyor sizi. Böylesine özel bir gerçek hikâyeyi bilmekten dolayı büyük bir mutlulukla ayrıldım Salt’tan...

Şahinyan’ın 60 yıl boyunca sadece siyah beyaz fotoğraf çekmesi, dönemi renkli fotoğrafı yakalasa bile, bunu bilinç olarak reddetmişe benziyor. Bu da fotoğraflardaki pozların tektipliliğiyle çok iyi bir paralellik oluşturuyor aslında. Pozlardaki bu benzerlik ve tektiplilik nasıl bir anlamda onları görsel olarak eşitliyorsa, siyah beyaz oluşları da aynı amaca hizmet ediyor bence...

Foto Galatasaray üzerine konuşulacak

23 Aralık Cuma günü saat 19.00’da Salt Galata Oditoryum’da, Tayfun Serttaş’ın hazırladığı ‘Foto Galatasaray’ sergisi ve Aras Yayıncılık tarafından yayımlanan ‘Foto Galatasaray - Studio Practice by Maryam Şahinyan’ adlı kitaba paralel olarak, Karin Karakaşlı, Tayfun Serttaş ve Vasıf Kortun’un katılacağı, ‘Yerlerine Konulması Unutulan Filmler’ başlıklı bir söyleşi yapılacak.

Serginin ‘gizli öznesi’ Maryam Şahinyan bağlamında, İstanbul’un gerektiği yere konulması unutulan tarihsel ve kültürel katmanlarının konu edileceği söyleşiye, Foto Galatasaray arşivinin bugüne ulaşmasını sağlayan Aras Yayıncılık’ın sahibi Yetvart Tomasyan, Şahinyan ailesinin bireyleri ve Maryam Şahinyan’ın arkadaşları da izleyici olarak katılacak.

Kaynak: AGOS - Sayı: 818 / Ani Çelik Arevyan - 16.Aralık.2011

22 Aralık 2011 Perşembe

İstanbulluları Hüzne Boğabilir / NOR MARMARA - Lara Fresko
























Kaynak: Lara Fresko / NOR MARMARA - Sayı: 458 16.Aralık.2011

20 Aralık 2011 Salı

Yerlerine Konulması Unutulan Filmler / Film I Forgot to Put Back in Place

Söyleşi / In conversation: Karin Karakaşlı, Tayfun Serttaş, Vasıf Kortun
23.12.2011, 19:00
SALT Galata Bankalar Caddesi No: 11
Oditoryum / Auditorium



FOTO GALATASARAY: “Yerlerine Konulması Unutulan Filmler”

Fotoğrafçı Maryam Şahinyan’ın yarım asırlık stüdyosu Foto Galatasaray’ın arşiviyle kurduğu ilişkiye dair kendi kaleminden çıkan tek bilgiydi, “Yerlerine Konulması Unutulan Filmler”... Stüdyo arşivinin yaratıcısı ve öznesi Şahinyan, FORTE marka bir film kutusunun üstünde kendi çalışma disiplininden ilk kez söz etmiş ve bu kutuyu “Yerlerine Konulması Unutulan Filmler” olarak isimlendirmişti. Farklı tarih ve ebatlardan yerlerine konulması unutulan filmlerin bir araya toplandığı bu ayrıksı kutu, arşivin rastlantısal bir kesitini sunmakla birlikte, fotoğrafçının mesleğini nasıl bir titizlik ve disiplin içerisinde yürüttüğünün en büyük kanıtıydı.

Tarihsel katmanların içerisinde tüm bir Foto Galatasaray arşivinin gerektiği yere konulmasının unutulduğuna şahit olan üç isim; Karin Karakaşlı, Tayfun Serttaş ve Vasıf Kortun, SALT’ın ilk Açık Arşiv sergisi olan Foto Galatasaray’ın gizli öznesi Maryam Şahinyan bağlamında bir araya geliyor. SALT Galata’da 22 Kasım 2011-22 Ocak 2012 tarihlerinde izlenime sunulan "Foto Galatasaray" sergisi üzerine yapılacak söyleşide, Aras Yayıncılık tarafından yayımlanan "Foto Galatasaray - Studio Practice by Maryam Şahinyan" kitabının üç yazarı, İstanbul’un gerektiği yere konulması unutulan tarihsel ve kültürel katmanları hakkında konuşacak.

Foto Galatasaray arşivinin bugüne ulaşmasını sağlayan Aras Yayıncılık’ın sahibi Yetvart Tomasyan, Şahinyan ailesinin bireyleri ve Maryam Şahinyan’ın arkadaşlarının da izleyici olarak katılacağı söyleşide, arşivin muntazam kronolojisinden hareketle fotoğrafçının bireysel tarihine paralel olarak İstanbul tarihinde iz sürmenin olası yöntemleri de tartışılacak.

Karin Karakaşlı


1996-2006 yıllarında, Türkçe-Ermenice yayımlanan haftalık Agos gazetesinde editör, yazı işleri müdürü ve köşe yazarı olarak görev yaptı. Günay Göksu Özdoğan, Füsun Üstel ve Ferhat Kentel ile birlikte hazırladığı "Türkiye’de Ermeniler: Cemaat, Birey, Yurttaş" adlı araştırma kitabı 2009’da yayımlandı. Yeditepe Üniversitesi Çeviribilim Bölümü’nde öğretim görevlisi ve Getronagan Ermeni Lisesi’nde Ermenice edebiyat öğretmenidir. Hâlen Radikal 2’de köşe yazarlığı yapmaktadır.

Tayfun Serttaş

Sanatçı ve yazar Tayfun Serttaş, "Foto Galatasaray" projesinin araştırmacısı, "Foto Galatasaray - Studio Practice by Maryam Şahinyan" (2011) kitabının editörü ve yazarlarındandır.

Vasıf Kortun


SALT Araştırma ve Programlar Direktörü

---------

FOTO GALATASARAY: “Film I Forgot to Put Back in Place”

The only first-hand information concerning the relationship between photographer Maryam Şahinyan and the archive of her fifty-year-old studio, Foto Galatasaray, is a label on a box of FORTE film reading “Film I Forgot to Put Back in Place”. Belonging to Şahinyan, the creator and subject of the studio archive, the box is a collection of film from different dates and of varying sizes. It presents a random cross-section of the archive, while at the same time attesting to the incredible meticulousness and discipline with which the photographer carried out her work.

Karin Karakaşlı, Tayfun Serttaş and Vasıf Kortun, all witnesses to the fact that the Foto Galatasaray archive was forgotten — that is has yet to be returned to its proper place within the layers of history — come together on the occasion of SALT’s first Open Archive exhibition to discuss the studio’s hidden subject, Maryam Şahinyan. "Foto Galatasaray" is open at SALT Galata from November 22, 2011 to January 22, 2012. In the context of the conversation, the authors of "Foto Galatasaray – Studio Practice by Maryam Şahinyan" (Aras Publishing, 2011) will also address issues of displacement in İstanbul’s historical and cultural layers.

Yetvart Tomasyan, owner of Aras Publishing and the individual responsible for preserving the Foto Galatasaray archive to this day, along with members of the Şahinyan family and Maryam Şahinyan’s friends, will be among the conversation’s audience, where possible methods of tracing İstanbul’s history in tandem with the personal history of a photographer will be discussed in light of the archive’s impressive chronology.

Karin Karakaşlı


From 1996 to 2006, Karakaşlı worked as editor, editor-in-chief and columnist at Agos, a weekly newspaper published bilingually in Turkish and Armenian. She co-edited "Armenians in Turkey: Community, Individual, Citizen" (2009) with Günay Göksu Özdoğan, Füsun Üstel and Ferhat Kentel. Karakaşlı is a faculty member in Yeditepe University’s Department of Translation Studies; she also teaches Armenian literature at Getronagan Armenian High School. Currently, she is a columnist for Radikal 2.

Tayfun Serttaş

Tayfun Serttaş is an artist and author. He is the researcher of the "Foto Galatasaray" project, and editor and co-author of "Foto Galatasaray – Studio Practice by Maryam Şahinyan" (2011).

Vasıf Kortun

Director of Research and Programs, SALT

Semt-e Veda

İstanbul'un onca semti sokağı dururken, neden senle yaşarım şimdi bunu bir çırpıda izah etmem çok zor. Say ki sen düşenin dostuydun ya hani bu acımasız şehirde, düşenleri de sevdiğimden olsa gerek, bir sabah ansızın görünce sökülmüş kapıların pencelerin, bir sancağı düşmüş gibi geldi istanbul'un, düşündüm, sen düşünce kim olacak dostun diye? Kaybettim gibi geldi, arka balkonumdan bir semtin tüm uzuvlarının teker teker sökülüşüne tanık olurken... İstanbul diye bir şehir varsa, sen vardın diye var, gibi geldi bugün. Bu gece senin için bir şarap seçtim en koyusundan, yağmura aldırış etmeden vedalaşasım geldi, leopar bornozumla, çıkıp ağlayasım arka balkonumdan. Son kez hazırlandım sana. Gözlerimin önünde düpedüz yok olurken şimdi sen, karşı kıyında geriye bir tek ben kalmışım gibi geldi. Çok yalnız hissettim bugün, çok yağmalanmış.

Halbuki ben daha Tarlabaşı'nı yazacaktım...

Asla unuttuğumdan değil, yaralı, yorgun, karmaşık, değişken ve derin oldukları için hiçbir zaman tam kavranamayan insanlar, için için benzemekten çok korktuğumuz karanlık geçmişli bir aile ferdi, karşılıklı çok fazla hırpalanmış eski sevgililer gibi, Tarlabaşı'nı ancak ona karşı biraz mesafe edindikten sonra değerlendirebilecektim. Karşı kıyısında bir derin mola verecektim, daha... Sanki ona hiçbirşeycikler olmazmış gibi. 6 Eylül 1955 sabahından beri semtin duvarlarından temizlenemeyen savaş izlerini, Dalan dönemiyle kalbine hançer vurulan bu eski sokakların ana karadan ayrılıp bir vahaya dönüşünü, o vahanın sultanlarını, saltanatını, saraylarını yazacaktım. Bir semtin üzerinden yükselen dumanların ve sokakları arasına gerilen çamaşırların nasıl olup da post-modern zamanların en tutkulu efsanesine dönüştüğünü, Viyana Otel'in arasındaki penceresinden tüm şehrin yeni yetmelerine ot servis eden namı değer Hala'yı, Şaşı Gül'ün birbirinden cengaver façalı yosmalarını, Biricik Anne'nin güzellik salonunda saçlarımın yarısını kaybettiğim geceyi, Kanat Anne'nin 6 yaşındaki oğlunu nasıl sobada yaktığını, Bahriyelin alt katında çalarken Alevi Türkücü avaz avaz boynuma sarılıp bir öpücük konduran zenci güzelini, Sakız Apartmanı'nın sabahı hiç gelmeyen ikindilerini, tenhalarında Kürtçe ağlayan oğullarını, içi kan ağlayanları, kapkaçcı Cemal'in travesti genelevine düşen sevgilisi Beyaz Hafize'yi, Ali Bey Apartmanı'nın duvarlarında senin uğruna kırdığım bira şişelerini, Osep'in 45 kediyle paylaştığı o odayı, biricik köpeğini oduncu sevgilisine bırakıp ölüm yolculuğuna çıkan Vera'yı, sonra o köpeğin nasıl bir sabah benim kapımdan girdiğini, Beyoğlu'nun pahalı sokaklarındaki ihtişamlı hayatlarını bırakıp buraya döndüğünü iddia eden diğer fahişeleri, Madi Canan'ın 50 yıldır değiştirmediği meçini hangi perukçudan satın aldığını, en iyi torbacımın bir sabah nasıl aniden paketlendiğini, bu olayın gerçek müsebbiplerini, her gözgöze gelişimizde bana göz kırpan Kadın Çıkmazı'nın köşesindeki polisi, birgün aynı polisi "günde 100 yarrak yiyorum oğlum ben, sen kimi sikmekle tehdit ediyorsun!" diye sokağın ortasında dövüveren Japon Aysel'i, dişsiz taksicinin bir apartmanın terasında gizlice topladığı bakırları, o bakırları gerçekte kimin çaldığını, Kör Ekrem'in gözünü şişleyen çete mensuplarını, Mark'ın Sakızağacı için yaptığı Almanca blogu, semt pazarını mesken belleyen beyaz örtülü kadınları, o kadınların bana zorla isot biberi aldırdıklarını, tüm semtin hafızasını köhne dükkanında toplayan eskici Osman'ı, Osman'ın metresini, diğer metresleri, pezevenkleri, orospu çocuklarını, kapkaçcıları, tinercileri, ibneleri, gavatları, zürafaları, vebalarını, frengilerini, virüslerini, torbacılarını, tombalacılarını yazacaktım daha senin. Kendisini en çok senin sokaklarında güvende hissedenleri, hane belledikleri o mahrem sokakları dışarıdan bakanların neden hiç anlayamadıklarını. Oturup bir bir anlatacaktım, sana sığınanları.

Sonra hepsi terkettiler.

Karşı kıyıdan izlerken hayalet silüetini, koca bir savaş meydanından geriye kalmış son asker gibi, ürkeğim şimdi. Senin hafriyatlarında bu şehrin son büyük cenazesi kalkacakmış gibi, sen bitince bitecek gibi geldi bugün, bir şehrin efsanesi. Çok derin alıp verdim nefesimi, yetmedi, hava yok gibi geldi, yağmur bedenimi deliyor gibi, sonra tekrar içeriye kapattım kendimi.

Kalakaldım.

19 Aralık 2011 Pazartesi

14 Aralık 2011 Çarşamba

levon ile osep


Aynı tarihlere tanık olmak güzeldir, ruh kardeşi yapar insanı, bilmeden. Hani derler ya sanatçılar birbirleriyle aynı şeyleri yaptıklarında pişti olurlar diye, bu üslupta çalışanlar için o komik bir yalan. Van Leo ile Osep Minasoğlu aynı kadrajda yalnızca daha bir güzeller. Aynı tarihin başka şehirlere savurduğu çocuklarıyla, bugünün düzleminde göz göze gelmek hiç olmadığı kadar emsalsiz, Kahire'de ve de İstanbul'da.

AFTER THE END by Akram Zaatari

AFTER THE END
By Akram Zaatari
SALT Beyoğlu - İstanbul


Studio photography is a phenomenon of the 20th century. It is a work tradition that has marked people's lives for more than 150 years, leaving a wealth of descriptions of people's faces, postures and attitudes. What can be done with this material? How valuable is it? In this presentation, Akram Zaatari will discuss aspects of studio photography in relation to geographic specificity, showing samples of his work on the studio Van Leo, Cairo, and Studio Shehrazade, Saida, Lebanon.

Zaatari’s practice is tied to the practice of collecting. He is a co-founder of the Arab Image Foundation (Beirut, 1997) and has been since researching photographic practices in the Middle East, examining how photography has shaped notions of aesthetics, postures and social codes. Interested in looking at the present through a wealth of past photographic records, since 1999, Zaatari has been focusing on the archive of Studio Shehrazade, studying, indexing and presenting the work of photographer Hashem el Madani (b. 1928) as a register of social relationships and photographic practices.