SANATÇI ARKA BAHÇE EKİ MİDİR?
ALİ AKAY
İçişleri Bakanı Sayın Şahin’in bir şahin grubu için sarf ettiği kelimeler ve önermeler Terörizmi değil de sanki bir Terör konuşmasını ifade etmekte. Sanatın ve sanatçıların özgürce ve inandıkları demokrasi anlayışı içinde eser verdikleri ve kendi doğrularını ifade yollarına başvurdukları tarihi bir olgudur. Tarih boyunca sanat yapanlar, bilimle uğraşanlar kendi doğrularını veya buluşlarını her zaman var olan kanıya veya inanca karşı üretmişlerdir. Bazen karşı gruplar tarafından da eleştirildiği söz konusu olmuştur; ancak bir toplumun her zaman sözcüleri olmuş olan düşünürleri aynı zamanda o ülkelerin tarihi gururları haline gelmiştir sonunda. Bugün Fransa’daki yasa tasarısına karşı çıkılırken de Voltaire’den söz etmekteyiz. İnsan Haklarının ve ifade özgürlüğünün önemine değinmekteyiz. Bilindiği üzere De Gaulle Fransız filozof ve edebiyatçı Jean-Paul Sartre’dan söz ederken ve Sartre’ın De Gaulle dönemi politikalarına karşı çıktığı bir sırada De Gaulle ‘’Sartre konuşabilir, O Fransa’dır’’ cevabıyla iktidarın akıl dolu bir şekilde cevaplar da üretebildiğinin güzel örneklerinden birisini tarihe kazandırmıştır.
Sanatçıların eserlerinin terörün ‘arka bahçesi’olduğu savı ise gerçek olamayacağı gibi bir totolojik itham olarak durmaktadır; sanat yapanın, şiir yazanın hukukla aykırı davrandığı gibi bir bakışın hukuk devletiyle bağdaşamayacağı da aşikar değil midir ? Hukuk devleti diye bir kavramın sayesinde sanatçılar ve düşünürler özgürce düşündüklerini doğru veya yanlış ne olursa olsun ifade etmek hakkına sahip olmaktadırlar. Doğru olmadığı zamanlar da neden doğru olmadığına dair bir tartışmanın kamuya açılması da demokratik ortamların düşünce egzersizlerinden biri olarak durmaktadır. Sanatçılarda kural olmadığını söylemek sanatçı ismine yapılan bir yanlış olarak durmaktadır: Sanatçı belirli bir tarihe, sanat tarihine ve siyaset tarihine yaslanarak ve de sanatın kurallarına göre sanatını icra etmektedir. Hukukta da kural vardır, sanatta da ( 20. yüzyılın ünlü Fransız Sosyolog Pierre Bourdieu’nün bir kitabının adı ‘’Sanatın Kuralları’’dır). İyiyi kötüden ayırt etmek sanatın kurallarından bir tanesidir. Hoş, güzel ve yüce kavramlarına dokunarak düşünen estetik dalının evrensel isimlerinden Kant’ın bakışının ne kadar uzağında olursak olalım, yine de estetik değerlerin kurallarının ne kadar farkında olduğumuzu düşünmek durumundayız. Sayın Bakan Şahin’i bu anlamda Kant’ın evrensel estetik kurallarına bakmaya davet etmek isterim. Bilmemek değil öğrenmemek diye öğretmişlerdi bizlere büyüklerimiz biz okullu öğrenci olduğumuz sıralarda. Hayat öğrenmekle geçen bir süreçte anlam kazanmakta ve öğrenmenin vereceği hoşnutluğun keyfi hayatı daha güzel kılmakta değil midir ?
Sanatçıların belki kandırılmışı olabilir, ama sanatçı ismini taşıyanlar kandırılmakla değil, inandıklarıyla eser verenlere verilen isimdir. Kandırılanlar da elbette olmuştur, ama onlara tarih sanatçı isminden çok ideolog diye bir ad koymuştur. İdeoloji ise sıklıkla dile getirildiği gibi bir yanılsamadır, perdenin arkasında duran çarpıtılmış bir gerçektir; ve sanatlar özellikle modern diye adlandırılan sanatlar ideolojiden uzak bir şekilde nesnelerin gerçeğine, yanılsama üzerine kurulu perspektifin ötesine, temsiliyetin dışına çıkmaya uğraşmıştır. Sanat o bakımdan kandırılan bir şey olmaktan çok daha fazla gerçekliğe yaslanan ve itinayla temsiliyetin tuzaklarından kurtulan bir düzenleme olarak ele alınmıştır. Sanatçı psikolojik eser veren birisi değildir ve hiç bir zaman da olmamıştır; onu yapanlar ideologlar ve propagandacılardır ki, bunlara bugün sanatçı ismi verilmemektedir, artık. Sanatçı doğru olduğuna bütün kalbiye inanmış kimsedir ve ideolojiler tarafından ele geçirildiklerini anladıklarında da, bazen intihara kadar giden bir vicdan meselesiyle berberce yaşamayı tercih eden insanlar olmuşlardır. Teröristin tam tersidir. Kimi zaman tepeden terör ve aldan terör kavramları siyaset dünyasının kavramları arasında sayılabilse bile sanatçının bu iki tür terörle ve de hele hele psikolojik terörle asla ilişkisi tarih boyunca olmamış kimsedir. Etikası olan bir isimdir sanatçı, siyaseti değil, siyasetin yanılsatıcı boyutuna ters bakan birisine sanatçı denilmektedir . Propagandayı genelde yönetenler yapmaktadır, sanatçıların zaten böyle bir gücü de yoktur, sanat zayıflık ve güçsüzlük üzerine kuruludur; sanatın ifadesidir güçlü olan. Bakanın ‘arka bahçe ‘ diye adlandırdığı kurumlar ise tam tersine ifadenin özgürlüğünün ve kurallarının kendisi tarafından belirlenmiş olduğu alanlardır; disiplinlerine göre kendi iç yöntemleri, kuralları olan alanlardır; üniversiteler, kürsüler, derneklerin de kendi tüzükleri vardır ve bunlar yasallık, bilimsel ve demokratik kurallar üzerine yerleşmişlerdir. Bu alanların ülkeleri veya şehirleri de yoktur, her yer sanatçının çalışma alanı olabilmektedir, araştırma alanı olabilmektedir, konuşma ve ders yapma alanı olabilmektedir. Üniversiteler genelde şehirlerdedir, ama kolokyumlar bazen kırsal alanlarda da düzenlenebilmektedir; ‘’Abant Toplantıları’’ veya Fransa’daki ‘Royaumont Toplantıları’’ gibi yerlerde de oluşabilmektedir. Terörün sızdığı alanlarda sanata yer yoktur, bilime de yer yoktur. Bunlar tam tersine akıl ve aklın araçlarının çalıştığı alanlardır. Yok etmek değil, üretmek üzerine yapıcı yerlerdir. Yapıcılık, Konstrüktivizm, düşüncenin 20. yüzyıldaki adlarından birisidir. Sanat bir zehir ve panzhir, tabii, olabilir, ama Eczacılığın mesleği zaten bu değil midir ? Pharmakon adını vermekteydi ünlü bir filozof, Jacques Derrida.
Sanatçı ‘arka bahçe’deki değil, bahçenin kendisinde oturandır. Kendisini mekanda var edendir. Öznelliği ise oturduğu yerdeki yersizyurdsuzlaştırdığı dildedir; ifadesindedir, biçimindedir.
31 Aralık 2011 Cumartesi
30 Aralık 2011 Cuma
Yalnız bir kadının gizli imzası / HÜRRİYET - Ertuğrul Özkök

Ertuğrul Özkök
KURTULUŞ’ta oturuyordu.
Yalnız yaşıyordu. Hiç evlenmemişti.
Çalıştığı yer Galatasaray’daydı.
Her sabah evinden çıkar, yürüyerek işine gider, akşama kadar çalışır, yine yürüyerek dönerdi.
Bugün size bu yalnız kadını anlatacağım.
Daha doğrusu bu yalnız kadının karanlık odasını...
MARYAM’LA BABAMIN HAYATI NEREDE KESİŞTİ?
Adı Maryam Şahinyan...
1911 yılında Sivas’ta doğmuş.
Bir Ermeni’yseniz ve Anadolu’da yaşıyorsanız; dünyaya gelmek için en şanssız yıllar.
Babası farklı bir Ermeni. 1915’teki o büyük insanlık trajedisi başladığında, çoğu Ermeni başka ülkelere kaçarken, o İstanbul’a geliyor.
Kader, babasını İstanbul’da, benim babama benzer biriyle karşılaştırıyor.
Balkan Savaşı’nın büyük insanlık trajedisinden kaçan bir göçmen Türk’ten, kaçarken getirdiği körüklü ahşap fotoğraf makinesini satın alıyor.
Sonra Galatasaray’da bir fotoğraf stüdyosu açıyor.
O ölünce, yerini kızı Maryam alıyor.
EVLİ KADINLARIN TEŞHİR DUYGUSU
O fotoğraf stüdyosu, 1985 yılına kadar, İstanbul’daki azınlıkların, gayrimüslimin aile albümü oluyor.
O stüdyodan, o karanlık odadan kimler geçiyor kimler...
Dönemin insanları. Aileler, damatlar, gelinler, çocuklar, ikizler, sporcular, kadınlar, gay’ler, zenneler...
Herkes rahatça poz veriyor. Güzel kadınlar içlerindeki teşhir duygusunu orada tatmin ediyorlar.
Çünkü hepsi, bu yalnız ve tutkulu kadına güveniyor. Her şeyin o karanlık odada kalacağından eminler.
O nedenle orada gerçek insanları, gerçek halleriyle seyrediyorsunuz.
Maryam Şahinyan 1996 yılında ölüyor.
BİR MİLYON İNSAN 200 BİN NEGATİF CAM VE 4 VESİKALIK
Sonra tutkulu bir Türk fotoğrafçısı çıkıyor. Adı Tayfun Serttaş.
Aras Yayıncılık’ın sahibi Yetvart Tomasyon’ın sakladığı bu filmleri tek tek temizliyor. Yıllar süren, çok zor ve sabır isteyen bir işi gerçekleştiriyor.
Ve Maryam Şahinyan’ın dünyasını gözümüzün önüne getiriyor.
Bu fotoğraflar şimdi Karaköy’deki SALT Galata’da sergileniyor.
Hem Şahinyan’ın hem de Serttaş’ın yaptığı işe bakınca bir kere daha anlıyorum.
Sevmek;
Tutkudur, arzulamaktır, kıskançça sahiplenmektir, itinadır...
Ve gerektiğinde fedakârlığı göze alabilmektir...
Bütün bunlardan geriye kalan hüzünlü bir hakikat daha var.
Maryam Şahinyan 50 yıla yakın fotoğraf çekti. Stüdyosundan 1 milyona yakın insan geçti.
200 binden çok cam negatif bıraktı.
Ama kendinden geriye kala kala 4 vesikalık fotoğraf kaldı.
Nedir bu saklanmak? O karanlık odada yapayalnız kalmayı mı seçmektir...
SİYAH BEYAZ YALAN BİR DÜNYA İSTİYORUM!
ÖNCEKİ gece avaz avaz haykırıyordum:
“Biri bana yalan söylesin. Yalan bir dünya istiyorum...”
Birkaç saat önce Karaköy’de bir binada 3 saat geçirmiş ve eve dönmüştüm.
* * *
Anlattığım bina, Doğuş Holding’e ait Osmanlı Bankası’nın merkezine kurulan SALT Kültür Merkezi’ydi.
Bina 19’uncu yüzyılda yapılmış ve Fransız mimar Alexander Vallaury tarafından tasarlanmış. Doğuş Grubu burayı restore ederek bir kültür merkezi haline getirdi.
Benzerlerine ancak New York, Paris, Londra gibi metropollerde rastlanabilecek güzellikte bir kültür merkezi olmuş.
Bu olağanüstü kültür yatırımı için başta Ferit Şahenk olmak üzere bütün Doğuş Grubu’na teşekkür ediyorum.
* * *
İşte bu binada önceki gün Maryam Şahinyan’ın fotoğraflarından oluşan harikulade sergiyi gezdim.
Gece eve gelince, bir başka Ermeni fotoğrafçı, Ani Çelik Aravyan’ın “Agos” gazetesinde, onun hakkında yazdığı olağanüstü yazıyı okudum.
Elli yıl boyunca çekilen fotoğraflardaki sosyolojik zenginliği ve hazzı neyin verdiğini daha iyi anladım.
- Modeller kendi evlerinde gibi rahat. Bütün eşyalar sade, fotoğraf çektiren insanların kendi evleri sanki oraya taşınmış gibi.
- Stüdyonun bu dekoru 60 yıl boyunca hiç değiştirilmemiş. Nesiller, hep aynı dekorun önünde poz vererek, her şeyin yıkılıp gittiği bir hayatta, tutunabilecek bir yer bırakmış.
- Aravyan, hiç değişmeyen bu dekor için, “Maryam Şahinyan’ın gizli imzası” diyor.
- Renkli fotoğraf teknolojisi geliştiği halde, Şahinyan hep siyah beyaz çekmiş. Neden?
- Aravyan, “Çünkü renk gerçek hale getirir. Siyah beyaz ise gerçeklikten uzaklaştırır” diyor.
- Yani “siyah beyaz daha etkili yalan söyler”...
* * *
Bu fotoğraflar karşısında yaptığım olağanüstü meditasyondan sonra, bir uykusuz geceye daha hazırlanırken, kulaklarımda hâlâ Aravyan’ın sözleri vardı:
“Siyah beyaz daha etkili yalan söyler...”
Bugünlerde tam ihtiyacım olan şey işte buydu.
Çünkü yalana ihtiyacım var.
Beni bugünün katı gerçeklerinden, içimde biriken öfkelerden, şu anki, yakın gelecekteki gerçeklerden, çirkinliklerden koruyacak güzel yalanlara...
Çünkü, hakikati değiştiremiyorsam, iltica edebileceğim tek ülke, siyah beyaz bir yalan dünyadır...
Kaynak: Ertuğrul Özkök / HÜRRİYET - 30 Aralık 2011
29 Aralık 2011 Perşembe
Kürtlere, Karlara ve Katırlara...
Sarhoş Atlar Zamanı; Irak, Türkiye, İran sınırında yaşamlarını kaçakçılıkla idame ettiren Kürt göçerlerin çıplak hikayesidir. İranlı yönetmen Bahman Ghobadi'nin 2000 senesinde gerçek aktörleri kullanarak çektiği film, Kürtlerin katır sırtında süregiden hayatlarının en dramatik kanıtıdır... Bugün "o dağlarda ne işleri vardı?" diyenler, uzun uzun izlesin dilerim, aynı dağları. Kürtler öyle yaşarlar.
Yönetmen Bahman Ghobadi, filminde rol verdiği çocukların, karın yağmasıyla birlikte kapanan yollarda tekrar katır taşımacılığına başlayacaklarını söyler...
28 Aralık 2011 Çarşamba
27 Aralık 2011 Salı
Tüm Kaybettiklerimizin Tanığı Foto Galatasaray / TARAF - Serdarhan Aksoy

Galatasaray’daki stüdyosunda 50 yıl fotoğrafçılık yapan Maryam Şahinyan’ın 200 bin imajlık arşivini SALT Galata’da görebilirsiniz.
İstanbul Galatasaray’da 1935’ten 1985’e kadar mütevazı stüdyosunda on binlerce fotoğraf çekti Maryam Şahinyan. Bu süre içinde Türkiye; Varlık Vergisi’ni, 6-7 Eylül Olayları’nı, 27 Mayıs Darbesi’ni, 12 Mart Muhtırası’nı, 1980 Darbesi’ni yaşadı. O, fotoğraf çekmeyi sürdürdü. 1964’te Türkiye ve Yunanistan arasındaki iskân anlaşmasının Türkiye tarafından tek taraflı bozulmasına da İsrail’in kurulmasına da şahitlik etti, hem de I. Dünya Savaşı yıllarından kalma körüklü makinesiyle.
Sanatçı Tayfun Serttaş’ın SALT Galata’nın açılış sergilerinden olan Foto Galatasaray ve Aras Yayıncılık’ın eş zamanlı olarak aynı adla yayımladığı kitap, Maryam Şahinyan’ın 50 yıllık meslekî kariyerinde özenle düzenlediği arşivi üzerinden İstanbul’un geçirdiği değişimi gözler önüne seriyor. Açık Arşiv projesi olan ve arşivdeki tüm fotoğrafların dijital ortama aktarıldığı sergiyi 22 ocak gününe kadar gezebileceğinizi hatırlatıp, bu noktada sözü sanatçı Tayfun Serttaş’a ve arşivi hayli ilginç bir hikâyeyle alan Yetvart Tomasyan’a bırakalım...
Serdarhan Aksoy
Maryam Şahinyan arşivinde 200 bin imaj var. Herhangi bir tasnife ya da seçkiye başvurdunuz mu? Mesela kitapta 400 kadar fotoğraf var?
Fotoğraflar arasında, kitap için seçtiğim fotoğraflar dışında, hiçbir seçkiye gitmedik. Foto Galatasaray projesinin en belirgin özelliği bu; Maryam Şahinyan arşivindeki her şeyi, olduğu gibi, olduğu şekliyle göstermek ve arşiv üzerinden yapılacak tüm seçkileri bizzat izleyicilerin inisiyatifine bırakmak. Biz başından itibaren şuna inandık: Eğer bu arşive 10 farklı sanatçı yaklaşırsa 10 farklı seçkiye, 10 farklı tarihçi yaklaşırsa 10 farklı seçkiye gidebilirdi. Ya da bir Ermeni incelese farklı, bir modacı tasnif etse farklı bir seçki oluşturabilirdi. Bizim amacımız, arşivi tüm izleyicilerin ilgisine açmaktı, bunun da en sağlıklı yolu arşivin kapsadığı imajların tamamını kullanmaktan geçiyor.
Eğitim, sergi, kitap tüm bu proje ne kadar zaman aldı?
Üç yıl kadar sürdü tamamlamak Foto Galatasaray'ı. 2009 yılının ocak ayında arşivi taşıdım. Bütün arşiv negatiflerden oluştuğu için dört aylık bir deneme dönemimiz vardı akabinde kesintisiz olarak proje başladı.
Deneme döneminde neler yaptınız?
Foto Galatasaray'ın arşivi bize dokuz koli ve 1139 film kutusuna bölünmüş olarak geldi. Öncelikle ben rastlantısal olarak bütün kutulardan bazı filmleri seçip onları pozitife çevirerek arşiv hakkında genel bir kanıya ulaştım. Çünkü eldeki verilerle Yetvart'ın söyledikleri de bir noktaya kadar arşivle örtüşmüyor olabilirdi. Çünkü Yetvart Tomasyan bilemezdi o kutuların içinde ne olduğunu, ne kadarının karıştığını, kronolojik olup olmadığını, ne kadarının Maryam'a ait olup olmadığını... Tüm incelemeler yapıldıktan sonra 2009'un ortalarında bunu bir projeye dönüştürmeye kesin olarak karar verdik.
Teknik kısmını nasıl çözdün işin? Kaç kişi çalıştı?
Bu deneme sürecinin akabinde bir tanışma toplantısı yaptım; projeyle ilgili. Toplantıdan sonra da kalktım Beyrut'a gittim; Arab Image Foundation'a. Arab Image Foundation, elinde devasa koleksiyonlar bulunduran çok önemli bir merkez. Ben özellikle cam negatifler konusunda bütün teknik ve lojistik bilgileri oradan aldım. Çünkü birçok metot ve teknik vardır. Ancak elimizde 1940'lardan, 1950'lerden negatifler vardı ve bunlara canımızın istediği gibi dokunamazdık. Açıkçası onların bilgi paylaşımından çok faydalandım. Her zaman Arab Image Foundation'la iletişim halinde oldum. Süreç böyle devam etti, projenin toplamında 30'a yakın asistanla çalıştım.
Aras Yayınları'ndan çıkan Foto Galatasaray kitabına gelirsek biraz...
Kitap, arşivin en sembolik biçimde temsil edildiği, aslında fotoğrafları da ilk kez baskı halinde gördüğüm(üz) alan. Kitap dışında elimizdeki herşey dijital. Kitapta dört temel bölüm var. Bu dört bölüm, iki yazınsal ve iki albümden meydana geliyor. Metinsel bölümlerin ilkinde, Maryam Şahinyan'ın hayatını kısaca, literatüre girecek kadar tartıştıktan sonra; “kadın kimliği”, “dinsel aidiyet” ve “Ermeni kültürü” bağlamında olmak üzere üç normatif bağlamda, Maryam'ın stüdyosunu tanımlamaya çalışıyoruz. Bu normatif kategorinin ardından ikinci bölüm olan “sebest okumalar”da bu arşivden daha ne gibi okumalar çıkarabileceğimizi ortaya koyuyoruz. Zaten kitap da bu arşivden daha ne gibi projeleri ortaya çıkarabileceğimizi göstermek için kurgulanmış bir şey.
Albüm bölümünde neler var?
Albüm bölümünde, “özdeşler” ve “aynadan bakanlar” adlı iki kategori var. “Özdeşler”de aralarında hiçbir genetik benzerlik olmaksızın aynı şeyleri giyen, aynı şekilde poz veren, aynı takıları takan ve bir araya gelen insanlar. “Aynadan bakanlar”da da aslında bir özdeşlik görüyoruz. Bunda da grafik olarak bir ikilik var, tabii aynı insanın aynadan yansıması olarak. “Özdeşler” tamamen benim seçiciliğimle oluştu, “aynadan bakanlar” ise doğrudan Maryam Şahinyan'ın estetik kriterlerinin belirlemesi açısından projenin ilk gününden itibaren ayrı bir dosya içerisinde toplanmaya başladı. İstanbul'daki hiçbir stüdyoda “aynadan bakanlar” gibi bir seri yok ve bu grup bence, Maryam'ın estetik anlayışının zirve noktası.
Maryam'ın kadın olması, senin de dediğin gibi kadın, genelde “bakan özne” değil, “bakılan nesne” konumunda fotoğraf tarihinde. Kadın olmak nasıl bir konum sağlıyor ona?
Maryam'ın kadın olması hasebiyle müşteri portföyünü hazırlamak için ekstra bir şey yapmasına gerek yoktu. Mesela evinden “Ben Osman'a fotoğraf çektirmeye çıkıyorum” diye çıkamayacak bir kadın, “Ben Maryam'a gidiyorum” diye çıkabiliyordu. Bu yüzden de Maryam'ın stüdyosu bir sosyalleşme mekânıydı. Aynı zamanda bütün sosyal çevresini FotoGalatasaray üzerinden kuruyor. Bu yüzden, bir ayrıcalığı var tabii Maryam'ın. Öte yandan, ben Maryam'ın feminist anlayışına yeni bir yön vermek ya da kadınların mesleki hayatta ne kadar daha aktif olabileceklerini göstermek gibi bir iddiası olduğuna da inanmıyorum. Dönemin muhafazakar koşullarıyla tam bir uyumluluk yakalıyor aslında.
Maryam'la ilgili bilgilere nasıl ulaştınız?
Fotoğrafçının yaşamıyla ilgili elimizdeki bilgiler oldukça kısıtlı. Birçok insan tarafından tanınıyor Maryam Şahinyan, çalışma süresince toplanan tüm verileri belirli bir süzgeçten geçirdik ve 10 sayfalık bir biyografi dışında daha derine inmedik hayatı konusunda. Maryam’ın öz kardeşi Vruyr Şahinyan İstanbul’da yaşıyor. Maryam'ın elimizde kalan sadece dört vesikalık fotoğrafı da hayattaki tek kardeşinin arşivinden. Fakat daha fazlası üzerine konuşmak istemiyor Vruyr Şahinyan. Onun içinde bulunduğu ruh halini anlamak gerekiyor. Herşeye belirli bir mesafe içerisinde yaklaşıyor, bu mesafeyi iyi anlamalıyız.
Peki Türkiye tarihindeki kırılmaları noktalarını gözlemleyebiliyor muyuz?
Maryam Şahinyan'ın stüdyosundan demografik süreçleri izlemek çok kolay. 1964 senesinde Yunanistan ile Türkiye arasındaki ikamet anlaşmasının Türkiye tarafından tek taraflı kaldırılmasının ardından, buradan 200 bin Rum'un gitmesini çok net izliyoruz. Ama 6-7 Eylül'ü izlemek mümkün değil mesela. Çünkü Maryam'ın stüdyosu Çiçek Pasajı'nda korunaklı bir yerde ve sadece camı kırılıyor. Onun dışında darbeleri görmek mümkün değil. Varlik Vergisi gibi bir süreci de, stüdyo fotoğrafından izleyemeyiz. Maryam Şahinyan belge fotoğrafçısı değil, o idealize edilmiş gerçekliği yansıtıyor. Bu açıdan travmaya tanıklığı daha uzun vade de, o gerçekliğin dönüşmesine tanık olunca ortaya çıkıyor.
Travma derken, biraz daha açmanı isteyeceğim? 1935 – 85 yılları arası İstanbul sayısız olayla yüzyüze kaldı, bu yarım asırlık tanıklık bize neyi gösteriyor?
Birgün arkadaşım Aret Gıcır ile yürürken, “iyi bak, işte sonrası böyle oluyor” demişti bana. İstiklal Caddesindeydik, derinlemesine baktım; kalabalık, umursamazlık, toz duman... Sonrasındaydık. Cumhuriyet sonrası İstanbul, tüm Türkiye’de azınlıklar için adeta bağımsız bir ülke işlevi gördü. Herkes bu şehre toplantı, Anadolu’nun farklı noktalarında kalan, kalmayı başarabilen son aileler, son yetimler, son yaşlılar. Küçük bir kısmı kaldı, daha büyük kısmı ise 80’li yıllara kadar İstanbul üzerinden Batı’ya göç etti. Foto Galatasaray’ın bu sürece olan tanıklığı beni en derinden etkileyen boyutudur bu projenin. Sonrasını izliyoruz o stüdyoda, o perdenin önüne dizilen yorgun ruhların bu şehirdeki son hareketlerini. Başka türlü de izleyemiyoruz onları. Bu açıdan elimizde kalan son büyük kanıttır Foto Galatasaray. O arşivde gördüğünüz yüzlerin çoğu bugün diaspora statüsünde yaşıyor, yaşamaya mecbur. Oradaki ayakkabısı delik çocuk, bebeği ile poz veren kadın, gelinlerin eteklerine sarılan küçük medimeler, komünyon duasını eden oğlanlar işte diaspora. Çok iyi bakmak lazım onların gözlerinin içine, gözlerindeki ışığa.
SARKİS USTA: "Ne Laf Anlamaz Adamsın Yahu!"
Serdarhan Aksoy: Maryam Şahinyan arşivini nasıl buldunuz?
Yetvart Tomasyan: Benim aile dostum, bu vesileyle rahmetle de analım, Sarkis Çerkezyan. Kimilerinin Sarkis Varbed, kimilerinin Sarkis Usta dediği marangoz Sarkis, benim yakınımdı. Her gün olmasa da gün aşırı benim dükkana uğruyordu. Bir uğradığında Maryam Şahinyan'dan bahsetti. Maryam'ın dükkanı devrettiği çocukların da dükkanı kapatıklarını, alanların da başka iş yapacaklarını söyledi.
S.A: Dükkanı devralanları tanıyor muydunuz?
Y.T: Taniyorum tabii, hala da görüşürüz. Dükkanı İsa Barkev Avşar ve Fikri Çalış'a devrediyor. Sonra üç sene kadar birlikte çalışıyorlar. Matmazel zamanla onlara işi öğretiyor. Sonra onlar da dükkanı devredince arşiv ortada kalıyor. Sakis Usta, bir 10-15 gün geldi gitti, geldi gitti. Sonunda o gün geldi, çok sert konuştu. "Ulan, ne laf anlamaz adamsın. Al şunları diyorum. Kapının önüne koydular. Yarın çöpçüler götürecek. Bugün son gün" dedi. Ben de bunun üzerine, Skoda bir kamyonetimiz vardı, içine 15-20 tane koli koydurdum. İki de arkadaş görevlendirdim. 90 senesiydi. Kadıköy'e gittiler. 15 koliye doldurdular, bantladılar, getirdiler. Eh işte, 18 sene depoda durdu.
S.A: Başka arşiv var mı böyle elinizde?
Y.T: Böyle arşiv yok. Ama ben 40 senedir gazete küpürü topluyorum. Genellikle sanat haberleriyle ilgili olarak - ağırlıklı olarak resim, heykel, müzik, dans - 40 yıllık gazete küpürleri var. Bir de programları topluyorum. Etkinlik programları; konserlerden önce dağıtılır ya.
Kaynak: Serdarhan Aksoy / TARAF - 27.Aralık.2011
23 Aralık 2011 Cuma
Bir Maryam Şahinyan Projesi / AGOS - Ani Çelik Arevyan

Fotoğraf sanatçısı Ani Çelik Arevyan, Salt Galata’daki Foto Galatasaray sergisinden izlenimlerini Agos için kaleme aldı.
ANİ ÇELİK AREVYAN
Salt Galata’nın ihtişamlı mimarisiyle karşılayan beyaz mermer merdivenleri ve aydınlık girişinin, üçüncü kattaki Maryam Şahinyan’ın fotoğraflarının “karanlıkoda”sıyla olan tezatlığının uyumu, ilk etapta beni etkileyen unsurlardan biriydi. Slideshow’u seyretmek üzere girilen siyah kadife perdedeyle bölünmüş oda, tam da Maryam’ın kullandığı 1. Dünya Savaşı’ndan kalma körüklü fotoğraf makinesinin siyah örtüsü gibiydi. Zaten fotoğraf kartları ve cam negatif kutuların camekânlardaki sergisi, insanı adeta bir karanlıkodaya, bir stüdyoya hazırlıyor gibiydi.
“Karanlıkoda”daki slideshow’un oval açısı ve ortadaki 3-4 sandalyeyi gördüğümde, Maryam’ın dünyasına aralanmış bir sahneyi seyretmek için kendimi zaman tüneline girmiş gibi hissettim ve fotoğrafları odada tek başıma seyretmek istedim. Bir müddet bekledikten sonra kısa bir yalnızlık anı yakaladım ve gösteri derinlemesine içine aldı beni... İmajların akışı harikaydı. Hem film şeridi gibi akan görüntülerin bütününü kaçırmak istemiyordum hem de fotoğraflara daha detaylı bakmak istiyordum. Önceleri tanıdık bir yüz aramaya başladım, fotoğrafların birçoğu dönemin gayrimüslim kesimini belgeleyen, evimde oldukça çok bulunan türdendi. Sanki hepsini daha önce görmüş gibiydim ve bazen albümlerine baktığıma sorardım anneme ve kayınvalideme, “Hepiniz aynı stilde mi giyinirdiniz ve hep aynı pozlar mı verirdiniz?” diye...
Fotoğrafçı insanları birbirine benzetiyor
Ben evdeki fotoğrafların aile fertlerine ait oldukları için birbirine benzediğini düşünürdüm, oysa bu sergide şunu hissettim ki, aslında biraz da fotoğrafçı insanları birbirine benzetiyor... Dönemine ait olan tek bir fotoğrafa veya 2-3 fotoğrafa baksaydım, “modelin” kişiliği hakkında bir fikir edinebilirdim, ama bütün portrelerin aynı, bütün ikizleri aynı, bütün rahibelerin aynı.... çekilmiş olduklarını görünce, o zaman kişilerin kimliklerine ya da hikâyelerine değil de, fotoğraflara Maryam’ın bir projesiymiş gibi odaklandım. Kıyafetlerin, duruşların, ışıkların, benzerliklerini izlediğim zaman, onlar kendi karakteristiğinden uzaklaşıp, hepsini aynı şablondan çıkmış gibi görmeme sebep oldu. Tıpkı büyük bir lavanta tarlasına ait olan tek bir lavantaya bakar gibi. Bütünün lavanta tarlası olduğunu algılarız ama bir lavantanın tek başına, kendi-sinin özelliklerini değil.
İlk bakışta fotoğrafların, bir dönemi yansıtması ve doğrudan bir topluluğu bugüne taşıyıp göstermesi, bir dönem insanının kılık kıyafetleriyle ve toplumsal konumlarıyla belgelenmesi gözüyle bakarken, aslında, fotoğraftaki kişiler hakkında çok da bilgi vermediğini, yani, gelen insanların kişiliklerinden, elekt-riğinden doğan yorumların fotoğrafa yansımasını, fotoğrafçıya hissettirdiğini değil de, fotoğrafçının kalıplarında çekilmesi, kişiye yönelik fotoğraf olmaktan çıkıp fotoğrafçının kurguladığı kişilikler oluyorlardı... Üstelik 60 yıllık bir zaman dilimini kapsamasına rağmen, “modellerin” duruş ve stil olarak neredeyse hiç değişmemesi, seriler halinde hep aynı pozlarda olmaları, hep aynı ışığın kullanılması, fotoğrafı çekilen kişilerden çok, adeta, fotoğraf tarzı ile, fotoğrafçının portresinin oluştuğu hissini verdi.
Fotoğraflar modelden çok fotoğrafçıyı gösteriyor
O pozun ruhuna uygun olsun olmasın “modellerin” hep aynı şekilde durdurulmak istenmesi, belki de fotoğrafçının kişileri kendi kalıbına koymak istemesinden kaynaklanıyor olabilir. Örneğin sadece portre olarak çekilmiş genç kadınlar serisinde, bir müddet sonra, dikkatli bakmazsanız, hep aynı kişiler olduğunu zannedebilirsiniz. Rahibeler, ikizler, askerler, gelinler... kendi portreleri, fotoğrafları olmaktan çok, fotoğrafçının kimliği, figürleri olmuşlar adeta. Bu nedenle fotoğraflar, daha çok fotoğrafçıyı, Maryam’ı görmeme sebep oldu...
Maryam da kendi projesini oluşturmuş bir anlamda, yani sıradan insanları projesine model yapmış. Bloklar halinde, seriler halinde gösterilmesi, kişilerin kendi mimikleriyle, jestleriyle, duruşlariyle değil de fotoğrafçının net ve belirgin olarak aynı kategoriye aynı pozları verdirerek çekmesi, Maryam’ın farklı başlıklar altında yürüttüğü bir proje çalışması gibi.
Fotoğraflarda dikkatimi çeken bir diğer şey, Şahinyan’ın “modelleri” kendi evlerindeymiş gibi hissettirmesi... Halı, perde, saksı, ahşap sandalye... O dönemin tarzıyla insanların evlerinde çokça kullandıkları objeler. Sade ortamlar, günlük yaşanan mekânlar tasarlaması, sonuçta planlanarak çekilse de tüm fotoğraflara bir samimiyet duygusu veriyor. Ve üstelik yine 60 yıllık süreçte bu dekoratif objeleri hiç değiştirme gereği duymadan… Özel olarak hazırlandıkları ve o güne randevulu poz verdikleri halde, aynı karelerin, ikiz çocuklar, genç kızlar, aynı şekilde şablon halinde çekilmesi, tekrarlanmasına rağmen, yine de fotoğraflar sanki kişilerin doğal halleriymiş hissini veriyor...
Gizli imza
Fotoğrafçının aynı noktadan, aynı açıdan, aynı dekoratif malzemeleri kullanması; aynı perde, sandalye ve bazen aynı kostüm gibi değişmeyen bu unsurlar, bir anlamda da Maryam’ın gizli imzası gibi.
Şahinyan’ın 60 yıl boyunca sadece siyah beyaz fotoğraf çekmesi, dönemi renkli fotoğrafı yakalasa bile, bunu bilinç olarak reddetmişe benziyor. Bu da fotoğraflardaki pozların tektipliliğiyle çok iyi bir paralellik oluşturuyor aslında. Pozlardaki bu benzerlik ve tektiplilik nasıl bir anlamda onları görsel olarak eşitliyorsa, siyah beyaz oluşları da aynı amaca hizmet ediyor bence... Fotoğraflarındaki siyah-beyaz ısrarı, teknolojiye kapalı olmasından çok, şablonumsu çekimlerin bir desteği gibi... Siyah-beyaz fotoğrafları renkli fotoğraftan ayıran en önemli özellik, renkliyken daha gerçek olan görüntünün, siyah-beyazda, karakteri gereği, gerçeğinden uzaklaşmasıdır. Teknik olarak da, biraz daha etkili yalan söyler, yani fotoğraftakinin kumral mı esmer mi olduğunu anlayamadığımız gibi, kırmızı mı siyah mı giydiğini de anlayamayız. Fotoğrafların tamamının siyah-beyaz oluşu sanki Maryam’ın hayat felsefesinden ipuçları veriyor gibi. Her öğlen sadece elma yemesi ve ömrünü bir anlamda yanlız tamamlayarak, aile olmanın getirdiği hareketliliğe ve karmaşaya izin vermemesi gibi...
Güçlü bir ifade
Mayram’ın portresini görmeden, gözümde canlandırdığım fiziği tam tahmin ettiğim gibiydi. Zayıf vücudu, sade yüz hatları ve bakışlarındaki güçlü, kararlı ifade... Döneminde bir kadın fotoğrafçı olarak profesyonelce çalışmasında da aynı güçlü ve kararlı duruş hissediliyor.
Maryam Şahinyan’ın hayatı boyunca kendisini adadığı mesleği, kişiliğiyle bir bütün olmuş profesyonel yaşantısı ve ardında bıraktığı bu hazineyi büyük bir titizlikle ortaya çıkaran Tayfun Serttaş’ı kutlamak isterim. Maryam’ın işlerinin taşıdığı anlam ve boyut, böylesine bir düzen ve arşivleme sistemi, fazlasıyla takdire değer bir durum. Adeta ailesi, çocuğu gibi yaşamış bunlarla hayatını ve Salt’in görkemli binasında, yine eski İstanbul’da hayatını özetlemiş... Araştırması ve fotoğraflarıyla oldukça başarılı hazırlanmış kitabın basımından dolayı Aras Yayıncılık’ı da ayrıca kutlamak gerek...
Sergiden ayrılırken sizi yakalayan Tayfun Serttaş’ın videosu, verdiği bilgiler ve akıcılığıyla adeta olduğunuz yerde alıkoyuyor sizi. Böylesine özel bir gerçek hikâyeyi bilmekten dolayı büyük bir mutlulukla ayrıldım Salt’tan...
Şahinyan’ın 60 yıl boyunca sadece siyah beyaz fotoğraf çekmesi, dönemi renkli fotoğrafı yakalasa bile, bunu bilinç olarak reddetmişe benziyor. Bu da fotoğraflardaki pozların tektipliliğiyle çok iyi bir paralellik oluşturuyor aslında. Pozlardaki bu benzerlik ve tektiplilik nasıl bir anlamda onları görsel olarak eşitliyorsa, siyah beyaz oluşları da aynı amaca hizmet ediyor bence...
Foto Galatasaray üzerine konuşulacak
23 Aralık Cuma günü saat 19.00’da Salt Galata Oditoryum’da, Tayfun Serttaş’ın hazırladığı ‘Foto Galatasaray’ sergisi ve Aras Yayıncılık tarafından yayımlanan ‘Foto Galatasaray - Studio Practice by Maryam Şahinyan’ adlı kitaba paralel olarak, Karin Karakaşlı, Tayfun Serttaş ve Vasıf Kortun’un katılacağı, ‘Yerlerine Konulması Unutulan Filmler’ başlıklı bir söyleşi yapılacak.
Serginin ‘gizli öznesi’ Maryam Şahinyan bağlamında, İstanbul’un gerektiği yere konulması unutulan tarihsel ve kültürel katmanlarının konu edileceği söyleşiye, Foto Galatasaray arşivinin bugüne ulaşmasını sağlayan Aras Yayıncılık’ın sahibi Yetvart Tomasyan, Şahinyan ailesinin bireyleri ve Maryam Şahinyan’ın arkadaşları da izleyici olarak katılacak.
Kaynak: AGOS - Sayı: 818 / Ani Çelik Arevyan - 16.Aralık.2011
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

