21 Ocak 2012 Cumartesi
MEA / Object Abstraction
Object Abstraction
Middle East Airlines@ArtSümer

Ortadoğu Havayolları süresince sergi mekanının siyahla ayrılan bir duvarını boydan boya kaplayan “Object Abstraction” Tayfun Serttaş’ın Doğu Akdenize dair birikimlerinin süregiden hikaye çerçevesinde arkeolojik müze sunumuna dayanarak nesneler üzerinden kurgulanmasından meydana geliyor. İstanbul, Kahire, Bam, Beyrut, Halep, Bodrum ve Şiraz gibi farklı şehirlerden toplanan büyük bölümü arkeolojik buluntu – çalıntı – nesneler, sanatçının deyimiyle “sergi içerisinde, sergi dışı bir mekan” olarak yeniden kurgulanıyor. Bu paralel mekanda (tekil bir yapıttan ziyade) sergiye kaynaklık eden önermelerin, seçilerek doğasından kopartılan nesneler bağlamında bir izdüşümüne yer verilmekte. Finalize edilmiş sanat yapıtı ve sanat pratiği için belirleyici olan sanatçının mutfağı arasında bir karşılaşma alanı olarak Object Abstraction, serginin bütününe referans olarak okunabilir.
...................................
For the duration of the “Middle East Airlines” exhibition half of one of the walls has been painted black and holds the work “Object Abstraction”. This work is the result of the composition within the ongoing story of the accumulation of things Eastern Mediterranean by Tayfun Serttaş shown in the format of an archeological museum layout. According to the artist archeological finds – nicked goods – from such diverse cities as Istanbul, Cairo, Bam, Beirut, Aleppo, Bodrum and Shiraz, are being essembled as “an exhibition alienating itself within an exhibition”. In this parallel space, the propositions that are the resources to this exhibition - rather than a single work of art - are a representation of things which have been chosen and torn away from their environments. As a meeting space between a finished work of art and the artist’s studio, which determines the practice of his art, “Object Abstraction” can be seen as the ultimate reference to the exhibition.























.artSümer
kemankeş mah. mumhane cad.
laroz han no:67
karaköy 34425
istanbul turkey
t.+90 212 249 1035
f.+90 212 249 1036
m.+90 532 233 6300
m.+90 531 347 5686
info@artsumer.com
Middle East Airlines@ArtSümer

Ortadoğu Havayolları süresince sergi mekanının siyahla ayrılan bir duvarını boydan boya kaplayan “Object Abstraction” Tayfun Serttaş’ın Doğu Akdenize dair birikimlerinin süregiden hikaye çerçevesinde arkeolojik müze sunumuna dayanarak nesneler üzerinden kurgulanmasından meydana geliyor. İstanbul, Kahire, Bam, Beyrut, Halep, Bodrum ve Şiraz gibi farklı şehirlerden toplanan büyük bölümü arkeolojik buluntu – çalıntı – nesneler, sanatçının deyimiyle “sergi içerisinde, sergi dışı bir mekan” olarak yeniden kurgulanıyor. Bu paralel mekanda (tekil bir yapıttan ziyade) sergiye kaynaklık eden önermelerin, seçilerek doğasından kopartılan nesneler bağlamında bir izdüşümüne yer verilmekte. Finalize edilmiş sanat yapıtı ve sanat pratiği için belirleyici olan sanatçının mutfağı arasında bir karşılaşma alanı olarak Object Abstraction, serginin bütününe referans olarak okunabilir.
...................................
For the duration of the “Middle East Airlines” exhibition half of one of the walls has been painted black and holds the work “Object Abstraction”. This work is the result of the composition within the ongoing story of the accumulation of things Eastern Mediterranean by Tayfun Serttaş shown in the format of an archeological museum layout. According to the artist archeological finds – nicked goods – from such diverse cities as Istanbul, Cairo, Bam, Beirut, Aleppo, Bodrum and Shiraz, are being essembled as “an exhibition alienating itself within an exhibition”. In this parallel space, the propositions that are the resources to this exhibition - rather than a single work of art - are a representation of things which have been chosen and torn away from their environments. As a meeting space between a finished work of art and the artist’s studio, which determines the practice of his art, “Object Abstraction” can be seen as the ultimate reference to the exhibition.























.artSümer
kemankeş mah. mumhane cad.
laroz han no:67
karaköy 34425
istanbul turkey
t.+90 212 249 1035
f.+90 212 249 1036
m.+90 532 233 6300
m.+90 531 347 5686
info@artsumer.com
19 Ocak 2012 Perşembe
Karin Karakaşlı’nın Agos Gazetesi önünde yaptığı konuşmanın tam metni
19 Ocak bir anma günü değil. Hiçbir zaman da olmadı. Zaten bu topraklarda ayrı ayrı yaşatılmış ne kadar acı varsa, hiçbirinin anma günü olmadı. Herkes acısının yaşatıldığı o tarih geldiğinde, kendince, bir başına kahroldu.
Sonra 23 Ocak günü geldi. Bundan beş yıl önceydi. ‘Türklüğü tahkir ve tezyif’ten mahkûm edilen, Türk düşmanı ilan edilen bir Ermeni gazetecinin cenazesi hepimizi buluşturdu. Çünkü Hrant Dink bu ülkenin bütün acılarının dermanına talipti. Onu güpegündüz, şimdi durduğumuz bu kalabalık Halaskargazi Caddesi üzerinde sırtından vurdular. Hepimizi de o cinayete görgü tanığı kıldılar.
O cenaze gününde 1915′i, Dersim’i, Maraş’ı, Çorum’u, tekmil faili meçhulleri, ihtilalleri, olağanüstü halleri, bitmek bilmez darbe girişimlerini buluşturduk. Kompartıman usulü ayrı ayrı yaşamamız buyrulmuş ne varsa, bir kıldık. Büyük oyunu onun birleştirici ruhuyla bozduk.
Onu bir kez de öldürmediler sevgili canlar. Önce Sabiha Gökçen haberi üzerine Genelkurmay’ın bildirisiyle öldürdüler. İstanbul valiliğinde MİT mensuplarınca tehdit edilirken öldürdüler. Hrant Dink’i, barış yolunu gösteren yazılarından cımbızladıkları, cümlelerle "Türk düşmanı” ilan ederek öldürdüler. Her yazıya, her söyleşiye nefes tüketir, kendini izaha mecbur hissederken öldürdüler. Agos’un önünde “Hrant Dink bundan sonra bütün öfkemizin ve nefretimizin hedefidir” diye bağırırlarken öldürdüler. Mahkemeden mahkemeye koşturtur, bilirkişi raporuna rağmen ısrarla mahkûm ederken ve o mahkûmiyeti onaylamakta beis görmezken öldürdüler. Kendisi yetmezmiş gibi oğlunu ölümle tehdit ederken ve kimbilir daha ona, bizlere hiç söylemediği neler neler yaşatırken öldürdüler.
Gerisi de çorap söküğü gibi geldi. Silinen telefon görüşmeleri, karartılan deliller, gizlenen bilgiler, imha edilen raporlar, başlatılmayan ya da kapatılan soruşturmalar, zamanaşımından aklanan istihbarat memurları birbirini izledi.
Başta Veli Küçük ve Kemal Kerinçsiz olmak üzere Ergenekon sanığı pekçok ismin daha Hrant Dink sağken, mengeneye dönüşen yargı süreci ve linç kampanyalarını hazırladıkları biliniyordu. Derken Kafes eylem planı da ortaya çıktı. Gel gör ki, bu davanın Ergenekon ile bağlantısı bir türlü kurulamadı.
Dört yanımızdan yalanlarla sardılar sarmaladılar bizi. Tam beş yıldır böyle bu. En sonunda iki kişi verdiler elimize. Bununla yetinin dediler. Yeter de artar hepinize.
Ortada zaten silahlı terör örgütü olmadığına göre onun yöneticisi ve üyeleri de yok. Ve beraat eden Erhan Tuncel’in hemen o akşam tahliyesi öyle büyük bir aciliyet ki, telaşta bir sanıkla ilgili hüküm kurmayı unutmuşlar. Tuncel şimdi ilim irfana adanmak üzere taze bir üniversite adayı. Böyle gözümüze baka baka, yangından mal kaçırır gibi verdiler bu kararı. Müdanaasızlığı da onun arkasındaki devasa korkuyu da gördük. Devlet çıplak dedik. Devlet çıplak.
İyelik eki kolay kullanılmıyor. Burası benim ülkem de bu devlete benim devletim diyebilir miyim? Cumhurbaşkanım, Başbakanım, Bakanlarım, Hükümetim, Muhalefetim, Meclisim… Böyle diyebilmek için tek bir seçeneğim var. Bu kepazeliğe bir son verin artık. Yargıtay, cinayete giden süreçteki rolüne inat, bir kez de adalet adına temyiz mekânı olsun. Bunları yapmak borçtur, yükümlülüktür, şarttır. Çünkü bize yaşatılan ‘ayıptır, zulümdür, günahtır.’
Hrant Dink’i hepimiz kaybettik ama biz Ermeniler için onun kaybı takdir edersiniz ki başka bir yoksunluk. 1915′te Anadolu’da kafilelerce insan aç-susuz çölün ortasına sürülmeden önce bir Nisan günüyle 250′ye yakın Ermeni aydın Haydarpaşa Garı’ndan trenlere konup Ayaş’a sürgüne gitti. İçlerinden sadece birkaçı geri dönebildi.
Anlayacağınız önce sesimizi aldılar elimizden. Bu insanlar Osmanlı Meclisinde mebustu, yazardı, gazeteciydi, çevirmendi, doktordu, avukattı. Ermeni halkına hizmet kadar Osmanlılığa inanır, Meşrutiyet sonrası bayram geleceğini sanırdı. Öyle olmadı.
Bugün burada içlerinden birkaçının adını anacağım. İsmi çağrılan duyar, gelir, ‘Burada’ der: Rupen Sevag, Siamanto, Taniel Varujan, Diran Kelekyan, Yerukhan, Rupen Zartaryan, Hampartsum Boyacıyan, Sımpad Pürad, Khyan Parsekhyan, Krikor Zohrab… Hrant Dink bu aydınların son halkasıdır. O yüzden de 2007, 1915′e geri ışınladı hepimizi. Demek hâlâ hakkıyla Ermeni ve bir o kadar da yurtsever olan bir insanı öldürmek bu kadar kolaydı. Bu kadar mübahtı.
Tarihi inkâr ede ede geldik bu noktaya dayandık. Şu kaldırıma dikilen taş, Hrant Dink kadar diğer bütün susturulmuş aydınların ve isimsiz mezarsız kurbanların da simgesi olsun.
Bu son kararla birlikte şimdi bir kez daha 19 Ocak 2007 cinayet günündeyiz. Hrant Dink operasyonlarla daraldığımız, komplolarla bunaldığımız bugünlerde özellikle yanyana görmek isterdi hepimizi. Anlaşılan o ki koca bir devlet böyle bir Ermeni vatandaşının yaşamıyla da ölümüyle de ne yapacağını bilemedi. Şimdi biz ona öğreteceğiz hep birlikte demek ki.
Dosya kapandı diyorlar bize. Kapandı mı bu dosya? Hrant Dink dosya değil ki kapatasın, o bir yara… Artık köprüden önceki son çıkıştayız. Oradan hakkıyla geçmeden tamamlanacak ödeşme, kurulacak düş, inanılacak adalet, yaşanacak memleket yok. Öbür türlüsü sadece yalan olur ve bir gün başımıza yıkılır. Altında kalırız hep birlikte.
O yüzden gün, sadece söz söylemek değil söz vermek zamanı.
Söz verelim mi birbirimize? Bu dava daha bitmedi.
Söz verelim mi birbirimize? İnsanlık daha ölmedi.
Söz verelim mi birbirimize? Devlet daha hesabını vermedi.
Sözümüz söz olsun. Bu adaletsizlikle yaşamak hepimize haramdır. Aksi için uğraşan hepimize helal olsun.
19.01.2012
Sonra 23 Ocak günü geldi. Bundan beş yıl önceydi. ‘Türklüğü tahkir ve tezyif’ten mahkûm edilen, Türk düşmanı ilan edilen bir Ermeni gazetecinin cenazesi hepimizi buluşturdu. Çünkü Hrant Dink bu ülkenin bütün acılarının dermanına talipti. Onu güpegündüz, şimdi durduğumuz bu kalabalık Halaskargazi Caddesi üzerinde sırtından vurdular. Hepimizi de o cinayete görgü tanığı kıldılar.
O cenaze gününde 1915′i, Dersim’i, Maraş’ı, Çorum’u, tekmil faili meçhulleri, ihtilalleri, olağanüstü halleri, bitmek bilmez darbe girişimlerini buluşturduk. Kompartıman usulü ayrı ayrı yaşamamız buyrulmuş ne varsa, bir kıldık. Büyük oyunu onun birleştirici ruhuyla bozduk.
Onu bir kez de öldürmediler sevgili canlar. Önce Sabiha Gökçen haberi üzerine Genelkurmay’ın bildirisiyle öldürdüler. İstanbul valiliğinde MİT mensuplarınca tehdit edilirken öldürdüler. Hrant Dink’i, barış yolunu gösteren yazılarından cımbızladıkları, cümlelerle "Türk düşmanı” ilan ederek öldürdüler. Her yazıya, her söyleşiye nefes tüketir, kendini izaha mecbur hissederken öldürdüler. Agos’un önünde “Hrant Dink bundan sonra bütün öfkemizin ve nefretimizin hedefidir” diye bağırırlarken öldürdüler. Mahkemeden mahkemeye koşturtur, bilirkişi raporuna rağmen ısrarla mahkûm ederken ve o mahkûmiyeti onaylamakta beis görmezken öldürdüler. Kendisi yetmezmiş gibi oğlunu ölümle tehdit ederken ve kimbilir daha ona, bizlere hiç söylemediği neler neler yaşatırken öldürdüler.
Gerisi de çorap söküğü gibi geldi. Silinen telefon görüşmeleri, karartılan deliller, gizlenen bilgiler, imha edilen raporlar, başlatılmayan ya da kapatılan soruşturmalar, zamanaşımından aklanan istihbarat memurları birbirini izledi.
Başta Veli Küçük ve Kemal Kerinçsiz olmak üzere Ergenekon sanığı pekçok ismin daha Hrant Dink sağken, mengeneye dönüşen yargı süreci ve linç kampanyalarını hazırladıkları biliniyordu. Derken Kafes eylem planı da ortaya çıktı. Gel gör ki, bu davanın Ergenekon ile bağlantısı bir türlü kurulamadı.
Dört yanımızdan yalanlarla sardılar sarmaladılar bizi. Tam beş yıldır böyle bu. En sonunda iki kişi verdiler elimize. Bununla yetinin dediler. Yeter de artar hepinize.
Ortada zaten silahlı terör örgütü olmadığına göre onun yöneticisi ve üyeleri de yok. Ve beraat eden Erhan Tuncel’in hemen o akşam tahliyesi öyle büyük bir aciliyet ki, telaşta bir sanıkla ilgili hüküm kurmayı unutmuşlar. Tuncel şimdi ilim irfana adanmak üzere taze bir üniversite adayı. Böyle gözümüze baka baka, yangından mal kaçırır gibi verdiler bu kararı. Müdanaasızlığı da onun arkasındaki devasa korkuyu da gördük. Devlet çıplak dedik. Devlet çıplak.
İyelik eki kolay kullanılmıyor. Burası benim ülkem de bu devlete benim devletim diyebilir miyim? Cumhurbaşkanım, Başbakanım, Bakanlarım, Hükümetim, Muhalefetim, Meclisim… Böyle diyebilmek için tek bir seçeneğim var. Bu kepazeliğe bir son verin artık. Yargıtay, cinayete giden süreçteki rolüne inat, bir kez de adalet adına temyiz mekânı olsun. Bunları yapmak borçtur, yükümlülüktür, şarttır. Çünkü bize yaşatılan ‘ayıptır, zulümdür, günahtır.’
Hrant Dink’i hepimiz kaybettik ama biz Ermeniler için onun kaybı takdir edersiniz ki başka bir yoksunluk. 1915′te Anadolu’da kafilelerce insan aç-susuz çölün ortasına sürülmeden önce bir Nisan günüyle 250′ye yakın Ermeni aydın Haydarpaşa Garı’ndan trenlere konup Ayaş’a sürgüne gitti. İçlerinden sadece birkaçı geri dönebildi.
Anlayacağınız önce sesimizi aldılar elimizden. Bu insanlar Osmanlı Meclisinde mebustu, yazardı, gazeteciydi, çevirmendi, doktordu, avukattı. Ermeni halkına hizmet kadar Osmanlılığa inanır, Meşrutiyet sonrası bayram geleceğini sanırdı. Öyle olmadı.
Bugün burada içlerinden birkaçının adını anacağım. İsmi çağrılan duyar, gelir, ‘Burada’ der: Rupen Sevag, Siamanto, Taniel Varujan, Diran Kelekyan, Yerukhan, Rupen Zartaryan, Hampartsum Boyacıyan, Sımpad Pürad, Khyan Parsekhyan, Krikor Zohrab… Hrant Dink bu aydınların son halkasıdır. O yüzden de 2007, 1915′e geri ışınladı hepimizi. Demek hâlâ hakkıyla Ermeni ve bir o kadar da yurtsever olan bir insanı öldürmek bu kadar kolaydı. Bu kadar mübahtı.
Tarihi inkâr ede ede geldik bu noktaya dayandık. Şu kaldırıma dikilen taş, Hrant Dink kadar diğer bütün susturulmuş aydınların ve isimsiz mezarsız kurbanların da simgesi olsun.
Bu son kararla birlikte şimdi bir kez daha 19 Ocak 2007 cinayet günündeyiz. Hrant Dink operasyonlarla daraldığımız, komplolarla bunaldığımız bugünlerde özellikle yanyana görmek isterdi hepimizi. Anlaşılan o ki koca bir devlet böyle bir Ermeni vatandaşının yaşamıyla da ölümüyle de ne yapacağını bilemedi. Şimdi biz ona öğreteceğiz hep birlikte demek ki.
Dosya kapandı diyorlar bize. Kapandı mı bu dosya? Hrant Dink dosya değil ki kapatasın, o bir yara… Artık köprüden önceki son çıkıştayız. Oradan hakkıyla geçmeden tamamlanacak ödeşme, kurulacak düş, inanılacak adalet, yaşanacak memleket yok. Öbür türlüsü sadece yalan olur ve bir gün başımıza yıkılır. Altında kalırız hep birlikte.
O yüzden gün, sadece söz söylemek değil söz vermek zamanı.
Söz verelim mi birbirimize? Bu dava daha bitmedi.
Söz verelim mi birbirimize? İnsanlık daha ölmedi.
Söz verelim mi birbirimize? Devlet daha hesabını vermedi.
Sözümüz söz olsun. Bu adaletsizlikle yaşamak hepimize haramdır. Aksi için uğraşan hepimize helal olsun.
19.01.2012
Meta-Data ve Meta-Data / Reha Ülkü
Önbilgi: Bu metin, Tayfun Serttaş’ın derlediği ve Stüdyo Galatasaray’ın 200.000 karelik arşivinin sergisini gezdikten sonra yazdığım bir dizi metinden birisidir.

Meta-data’nın 2 anlamı olabilir:
Bir: Öte-veri.
İki: Mal-veri.
Bu 2 anlam, 1950-2010 dünyasının 2. Sanayileşme döneminde, her 2 anlamı da ve birbirine karşıt olarak içerebilmesi açısından, ilginç bir moment olarak kayda geçti.
Genelde G-8 ülkelerinde somutlaşan, (Rusya ile ABD’yi aynı kefeye koyarak) zamanın Mao’sunun 2 dünya kuramını parçalı olarak doğrular biçimde, bilgi döneminin temel metası olan veri üzerinden süren hegemonyayı gergefler bu 2 anlam.
Öte-veri, üst-metin, hiper-tekst biçimlerinde de olarak, ‘Mülksüzler’deki Shevek’in yaptığı biçimde bize, yaşamımızı dönüştürecek bilgiyi bedava verir.
Oysa diğer yanın hegemonyası, veriyi meta kılarak, bize onu satarak, ona tüketim bağımlısı kılarak, onun anlamını aşmamızı ve onu bir epistem kılmamızı engeller.
Satmak-satmamak ikilemi, 1. Sanayileşme’den devralınan, romantik bir kahramanın savaş sonu hezeyanlı ölümü gibi, bir imaj kakalar bize. Yani, onu pas geçmek daha uygundur.
Oysa bilgiyi bilgi kılmak, veriyi veri kılmak asıl açmazdır. Çünkü kitle 5.000 yıldır bırak öte-bilgiyi edinmeyi, etkin okuryazar olmayı bile reddeder konumdadır. Dolayısıyla, 2. ve n’ince okumalar ve meta-data edinimleri kitlenin işi değildir.
İronik olan, eski dönemin uzmanlarının ve iktidar seçkinlerinin işi de değildir.
Bir zamanlar eleştirmenin aşırı yorumla bir metne kattıkları gibi, örneğin Kafka’nın varsayılan öngörümleri gibi, aşırı yorumda bulunacak disiplinlerarasıcıların işidir bu.
Sonuçta bugün sanatın, bilimin ve düşünün 10’ar temel alanında, üniversite 1-2 bilgisine sahip olmak, ne de olsa uzmanların imkansız saydığı bir şeydir ama mümkündür aslında.
Nasıl ki çöpler hammaddeye geri dönüştürülebiliyorsa, metalaştırılmış veriler de, öteleştirilmiş verilere dönüştürülebilir aşırı yorumla. Yaptığımız da budur.
Benjamin bize gündelik yaşamın kültürolojisini imledi ama ‘Berlin İnsanları / Mektupları’nı derlerken, sıradan insanların mektuplarına başvurmadı. Üstelik, o da hala feodal dönemin artığı olan romantizme dolaylı olarak bağlıydı. Ölüm biçimi bile, tek başına bunu doğrulamaya yeter.
Biz onun temel verilerini alıyoruz. Murdoch’un etnoloji ve sosyoloji için yaptığı, Dewey kodu gibiki 1.000’lik (3 rakamlı) kavramsal çerçeveye oturtuyoruz. Böylelikle, her verinin öteleme vektörü tek başına çerçevede ortaya çıkıyor, artı-değer bilgi olarak.
Onları alıp yeni birden çok çerçeve tasarlıyoruz, gelecekbilim olarak. Diğer bir deyişle, evrimin gelecekteki gidişini, geçmişteki yok olmuş türler de çizer. Benjamin’in romantikçe geçmişin küllerine aşıktı, biz yalnızca geleceğin ateş bilgisini, öte-veriyi onun içinde saklamak için gereksiniyoruz.
İşte, öte-veri budur: Geleceğe hediye edilmiş, kaybolmuş yollarda bulunan, izlek düşünceler atlası.
Reha Ülkü'nün aynı başlıklı yazısı BURADA

Meta-data’nın 2 anlamı olabilir:
Bir: Öte-veri.
İki: Mal-veri.
Bu 2 anlam, 1950-2010 dünyasının 2. Sanayileşme döneminde, her 2 anlamı da ve birbirine karşıt olarak içerebilmesi açısından, ilginç bir moment olarak kayda geçti.
Genelde G-8 ülkelerinde somutlaşan, (Rusya ile ABD’yi aynı kefeye koyarak) zamanın Mao’sunun 2 dünya kuramını parçalı olarak doğrular biçimde, bilgi döneminin temel metası olan veri üzerinden süren hegemonyayı gergefler bu 2 anlam.
Öte-veri, üst-metin, hiper-tekst biçimlerinde de olarak, ‘Mülksüzler’deki Shevek’in yaptığı biçimde bize, yaşamımızı dönüştürecek bilgiyi bedava verir.
Oysa diğer yanın hegemonyası, veriyi meta kılarak, bize onu satarak, ona tüketim bağımlısı kılarak, onun anlamını aşmamızı ve onu bir epistem kılmamızı engeller.
Satmak-satmamak ikilemi, 1. Sanayileşme’den devralınan, romantik bir kahramanın savaş sonu hezeyanlı ölümü gibi, bir imaj kakalar bize. Yani, onu pas geçmek daha uygundur.
Oysa bilgiyi bilgi kılmak, veriyi veri kılmak asıl açmazdır. Çünkü kitle 5.000 yıldır bırak öte-bilgiyi edinmeyi, etkin okuryazar olmayı bile reddeder konumdadır. Dolayısıyla, 2. ve n’ince okumalar ve meta-data edinimleri kitlenin işi değildir.
İronik olan, eski dönemin uzmanlarının ve iktidar seçkinlerinin işi de değildir.
Bir zamanlar eleştirmenin aşırı yorumla bir metne kattıkları gibi, örneğin Kafka’nın varsayılan öngörümleri gibi, aşırı yorumda bulunacak disiplinlerarasıcıların işidir bu.
Sonuçta bugün sanatın, bilimin ve düşünün 10’ar temel alanında, üniversite 1-2 bilgisine sahip olmak, ne de olsa uzmanların imkansız saydığı bir şeydir ama mümkündür aslında.
Nasıl ki çöpler hammaddeye geri dönüştürülebiliyorsa, metalaştırılmış veriler de, öteleştirilmiş verilere dönüştürülebilir aşırı yorumla. Yaptığımız da budur.
Benjamin bize gündelik yaşamın kültürolojisini imledi ama ‘Berlin İnsanları / Mektupları’nı derlerken, sıradan insanların mektuplarına başvurmadı. Üstelik, o da hala feodal dönemin artığı olan romantizme dolaylı olarak bağlıydı. Ölüm biçimi bile, tek başına bunu doğrulamaya yeter.
Biz onun temel verilerini alıyoruz. Murdoch’un etnoloji ve sosyoloji için yaptığı, Dewey kodu gibiki 1.000’lik (3 rakamlı) kavramsal çerçeveye oturtuyoruz. Böylelikle, her verinin öteleme vektörü tek başına çerçevede ortaya çıkıyor, artı-değer bilgi olarak.
Onları alıp yeni birden çok çerçeve tasarlıyoruz, gelecekbilim olarak. Diğer bir deyişle, evrimin gelecekteki gidişini, geçmişteki yok olmuş türler de çizer. Benjamin’in romantikçe geçmişin küllerine aşıktı, biz yalnızca geleceğin ateş bilgisini, öte-veriyi onun içinde saklamak için gereksiniyoruz.
İşte, öte-veri budur: Geleceğe hediye edilmiş, kaybolmuş yollarda bulunan, izlek düşünceler atlası.
Reha Ülkü'nün aynı başlıklı yazısı BURADA
19 Ocak 2012

Galiba bir umut var, bugün hissettim. Yürürken, insanların yüzlerine derin derin bakarken, kalabalık arttıkça farkında olmadan sevinirken, bedenime işleyen soğuğun içimi ısıttığını düşünürken hissettim bugün, Karin'in sesinde, saat üçü beş geçe, arkamdaki kadının yakasındaki karanfilde, önümde korkmadan hıçkıran bir lise öğrencisini gördüğümde anladım bugün, galiba bir umut var.
Bir süredir diyorlar ki bize; "ya bu deveyi güdeceksiniz ya da bu diyardan gideceksiniz!" Hiç olmadığı kadar yüksek sesle söylüyorlar bunu bir süredir. Son bir senedir, mazlumun zulmüdür altında kaldığımız harabe... Tüm hazinelerimizi buraya istiflemişken, kültürel köklerimiz burada kördüğüm olmuşken, geleceğimizi yalnızca burada görürken, bütün gıdamızı bu ekolojiden çıkarırken, önümüze serilen sayısız tercihe rağmen bu topraklarda nefes almayı arzulayan herkese yapıyorlar bunu. Son bir senedir, hiç olmadığı kadar yalnız hissediyor birçokları. Birçokları, göç edemeyecek kadar yaşlı, göç edemeyecek kadar geç, göç edemeyecek kadar zamansız, göç edemeyecek kadar bağlı, göç edemeyecek kadar aldatılmış halde bugün... Bunu bugün diyorlar bize.
Halbuki 2007'de aynı Başbakan değil miydi, "beni de öldürmek istiyorlar!" diyen, o köşkte oturan aynı Cumhurbaşkanı değil miydi Orhan Pamuk'un kulağına eğilip "herşeyi biliyoruz ama zamanı değil, biraz sabır" diye öğütleyen, aynı Dışişleri değil miydi "bu dava Türkiye'nin uluslararası onur davasıdır, kanı yerde kalmayacak" diye feryat eden... Peki ne oldu? Neden bu kadar acımasız oldunuz bir anda ve de biz kendimizi böylesi bir çözümsüzlüğün içinde nasıl bulduk? Zaten hergün vurulurken aynı kaldırımda, üzerine aldatılmayı hakedecek ne yaptık? Biz sizin değerlerinize böyle mi yaptık? Yapmadık.
Geleceğe dair son aylarda hiç olmadığım kadar pişman, hiç olmadığım kadar umutsuz, hiç olmadığım kadar çaresiz hissederken buldum bu sabah kendimi o kalabalığın içerisinde. Bir umut doğdu. Hafifce Nihan ve Gülay'ın kulağına eğilip "işte bu kadarız" dedim. Bugün bu kadarız, gördüğünüz kadar, akşam haberlerinde tam rakamını vereceğiniz kadar. Bence o kalabalığa iyi bakın, çünkü şu saniyeden sonra başınıza ne iyilik gelirse o kalabalıktan gelecek. Hrant arkasında onbinleri bulan sessiz bir kalabalık bıraktı size, birşey anlatmak isteyen. Geriye kalan son umudun fotoğrafı olsun o kalabalık. Sizin de umudunuz olsun.
Biz bugün tüm sözleri bir kez daha verdik birbirimize, bugüne kadar birbirimize verdiğimiz tüm sözleri tutmanın sağladığı bilinç ve güvenle. Siz ise bize verdiğiniz sözlerin hiçbirisini tutamadınız.
Bu bilinç size ibret olsun, umudunuz bu ibretten doğsun.
18 Ocak 2012 Çarşamba
Artık "Yalnızca Hrant için!"

Sene 2012. Derinliklerinde asılı kaldığım Ortaçağ karanlığını düşündükçe, inanasım gelmiyor. Sahiden ben 2012'nin dünyasının vatandaşı mıyım? Bu özgüvenle mi yürüyorum sokaklarda? Pek emin değilim...
Bir ülkenin en son vurulacak düşünce adamı da vurulalı tam 5 yıl oldu. Buna rağmen, hayal kırıklığından yaşlanan ifadesiyle Fethiye Çetin'in sözleri arasına iliştirdiği gibi dün, HERŞEYE RAĞMEN, "çok önemli bir şans daha vardı" önlerinde. Biz koymuştuk o şansı önerine. Biz kan davası gütmemiştik. Biz elimize silahlar alıp onların kışkırttığı metodlarla direnmemiştik. Biz kimseye karşı suikastler planlamamıştık. Biz sadece susmuş, sadece sabretmiş ve de en çok adalet istemiştik. Adalete güvenmiştik. İçerisinde yaşadığımız çağın gereğini yapmıştık biz. Adaletten gelecek bir tecelliydi, bizi bu topraklara son bir nedenle bağlayacak olan şey. Son bir "şans" daha vardı, ellerinin tersiyle ittikleri dün. 1915'den bugüne, hiçbirşeyin değişmediğine bir kez daha ikna ettiler bizi dün. Bir kez daha, onlar kaybettiler. Hrant, belki de hiç öldürülemediği kadar öldürülmek istendi dün, hepimizin gözleri önünde, o korkunç mimarili adalet sarayında yaşanan akıl tutulmasıyla, çöktü adalet...(!) Nutkumuz tutularak izledik. Kendilerimizi değil, onları.
Bu benim sefaletim değil. O nedenle dün yaşananlarla katiyen ilişkilenmiyorum. Böylesi bir hukukun üstünlüğünü sahiplenmiyorum. Bu saatten sonra da bu ne yedüğü belirsiz sisteme dolaylı dolaysız daha fazla "yardımcı" olmayı düşünmüyorum. Şu ana kadar bu ülkenin vizyonuna bilinçli - bilinçsiz verdiğim bir katkı varsa, haram olsun. Hakkımı helal etmiyorum. Hrant'ın öldürüldüğü tarihten bugüne, bu ülkede "örgüt şüphesiyle" tutuklanmayan adam kalmadı. Dıraşıda adam KALMADI! En nihayetinde bir tek Hrant'ın katilleri örgüt şüphesinden Beraat Etti. Ettiler. Ettirildi. Ettirildiler. Bir kez daha aynı yalana inanmamız istendi, dün... Değil 5 sene, 95 sene geçse inanmayacağım!
İNAN(A)MIYORUM!
Bu saatten sonra Dink davasından öte bir sorumluluğun var Türk Adaleti! Türkiye kamuoyuna derhal örgütü tanımlamak zorundasın. Bize örgütü, bugüne değin tanımladığın gibi tanımlamak zorundasın, açık seçik beyan etmek zorundasın, hepimizi ikna etmek zorundasın, ilkokul çocuğuna anlatır gibi bizi karşına alıp anlatmak zorundasın;
* Örgütün hukuki tanımı nedir?
* Hangi ilişkiler örgüt çerçevesinde değerlendirilir?
* Örgüt üyesi kime denir?
* Örgütsel suç nasıl işlenir?
* Hangi suçlar bu kapsamın içerisindedir?
Önce bu çok basit dört beş soruya açık ve net bir yanıt vermek zorundasın. Çünkü ya bizde ciddi bir aksaklık var, gerizekalıyız algılayamıyoruz, ya da bu ülkede bir takım kavramların içi bizzat hukuk yoluyla öylesine boşaltılmış ki, düpedüz aldatılıyoruz. O halde en büyük hatayı bu ülkenin adaletine güvenerek yapıyoruz.
Fakat yine de bize örgütü tanımlamak zorundasın Türk Adaleti! Örgütü, bugüne değin tanımladığın gibi tanımlamak zorundasın. Düne kadar çoculuğun çocuğun yakasına örgüt şüphesiyle nasıl yapıştıysan, bu faşist katillerin yakasına da aynen yapışmak zorundasın. Konu faşistler olduğunda tanımlayamıyorsan şayet örgütü, senden ala örgüt yok, puştun adaletisin! İtin köpeğin tetiğine en büyük garantisin.
Bugüne değin "Hrant için, Adalet için" dedik. Bu noktada Adalet de bitmiştir, geriye Hrant kaldı. Bugünden sonra, yalnızca Hrant için(!) diyeceğim. Hrant'ın maneviyatı 5 sene değil 95 sene daha yapışır kalır yakanda, sen o esnada "örgüt"ü tanımlayadur bakalım yüce Türk Adaleti!
Var mı Adaletin?
Neyin Temelisin?
Kaydol:
Yorumlar (Atom)





