Bedri Baykam'ın 24 Ocak 2012 tarihli Cumhuriyet makalesini kelime virgül oynatmadan paylaşıyorum, yorumsuz.
SN RAKEL DİNK VE AİLESİNE AÇIK MEKTUP
Sayın Rakel Dink, size bu satırları Uğur Mumcu’nun ölüm yıldönümünde yazıyorum. Bildiğiniz gibi, rahmetli eşiniz Hrant Dink dışında, öldürülen bir çok yazarımız oldu. Atatürkçü veya farklı kimliklere sahip değerli insanlardı. Bu saldırılardan tesadüfen kurtulan tek isim ben oldum. Bu cinayetler hakkında, hem bir çok arkadaşımı kaybettiğim, hem de hedef olduğum için, uzunca düşünme fırsatım oldu, özellikle sizin “bir bebekten bir katil yaratmak”la ilgili sözleriniz üzerine…
O menfur suikast günü, kara haberi öğrenir öğrenmez Agos gazetesine gelmiştim. Gerek gazetedekilere, gerek basına bu alçak cinayet hakkında tepkimizi kendim ve temsil ettiğim kurumlar adına bildirdim. Fakat ne yazık ki, o gün bazı densizler demeç verirken ve daha sonra cenazede bana laf atmışlardı!. Sanki benim ve temsil ettiğim ideolojinin herhangi bir suçlanacak noktası varmış gibi! İşi büyütmedim, çünkü eşinize son görev yapılırken o ortam, 3-5 haddini bilmezin kuru gürültüsüyle kirletilemezdi. Ürettikleri zavallı dedikodulara gelince, hiçbir zaman eşinizin 301 davasında ona hakaret edenler arasında olmadım. Zaten o davalara gitmedim. Maalesef o davalar vesilesiyle her ulusalcıyı, hatta her Atatürkçüyü aynı sepete atarak karalama merakı o günlerde başladı. Orhan Pamuk yargılanırken bu davanın gereksizliğini anlatmak için yazmış ve onun davasına gitmiştim. Bu farklı verileri istedikleri sahte imajı elde etmek için harmanlayan utanmazların medya kirletme taktiğiydi bu.
Eşinizle yakın görüşmüyorduk, ama entelektüel saygılı diyalog çerçevesinde bir ilişkimiz vardı. Atölyem de daha önce bir Ermeni Vakfı binasındaydı ve kendisi orada beni ziyaret etti. Birçok TV tartışmasına katıldık, hepsi son derece uygarca geçti. Hrant yaşasaydı Fransa’nın özürlü anti-demokratik kararına daha önce yaptığı gibi karşı çıkardı. Demokrasi kültürü almış, güzel bir insandı.
Dink davasında hakimin “Örgüt olmadığına” dair kararı, vicdanı olan herkesi isyan ettirdi Rakel Hanım. Eşinizin ölüm yıldönümünde yürüyenler de bu vurguyu doğal olarak yaptılar. Çünkü bu cinayetin her noktası tersini bağırıyordu. Ancak bunun üstüne bir de öyle rahatsız edici bir vurgu yaptılar ki, bu sefer vicdanlar farklı sızladı. Dink cinayetini o anlamsız-belirsiz “Ergenekon” sözcüğüyle birleştirmek, gözümde gerek eşinize, gerek onca başka gerçek aydına bir büyük hukuk tecavüzüydü. Bu cinayette örgüt var demek, önümüze konulacak her gerçekötesi senaryoya “evet” demek olamaz. Akıl var, mantık var. Dinci, aşırı milliyetçi, baskıcı, aşırı sağ gruplarla, onlarla hem siyasi aidiyet, hem ideoloji, hem laiklik, hem yaşam tarzı olarak 100% ters ve hatta karşıt düşen Atatürkçü, sol, ulusalcı gruba ait kişileri aynı kanıtsız dev “Ergenekon” şemsiyesi altında toplamak mümkün mü? Bu gruplar arasında görüntü olarak belki tek ortak payda Türk bayrağını sevmeleri ve çoğunlukla “soykırım” iddialarını kabul etmemeleri. Bunlar üzerinden mantıklı bir insan bu gruplara “ortak” gözlükle bakabilir mi? Samast, Tuncel ve Hayal’in ait oldukları geçmiş, ideoloji, parti nerede, Balbay, Haberal, Özkan, Perinçek gibi isimler nerede?
Sayın Dink, biraz empati rica ediyorum: Mesela kendinizi biraz da Sayın Gülşah Balbay’ın yerine koyun. Mesela Balbay, Haberal, Özkan, Perinçek, ve Soner Yalçın’ın aileleri, çevrenizdeki insanlar, Sayın Karin Karakaşlı, Dink cinayetinde “Ergenekon” adını telaffuz ettiğinde, ne düşünüyorlardır? Barışı bu ülkede böyle mi tesis edeceğiz? (Eşinizin 301 davasına gelerek aleyhine duruş sergilemiş olarak adı geçenlerin bile, tetikçilerle bağı olduğu bilgisine rastlamadım hiç) Sanki Dink ailesi “yetmez ama evet”çilerin kuşatması altında Rakel Hanım. Onların bugünkü yargıdan şikayetleri size ne derece inandırıcı geliyor bilmiyorum. Çevrenizde bugün yargıya çok güvenen fazla insan var mı? Her fikre inanabilirsiniz. Ama bence eşinizin aziz hatırasını, bu ülkede o referandumdan sonra mahcubiyet içinde yıllarca kıvranmaya devam edecek bir gruba indirgemek çok yetersiz kalır.Son olarak: Aydınlık’ın genel yorumlarından hiç haz etmeyebilirsiniz. Ama çok net ve somut verilerle Dink cinayetinin “F-Tipi Gladyo” ile ilişkisini ortaya koyuyorlar. Naçizane önerim, sizin ve avukatınızın önyargısızca kendileriyle görüşmeleri ve bu ciddi belgelere dikkatle eğilmeleri. Belki bu buluşma, insaf ve mantık duygularını yok eden sözünü ettiğim iddialarla aranıza biraz mesafe koyabilir. Bu ülkede davası ne yazık ki tutarsızlıklarla dolu tek dosya eşinizin ki değil Sn Dink dayanışma, adalet adına beraberce yaşama geçirilmeli.
Saygılarımla.
26 Ocak 2012 Perşembe
25 Ocak 2012 Çarşamba
MEA / Porsche and Bullet Holes
MEA / Self Portrait
Time Out Live artSümer'de

Son bir yılda sıkı takibe aldığımız sanatçı, araştırmacı ve yazar Tayfun Serttaş ile 28 Ocak Cumartesi günü 15.00-18.00 saatleri arasında artSümer’deki yeni sergisi ‘Ortadoğu Havayolları’nda buluşuyoruz.
Protagonistimiz Tayfun Serttaş son iki yılını adadığı Doğu Akdeniz çalışmaları ile karşımızda olacak.
Yüz seneyi bulan tarihsel kesintinin ardından Ortadoğu bugün bizlerin hafızasında neyi temsil ediyor? Ortadoğu’ya hiç adım atmayanlar, Ortadoğu kültürünü anahaber bültenlerindeki jenerik haberlerden takip edenler, Ortadoğu ile yeni bir iletişim kurmak üzere çalışanlar için oldukça enteresan bir deneyim olacağı kesin. Her zamanki gibi sizi havaya sokacak sürprizler hazırlamayı da ihmal etmedik, üzerimize düşeni yaptık. Ayın 28’ini ajandanıza kaydedin, artSümer’e bekliyoruz!
‘Ortadoğu Havayolları’na dair
Son iki senedir çalışmalarını Doğu Akdeniz üzerine yoğunlaştıran sanatçı; Ortadoğu’nun her daim dönüşen politik dinamiklerinden arkeolojik hazinelerine, post-kolonyalizmin tarihsel çıkmazlarından büyük Ortadoğu projesine uzanan bir çerçevede süregiden araştırmalarını reçetelendiriyor. Ortadoğu Havayolları, sanatçının bu alanda yürüttüğü meşakkatli çalışmalarını Türkiye’de ilk kez sergilemesi açısından önem taşıyor.
Sergide enstalasyon, kolaj, hazır malzeme, desen gibi farklı araçları biraraya getiren Serttaş için Ortadoğu Havayolları aynı zamanda “lineer gerçeklikten, ruhsal gerçekliğine dönmeye çalıştığı bir karşılaşma çabası"nın öyküsü. Sanatçının; kendisi dışında o esnada tüm dünyanın uyuduğuna inandığı bir sabah Anti-Lübnan Dağlarında başlayan öykümüz, yazılmaya devam ediyor...
Sanatçının ifadesiyle; “Amin Maalouf’un yarıda kalmış hissi uyandıran “Doğunun Limanları” isimli başyapıtı üzerine bugüne değin hangi işaretleri koyabildik? Ve şimdi her sabah başka gözlerin önüne sereserpe uyanan bu mahrem coğrafyayı üretmeye hangi işaretleri kullanarak başlamalıyız? Daha yalın haliyle, biz içeridekiler için Ortadoğu hangi işaretlerle başlar ve de hangileriyle son bulur? Bu iki hafıza merkezi arasındaki algı katmanları, hangi göstergeler üzerine inşaa edilir? Kısacası, elimizde bu türden bir reçete var mı?” Tayfun Serttaş
Katılım için: http://www.facebook.com/events/254601581277223
Time Out daveti için: http://www.timeoutistanbul.com/sanat/etkinlik/26391/Time-Out-Live-artS%C3%BCmerde
artSümer (0212) 249 10 35 Mumhane Caddesi Laroz Han 67/A, Karaköy.
www.artsumer.com
22 Ocak 2012 Pazar
Foto Galatasaray'ın son günü üzerine

Mutlu Tönbekici'nin bugünkü köşesinde Foto Galatasaray için yazdığı son gün yazısını okuyunca hem biraz duygulandım hem de birkaç cümle eklemek istedim. Sergi açıldığı günden itibaren "senkron aralıkları çok kısa, sanki o imajlar biraz daha sabit kalmalı monitörlerde" diyen çok oldu. Takip edemiyorlardı ya da daha çok görmek istiyorlardı. Ben ikinci şıktan yanayım, gerçekten daha uzun bakmak istiyorlardı. Doyamıyorlardı. Bu nedenle serginin üçüncü bölümünü olan karanlık salonda hep bir sıkışma oldu. 3, 4 ve hatta 5 kez aynı imajların loop etmesini bekleyen ve de içeride saatlerce kalanları hep farkettim. Hemen akabinde Sarkis Bey'in mektubu geldi, "Tayfun bey, o fotoğraflar bir evin duvarına asılır ve de bazen onyıllar boyunca yeri hiç değiştirilmeden orada sabit kalır, ama sizin senkronlarınız çok hızlı!"
Serginin orta ayağında arşivde yer alan tüm fotoğrafları dileyenin dilediği kadar izleme, etiketleme, kimliklendirme olanağı olsa da, iki aydır beni en çok ilgilendiren eleştiri oldu bu. Bu eleştiriye hiçbir zaman, arşivin dökümanter olarak sunulduğu diğer mekanı işaret ederek yanıt vermedim. Çünkü bu eleştirinin altında gerçek bir duygusal talep vardı ve de bu doğrudan benim sunumumla ilişkiliydi. 10 monitör için senkron aralıklarını 8 saniye vermiştim. Aslında her bir monitöre, bilinçli olarak 1 saniyeden dahi az zaman tanımıştım ve öğrendim ki, o fotoğrafları ilk kez gören ya da onyıllar sonra bir kez daha görmek isteyenler için benim yaratmaya çalıştığım efektif sunumdan çok daha fazlası vardı içeride. İçeride, kendilerini arıyorlardı. Bunu yaparken başbaşa kalmak istiyorlardı, çok haklılardı. Sonradan daha fazlasını diyenler hep oldu, "bu sergi en az üç yıl kalmalı, o imajların temsil ettiği ruhlar adına yeri hiç değiştirilmemeli, onları her isteyen dilediğince görmeli, kızım baharda Türkiye'ye gelecek sergi hala duruyor olacak mı?"
Maryam Şahinyan'ın 60 yılını üç senelik çalışmayla eksiksiz ayağa kaldırmak mümkün olmadığı gibi, iki aylık bir sergiyle de göstermenin mümkün olmadığını başından beri biliyorum. Biliyoruz. SALT Galata'nın iki ay boyunca Açık Arşiv mekanında ağırladığı Foto Galatasaray, bizim için kamu ile arşiv arasında bir selamlaşma niteliğinde. Asıl görevimiz hala üzerine çalışmakta olduğumuz web sitesi aracılığıyla arşivin, denizaşırı ülkelere dağılan bütün kahramanlarıyla buluşacağı önümüzdeki aylarda başlıyor. O nedenle bugünü bir veda gibi görmeyelim. Sarkis Bey'in mektubundaki gibi, o fotoğrafları şimdi bambaşka bir mecrada ve de mümkünse sonsuza dek aynı duvarda sabitlemenin peşindeyiz. O tarihi bir daha asla unutmamanın, birbirlerimizi bir daha kaybetmemenin peşindeyiz, derdimiz aynı dert.
Projenin fiziksel sunumuna dayalı bu son gün, başlangıç günü olsun.
Tadı damağımda kalan sergi: Foto Galatasaray- Maryam Şahinyan Koleksiyonu / VATAN - Mutlu Tönbekici
Mutlu Tönbekici
Tadı damağımda kalan sergi: Foto Galatasaray- Maryam Şahinyan Koleksiyonu
Bugün son günü. Bu akşam kapanıyor.
Derim ki... Eğer Pazar gününüzü uyuz uyuz evde veya bir AVM’de geçirmek yerine gidin Karaköy’de geçirin.
Niye Karaköy? İki nedeni var.
Biri Maryam Şahinyan öbürü de Dali.
Sanat biliyorsunuz yorucu bir şeydir o nedenle önce karın doyurmak lazımdır.
O nedenle sabah kalkın ve Karaköy’deki Namlı’ya gidin. Namlı’da nefis bir kahvaltı yapın. Binbir peynir, salam, zeytin... Üzerine de kavurmalı yumurta.. Ben yiyemiyorum artık öyle yağlı şeyler (malum milföy hastalığı) ama siz hazır sağlığınız yerinizdeyken benim yerine de yiyin. Bu arada garsonlar “sizin yerinize ben hazırlayayım mı bir tabak?” diyeceklerdir ama kanmayın. Sıraya girin ve istediğinizi siz seçin.
Yeterince yedikten ve içtikten sonra oradan çıkın ve Bankalar Caddesi’ne doğru yürümeye başlayın. Çok uzun bir mesafe değil. Ve Osmanlı Bankası binasına gidin. Bankalar Caddesi’ndeki tarihi Osmanlı Bankası binası restore oldu ve geçtiğimiz aylarda kapılarını yeniden açtı.
Bana sorarsanız Türkiye’nin yakın tarihini öğrenmek için daha mükemmel bir fırsat olmaz. Bir kere bina olağanüstü. Türkiye’de gördüğüm belki de en güzel mermer merdivenli giriş. O kadar beyaz, o kadar temiz, o kadar pürüzsüz ki insanın üzerine yatası, okşayası geliyor...
Osmanlı Bankası’nın tarihini ve dolayısıyla Türkiye’nin yakın tarihini anlatan Osmanlı Bankası Müzesi binanın en alt katında. Şöyle bir bakayım dedim ve tam iki saatim orada geçti. Bir bankanın tarihi ne kadar ilginç olabilir ki demeyin sakın. Bir kere çok anlaşılır ve bana göre esprili bir dille anlatılmış her şey. Sonra Türkiye hakkında bilmediğimiz birçok şey öğreniyorsunuz. Mesela bankada bol miktarda kadın çalışan olduğunu, kadın çalışanın yanında birçok kadın müşterileri de olduğunu ve 1920 itibarıyla da “Müslüman Kadın Mudiler servisi”nin başına (demek ki o devirde de Türk kadını para biriktiriyor ve bankaya yatırmayı akıl ediyormuş) Müslüman bir Türk hanımın getirildiğini (Şevket Feride Hanım) öğrendim.
Hiç bir şey ilginizi çekmese kasa dairesi sizi büyüleyecektir.
***
Sonra üçüncü kata çıkın. “Bugün son günü” dediğim sergi işte bu katta.
1935 ile 1985 arasına Galatasaray’da Foto Galatasaray adında bir fotoğraf stüdyosu varmış. Stüdyonun sahibi Maryam Şahinyan. Bilinen ilk fotoğrafçısı olan Maryam Hanım, babasının Balkan göçmeni bir aileden aldığı ahşap kutulu fotoğraf makinesiyle 50 yıl boyunca binlerce insanın fotoğrafını çekmiş. Makinesini hiç değiştirmediği gibi renkli fotoğrafı felsefi nedenlerle reddetmiş.
Müşterileri bir gün o fotoğrafı tekrar bastırmak ister diye de cam negatiflerini atmamış.
Binlerce insanın fotoğrafını çeken Maryam Hanım’ın ise sadece dört adet, o da vesikalık fotoğrafı olmuş. Hiç evlenmemiş. Öğlenleri sadece bir adet elma yermiş. Yalnış başına yaşamış, yalnız başına kendini emekli etmiş, yalnız başına da ölmüş.
Arşivi, yıllar sonra bir şekilde Tayfun Serttaş’ın eline geçmiş. Koliler dolusu cam negatif. Tayfun Serttaş, büyük bir titizlikle fotoğrafları yeniden basmış. Dahası nefis bir şekilde tematik olarak tasnif etmiş. Zaten serginin güzelliği de bu. Sergi salonunda sanki fotoğraf çektirecekmişsiniz gibi kara perdenin ardına giriyorsunuz, bir sandalyeye oturuyorsunuz ve gösteri başlıyor.
Tayfun Serttaş hakikaten çok esaslı bir iş çıkartmış. Maryam çektiği fotoğraflar onarlı demetler olarak karşınıza Greta Garbo gibi poz vermiş on kadın, Humphrey Bogard gibi poz vermiş on erkek, on ikiz, on kız kardeş, on topuz da görünsün diye aynaya bakılarak verilmiş poz, on paskalya giysili çocuk, on gelinle damat, on gelinliğinin eteğini yerde yuvarlak yapmış gelin, on asker, on rahip, on izci, on bebek.. Ve hatta on yarı çıplak genç hanım..
Maryam Hanım kadın olduğu için kadınlar gidip çok daha rahat erotik pozlar vermişler belli ki. Hatta o dönemin geyleri de. Müthiş pozlar vermişler, verebilmişler...
Fırsatınız varsa gidin derim. 50 yılın modası, halleri, trendleri, aksın gözünüzün önünüzden. “Bu insanlar şimdi kim bilir nerededir.. Çolukları çocukları ne yapıyordur?” diye sormadan edemedik. Serginin bir amacı da bu insanların kim olduğunu bulmak, çocuklarına ulaşmak. İzleyicilere böyle bir imkân da verilmiş. Tanıyorsanız isimlerini yazıyorsunuz.
Serginin Aras Yayınlarından çıkmış kitabı da var. Orada hem fotoğrafların bir bölümü hem de Maryam Şahinyan’ın hayatına dair daha detaylı bilgiler var.
Adres: Osmanlı Bankası, Bankalar Caddesi, Karaköy. Giriş ücretsiz.
10:30-18:00 arası açık
Kaynak: VATAN - Mutlu Tönbekici / 22.Ocak.2012
Tadı damağımda kalan sergi: Foto Galatasaray- Maryam Şahinyan Koleksiyonu
Bugün son günü. Bu akşam kapanıyor.
Derim ki... Eğer Pazar gününüzü uyuz uyuz evde veya bir AVM’de geçirmek yerine gidin Karaköy’de geçirin.
Niye Karaköy? İki nedeni var.
Biri Maryam Şahinyan öbürü de Dali.
Sanat biliyorsunuz yorucu bir şeydir o nedenle önce karın doyurmak lazımdır.
O nedenle sabah kalkın ve Karaköy’deki Namlı’ya gidin. Namlı’da nefis bir kahvaltı yapın. Binbir peynir, salam, zeytin... Üzerine de kavurmalı yumurta.. Ben yiyemiyorum artık öyle yağlı şeyler (malum milföy hastalığı) ama siz hazır sağlığınız yerinizdeyken benim yerine de yiyin. Bu arada garsonlar “sizin yerinize ben hazırlayayım mı bir tabak?” diyeceklerdir ama kanmayın. Sıraya girin ve istediğinizi siz seçin.
Yeterince yedikten ve içtikten sonra oradan çıkın ve Bankalar Caddesi’ne doğru yürümeye başlayın. Çok uzun bir mesafe değil. Ve Osmanlı Bankası binasına gidin. Bankalar Caddesi’ndeki tarihi Osmanlı Bankası binası restore oldu ve geçtiğimiz aylarda kapılarını yeniden açtı.
Bana sorarsanız Türkiye’nin yakın tarihini öğrenmek için daha mükemmel bir fırsat olmaz. Bir kere bina olağanüstü. Türkiye’de gördüğüm belki de en güzel mermer merdivenli giriş. O kadar beyaz, o kadar temiz, o kadar pürüzsüz ki insanın üzerine yatası, okşayası geliyor...
Osmanlı Bankası’nın tarihini ve dolayısıyla Türkiye’nin yakın tarihini anlatan Osmanlı Bankası Müzesi binanın en alt katında. Şöyle bir bakayım dedim ve tam iki saatim orada geçti. Bir bankanın tarihi ne kadar ilginç olabilir ki demeyin sakın. Bir kere çok anlaşılır ve bana göre esprili bir dille anlatılmış her şey. Sonra Türkiye hakkında bilmediğimiz birçok şey öğreniyorsunuz. Mesela bankada bol miktarda kadın çalışan olduğunu, kadın çalışanın yanında birçok kadın müşterileri de olduğunu ve 1920 itibarıyla da “Müslüman Kadın Mudiler servisi”nin başına (demek ki o devirde de Türk kadını para biriktiriyor ve bankaya yatırmayı akıl ediyormuş) Müslüman bir Türk hanımın getirildiğini (Şevket Feride Hanım) öğrendim.
Hiç bir şey ilginizi çekmese kasa dairesi sizi büyüleyecektir.
***
Sonra üçüncü kata çıkın. “Bugün son günü” dediğim sergi işte bu katta.
1935 ile 1985 arasına Galatasaray’da Foto Galatasaray adında bir fotoğraf stüdyosu varmış. Stüdyonun sahibi Maryam Şahinyan. Bilinen ilk fotoğrafçısı olan Maryam Hanım, babasının Balkan göçmeni bir aileden aldığı ahşap kutulu fotoğraf makinesiyle 50 yıl boyunca binlerce insanın fotoğrafını çekmiş. Makinesini hiç değiştirmediği gibi renkli fotoğrafı felsefi nedenlerle reddetmiş.
Müşterileri bir gün o fotoğrafı tekrar bastırmak ister diye de cam negatiflerini atmamış.
Binlerce insanın fotoğrafını çeken Maryam Hanım’ın ise sadece dört adet, o da vesikalık fotoğrafı olmuş. Hiç evlenmemiş. Öğlenleri sadece bir adet elma yermiş. Yalnış başına yaşamış, yalnız başına kendini emekli etmiş, yalnız başına da ölmüş.
Arşivi, yıllar sonra bir şekilde Tayfun Serttaş’ın eline geçmiş. Koliler dolusu cam negatif. Tayfun Serttaş, büyük bir titizlikle fotoğrafları yeniden basmış. Dahası nefis bir şekilde tematik olarak tasnif etmiş. Zaten serginin güzelliği de bu. Sergi salonunda sanki fotoğraf çektirecekmişsiniz gibi kara perdenin ardına giriyorsunuz, bir sandalyeye oturuyorsunuz ve gösteri başlıyor.
Tayfun Serttaş hakikaten çok esaslı bir iş çıkartmış. Maryam çektiği fotoğraflar onarlı demetler olarak karşınıza Greta Garbo gibi poz vermiş on kadın, Humphrey Bogard gibi poz vermiş on erkek, on ikiz, on kız kardeş, on topuz da görünsün diye aynaya bakılarak verilmiş poz, on paskalya giysili çocuk, on gelinle damat, on gelinliğinin eteğini yerde yuvarlak yapmış gelin, on asker, on rahip, on izci, on bebek.. Ve hatta on yarı çıplak genç hanım..
Maryam Hanım kadın olduğu için kadınlar gidip çok daha rahat erotik pozlar vermişler belli ki. Hatta o dönemin geyleri de. Müthiş pozlar vermişler, verebilmişler...
Fırsatınız varsa gidin derim. 50 yılın modası, halleri, trendleri, aksın gözünüzün önünüzden. “Bu insanlar şimdi kim bilir nerededir.. Çolukları çocukları ne yapıyordur?” diye sormadan edemedik. Serginin bir amacı da bu insanların kim olduğunu bulmak, çocuklarına ulaşmak. İzleyicilere böyle bir imkân da verilmiş. Tanıyorsanız isimlerini yazıyorsunuz.
Serginin Aras Yayınlarından çıkmış kitabı da var. Orada hem fotoğrafların bir bölümü hem de Maryam Şahinyan’ın hayatına dair daha detaylı bilgiler var.
Adres: Osmanlı Bankası, Bankalar Caddesi, Karaköy. Giriş ücretsiz.
10:30-18:00 arası açık
Kaynak: VATAN - Mutlu Tönbekici / 22.Ocak.2012
Kaydol:
Yorumlar (Atom)











