14 Mayıs 2012 Pazartesi

Tayfun Serttaş, "Foto Galatasaray" hakkında konuşuyor



Foto Galatasaray'ı göremeyenler, proje hakkında yeterli bilgisi olmayanlar, merak edip ulaşamayanlar için, serginin arka planı üzerine yaptığımız dökümanter video şimdi youtube'da.

Keyifli seyirler...

6 Mayıs 2012 Pazar

itina ile hatırlamakta fayda var;

Müjde! Vijdan Kuaförleri sizin sitenizde de salon açabilir.

Perihan Mağden

Basınımızda üç adet Vijdan Kuaförü mevcut. Yıllardır vijdanlı hanımlara-beylere, bi yerlere yetişen kızlara oğlanlara ne fönler çektiler, ne krapeler topuzlar yaptılar, sözden bigudileriyle ne permalar yarattılar!

Bütün bu kozmetik eforlarının karşılığında da yıllardır ne ağırlandılar, ne sağırlandılar; yarı okuryazarlar, eksik kafalar, özgürlük/muhaliflik sanrıcılar; ama özellikle Türk Medyalaması tarafından!

Aynı işi yaptıklarından –bıktırıcı yıllardır– yani vijdan kuaförlüğünden geçimlerini temin ettiklerinden; aralarında da büyük bir dayanışma-hayranlaşma-alıntılılaşma söz konusudur. Aynı zamanda.

Birinin tavuğuna (salonunda o esnada saçını yıkadığı müşterisine) “Kışt!” dedin mi, öbürü atılır. Hiç yalnız kalmazlar maazallah; yalnız bırakılmazlar.

Çağdaş Zurnacılar Derneği filan bunlara ödül vermeye doyamaz. Hem içerden olduklarından; ağdalı/ yapışkan/ hamasi/ vıcık vıcık kalemleriyle o vijdan kanırtıcı yazıları yazmaya doyamadıklarından – ( Aşinalık faktörü çok önemlidir mahalle zevdalarında, dayanışmalarında.)

Hem de esasında son derece ehli, yola, (işşş) anlaşmaya gelir, konformist, çıkarcı ve nerde maaş/ oraya yerleşş olduklarından.

Vijdan Kuaförlerinden (Ağlak Ağbi) en kıdemlisi, Cem Uzan’ın Star’ında yıllarca köşelemekten beis duymamıştı. Şimdi Faltaylı gibi bir “adamın” yönetmenliğinde yalandolanlanan kuşe destesinde köşelemekten de beis duymuyor.

Çünkü o bir Özgür Maşa!

Fönünü çeker çalıştığı salon salomanjelerde. Gerisine karışmaz. Ona ne?

Hem “Hangi yayın yönetmeni olsa yazarım/ Bir kurutucum var atarım” demenin karşılığı da oluyormuş, vijdan salonunda saçları yapa boza, gereken “lüks” dairenin anahtarını da hak ediyormuş mahir kuaförler.

Rahatladık. Sevindik tabii.

Dişi Kuaför Apla da bu janrın “ortak” özelliği olduğu üzre, kaleminden köpük damlayanlardan.

Ölüm oruçları esnasında Mehmet Yakup’un “Sahte Oruç Kanlı İftar” başlığıyla çıkma iğrençliğini gösteren Milliyet gastesinde yazıyordu. Baştacıydı; fön çekmeleri meşhurdu.

Sonra olaylar (ölüm oruçları) bitirildi; bu ölüm orucu kitabı yazdı! Çok kitapçı bir tip aynı zamanda.

Aynen Şemdinli’de Umut kitabevine yapılan o kanlı, kalleş baskının ardından “Derin Kürtler” mevzulu “Ah bu PKK esasında nedir; biz yer miyiz?” tarzı bir yazı fönlediği gibi.

Bir zamanlama üstadesidir yani: ne zaman düğüne, nişana yetişeceksiniz, o zaman en kabarık topuzu iddialı müşterilerinin kafasına kondurur!

Tercüman gastesi denilen (şimdi kapatılmış bulunan) çöplük, a-ha bu kadar manşet üstünden hedef gösterdi beni bi defasında. İçindeki bir sayfayı da sözümona bana yazılmış nefret mektuplarına ayırmışlar!

Kuaförella da aynı konuyu fönlemiş akabinde. Ertesi gün bunun resmini de ilave edip ikimizi birden hedef gösterdiler. Bakkalda çakkalda çakallar görüp de bilsin diye herhalde; yine manşet üstünden.

Gurubun avukatlarından Nurcan Hanım’a tutturdum “Hedef gösterilmekten dava açalım! Yanlarına kalmasın!” diye.

İkna ettim. Ve fakat uzuyor da uzuyor dava açılması.”Neden açmıyoruz ki” diye sorayazdım. Kuaför Hanım meğer (âdeti olduğu üzre) yurtdışındaymış, ancak “sekreterine” ulaşabilmişler. Bekliyorlarmış.

“Ne bekliyorsunuz?” dedim.

“Vekâletnamesini,” dedi Nurcan Bayraktar.

“Nası yani?” dedim. (Burda, saz şairi üslubu hâkim.)

Ağbicim ben o güne kadar bin kere mahkemelenmişim, bu hanım hakkında daha açılan bir adet dava yok!

Bu nedenle de gurubun avukatlarında vekâletnamesi yok. İyi mi?

İyi.

Sonra kalkar tescilli BİT ajanının (namı diğer: Siyah Saç) gastesine “transfer” olur; haftada ortalama bir adet aleni yalanı yakalanan o gaste müsveddesinde vijdan yıkama- yağlamaktan hicap duymaz.

İnsan fön çektiği gastenin diline/ söylemine/ manşetlerine göz atar arada bir de –utanır!

Hoş; hiç kimse boşu boşuna genel yayın efendilerinin gözbebeği olmuyor.

“Bir İzmir Kızı: Cumhuriyet Mitinglerinin Yerel Yıldızı” kimliğiyle bayrakbayrak bazen CHP’de, bazen de BDP’de dalgalanmıyor. Önemli olan üfür üfür dalgalanmak zaten.

Konjonktürel dalgalanmalarını “hayranları” “atılganları” çok beğenip nasıl da cansiperane savunmaya geçiyor!

Her neyse vijdan kuaförlerinde devamlılık- tutarlılık- hicap hisleri olmadığı mevzuuna girmeyelim, teknik kaçar.

İsmet Berkan harbiden çizdirip “Ergenekon mu? Güldürmeyin beni! O da ne?” manşetlerini/ “haberlerini” aylarca, yıllarca çakarken kendini ısrarla (ve hâşâ!) Emil Galip Sandalcı zanneden (insan hakları vakanüvisi) Üçüncü Vijdan Kuaförü, aynen diğer ikisi gibi, saç yıkayıp fön çekmeye devam etti de etti.

Aslında “fön çekiyor” demek haksızlık olur; zira Anjelik topuzundan azı çıkmaz elinden. Öylesine kabartır, köpürtür, şişirir, konduruverir ki.

Ortaya çıkan sulugöz yazıklamalar aynen şiirleri/ şarkı sözleri/ bütün eserleri gibi utanç vericidir.

Ama tabii her imitasyonun/ kötü saç modelinin bir bakarkör takdircisi vardır: Bu Kuaför Ağbi de nasıl bir hayran “kitlesiyle” harelenmiştir! Nasıl tapınılır bu “samimiyet” tacirine! Nasıl da “görünmezliğiyle” “tavizsizliğiyle” nam salmıştır turşukafalar arasında!

Eyüp Can’ın (aynı suratına benzettiği) Radikal: Son Sinameki gastesinde de full sürat devam etmekte vijdan kuaförlüğüne.

Taşı gediğine koyuyor! İsim vermeden.

İsimle/ cisimle işi olmaz. Asil sosyalist sanatçı.

En son N. Mert’in (her daim fönlü) saçının birrr teli için ortalığa döküldü.

Devam da ediyor: “Zevdamızı Taşlara Yazdım.” Mahsun çeksin! Yukarsı kurtarmaz: Mahsun çeksin. Dizileşsin Star ekranlarında. Bu muhalif buram buram dayılaşma. Pardon, dayanışlaşma.

Bu arada N. Mert’i tenzih ederim. Harbiden (yıllar boyunca bir an boş bırakmadığı ekranlarda fark etmişsinizdir) yüzündeki o kalgel ifadeden, gözlerindeki “durgunum ben/ onun için sana vurgunum” ifadeden de, anlaşılıyor.

Hangi siyasi alabildiğine muhalif duruşu, yapayalnız bir vebalı olarak sergiliyorsa o dönem (çantasını Nimet Çubukçu’ya ve başka kızlara, oğlanlara taşıtarak) samimidir.

Habire belirttiği üzre Trabzonludur. Serttir!

Kuaför değil; bir terzidir.

İçinden geleni/ kafasına estiğini diker biçer. Sonra da o kıyafetleri ister Fil Adam’a, ister 5 Kollu Kadın’a giydirirsiniz.

E, ne yapalım kafası/ zanaatı o kadar basıyor ancak.

Şimdi Vijdan! yine Vijdan! yine Vijdan (barlarda tüten bir kamış olsam) Ağbi Koç Medyalaması’ndan dün bana attırmış: Nasıl da alçakmışım, muhbirmişim zartmışım zurtmuşum!

Bu arada âdeti olduğu üzre en “cesur”, “yürekli”, “külyutmaz” pozlarında en çıkarcı, pozisyoncu, bildimcik, samanaltındansuyürüten edasını kuşanıyor. Kuaför aynasında.

Ben de onun ismini vermiyorum.

Yalnızca salonun ismini verdim: Vijdan Kuaför.

Eminim üstüne alınmaz.

Ne o, ne diğer kuaför meslektaşları.

Onun bunun sitesinde/ arazisinde salon sahibi olmak, haftada üç-dört saç yetiştirmek kolay değil.

Hayırlı fönler, yıkama, üfürmeler!

Sprey, jöle, köpük; estetik kozmetik takılın sahteciler.

Perihan Mağden, TARAF - 16.08.2011

3 Mayıs 2012 Perşembe

Hakikatin Karşısındaki Duruş / Etyen Mahçupyan

Hakikatin Karşısındaki Duruş

Etyen Mahçupyan

Bazı yazılar vardır, görmezden gelinemez ama üzerinde yüksek sesle de konuşulmaz.

Vicdanların geçmekte olduğu içsel bir kavşağın üzerinde dururlar. Yeni olanın habercisidirler ama aynı zamanda yeni olanın yaratacağı tedirginliğe dokunup onu muhatap alırlar. Bu yazılar bazen tarihin kaotik söz âlemi içinde kaybolup gider, ama zihinlerde kaynağı belirsiz bir iz bırakırlar. Nitekim o iz zaman içinde belirginleşir, bir yarığa dönüşür ve zihniyet yenilenmesinin temelini oluşturur. Bazen de birileri bu yazıların eteklerine tutunurlar, onların kıymetini bilip, hak ettikleri değeri çok daha erkenden almalarını sağlarlar...

Ben de bugün bir yazının eteğine tutunacağım. Ermeni meselesinde belki de bugüne dek gördüğümüz en anlamlı duruşun sergilendiği bir yazının... Ahmet Turan Alkan 25 Nisan'da köşesinde 'Ahlak zehirlenmesi' başlıklı bir makale kaleme aldı. Konuya Vilayat-ı Sitte'de, yani Ermenilerin yoğun olarak yaşadıkları altı Osmanlı vilayetinde 1878 Berlin Antlaşması'na uygun olarak reform yapılması gerektiği ama bunun Batılı gözlemciler nezdinde tatminkâr bir biçimde yapılmadığı tespitiyle girmiş. Titizlik gösterip meselenin evveliyatının olduğuna, reformların Ermenilerin sorunlarını çözmekten çok uzak kaldığına, hatta reform konusunda devletin açık ve bilinçli bir isteksizliğinin bulunduğuna dikkat çekebiliriz. Ama Alkan bir tarih yazısı yazmış değil... Bilip de gözlerini kaçırdığı çıplak bir gerçeğe şimdi herkesin önünde bakma isteğini yansıtan bir ahlakî hassasiyeti seslendirmiş.

Alkan'ın makalesi her şeyden önce İslamî kesimde hemen hiç söylenmeyen bir unsurun altını çiziyor: Ermenilerin öldürülmesi sürecinin 1915 öncesinde başladığı, buna sivillerin de katıldığı ve Türklerin çaresiz ve karşı koyamayan Ermenileri öldürmüş oldukları... Diğer taraftan Osmanlı hükümetlerinin sürekli olarak bölünme ve toprak kaybetme korkusu altında ezildiğini de zikrediyor. Ne var ki nihayette yaşananları serinkanlı ve acı bir gerçeklik içinde sunmaktan çekinmiyor: "Tehcirin kapsamı, asıl tehdide göre geniş tutuldu; kısa sürede zalimane uygulandı ve hükümet, tebasından yüz binlerce insanın -en hafif tabirle- katledilmesine seyirci kaldı."

Yazının bundan sonraki bölümü, kendi içine dönen, kendini ararken arınan bir yürek ve vicdan dili sunuyor: "Bu cinayetleri biz görmedik; dedelerimiz, onların babaları gördü; şahit oldular ve bir cinayete şahit olup da olmamış gibi davranmanın ruhta meydana getirdiği çöküntüyü, bir şekilde kendilerini meseleden soyutlayıp mazur göstererek tedaviye çalıştılar... Milli endişelerle 'hakikat' arasında daha ne kadar bocalayacak, vicdanımızı inkârla daha ne kadar uyuşturacağız? Bir kolektif cinayeti gördükten sonra susmak, ahlakı zehirliyor..."

Bu namuslu, dürüst, vicdan berraklığı taşıyan yazının gücü, 'biz' diyebilmesinden kaynaklanıyor. Alkan kendisini toplumdan ayırma, kendi ailesinden örnek verme derdinde değil. Kendisini 'olduğu gibi' bu günahı işlemiş ve yaptığını göz ardı etmiş toplumun parçası olarak sunmakla kalmayıp, toplumla devlet arasında da kesin ayrımlara gitme çabası çıkarmıyor. Böylece kendi nefsiyle yüz yüze gelme isteği, onu aynı zamanda geniş toplumun ahlakî zaaflarıyla yüzleşme noktasına getiriyor. Ama bu, istenmeden gelinen bir nokta değil... Aksine Alkan herkese 'artık ben buradayım, o zihinsel ve vicdanî eşiğin ötesindeyim' demek istiyor.

Alkan'ın makalesi, doğru tutuma işaret ederek bize olması gereken normları hatırlatan, eli temiz, vicdanı temiz bir edaya sahip değil. Alkan bu edanın kibrini bilen biri... O kimsenin elinin temiz olmadığı bir dünyadan, hakikatin içinden konuşuyor. Kendini aklamanın değil, birlikte ortak namusun yeniden üretilmesinden yana bir tavır alıyor. Dolayısıyla Ermeni meselesinin bir tarih veya hukuk değil, öncelikle bir ahlak meselesi olduğunu vurguluyor... Çünkü yaşanmışlık her zaman çeşitlilik arz eder ve çoğunlukla kaotik yapıdadır. İçinden size uygun olan olayları seçebilir, öncelik sıranıza göre bir geçmiş oluşturabilirsiniz. Hukuk ise çoğunlukla güç dengelerinin yansıması olup adalete öncelik vermekten uzak kalır. Diğer bir deyişle tarih ve hukuktan toplumsal 'hakikat' çıkmaz... O hakikati ancak ahlak üzerinden arayabilirsiniz. Mutlak anlamda bulmak için değil... Bu arayışın bizatihi bir hakikat yolu olduğunu bilerek...

Ahmet Turan Alkan bizlere, yani sadece Müslümanlara veya Türklere ve Kürtlere değil, Ermenilere de bir şeyler söylüyor. Meselenin bir hesaplama tekniğini ima etmediğini, bir insanlık durumu ile karşı karşıya olduğumuzu ve namuslu davranmanın bizi daha 'insan' yapacağını hissediyoruz. Bu tutumun, örneğin özür dilenmesinden çok daha derin, anlamlı ve kıymetli olduğunu düşünüyorum. Sonuçta özür ötekinden dileniyor ve bunun gerçek anlamda vicdani bir muhakemenin sonucu olduğunun bir garantisi yok... Oysa hakikatin karşısında nasıl durduğumuz sorusu, bizi kendimizle baş başa bırakıyor ve bunu 'biz' olarak, kendini gizlemeden yaşamanın ahlakî üstünlüğünün ruh sağlığımızı geri getireceğini idrak ediyoruz...

ZAMAN 03 Mayıs 2012, Perşembe

25 Nisan 2012 Çarşamba

bugün



Garip bir 24 Nisan.

Fransız ve Türkiye hükümetlerinin korkunç çekişmesi altında, karşılıklı linç kampanyalarıyla istismar edilen koca bir senenin ardından, aklımdaki tek soru bu sene kaç kişinin o meydanda olacağı ya da olamayacağı...

Oradalar, oradayız ve de bu sene hiç olmadığı kadar kalabalığız. Vicdanına verdiği sözü tutanları izliyorum, gün acı olsa da, içimde derin bir tebessüm var.

Eskiden bu gösterileri ülkücüler basardı, anlaşılan onlar bile vicdana geldi, artık sadece solcular basıyor. Başörtülü bir genç kadın çıkıyor anma kalabalığının arasından, "Ermeni halkının acısı biz Müslümanların da acısıdır" diye başlarken konuşmasına, (ki bu gerçekten önemli bir konuşma) polis barikatının arkasından bir grup solcu bağırmaya devam ediyor; "Kahrolsun ABD Emperyalizmi!!! Gördük İleri Demokrasiyi!!!"

24 Nisan 2012 Salı

19 Nisan 2012 Perşembe

Söyleşi: Elif Boyner & Tayfun Serttaş

Elif Boyner - Tayfun Serttaş Söyleşi/Conversation
21-04-12 Cumartesi 16:00-17:00
Rezervasyon: İlhan Ozan ilhan@pilevneli.com

16 Nisan 2012 Pazartesi

Ucla'dan Edebiyat Profesörü Ali Behdad 19 Nisan'da Boğaziçi'nde

ABD'deki University of California, Los Angeles (UCLA) İngiliz Edebiyatı ve Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümleri başkanı Prof. Ali Behdad, Tarih Bölümü'nün Getty Vakfı ile oluşturduğu kurumsal ortaklık (Connecting Art Histories Initiative) çerçevesinde Nisan ayı boyunca üniversitemizde çeşitli ders ve etkinliklere katılacaktır.

Son yıllarda çalışmalarını 19. yüzyıl İran'ında fotoğraf kullanımı üzerine yoğunlaştıran Behdad, 19 Nisan'da, 16.00-18.00 saatleri arasında Rektörlük Konferans Salonu'nda Osmanlı-İran-Hindistan coğrafyalarında fotoğrafın doğuşunu konu alan karşılaştırmalı seminerin katılımcısı olarak, fotoğraf ve Şarkiyatçılık üzerine bir konuşma yapacaktır.

Zaman: Perşembe, 19 Nisan, 2012 - 16:00 to 18:00
Mekan: Boğaziçi Üniversitesi
Şehir: İstanbul