26 Ekim 2012 Cuma

Nazilerin Atlantisi

Alman antropolojisi ve Nazilerin Atlantisi üzerine;

"Atlantis efsanesi coğrafi keşifler döneminde İspanyol kuramcılar tarafından yaratılan Atlanto-milliyetçiliğinin ve 17. yüzyılda ortaya çıkan İskandinav merkezli bakış açısının tam tersi istikamettedir. Efsane, 19. ve 20. yüzyıl boyunca, Avrupa’nın hâkim devletleri olan Fransa ve İngiltere ile son olarak Almanya merkezli işlenmiştir. Nazilerin Atlantis’i nerelerde ve hangi gerekçelerle aradığı konusu, aslında Atlantis efsanesinin asırlar boyunca neden gündemde tutulduğunu da en somut biçimde sergiler. 1918 yenilgisinin üstünden gelmeye çalışan ve yeniden çıkış arayan Nazi Almanya’sı, Atlantis efsanesine dayanarak tarihsel kökler yaratmaya; böylelikle Alman ulusunun gururunu, 2500 yıllık tarih içinden oluşturmaya çalışmıştır. Ancak 1871 yılında siyasal birliğini sağlayan Almanların, uzun bir tarihsel arka plana ihtiyaçları vardır." 

................

Müttefikler 1945 yılında Heinrich Himmler’in özel kütüphanesini ele geçirdiklerinde gizli bir kitap koleksiyonu ile karşılaştılar. Bunların arasında Ernst Höbiger’in "The World Ice History" adlı bir kitabın kopyası da bulunuyordu. Kitapta yazar uzaydan gelen bir süper ırkın eski Atlastis adasına yerleştiği iddiası yer alıyordu. Höbiger’e göre bu süper ırk burada çok ileri bir uygarlık kurdu. Bu uygarlık buzul tabakalarının ilerlemesiyle yer değiştirdi ve dünyanın çeşitleri yerlerine dağıldı. Yunanlılara ve Mısırlılara uygarlığı öğretende onlardı. Himmler tüm bunlara inanmakla kalmadı Atlantislilerin torunlarının en mükemmel bireylerinin Almanya’da yaşadıklarına kesin gözüyle bakmaya başladı. Diğerleri ise dünyanın çeşitli yerlerine yayılmışlardı. Onun görüşüne göre bunlar süper insanlar olan Ariler’di. Nazi devleti içinde en korkulan organizasyon olan SS’leri yaratırken Himmler'in hayal dünyasını besleyen bu düşüncelerdi.

Himmler’in kütüphanesindeki diğer kitapların arasında Hörbiger’in kitabını bir kenara bırakmak kolay olabilir ama bu teorilerin doğru olduğunu kanıtlamak için yaptıklarına bakınca hayli şaşırtıcı olduğu görülüyor. Öyle ki muhtemelen dağılmış ana ırkın ve Atlantis’in ırksal ve arkeolojik kalıntılarını bulmak için İzlanda, Grönland, Orta Amerika ve Tibet’e kadar keşif heyetleri gönderdi.

Himmler’in bu konulardaki gurusu, Herbert Wiligut adındaki bir Avusturyalıydı. 80’lerin sonlarında Himmler’in eski yardımcısı Karl Wollf onun hakkında “Avusturya ordusunda albaydı. Bizden (SS) Weisthor takma adını aldı. Thor Alman tanrısı, weis ise akıllı insanların ailesinden geldiği anlamına geliyordu. Ve o Hıristiyanlık öncesi inançları canlandırmaktan sorumluydu. Yaşamın misyonunu, bilgi ve tecrübelerini bin yıllık Almanya hükümetini gelecekteki koruyucusu ve seçilmiş kişileri olacak SS’e geçmek olarak gördü.” demiştir.

Wiligut yada Weisthor’a resmi bir görev verildi. Böyle bir pozisyonun nedeni Wiligut’un tarihöncesi zamanlara dayanan Alman filozoflarının soyundan gelenlerin sonuncusu olduğunu iddia etmesiydi. Ayrıca binlerce yıl önce soyunun yaşadıklarını ve tarihini hatırlamasına yarayan üstün bir hafızası olduğunu ileri sürüyordu.

Weisthor, Himmler'e Almanlar'ın bilinmeyen kutsal yerlerini gösterir, bunları sembollerle açıklardı. Ona ayrıca kıdemli SS subayların ve evli üyelerinin taktıkları  gümüş "toten kopf" yüzüğünün yapım işi de verilmişti. Yüzüğün dış kısmında 4 adet özel anlamı olan Germen harfi, ortada ise bir kuru kafa vardı. Amaç SS'leri bir koruma ekibinden ziyade bir şövalye birliği yaratmaktı. Ancak bu planları gerçekleştirmek için bir kale gerekiyordu ki Willigut tarafından sağlanan bilgilerle Wewelburg Ortaçağ kalesi bulundu. Willigut'a göre bu kale doğaüstü ve uğurlu gücün sembolu üçgen şeklindeydi ve Almanya'nın kalbinde (Orta Almanya'da) Externsteine'ye çok yakın bir bölgedeydi. Himmler'in SS asaleti ile ilgili fantezilerinini kökleri Naziler'in "kan ve toprak" idealine dayanıyordu. Buna göre Almanlar ayak bastıkları toprağa tarih ve ırk yoluyla bağlıydılar.Yeni bir soylu Alman ırkı yaratmak için Himmler'in onlara bir de tarih yaratması gerekiyordu.

Himmler'in arkeolojiye müthiş bir ilgisi vardı. Genelde utangaç olmasına rağmen arkeolojik kazılar sırasında çekilmiş binlerce fotoğraf ve filmi bulunmaktadır. 1935 yılında bu takıntı Ahnenerbe'nin (geçmişe ait miras) yaratılmasıyla kendini gösterdi. Ahnenerbe dünya üzerindeki Alman arkeolojik seferlerine fon yaratılması için ek bir kaynaktı.

1934 yılında Gabriel Winkler Berlin'de Willigut'un asistanı olarak çalıştığı sıralarda, sıradışı bir kitap ile karşılaştı. 28 yaşındaki Otto Rahn tarafından yazılmış kitap, The Crusade Against The Grail (Kutsal Kase Seferi) adını taşıyordu. Oldukça kalın olan bu kitap, Ortaçağ'da eski Alman inanışlarına sahip Alman şövalyelerinden söz ediyordu. Bunlar aynı zamanda Güney Fransa'da, Pireneler'deki şatolarında bulunan kutsal kasenin de korucularıydı. Kitabı nedeniyle Rahn, Berlin'e çağrıldı ve grubun bir parçası oldu. Bu grubun içindeyken Rahn kutsal kase ile ilgili araştırmalarını sürdürdü. Ancak onu bulup Almanya'ya getirmek için yolculuğa çıkmadı. Bunula birlikte Rahn başka gezilere katıldı. En önemlilerinden biri Kuzey Kutbu'na yapılan yolculuktur. İzlanda ve Grönland'da Ariler'i bulmak için araştırmalar yaptılar ancak bir bulgu elde edemediler.

Himmler'e 1938 yılında Ernst Schafer adında bir gencin Tibet'e keşfe gideceğinin bilgisi geldiğinde, hemen genç adamla temasa geçildi. Himmler ona yardım etmek için İngiliz Dışişleri bakanıyla görüştü ve izin sağladı.

Savaşın sonunda Schafer Amerikalıların yürüttüğü sorgulamada, Himmler'in kendisinden Buzul Çağı'nın muhtemelen dağılmış Ari  kalıntılarını araştırmasını istediğini belittti. Ancak kendisi daha çok vahşi yaşamla ilgileniyordu, yanına Tibetlilerin ırksal özelliklerini araştırmak için antropolog Bruno Beger'i de almıştı. Bütün ekip SS üyelerinden oluşuyordu.

1939 yılında Schafer bu geziden döndüğünde, Nazi siyasetinde işler ciddiye binmeye başlamıştı. Bunun yansımaları Ahnenerbe içinde görülüyordu. Willigut, içkiye düşkünlüğü ve giderek çılgınlaşan fikirleri ile utanç kaynağı olmaya başlamıştı. Willigut'un 1924 yılında kendisine şizofren teşhisi konduğu ve Himmler ile tanışmadan bir kaç yıl önce akıl hastahanesinden çıktığı  anlaşıldı.

Sonunda Himmler onu emekli etmekten başka çare bulamadı. Gittiği yerde ölene kadar iyi bakıldı. Otto Rahn'ın sonu daha kötü oldu. Himmler'e Rahn'ın homoseksüel ilişkisi olduğu söylendi. Nazi Almanya'sında homoseksüellik toplama kampına sadece gidiş bileti ile cezalandırılan bir suçtu. Himmler ona bu gerçeği Dachau'da çalışmaya yollarka hatırlattı. Daha sonra da Rahn Himmler'e adını temize çıkarmasını yazmasına rağmen, Himmler "Artık seni koruyamam" cevabını verdi. SS tarafından onurlu sayılan bir davranışla Rahn 1939 kışında intihar etti.

Savaş çıktığı zaman, Ahnenerbe çok farklı bir organizsazyon haline geldi. Garip huyları ve sabit fikirleri olanlar azaldı, görevi ciddi arkeologlar devraldı. İşin garip yanı araştırmacılar politik baskılardan uzak rahat bir şekilde işlerine devam edebiliyorlardı. Ancak bu arkeolojinin politik anlamda kullanılmadığı anlamına gelmiyor. Polonya ve Rusya'da bulunan tarihöncesi çanak çömleklerin Alman kökenli olduğunun söylenmesi bir rastlantı değil. Üstlerinde gamalı haç bulunan eski kapların arkeolojik kazılarını gösteren filmler yapıldı. Bu, Almanlar'ın doğudaki eski yurtlarına dönmelerinin, onların kaderi ve hakları olduğunun yönündeki argümanlara kaynaklık etti.

Savaşın sonunda Ahnenerbe arkeologlarının çoğu kariyerlerine devam ettiler ve Almanya çapında önemli professörler oldular.

1920'lerde Himmler'in hayal dünyasına ilham veren fikirler şimdilerde "moda" oldu. Atlantis'ten söz eden kitaplar listelerde hemen yükseliyor, sıklıkla Atlantis olduğu iddia edilen kalıntıların bulunduğu haberleri geliyor. Bunların çoğu da Mısır'dan Mayalar'a kadar tüm eski uygarlıkların kaynağı olduğu iddia ediliyor.

Irksal unsur söz konusu olmasa da dayanak noktası aynı, Mısırlılar ve Orta Amerikalılar tek başlarına böyle bir medeniyet geliştirmiş olamazlar, mutlaka onlara süper insanlar yardım etmiştir. İşte Himmler'in fikirlerini benzeri...

24 Ekim 2012 Çarşamba

Full Art Prize'ı kim kazanacak? - NTV

Türkiye’nin ilk güncel sanat ödülü Full Art Prize’ın sahibi, 7 Kasım Çarşamba akşamı ödül töreniyle açıklanıyor.

Tayfun Serttaş, Stüdyo Osep

İSTANBUL - Türkiye’de yaşayan, 40 yaş altındaki sanatçıları desteklemek ve cesaretlendirmek amacıyla düzenlenen ve Türkiye’nin ilk güncel sanat ödülü olan Full Art Prize’ın sahibi 7 Kasım’da açıklanıyor. Yaklaşık 300 başvuru arasından, kültür sanat dünyasının saygın isimlerinden oluşan bir jüri tarafından seçilen 13 yarı finalist, Hasköy İplik Fabrikası’nda düzenlenecek bir sergiye katılacak ve 25 bin TL’lik ödüle layık görülen sanatçı, yapılacak törenle sahibini bulacak.
Güncel sanat alanında çalışan sanatçıların keşfedilmesi, toplumun daha geniş kesimleriyle buluşturulması ve uzun vadede üretimlerinin desteklenmelerini amaç edinen FULL Art Prize’ ın ilk senesinin jürisi, kültür sanat dünyasının saygın isimlerinden oluşuyor. Başkanlığını gazeteci ve AICA üyesi, eleştirmen, ArtUnlimited Kültür Gazetesi Yazı İşleri Müdürü Evrim Altuğ’un üstlendiği, sanatçı Gülsün Karamustafa, SALT Araştırma ve Programlar Direktörü Vasıf Kortun, İKSV İstanbul Bienali Direktörü Bige Örer, Borusan Holding CEO’su Agah Uğur ve AR Şirketler Grubu CEO’su Hüseyin Arslan’dan oluşan jüri, 10 yarı finalist seçmek için yola çıktı, ancak, heyecan verici işler üreten sanatçıların başvurularının yoğunluğu sebebiyle ödül protokolünün dışına çıkarak, 13 sanatçıyı yarı finale bıraktı.
Mayıs ayında, jüri tarafından seçilen yarıfinalistler, her bilgisayardan sadece bir kez oy verilebilen bir sistemle, FAP’ın resmi web sitesi üzerinden oylamaya sunuldu. 7 Kasım Çarşamba gecesi, sadece jürinin seçtiği bir sanatçı 25 bin TL’lik ödülün sahibi olmayacak, aynı zamanda, yaklaşık 2500 internet takipçisi tarafından seçilen bir sanatçı da, 5 bin TL’lik destek ödülünün sahibi olacak.
Full Art Prize yarı finalistlerine başvuru dosyalarında yer alan, daha önce gösteremedikleri, üretemedikleri ya da sadece fikir olarak kalan projelerinin gerçekleştirilebilmesi için birer destek bütçesi verilmesi öngörüldü. Sanatçıların ürettikleri yapıtları, Öykü Özsoy küratörlüğünde gerçekleştirilecek çercevesini “tanıklık etme” fikrinin oluşturduğu bir sergiyle izleyiciyle buluşacak. 7 Kasım’da ödül töreniyle birlikte açılacak olan sergi, 28 Kasım’a dek Hasköy Yün İplik Fabrikası’nda görülebilecek.
FULL Art Prize kapsamında, güncel sanat belleğine katkıda bulunmak amacıyla bir de kitap hazırlandı. Yarıfinale kalan sanatçıların, son 5 yıla yayılan üretimlerine ve sanatsal pratiklerine ayrıntılı biçimde yer verilen kitapta, Hüseyin Arslan’ın önsözü ve Evrim Altuğ’un metninin yanısıra, Öykü Özsoy, Zeynep Öz, Özge Ersoy ve Azra Tüzünoğlu’nun yarıfinalist sanatçılarla yaptıkları söyleşiler de bulunmakta. Aslı Altay’ın(FAİ) özel tasarımıyla şekillenen kitabın sürprizlerinden biri de, Teri Erbeş’in çektiği sanatçı portreleri.
2012 FULL Art Prize Yarı Finalist Sanatçıları:
• Alper Aydın
• Aslı Çavuşoğlu
• Burak Delier
• Elmas Deniz
• Işıl Eğrikavuk
• Özgür Erkök
• Mehmet Fahracı
• Zeren Göktan
• Borga Kantürk
• Tayfun Serttaş
• Serkan Taycan
• Cengiz Tekin
• Gözde Türkkan

Full Art Prize'ı kim kazanacak? - NTV Kültür Sanat 


First Full Art Prize to be announced / Hürriyet Daily News

The Full Art Prize, which aims to open new pathways for young artists under the age of 40, will announce this year’s winner Nov. 7.

Supported by AR Company Group, the prize carries with it a monetary award of 25,000 Turkish Liras. The jury consists of art collectors, curators, art critics, artists and art directors, including critic Evrim Altuğ, artist Gülsün Karamustafa, director of Biennial Bige Örer, curator and director of SALT contemporary art venue Vasıf Kortun and CEO of Borusan Agah Uğur. In the final stages of the competition, a total of 10 finalists will compete to win the big prize. Pilot Contemporary Art Gallery has partnered with the competition to showcase finalists’ work. Thirteen semi-finalists were selected out of some 300 applications. Works from the semi-finalists can be voted on by the public through the website fullartprize.org. The semi-finalists include Alper Aydın, Aslı Çavuşoğlu, Burak Delier, Elmas Deniz, Işıl Eğrikavuk, Özgür Erkök, Mehmet Fahracı, Zeren Göktan, Borga Kantürk, Tayfun Serttaş, Cengiz Tekin, Serkan Taycan and Gözde Türkkan.

Among 300 people and 13 semi finalists the gala night will announce the winner at Hasköy Yarn Factor with a ceremony. The prize committee also prepared a book to contribute the collective memory of Turkish contemporary art scene. The book presents a large amount of content on the 13 semi-finalists’ five years works. There are writings from Evrim Altuğ, Öykü Özsoy, Zeynep Öz, Özge Ersoy and Azra Tüzünoğlu.


First Full Art Prize to be announced / Hürriyet Daily News - October/23/2012



23 Ekim 2012 Salı

Pilevneli Project - Tayfun Serttaş - "BAZAN" 23.11.2012 - 15.12.2012

TAYFUN SERTTAŞ@PİLEVNELİ PROJECT


TAYFUN SERTTAŞ@PİLEVNELİ PROJECT

"BAZAN"

23 KASIM - 15 ARALIK 2012

Teşvikiye Caddesi, Teşvikiye Palas No: 23 Kat: 6 Nişantaşı, 34365 İstanbul
.........................................................................

İKSİR; 

Haliç’te, kuzeye bakan yüzü yosun tutmuş bir taşın hikayesini anlatarak tarif ederdi şehri kendine. Ekim geldiğinde, aniden gri hakim olurdu şehre.

Öyle gecelerde saks mavisi giyer, Türk edebiyatı okurdu.

Zamanlararası yolculuklara çıkmayı sever, bazı sabahlar şehrin 19.yüzyılında uyandığına inanırdı. Sıklıkla olmasa da, inanırdı. İstanbul’un eski mahallerinden neredeyse hiç dışarıya çıkmaz, yaşadığı sokakların ismine yoğun anlamlar yükler, pasajlara, kiliselere ve hamamlara olan mesafesini titizlikle ölçerdi.

Bizans sokaklarında yürümek için Haliç’in karşı kıyısına geçtiği sabahlarda içini tuhaf bir paylaşma arsuzu kaplar, rugan ayakkabı giyer, kayığa biner, yanına aldığı bozuk paralarla çocuklara bahşiş verirdi. Öyle anlarda gördüğü her şey, buğulu gelirdi.

Uzunca süre, renkleri seçemedi.

Bir referans noktası bulmakta hiç zorlanmıyor, referanslarına deneyim kazandırma noktasında zaman zaman eksiliyor, derin bir hüzne gömülüyordu. Bazı şeylerin, bu kadar “eskide kaldığına” inanamıyordu. Eksilmişliğin en hakim olduğu o gri Ekim gecelerinin birisinde, bildiği tüm sırları unutmaya hazırlanırken tanıştı “bazan” ile... Teselli buldu. Bu lirik anomali, başka bir hikayenin anlatılabilirliğine inandırıyordu.

Bazan bazen gibi okuyor, bazen bazan gibi yazıyordu.

Bazan iki gün boyunca aynı parçayı dinliyor, üçüncü gün unutuyordu. Bazan telefon uzun uzun çalıyor, yanıt vermiyordu. Bazan taksiyi yarı yolda durdurup, yolun geri kalanına yürüyerek devam ediyordu. Bazan, aynaya bakıyordu, bazan hiç bakmıyor. Bazan ortada hiçbir yolculuk yok iken kendine hafif bir valiz hazırlıyor, toprağın su ile buluştuğu bir kıyıda nefesini tutarak günlerce ufuk çizgisini izliyordu.

Bazan, deniz kızı oluyordu.



REFERANS;

“Bazan bir şey görünür gibi oluyor
Bazan bir şey görünmüyor”

Lale Müldür” Saatler Geyikler
...

“... Bazan hiçbir şey yapmaz, sessizce otururduk. Bazan "kar yağacak" derdi televizyon, ama yağmazdı. Bazan Nesibe Hala küllükte bir sigarası olduğunu unutur, mutfakta bir tane daha yakardı. Bazan Firuzağa Camiinden ezan sesi gelirdi...”

Orhan Pamuk” Masumiyet Müzesi


“Bazan uzak yerlere giderim ben, uzak
Kış gelir yerlere kül dökerim
Sevinirim kolay çaresizlikten”

Turgut Uyar” Ağıtlar Toplamı
...

"İnsan bazan ağlamaz mı bakıp bakıp kendine?”

Edip Cansever” Bu Gemi Ne Zamandır Burada
...

İTHAF; 

Bu sergi, alışılagelmiş sosyal ilişkilerden ve toplumla yaşamanın gerektirdiği kurallardan soyutlanmış bir hayat tarzı benimseyenlere ithaf edilmiştir.

15 Ekim 2012 Pazartesi

Çağdaş sanatın 'ilk 11'i Paris sahasında - Elçin Yahşi / SABAH

Çağdaş sanatın 'ilk 11'i Paris sahasında

Moda dünyasının en önemli markalarından biri olan Louis Vuitton'un çağdaş sanata verdiği önem malum. Paris'teki sanat merkezi Espace Culturel Louis Vuitton'da, Türk çağdaş sanatçılarının seçme işleri Avrupalı sanatseverlerle buluşuyor. 

Elçin Yahşi 

9 Ekim Salı gecesi, Champs-Elysee'deki Louis Vuitton mağazasının girişinde koca bir kalabalık. Nilüfer Göle, Serra Yılmaz, Leyla Alaton, Begüm Şen, Arzu Sabancı, Demet Sabancı Çetindoğan gibi birçok isim, Fransız sanatseverlerle birlikte bir sergi açılışına katılmak için orada. Serginin adı 'Yolculuklar: Günümüz Türkiye'sinde Gezintiye Çıkmak'. Moda dünyasının tartışılmaz konumdaki lüks markalarından Louis Vuitton, özellikle son yıllarda sanata verdiği önemle de öne çıkıyor. Takashi Murakami, Yayoi Kusama gibi önemli sanatçılarla işbirliği yapmanın yanı sıra dünyanın çeşitli noktalarında öne çıkan sanatçıları Avrupa'ya tanıtıyor. Sanat merkezi Espace Culturel Louis Vuitton, geçen yıl düzenlediği Endonezya sergisinin ardından bu yıl dikkatini Türkiye'deki güncel sanat sahnesine yöneltti. Markanın küratörü Herve Mikaeloff'un, Türkiye'de uzun zamandır sürdürdüğü görüşmeler ve incelemeler sonrasında 11 çağdaş sanatçının işleri şu anda Champs - Elysee'de sergileniyor. Sergide Türk çağdaş sanatının bugünkü halini anlatabilmek için mümkün olduğunca farklı kuşaklardan sanatçıların, pek çok farklı disiplinden eserleri seçilmiş. Bu eserlerin büyük çoğunluğu İstanbul izleyicisine yabancı değil. Kimi kısa zaman önce farklı yerlerde sergilenmiş, kimiyse ilk kez burada görücüye çıkıyor. Katıldığımız açılış gecesinde "Avrupa'da artık yeni bir şey yok," cümlesi birkaç yerde çalındı kulağımıza. 10 Ekim'de ziyarete açılan ve 6 Ocak 2013'e kadar devam edecek Yolculuklar sergisi, belki de Avrupa sanat dünyasının aradığı yeniliğin ta kendisidir. Fırsat bulursanız ziyaret etmeyi ihmal etmeyin. Gidemeyenler için de biz sergiyi sayfamıza mümkün olduğunca taşımaya çalıştık.

Canan 
(1970 İstanb ul doğumlu, İstanbul'da yaşıyor)

Sanatçı, sergide bulunan ve Binbir Gece Masalları'nın başka bir adı olan İbretnüma isimli 27 dakikalık video çalışmasında geleneksel sanatlardan yararlanarak kadın olma durumunun hikayesini anlatıyor. Bu içeriden hikaye, sadece kadınların değil, erkeklerin de çok ilgisini çekiyor.

Hale Tenger 
(1960 İzmir doğumlu, İstanbul'da yaşıyor)

Siyah-beyaz otrişlerin arasından geçilip girilen kapkara odada iki küreden oluşan Strange Fruit (Tuhaf Meyve) isimli çalışmasında sanatçı Hale Tenger uygarlık ve ilerlemenin yan etkisi olarak, dünyayı doğaldan koparan şiddete bakıyor ve ters-yüz olmuş politik bir dünya gösteriyor bize. "Kaybetmekte olduğumuzu kabul etmek istemediğimiz, bizden şefkat bekleyen biricik dünyamız"

Murat Morova 
(1954 İstanbul doğumlu, İstanbul'da yaşıyor)

Morova'nın isimsiz çalışması, Ankara ve çevresine yapmış olduğu yolculuğun duraklarından biri olan Bayburt ilinin tasviri. Annesi sayesinde çok küçükken tanıştığı minyatür ustası Matrakçı Nasuh'tan etkilenmiş olduğunu gizlemeyen sanatçının bu çalışmasında da minyatür etkileri görülüyor.

Gözde İlkin 
(1981 Kütahya doğumlu, İstanbul'da yaşıyor)

Kendi deyimiyle yolculuğun 'atık günlüğünü' tutan sanatçı, Geçici Yan Yanalıklar III isimli çalışmasında, başka bir projenin rotası olan Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan, İran gezileri boyunca biriktirdiklerini, yolculuğa ilişkin aldığı notlarla birleştirmiş. Birkaç duvara yayılan çalışmasını dikkatle inceleyenler çoktu.

Tayfun Sertaş 
(1982 Bodrum doğumlu, İstanbul ve Bodum'da yaşıyor)

1930'lardan itibaren Beyoğlu'ndaki fotoğraf stüdyosu Foto Galatasaray'da İstanbul'un 50 yılına tanıklık eden Maryam Şahinyan'ın arşivinden süzülmüş Kelebek Koleksiyonu isimli çalışmada 200 adet küçük kızın fotoğrafı var. Her bir fotoğraf başka bir hikaye anlatıyor. Tayfun Serttaş'ın Aras Yayıncılık tarafından yayımlanmış Foto Galatasaray isimli kitabında hem bu koleksiyonla, hem de Maryam Şahinyan'ın stüdyosuyla ilgili her türlü bilgi var.

Murat Akag ündüz 
(1970 Gölcük doğumlu, İstanbul'da yaşıyor)

Sergide, Cehennem - Cennet isimli yerleştirmesi bulunuyor. Fırat nehrinin gürül gürül ama tersine akan görüntüsünün yanında, bu coğrafyanın kültürel hafızasının önemli motiflerinden yabanıl kuşların izleyenlere dikili gözleri, herkesi etkiledi.

SİLVA BİNGAZ 
(1967 Malatya doğumlu, İstanbul'da yaşıyor)

Insider isimli çalışmasında, İstanbul'un çeşitli semtlerine yaptığı yolculuklara ait fotoğraflarını sunuyor. İşlerinin sergilendiği odada en çok duyulan cümlelerden biri "Bunlar İstanbul'da mı çekilmiş? İnanamıyorum!"du.

Ceren Oykut
(1978 İstanbul doğumlu, İstanbul'da yaşıyor)
Uyku, Tarlada Yüzenler ve Uçmak isimli çalışmalarının "Şiddete ve travmaya maruz kalmaktan ve tanıklık etmekten bahsettiklerini," söylüyor.

Halil Altındere
(1971 Mardin doğumlu, İstanbul'da yaşıyor)
Sergideki işi No Man's Land. Kapadokya'da çekilmiş absürt bir filmin afişini andıran çalışması, karanlık bir odada, sinema salonu atmosferinde sunuluyor.

İhsan Oturmak
(1987 Diyarbakır doğumlu, İstanbul'da yaşıyor)
Sanatçıların en genci, serginin en çok ilgi çeken isimlerindendi. Çünkü hakkında henüz hiçbir şey bilinmiyor. Onunla ilgili en çok duyduğumuz cümle "Kim bu? Kim bu?" oldu. Çok yakında bu sayfalarda, hikayesini okuyacaksınız.

Küratör Herve MIkaeloff
İstanbul'un dönüşümü sergiye yol gösterdi
"Espace Culturel Louis Vuitton, altı yıldan uzun bir süredir dünyanın farklı noktalarından güncel sanata dair üretimlere yer veriyor. İstanbul'da son birkaç yıl içinde birçok kuruluş ve galerinin devreye girmesi, İstanbul Bienali'nin gücü ve önemiyle beraber, şehir dünya güncel sanat alanında vazgeçilmez bir yere konuşlanmış durumda. Doğu ile Batı arasında bir kavşak olmayı sürdüren ve yeniden kozmopolit yapısına kavuşan Türkiye'nin kültür başkenti, 21. yüzyılda toplum üzerine tüm önemli soruların sorulmasını sağlayan kusursuz bir şehirdevlet örneği. İstanbul'un sosyal ve kentsel dönüşümü, sergide yer alan sanatçıların seçiminde düşüncemize eşlik ederek bize yol gösteriyor. Bizler de sanatçılarla yolculuk etmeyi ve artık biraz da bizim olan dünyalarında dolaşmayı arzuladık."


Çağdaş sanatın 'ilk 11'i Paris sahasında - Elçin Yahşi / SABAH - 14.10.2012