4 Aralık 2012 Salı

BAZAN - 32


"BAZAN - 32"
Kart üzerine akrilik ve mürekkepli kalem. 
23X19X14cm

(Bodrum - Bitez ilköğretim okulunda 1980'li yılların başında annem tarafından kullanılan santral telefonu)

BAZAN@Pilevneli Project

İbrahim Bey bir hademeden daha fazlasıydı. Okulun yöneticisi olan annem ile İbrahim Bey arasında, bir santral telefonu vardı, bir telefondan fazlaydı. Cumhuriyet'in ilk yıllarında yapılmış o taş binada, sanırım ellerindeki en büyük teknoloji idi bu. Birisinin hademe diğerinin yönetici olması farketmiyordu, bazen etrafı beraber temizliyorlardı, aynı zamanda ilk üç sınıfın dersine de, civarda başka eğitmen olmadığı için annem giriyordu. Uzmanlık alanı olan pedagoji üzerine çalışamadığı bu yerde, hayatını okula, okuldan kalan zamanını da, örgün eğitim olanaklarından yararlanamayan gençler için verilen yaygın eğitim programlarına adıyordu. Güneydoğu'da bir yerden bahsetmiyorum, 80'lerin başında, Türkiye'nin güzide Bodrum'undan bahsediyorum. Bütün hikaye, Bodrum - Bitez'in, 90'lı yılların sonunda yıkılıp yerine betonarme olarak inşaa edilecek, eski taş okulunda geçiyordu.

Duvar kalınlığı bir buçuk metreyi bulan bu binanın ısıtması bir yana, kış geldiğinde süzgeçten boşalırcasına her noktası akıyordu. Henüz ana okuluna bile başlamayan ben, bir tür oyun kurmuştum annemin ve diğer çocukların başına düşen yağmur damlalarıyla. Çok eğleniyordum bunla. Bazan canına tak ediyordu annemin, ve bazan günde birkaç kez o telefona sarılıyor, "akıyor İbrahim Bey, yine akıyor, çocuklar ıslanıyor, yetiş..." diyordu. Sanki aralarındaki gizli bir şifreydi bu. Yağmur başlıyor, çocuklar ıslanıyor, annem telefona sarılıyor, ve binanın diğer ucundan kısacık boyuyla İbrahim Bey, elinde kovalarla yetişiyordu.. Böyle böyle çocuklar, eğitiliyordu.

Nasıl olmuşsa seneler sonra, evin deposunda, Bitez'den geriye kalan evraklar, plan defterleri, objeler, kitaplar, anlamsız hediyeler, yığınlar dolusu kutuların arasında, hepsini atmaya ramak kala, bekliyordu o telefon. Nasıl olmuşsa, galiba annem, o günlerin hatırına bir hatıra almıştı şahsına, yıkım esnasında. Devlet'in okula lütfettiği o nadide teknoloji, eklenivermişti aile hatıratımıza. Tuşları olmayan santral telefonunun üzerindeki kartta, yalnızca "İbrahim Bey" yazıyordu.

Çok güldük buna.

Ama ben yine de, bazan kulağımı o telefona dayadım, ve bazan 80'lerin başındaki annemin çaresiz sesi geldi kulağıma; "akıyor İbrahim Bey, yine akıyor, çocuklar ıslanıyor..."


80'ler, annem Bodrum'lu genç bir kadına okuma-yazma belgesi verirken, yanında ben. İbrahim Bey'e ait bir fotoğraf ise, bulamadım.  

BAZAN - 69



"BAZAN - 69"
80X30 cm

Masumiyet Müzesi, "BAZAN" başlıklı 69.bölüme ithafen, müzenin cephe renginde (Hint kırmızısı) boyanmış ahşap levha üzerine pirinç harfler.

BAZAN@Pilevneli Project

Masumiyet Müzesi, 69. bölüm, BAZAN;

"bazan hiçbir şey yapmaz, sessizce otururduk. bazan tarık bey, televizyondaki programdan hepimiz gibi sıkılır ve göz ucuyla gazetesini okurdu. bazan yokuştan aşağı bir araba, kornasını çalarak gürültüyle iner, o zaman hepimiz susar, arabanın geçişine kulak kabartırdık. bazan yağmur yağar, camlardaki tıpırtıyı dinlerdik. bazan "hava ne sıcak," derdik. bazan nesibe hala küllükte bir sigarası olduğunu unutur, mutfakta bir tane daha yakardı. bazan füsun'un eline hiç kimseye fark ettirmeden on beş-yirmi saniye bakar, `ona daha da hayran olurdum`. bazan televizyondaki bir reklamda sofrada o sırada yediğimiz bir şeyi tanıtan bir kadın belirirdi. bazan uzaklardan bir patlama sesi gelirdi. bazan nesibe hala, bazan da füsun sofradan kalkar, sobaya bir-iki parça kömür atardı. bazan gelecek gelişimde füsuna toka değil, bilezik getireyim diye düşünürdüm. bazan hep birlikte seyrettiğimiz filmin konusunu daha onu seyrederken bile unutur, hem televizyona bakar hem de nişantaşı'nda `ilkokula gittiğim günleri hatırlardım`. bazan "hadi size bir ıhlamur kaynatayım!" derdi nesibe hala. bazan füsun öyle güzel esnerdi ki, bütün dünyayı unuttuğunu ve kendi ruhunun derinliklerinden daha huzurlu bir hayatı, tıpkı sıcak yaz günü soğuk bir kuyudan kovayla su çeker gibi çektiğini düşünürdüm. bazan artık daha oturmayayım, kalkayım, derdim kendime. bazan karşıda alt katta geç saatlere kadar çalışan berberin son müşterisini yolladıktan sonra kepengi hızla indirişi, gecenin sessizliğinde bütün mahallede yankılanırdı. bazan sular kesilir, iki gün gelmezdi. bazan kömür sobasının içinde, alevlerden başka bir hareket olduğunu işitirdik. bazan sırf nesibe hala "zeytinyağlı fasulyemi sevdiniz, bitmeden yarın akşam gene gelin!" dediği için ertesi gün de onlara giderdim. bazan amerika-rusya kavgası, soğuk savaş, boğazdan geceleri geçen sovyet harp gemileri, marmara'daki amerikan denizaltıları gibi konulardan konuşurduk. bazan "çok sıcak oldu bu akşam!" derdi nesibe hala. bazan füsunun hayallere daldığını yüzünden anlar, `onun hayal ettiği ülkeye gitmek ister, ama kendimi, hayatımı, ağırlığımı masada oturuşumu çok umutsuz bulurdum`. bazan sofradaki eşyalar gözüme dağlar, vadiler, tepeler, platolar ve çukurlar gibi gözükürdü. bazan televizyondaki gülünç bir şeye bir an hep birlikte gülerdik bazan hepimizin aynı anda televizyondaki şeye yoğunlaşmamız, bana, bizim için küçültücü bir şeymiş gibi gözükürdü. bazan komşu çocuğu ali'nin füsunun kucağına tırmanması, ona sokulması sinirimi bozardı. bazan tarık bey ile erkek erkeğe ve alçak sesle, ekonomik durumun püf noktalarını bir kumpas, hile ve kurnazlık havasıyla konuşurduk. bazan füsun üst kata çıkar ve bir süre aşağı inmez, bu da beni mutsuz ederdi. bazan telefon çalar, yanlış numara çıkardı. bazan "gelecek salı ya size kabak tatlısı yapacağım" derdi nesibe hala. bazan futbol şarkıları söyleyen üçlü-dörtlü bir genç kalabalığı bağırıp çağrışarak yokuştan aşağı iner, tophane tarafına giderdi. bazan füsun'un sobaya kömür atmasına yardım ederdim. bazan mutfağın zemininde bir hamamböceğinin telaşla koşturduğunu görürdüm. bazan füsun'un masanın altında ayağını terliğinden çıkardığım hissederdim. bazan bekçi, düdüğünü lam bizim kapının önünde çalardı. bazan füsun, bazan ben yerimizden kalkar, saatli maarif takvimi'ndeki unutulmuş yaprakları tek tek yırtardık. bazan kimse bakmazken, sofradaki irmik helvasından bir kaşık daha alırdım. bazan televizyondaki görüntü netliğini kaybeder, tarık bey "kızım şuna bir bak," der, füsun televizyonun arkasındaki bir düğmeyi kurcalar, ben de arkadan seyrederdim. bazan "bir sigara daha içeyim, gideyim," derdim. bazan zaman'ı bütünüyle unutur, "şimdi"nin içine yumuşacık bir yatağa yatar gibi yayılırdım. bazan halının içindeki mikropları, böcekleri, parazitleri fark ettiğimi sanırdım. bazan televizyondaki iki program arasında füsun buzdolabından soğuk su çıkarır, tarık bey yukarıya tuvalete giderdi. bazan tencerede sade yağlı kabak, domates, patlıcan, biber dolması yapılır, iki akşam yenilirdi. bazan yemekten sonra füsun masadan kalkar, limon'un kafesine gider, onunla arkadaşça konuşur ve ben, benimle konuştuğunu sanırdım. bazan yaz akşamları, cumbanın penceresinden giren bir pervane, lambanın çevresinde hızlanarak deli gibi dönmeye başlardı. bazan nesibe hala yeni öğrendiği eski bir mahalle dedikodusu açar, mesela elektrikçi efe'nin babasının ünlü bir haydut olduğunu anlatırdı. bazan orada olduğumu unutur, sanki baş başaymışız gibi kendimden geçer, füsun'a bütün aşkımı göstererek, uzun uzun, aşkla bakardım. bazan sokaktan bir araba o kadar sessiz geçerdi ki, ancak camların titremesinden fark ederdik. bazan füruzağa camii'nden ezan sesi gelirdi. bazan füsun durup dururken sofradan kalkar, cumbanın yokuşa doğru bakan penceresinden, sanki derin bir özlemle birini bekliyormuş gibi uzun uzun bakar, bu benim kalbimi kırardı. bazan televizyon seyrederken bambaşka şeyler düşünür, mesela gemi lokantasında karşılaşmış yolcular olduğumuzu hayal ederdim. bazan yaz akşamları nesibe hala yukarı odalara "temiz iş" marka pompayla sıktığı sinek ilacını aşağıda, yemek odasında da "şöyle bir gezdirir", sinekler ölürdü. bazan nesibe hala, eski iran kraliçesi süreyya'dan söz eder, şah'tan çocuk doğuramadığı için boşanan bu kadının acıları ve avrupa sosyetesindeki hayatını bize anlatırdı. bazan "gene çıkardılar bu rezil herifi yahu!" derdi tarık bey televizyona bakarak. bazan `füsun üst üste iki gün aynı kıyafeti giyer, ama bana gene de değişik görünürdü`. bazan "dondurma isteyen var mı?" derdi nesibe hala. bazan karşı apartmandan birinin pencereye çıkıp sigara içtiğini görürdüm. bazan hamsi tava yerdik. bazan keskinlerin âlemde bir adalet olduğuna, suçluların bu veya öteki dünyada mutlaka cezalandırılacaklarına içtenlikle inandıklarını görürdüm. bazan çok uzun bir süre susardık. bazan yalnız biz değil, sanki bütün şehir sessizliğe bürünürdü. bazan "baba lütfen ortadan atıştırma!" derdi füsun ve o zaman benim yüzümden sofrada bile rahat edemediklerini hissederdim. bazan da tam tersini düşünür, herkesin çok rahat olduğunu fark ederdim. bazan sigarasını yaktıktan sonra gözü ekrana takılan nesibe hala, elindeki kibriti söndürmeyi eli yanana kadar unuturdu. bazan fırında makarna yerdik. bazan yeşilköy'e, havaalanına doğru alçalan bir uçak gecenin karanlığında üzerimizden gürültüyle geçerdi. bazan füsun uzun boynunu, göğüslerinin üst kısmını açıkta bırakan bir gömlek giyer ve ben televizyonu seyrederken gözümün güzel gerdanının beyazlığına takılmamasına dikkat ederdim. bazan 'resim nasıl gidiyor?" derdim füsun'a. bazan "kar yağacak" derdi televizyon, ama yağmazdı. bazan büyük bir petrol tankerinin düdüğünün telaşlı sesi acı acı duyulurdu. bazan uzaklardan silah sesleri gelirdi. bazan yan komşunun sokak kapısı öyle sert bir şekilde vurulurdu ki, arkamda duran büfedeki fincanlar titrerdi. bazan telefon çalar ve limon onu dişi bir kanarya sanıp coşkuyla ötmeye başlar, hepimiz gülerdik. bazan misafir bir karı-koca gelir, ben biraz mahcup olurdum. bazan tarık bey televizyondaki üsküdar musiki cemiyeti kadınlar korosunun söylediği eski şarkıya oturduğu yerden katılırdı. bazan dar sokakta iki araba burun buruna gelir, iki şoför inatla birbirine yol vermez, ağız dalaşına girişir, küfürleşir, arabalarından çıkıp dövüşmeye başlarlardı. bazan evde, sokakta, bütün mahallede sihirli bir sessizlik olurdu. bazan akşamları onlara börek ve lakerdadan başka çiroz da götürürdüm. bazan "hava bugün ne soğuk değil mi," derdik. bazan tarık bey yemeğin sonunda gülümseyerek cebinden çıkardığı ferah marka nane şekerinden hepimize birer tane ikram ederdi. bazan kapının önünde iki kedi önce kabadayıca miyavlaşır, sonra çığlık çığlığa kavgaya tutuşurdu. bazan füsun o gün getirdiğim küpeyi ya da broşu hemen takar, yemekte çok yakıştığını sessizce ona söylerdim. bazan televizyondaki aşk filmindeki kavuşma ve öpüşme sahnesi bizi öyle etkilerdi ki, sanki nerede olduğumuzu unuturduk. bazan "yemeğe az tuz koydum, isteyen istediği kadar koysun," derdi nesibe hala. bazan uzaklarda şimşekler çakar, gök gürülderdi. bazan eski bir boğaz vapurunun tiz düdüğü, kederiyle kalbimize işlerdi. bazan pelür'den tanıdığımız ve biraz dalga geçtiğimiz bir oyuncu, televizyonda bir filmde, bir dizide ya da bir reklamda belirir, o zaman füsun ile göz göze gelmek isterdim, `ama o gözlerini kaçırırdı`. bazan elektrikler kesilir, karanlıkla sigaralarımızın kızıl uçlarını görürdük. bazan kapının önünden birisi tek başına ıslıkla eski bir şarkıyı çalarak geçerdi. bazan "ay bu akşam çok sigara içtim," derdi nesibe hala. bazan gözüm füsun un boynuna takılır, bütün gece oraya daha fazla bakmamak için kendimi çok da fazla zorlamadan tutardım. bazan bir an derin bir sessizlik olur, "bir yerde birisi öldu." derdi nesibe hala. bazan tarık bey'in yeni çakmaklarından bin ateş almaz, ona yeni bir çakmak hediye etmenin vaktidir diye düşünürdüm. bazan nesibe hala buzdolabından bir şey getirir, geçen vakitte filmde ne olduğunu bize sorardı. bazan sokakta tam karşımızdaki dairede gene bir karı-koca kavgası çıkar, koca karısını dövdüğü için içimize işleyen çığlıklar duyulurdu. bazan kış geceleri bozacı çıngırağını çalar, "boozaaa," diye bağırarak kapının önünden geçerdi. bazan "bugün çok neşelisiniz!" derdi bana nesibe hala. bazan uzanıp füsun'a dokunmamak için kendimi zor tutardım. bazan, özellikle yaz akşamlan bir rüzgâr çıkar, kapılar çarpardı. bazan zaim'i, sibel'i, eski arkadaşlarımı düşünürdüm. bazan sofradaki yemeğimize sinekler konmaya başlar, nesibe hala sinirlenirdi. bazan nesibe hala, tarık bey için buzdolabından maden suyu çıkarır, bana "siz de ister misiniz?" diye sorardı. bazan daha saat on bir bile olmadan, bekçi, düdüğünü öttürerek kapının önünden geçerdi. bazan ona "seni seviyorum!" demek için `dayanılmaz bir istek duyar`, ama yalnızca çakmağımla sigarasını yakabilirdim. bazan bir önceki gelişimde getirdiğim leylakların hâlâ vazoda durduğunu fark ederdim. bazan bir sessizlik daha olur ve komşu evlerden birinin penceresi açılır ve birisi aşağıya bir çöp atardı. bazan "bu son köfteyi kim yiyecek bakalım?" derdi nesibe hala. bazan televizyondaki paşaları seyrederken, askerlik günlerimi hatırlardım. `bazan yalnız kendimin değil, hepimizin çok önemsiz olduğunu`, `derinden hissederdim`. bazan "bilin bakalım tatlı ne var bu akşam?" derdi nesibe hala. bazan tarık bey bir öksürük nöbetine yakalanır, füsun yerinden kalkıp babasına bir bardak su verirdi. bazan füsun ona yıllar önce getirdiğim bir iğneyi takardı. bazan televizyonun gösterdiği şeyden bambaşka bir şey anlattığını sanmaya başlardım. bazan füsun televizyondaki bir tiyatrocu, bir edebiyatçı ya da profesör hakkında bana bir soru sorardı. bazan sofradaki kirli tabakları mutfağa ben de taşırdım. bazan hepimizin ağzı yemekle dolu olduğu için sofrada bir sessizlik olurdu. bazan önce birimiz esner, onu görür ve diğerleri de esnemeye başlar ve bunu fark edince bu konuyu konuşur, gülüşürdük. bazan füsun televizyondaki filme kendini öyle verir, öyle kaptırırdı ki, o filmdeki kahraman olmak isterdim. bazan ızgara etin kokusu gecenin sonuna kadar evde kalırdı. bazan sırf füsun'un yanında oturduğum için `çok mutlu olduğumu düşünürdüm`. bazan "bir gece akşam boğaz'a yemeğe gidelim artık," diye konuyu açardım. `bazan hayatın başka bir yerde değil, tamı tamına orada, o masada olduğu duygusu`na kapılırdım. bazan sırf televizyonda o konu biraz açıldığı için hiç bilmediğimiz konularda, arjantin'deki kayıp kral mezarları, mars'taki yer çekimi, insanın nefes almadan suyun dibinde ne kadar kalabileceği, motosikletin neden istanbul'da tehlikeli olduğu, ürgüp'teki peri-bacalarının oluşumu konusunda tartışmalara girişirdik. bazan sert bir rüzgâr eser, pencerelerde uğuldar, soba borusunda da tuhaf bir ses çıkarırdı. bazan tarık bey elli metre ötedeki boğazkesen caddesi'nden, beş yüz yıl önce fatih'in kadırgalarını geçirerek haliç'e indirdiğini hatırlatarak, "adam bunu yaptığında on dokuz yaşındaymış!" derdi. bazan füsun yemeğin sonunda sofradan kalkar, limonun kafesine gider, az sonra ben de onun yanına giderdim. bazan "iyi ki bu akşam da gelmişim!" derdim kendi kendime. bazan tarık bey unuttuğu gözlüğünü, gazetesini ya da bir piyango biletini getirsin diye füsun'u yukarıya odasına yollar, o zaman nesibe hala masadan "elektriği söndürmeyi unutma!" diye yukarıya ona seslenirdi. bazan nesibe hala, paris'teki uzak akrabanın düğününe yetişebileceğimizi söylerdi. bazan tarık bey, şiddetle "susun!" der ve evin içindeki bir tıkırtıyı işitebilmemiz için gözleriyle tavanı işaret eder, o zaman hepimiz üst kattaki bir farenin mi, hırsızın mı çıkardığını ilk anda anlayamadığımız tıkırtılar dinlerdik. bazan "televizyonun sesi iyi mi canım?" derdi nesibe hala kocasına, çünkü yaşı ilerledikçe tarık bey daha az işitir olmuştu. bazan aramızda çok uzun süren sessizlikler olurdu. bazan kar yağar, pencerelerin kenarlarında, kaldırımlarda tutardı. bazan havai fişekler atılır, hepimiz sofradan kalkar, görebildiğimiz kadar gökyüzündeki renkleri seyreder, daha sonra açık pencerelerden içeri giren barut kokusunu koklardık. bazan "bardağınızı doldurayım mı kemal bey?" derdi nesibe hala. bazan "resmine bakalım mı füsun?" derdim ben ve bazan bakardık ve o zaman füsunla yaptığı resme bakarken, `her zaman mutlu olduğumu anlardım`...

3 Aralık 2012 Pazartesi

"BAZAN"


Gezin Kurtaran's ceramic studio@Gümüşlük

Hem Gerçekçi Hem Gerçeküstü - Müge Büyüktalaş / RADİKAL

“Genç bir kahraman, kasım gelince mavi giyen, çok fazla kendi mahallesinden çıkmayan, İstanbul’u tarihi mahallelerinde yaşayan, ara sıra kayıkla Haliç’in karşı kıyısına gidip gelen romantik bir karakter”; bir roman veya film karakteri değil, bir sanatçının kendisini dile getirme şekli bu.

Pilevneli Project’teki ‘Bazan’ isimli sergisinde Tayfun Serttaş kendine dönüşünün müjdesini veriyor. ‘Bazan’ bir otoportre, ‘Bazan’ siyah beyaz bir fotoğraf, ‘Bazan’ parlak bir neon, ‘Bazan’ bir kanaviçe. Bir oda dolusu farklı tipografilerde yazılmış ‘Bazan’la yüz yüze kalınca insan, ister istermez varoluşsal olasılıklar ve onların biçimsel tezahür halleri üzerine düşünmeye başlıyor.

Bazan, “bazı-an”dan gelen ve “bazen”in eski İstanbul Türkçesi’ndeki hali. Günlük konuşma dilinden neredeyse silinmiş bir kelime.

Sergide disiplinlerarası bir tavır hâkim. İşlerin yerleştirilme şekli ustalıklı bir naratif tavırda izleyici yönlendiriyor. Kadıköylü deniz kızı Eftelya’dan girip Haliç’te bir kayık yolcuğuna doğru giden bir hikâye bu. Konformist olmadan özgürleşmeye çalışan bir nevi teslimiyetten kaçış hikâyesi. Kaçtığı yer de yine kendisi. İşler yer yer realist bir tavırla kabulleniş hallerini, yer yer gerçek üstü bir tavır takınarak bilinçaltı hikâyelerini çağrıştırıyor.

‘Eftelya’s Atlantis’ başlıklı video gerçeküstü bir yerden ironik göndermeler barındıyor. Sanatçıların maruz kaldığı kreatif beklentilere, sanatçının hep benzer türde üretim yapmasının gerekli olduğuna inanan çoğunluğa karşı bir tür cevap aslında.

Galerinin girişindeki video yerleştirmesinin yanında simsiyah boyanmış odanın ortasında bembeyaz bir akdenizfoku heykeli duruyor. Onun hemen çaprazında ise Hayrünnisa Gül’ün bir portresi... Fok heykeli sanatçının Yalıkavak’ta domuz kurşunuyla vurulmuş soyları tükenmekte olan bir akdenizfoku görmesiyle yaşadığı sarsıntının sonucu ortaya çıkmış.

Serttaş bu iki eseri nasıl ilişkilendirdiğini şöyle ifade ediyor: “İkisi de bu coğrafyanın çok ilginç figürleri. Hem laikliği, hem modernizmi kendine bu kadar dikte bellemiş bir memlekette İslam orijiniyle çıkmış bir ‘first lady’. Cumhuriyet tarihinin bildiğim kadarıyla en genç ‘first lady’si ve kendi devletinin yaptırımlarına karşı ilk kez AİHM’ye giden tek ‘first lady’. Durumun toplamından çıkan bir sonuç var ve aynı fokta olduğu gibi onu görmek ve yüzleşmek gerekli.”





Hem Gerçekçi Hem Gerçeküstü - Müge Büyüktalaş / RADİKAL 02/12/2012

1 Aralık 2012 Cumartesi

Viva la Muerte!


Bugün "Viva la Vita!" demeyeceğiz, 
Bugün "Viva la Muerte!" diyeceğiz. 
Viva, la Muerte!

29 Kasım 2012 Perşembe

BAZAN@ekavart.tv

dikiz aynası, fosforlu cevriye ve residential life


Bugün elimizde İstanbul diye bir enkaz varsa, bir defa hakkını verelim, bu şehrin 2.000 yıllık başkentliğini bir gecede elinden alan, Cumhuriyet'in ilk 40-50 yılı boyunca bu şehre çivi çakmayan, İstanbul'u Antep kadar bile onurlandırmayı reva görmeyen, kanalizasyonu Haliç'ten fışkıran, hava gazı diye bir şey icat edip ahalisi dondurulan, sokaklarından çamur akan, taşı toprağı Bizans ve Osmanlı kokan, orospusu bol, gayrimüslimi bol, esrarkeşi bol, İslamı bol, serserisi bol, katiyen "Ulus Devlet"e başkentlik yapamayacak bu ne idüğü belirsiz banker çöküntüsü şehirde, bu buram buram köhnelik kokan eski başkentte, şöyle ağzının tadıyla Kurtuluş Savaşı bile veremeyelerin, HASETLİKLERİ VARDI. İstanbul'a her baktıklarında cinnet geçiriyorlardı bir defa, hakkını verelim.

İşte o karanlık yıllarda, ele güne karşı rezil olmayalım diye heralde, morara morara, yapılmış birkaç modern yapıdan birisidir AKM, diğeridir IMÇ, Askeri Müze, Radyo Binası vesaire, vesaire birkaç beton çelik yığını daha.. Cumhuriyet tarihinin bu köhne şehre lütfettiği "güzelliklerdir" onlar. Güzellerdir zira, insan doyamaz bakmaya. Mesela şahsen ben, önünden her geçisimde, dalar dalaaaRRRRR giderim duvarları egzoz dumanından ebruli Askeri Müzenin güzelliğine, modernliğine.

NEtEkim, 1970'lerin akabinde gerisi tümden Laz müteahhitlerin infasına terkedilen koca Konstantiniyye, koca karı misali, yönetilirken Kütahya yasaları ile, kimsenin tahmin etmeyeceği kadar yüksek bir sesle, al sana "Sanayi Devrimi!" yapcem diye, dağda bayırda ne kadar adam varsa toplanınca bu şehre, şehrin o en köhne sokakları malum tecrübesiyle, iş yapar hale gelince, birisi sanayi devrimi mi dedi? Al sana arabesk, al sana pavyon, al sana dönme diye, şamar oğlanına çevirmişken modern ülkenin bütün tarihini, çökünce ütopya dibe, allah kimsenin başına, İstanbul gibi lahmacun kokulu bir bela vermesin. Kalpten gider insan.

Dönelim bugüne.

Hadi ilk kez İstanbul'u seven, sevdiğine inandıran, ilk kez İstanbul'a adam akıllı yatırım yapmak isteyen bir iktidarımız var. Fakat o da İstanbul'u, bizim sevdiğimiz gibi sevmiyor. Bizim gibi okumuyor. Okurken gözü dalıyor, heceliyor. Ona bir kol vermek yerine, hala üzerinden ne çıkar sağlayacağının hesabına düşüyor.

Zaten yıkılmak üzere olan bir takım mahalleler, yıkılıyor da yıkılıyor, çirkinliği konusunda hiçbir meydanının boy ölçüşemeyeceği bir takım meydanlar, deliniyor da deliniyor, bir takım araziler sahipleniliyor da sahipleniliyor, bir takım asfaltlar döşeniyor da döşeniyor...

Sanki bu şehir M.Ö 4.000'de, ilk kez kuruluyor.

Her tarafı çelik raylarla örülmüş bu ulu, büyük, güçlü, mübarek falan filan, afedersin ziktiğimin ülkesinin, tarihindeki en büyük gerçeklik, tüm bir ülkenin tarihine ayna tutan, o kırılgan ama SERT AYNA ETKİSİ, ışık ortadan kaldırılıyor.

Adeta bir savaş enkazını ortadan kaldırır hızıyla, şehrin tüm hafızası un ufak ediliyor, kazınıyor. Halbuki basit bir korunmacı yaklaşımla bile, savaş enkazlarını da korumaya değer idi, değil mi? Korunmalıydılar ve belki de korunmaya en muhtaç olanlardı onlar. Bazan, sırf bakıp bakıp ağlayalım diye. Yerlerinde kalmalıydılar.

Bir karanlık tarihin dikiz aynasıydı Beyoğlu,
Ondan bakmak, hep geriye bakmaktı.

Şimdi hangi sokaklar ayna tutacak bu şehrin fosforu kaçmış travmasına? Bilinmiyor.

Keşke geleceği kuracak daha boş araziler bulsaydıynız diyeceğim,

Dikiz aynamızı kırmasaydık diyeceğim,

Ama galiba ayna tuzla buz.