17 Ocak 2013 Perşembe

LOUIS VUITTON @FESTIVAL COLBERT

for opening pics: LINK


Kuruldugu günden bu yana ismi seyahat sanatıyla özdeşleşen Louis Vuitton, Colbert Festivali kapsamında Fransız Yaşam Sanatı’nın sembol markalarından Baccarat ve Ercuis’yi dün akşam Nişantaşı magazasında ağırladı.
Marka’nın köklü el sanatı geçmişini yansıtan Sultan Abdülhamit’in Paris’ten özel olarak getirilen sandığı ve gectigimiz yıl Espace Culturel Louis Vuitton’da gerçekleştirilen”Journeys: Günümüzün Türkiye’sinde Gezintiler” isimli sergide yer alan Tayfun Serttaş’ın fotoğraf seçkisi görülmeye değer.
16-24 Ocak tarihleri arasında Fransız lüks geleneğini ve el sanatını günümüze taşıyan, Baccarat,Ercuis ve Christian Liaigre gibi sembol markaların üürnleriyle gerçekleştirilen enstalasyonlar Nişantaşı ve IstinyePark Louis Vuitton’un vitrinlerinde ve mağazaların çeşitli noktalarında yer alacak.

6.kez

"Adını" anmayacağım.

Çünkü ben 6 senedir, seni "adınla" ANAN'lardan çok sıkıldım.

Seni bağıranlardan, seni çağıranlardan, seni ayıranlardan, seni ayrıştıranlardan, seni anlatanlardan, seni anlayanlardan çok sıkıldım inan, bunaldım. Sen de olsan, senin de için daralırdı.

Bu kadar zor olmasa gerek.

O yüzden altıncı kez, zorunlu bir taziyenin, ikiyüzlü vicdani vazifesini yerine getirir gibi, arkandan timsah gözyaşları dökerek - olmayan - haklarını helal edenlere inat, adını anmayarak, susacağım.

Ve senden, kimseye bahsetmeyeceğim.

Sanırım 6.kez, sana yapabileceğim bundan daha büyük bir vedam yok.

Giden azizdi, 

Kalanlar düşünsün.

15 Ocak 2013 Salı

COMITÉ COLBERT@istanbul

Comite Colbert'in bu sene İstanbul'da düzenlediği Festival Colbert, "Fransız Lüksünün Modern Yüzü” temasıyla 16 - 22 Ocak tarihleri arasında Comité Colbert üyesi tüm mağazalarda izlenebilir. 

Program detayları için: LINK



8 Ocak 2013 Salı

News: Varvara Basmadjian@butterfly collection

For website: LINK

"... In a strange coincidence, a guest at the opening of the exhibition in October, Gülnur Düzyol recognized herself in one of the photographs comprising this piece. First recalling the shoes and the dress she was wearing on this day as a young girl in Turkey, she looked more closely at the image and realized it was in fact her captured on her birthday over 50 years ago. 

Like with a butterfly effect, a month later, Varvara Basmadjian came to visit the exhibition and strangely recognised herself as a young girl in one of the photographs as well. These serendipitous discoveries could not be more pertinent for an exhibition which transports us not only through physical travel but also through time and history..."

5 Ocak 2013 Cumartesi

Sevim Burak

"Oradan konuşamazdım size, kalın boğuk bir sesle, artık benim böyle boğuk kalın korkunç bir sesim var diyemezdim. Siz de anlayamayacaktınız, anlayamadığımız gibi. Ben de sizin yerinizde olsam anlayamazdım. Niye mi böyle... Çünkü ben artık öyle insansı bir sesle kelimeler bularak düzgün mü düzgün harflerle incecik kıvrımlar ve bükülmelerle mantıklı cümleler kuramıyorum, kurmak istemiyorum." 

.........

"
Benimse neden ağlamadığım bir sırdır
Bu ne fevkalede felsefe
Hayatıma üzülmediğim için kim suçlu

"

Sevim Burak

4 Ocak 2013 Cuma

ZÜREFA Sokak


Şimdilerde paha biçilmez konumu ile kenset rantiyenin iştahını kabartan Zürefa Sokak, yani ahlak safsatası altında aslında toprağına göz dikilen Zürefa Sokak, Galata'nın en eski sakini Zürefa Sokak, Beyoğlu Belediyesi'nin 200 senedir değiştirmeye dahi tenezzül etmediği siyah kaldırım taşlarıyla (ki ben bunu büyük bir şans olarak değerlendiriyorum) ve sokağın girişini adeta saran sarmaşıklarıyla, mahremiyetin kamusal alandaki en müstesna geçidi olarak, İstanbul'un tarihsel silüetinin yaşayan önemli 1 parçasıdır. 

Hemen bitişiğinde bir hamam, onun karşı çaprazında bir çay ocağı, girişinde emanetçi ve köşenin başında kondom satan bir seyyar satıcı vardır. Bu sokaktaki bütün olanaklar neden sonuç ilişkileri üzerine, adeta 200 sene öncesini yaşarcasına yeniden ama yeniden inşaa edilir. Yaşayan bir höyüktür Zürefa Sokak. 

Bir kent için, ne denli büyük bir şans! 

İlim ve irfan sahibi sistemler, genelevleri rantiyeye kurban etmez. Genelevlerin kapılarına kilit vurarak bir yere varılamayacağını bilir. Onun yerine seks çalışanlarının koşullarını düzenler, yaşam standartlarını yükseltir, onlara güvence verir. 20.yüzyıl başında (o zamanlar bir liman kenti olarak işlev gören) İstanbul, Doğu Avrupa'nın en popüler fuhuş merkeziydi ve bunda utanılacak bir şey yoktu. Dürüstçe çıkıp söylenemiyor "araziye göz diktik" denilemiyor, yeni adı "utanç yuvası!" oluyor. Neyin utancı? 

"ZÜREFA"ya gelirsek; 

Cumhuriyet erbabının sokağa sonradan verdiği gibi Zürafa değil, ZÜREFA'dır doğrusu. İstanbulluların ilk defa Mısır valisi Mehmet Ali Paşa'nın deniz yoluyla dönemin sultanına hediye etmek üzere Afrika'dan getirdiği zürafa ile, sokak olarak "zürefa" arasında derin bir uçurum var. İstanbul'a geldiğinde büyük ilgi gören ve Çinili Köşk'ün bahçesinde sultanın huzuruna çıkan o hayvanı, zürefa sokağın "zürafası" ile karıştıranlar, yani sokağa bir hayvan ismi veren şuursuzlar, tarihi tersten okudukları için zaten bu haldeler. 

Halbuki, "zürefanın düşkünü beyaz giyer kış günü" diye, çok anlamlı bir deyim de vardır. ZÜREFA; yani Osmanlıca lezbiyen anlamında kullanılan sözcük, partner arayan bazı lezbiyenlerin, o dönem beyaz gömlek ve fular takarak bekar olduklarını belli etmeye çalışmalarından dolayı doğar. Bu bağlamda Zürefa'nın düşkünü, sanılanın aksine bir kadındır, ve bir kadının bir kadını arayışını ifade etmek için kullanılır.    

O dönem diğer kadınlardan farklı giyinen, anlaşıldığı kadarıyla toplum tarafından da pek hoş karşılanmayan, saçlarını kısa kesen ve boyunlarına taktıkları beyaz fularlarıyla kendilerini belli eden "lezbiyen" sıfatı, bu sokağa birçok nedenle verilmiş olabilir. Ayrıca kelimenin bir diğer anlamı, "zarif kimseleri" betimlemek içindir. Zarife, buradan gelir.

Her anlamıyla Zürefa, bu sokağa verilebilecek güzel isimdir. 

Hazır yeri gelmişken eski isminin sokağa derhal taktim edilmesini, bu kabul edilemez hatadan dolayı zarifelerden özür dilenmesini ve insanlık tarihi kadar kadim bir tarihin, sonsuza dek aynı sokakta yaşamasını umuyorum.

...................... 

Bu vesileyle büyük duayen Osep Minasoğlu'nun 1960'ların sonunda Abanoz Sokak'ta çektiği seriden bir bölüm de paylaşmış olayım. 

SEKS İŞÇİLİĞİ İŞÇİLİKTİR!




arkam



Soldan üçüncü, pembe binanın, tam cumbanın bittiği içi mavi boyalı balkonlu katında, iki trans yaşardı. Bana, bir başkasının evini gözetlemeyi ilk onlar öğretti. En ideal gözetleme yöntemlerini, o ev sayesinde keşfettim. İlk onlarla, ışığımı kapatıp, iki parmağımla araladığım jaluzinin arkasından gizlice başka bir hayata girdim, girdim ve çıkamadım.

Bizler uykuya hazırlanırken, onlar sabah kahvaltılarını yapıyor olurlardı, bizler sabah kahvaltılarımızı yapıyor iken, onlar akşam yemeklerini yiyor... İlk bu asimetriyi farkedince, bakar oldum. Bir mum yakar ama peynir ekmek yerlerdi. Nadiren tencere yemeği olurdu. Nadiren masada çiçek olurdu. Balkon kapısını ortalayan masaya karşılıklı otururlardı. Tam karşılıklı. Harika bir açıydı ve ben tüm detayları görebilirdim. Bazı yemekleri neredeyse onlarla yerdim. Bazen konuşurlar, ama bazan hiç konuşmazlardı. Nadiren, yemek esnasında şakalaşırlardı. Bazan, ama en güzel olanı, balkona çıkardı. Bulvarı izler, bir sigara içer ve bazan ikimizde bornozlu olurduk... O eve bir müşterinin girdiğini hiç görmedim, yalnızca yaşamak için kullanılan, anladığım kadarıyla en mahrem yeriydi hayatın, orası. Ben ise oraya, kuş bakışıydım. Birkaç kez arkadaşları geldi, bir kez party verdiler, ve ev kedisi olmadığı anlaşılan küçük bir kedi, bir dönem yaşadı orada. Sonra gitti.


Sonra vakit geldi, tahta masanın üzerinde yanan mum söndü.


Bazan düşünüyorum da, beni bu lokasyona ikna eden en önemli etkendi, arkam. Arkamı gözetlemek. Bir şehre, dikiz aynasından bakmaktı.


Ve kim bilir, belki onlar da zaman zaman beni izliyorlardı. İzledikçe, hayatını daha izlenebilir hale getirmeyi öğrenen ben oldum çünkü.


Ama şimdi laboratuvarını kaybetmiş bir fizikçi gibi hissetmiyorum, yalnızca özlüyorum. En tuhaf olanı da bu belki... Gerçekten özlüyorum. Aramızdaki meselenin basit bir pozisyon müzakeresinden ibaret olmadığını, bu terkediş sonrası daha açık kavrıyorum.


Bilinçli ya da bilinçsiz, o yükü aldıysam madem sırtıma, taşıyacağım yere kadar götürmek gerek.


Zaman buldukça yazacağım, pembe binanın sol bitişiğinde en üst katı paylaşan "bekarların" esrarlı gecelerini, onun hemen yanındaki güzellik salonunu işleten Kanat Anne'yi, köşedeki perukçunun müdavimlerini, Şenol Birahanesi'nin bodrum katındaki flörtözleri ve diğerlerini.