6 Ekim 2013 Pazar
24 Eylül 2013 Salı
O elin orada işi ne? / Zeynep Ekim Elbaşı - AGOS
O elin orada işi ne?
Mehmet Aksoy’un ‘İnsanlık Anıtı’nın Türk-Ermeni dostluğunu simgelediği söyleniyordu.
Bu heykelin gerçek işlevi neydi ve neden bu heykelle bağlantılı bir iş şimdi
Bienal’e dahil edilmişti? Sanatçı Tayfun Serttaş’a sorduk...
Bienal kapsamında
sergilenen eserlerden biri de, Hollandalı sanatçılar Wouter Osterholt ve Elke
Uitentuis’in ortak çalışması ‘İnsanlık Anıtı: Yardım Eden Eller’. İki sanatçı,
Mehmet Aksoy’un yaptığı ve Başbakan’ın ‘ucube’ çıkışı sonrasında yıkılan, Kars’taki
‘anıt’ınkine benzer bir el heykeli yaptılar ve bunu İstanbul’da el arabasıyla
dolaştırdılar. İnsanlardan aldıkları el kalıplarını minik heykellere dönüştürüp,
Kars’ta, yıkılan anıtın yerine yerleştirdiler. Mehmet Aksoy’un ‘İnsanlık Anıtı’nın
Türk-Ermeni dostluğunu simgelediği söyleniyordu. Bu heykelin gerçek işlevi
neydi ve bu iş neden şimdi Bienal’e dahil edilmişti? Sanatçı Tayfun
Serttaş’a sorduk...
ZEYNEP EKİM ELBAŞI
Anıt nedir, onu
heykelden ne ayırır?
Anıtlar, ‘sanat,
kamu, devlet ve sistem’ arasındaki belli müzakerelerin sonucudur ve tarihsel,
sosyolojik ya da siyasal süreçleri kamusallaştırarak sembolize ederler. Bu
nedenle her heykel anıt olamaz. Türkiye’de anıt başlı başına problemli bir
konu, kamusal alanda sanat bir diğer problem. Tüm bu tartışmaların ortasına
gelen Mehmet Aksoy heykeli bence bir kırılma oldu.
Nasıl bir kırılma?
Türkiye’de ilk defa
bir başbakan bir anıtı beğenmedi. Beğenmeme hakkı çok değerli. Sanat egosu,
biri bir eseri beğenmediyse, onu hemen “Zaten sanattan anlamıyor” diye yaftalıyor.
Bu kolay bir kaçış yöntemi.
‘İnsanlık Anıtı’nın
işlevi neydi? Türk-Ermeni dostluğunu mu simgeliyordu gerçekten?
Katiyen... Her çağrışımıyla
bir had bildirmeydi. Ülkenin tek kapalı sınırına böyle bir anıt dikip, adına ‘insanlık’
deyip, anıttan kendince bir kontekst üretip, iki figürün arasındaki boşluktan
bir lazer verip bunu Yerevan’dan görülecek kadar baskın bir şekilde karşı
taraftaki insanlara dikte etmek, belli bir mesaj içerir. Kars’a alıcı gözle bakalım;
Alican sınır kapısı tek taraflı olarak mühürlü, şehir merkezindeki Ermeni
katedrali çöktü çökecek, Ani kentine kısa süre öncesine kadar turistler dahi
sokulmuyordu. Böyle bir noktada karşı tarafa adeta ‘insanlık dersi’
veriyorsunuz... Bunun kabul edilebilir bir yanı olamaz, hakarettir.
Mehmet Aksoy, bir
televizyon programında Talat Paşa yürüyüşünün bir kahramanlık hikâyesi olduğunu
söylemişti...
O sınırın böyle bir
zihniyete teslim edilmesi, tartışmakta olduğumuz İttihat ve Terakki mantığının
günümüzdeki artistik uzantısıdır. O yüzden, bugün o anıtın orada olmaması bir
sanatçı olarak bende huzursuzluk yaratmıyor, kaybetmişlik hissine de yol açmıyor.
Aksine, bir kazanım olarak nitelendiriyorum bunu.
Bienal’deki işi
yapan Hollandalı sanatçılar, ‘İnsanlık Anıtı’nı Türk-Ermeni ihtilafına göndermede
bulunan, çok tartışmalı bir barış anıtı olarak nitelendirmişler...
Ben bir süredir, “Avrupalı
sanatçıların, en az bir sene burada yaşamadan Türkiye ile ilgili iş üretmesi
artık yasaklanmalı” diyorum. Şaka bir yana, gündemin ortasına düşmek
istiyorlar. Bugün her Avrupalı sanatçı Türkiye ile ilgili bir iş üretmek, İstanbul’da
bir sergi koymak ister. Anlamadıkları şey, Türkiye’nin çok katmanlı yapısı. İşin
kontekstinde sorulması gereken soruların hiçbiri sorulmamış. Benzer bir
sorunsal Hollanda’da yaşansa, oranın hukuku ve gündeminde nasıl yer bulurdu?
Hollanda hükümeti bugüne dek Surinam’a ne tür anıtlar dikmiş örneğin? Böyle bir
karşılaştırma yapmak yerine, konuyu Türkiye’nin sözde 3. Dünyalılığı çerçevesinde
tartışmaya çalışmak problemli. Bu da bir dayatma biçimi, o nedenle iş ‘çalışmıyor’.
Sadece
bu değil, Bienal’in toplamında çok sorunlu tercihler var. Küratörün neyi neden
seçtiğini bilmiyoruz. Bu yılki bienal bir vefa bienali, gördüklerimizden öyle
anlıyoruz.
Meselesi ‘kamusal
alan’ olan Bienal’in kamu ile ilişkisini nasıl görüyorsun?
Bu yılki bienal, tüm
zamanların en kötü bienali olmayı kendi istedi. Bütün gerekçeler çok havada
kaldı; kamusal alandan çekilmek, bedava olması, ehlileşme kaygıları vs. İstanbul
Bienali daima çok ucuzdu, öğrencilere ücretsizdi. Zaten, Bienal’e gelmeyecek
insana, üstüne para verseniz yine gelmez. Bu yıl ücretsiz olmasına rağmen yine
kamudan kopuk. Neyin ironisi bu şimdi?
İstanbul Bienali altı yıldır ivme kaybediyordu, bu son kerte oldu.
Kamusal alandan çekilme kararı tek kelimeyle gülünç. Belediye’yle diyalog geliştirmenin
nesi ehlileşmek? İstemiyorsan, sayısız metod mümkün. Yüz senedir ‘happening’
diye bir şey var, kim takar Belediye’yi? Koç’la işbirliği yaparken ehlileşmiş
olmuyorsun da, Belediye’ye bir dilekçe verdiğinde mi iş ehlileşiyor? Bu
izinleri almadan, kamusal alandan çekilmeden de çok iyi projeler ortaya
konabilirdi ama her şey siyah ve beyaz olarak görülmek istendi.
20 Eylül 2013 Cuma
Stüdyoda Fotoğraflama Estetiği / Technotoday
Stüdyoda Fotoğraflama Estetiği
İstanbullu bir kadın stüdyo fotoğrafçısının yarım asırlık fotoğraflama
estetiğine akademik bir analiz.
For LINK
Maryam Şahinyan’ın Galatasaray’daki fotoğraf stüdyosu 1935 yılından 1985
yılına kadar açık kalmış ve bu süre içerisinde fotoğrafçı binlerce fotoğraf çekmiştir.
Foto Galatasaray projesi Maryam Şahinyan’ın İstanbul’da Beyoğlu Galatasaray’daki
stüdyosunda çektiği fotoğraflardan oluşan arşivinin Tayfun Serttaş tarafından sınıflandırılıp
arşivden seçilen fotoğrafların yeniden görselleştirilmesi ile oluşturulmuştur.
Bu makalede projenin ismi ile aynı ismi taşıyan fotoğraf albümünde yer alan bir
fotoğraf irdelenmiştir. Proje ile aynı ismi taşıyan albümün fotoğrafları kendi
içerisinde görsel bir bütünlük taşıyor olup Şahinyan’ın stüdyosunu sürekli müşterilerinin
toplumsal sınıf özelliklerine, etnik ve kültürel kimliklerine Cumhuriyet sonrası
İstanbul’un sosyokültürel yapılanmasına ait göstergelere ulaşmamıza kolaylık sağlar.
Müşterileri portföyünün
sosyolojik antropolojik ve etnografik kodları bu fotoğrafların genelinde deşifre
edilebilir gibi görülmektedir. Fotoğraflardaki anlatımın görsel zenginliği, İstanbul’un
geçirdiği demografik dönüşümleri ve tanıklık ettiği tarihsel bir döneme ait
izleri taşıyor olmasından kaynaklandığını düşündürmektedir.
Stüdyo fotoğrafçılığının ana özelliği kapalı bir mekanda kontrollü ışık
koşulları altında poz verdirilmiş insanların fotoğraflanması eylemine dayanıyor
olmasıdır. Fotoğraflanan kişilerin taşıdıkları kimliklerin göstergelerini fark
etmemizi sağlayan bu fotoğraflama eylemi aynı zamanda fotoğrafçının estetik ve
teknik yaklaşımlarını da anlamamıza yardımcı olur. Günümüzde doğrudan fotoğraftan
“gerçekçilik” olarak anladığımız var olanın olduğu gibi aktarılması, taklit
edilmesi değil onun bir sanatçı yorumuna kavuşturulmasıdır. Şahinyan’ın fotoğrafları
ise stüdyo fotoğrafçılığı geleneğinin tipik örnekleridir.
Stüdyoda çekilmiş fotoğraflara baktığımızda yaşadığımız ilk duyumsama
fotoğraflarda yer alan insanların fotoğraflarının çekilmesi öncesi hazırlandıkları
ve bir ritüeli gerçekleştiriyor olduklarını anlamamızı istemeleridir. Fotoğraflanan
kişiler, stüdyonun kişilere özel anların gerçekleştiği, öznel deneyimlerin yaşandığı
mekanlar olduğunu hissettirecek bir şekilde ölçülü, ağırbaşlı, vakar bir duruş
sergilemektedirler. Bu kişilerin duruş, beden dili, giyim tarzları, saç
modelleri, erkeklerin sakal ve bıyıkları, kadınların makyajları fotoğraf çektirirken
ayakta durur ya da oturur olmalarına, yüzlerindeki mimiklere bakarak etnik,
sosyokültürel ve ekonomik yapılanmaların ve kimliklerin izlerini sürmemiz mümkün
olabilmektedir. Bu yönüyle stüdyo fotoğrafları, bir toplumun bireylerinin
sosyolojik, antropolojik, iletişimsel bilgilerini anlamayı ve incelemeyi amaç
edinen sosyal bilimlerin kaynak olarak kullandığı materyallerdir.
|
Fotoğraflar, Şahinyan’ın
fotoğraflama estetiği hakkında yeterince fikir vermektedir: Stüdyo fotoğrafçılığının
duru, temiz, yalın ve açık anlatımlı örnekleridir. Şahinyan’ın işini sevdiğini
gösteren titizliğini, insanlara saygılı davrandığını, modellerini önemsediğini
onları en iyi şekilde anlatacak fotografik görselleri kusursuz bir biçimde
oluşturmak istediğini anlamaktayız. Modeller direkt olarak kameraya bakarak
stüdyoda fotoğraf çektirmenin gerekliliğini yerine getirmektedir. Stüdyo fotoğrafları
için hem fotoğrafçı hem de fotoğraflananlar hazırlık yapmışlardır. Stüdyoda
fotoğraf çekme ve çekilme eylemi, kendi içsel özelliklerini dışa vurarak özgül
duyumsamalar neden olan bir ritüelin bütün izlerini taşımaktadır. Fotoğrafçının
kontrolü elinde tutan otoriter pozisyonu ile karşı karşıya kalan kişiler;
fotoğraflanma eyleminin ritüel ciddiyetinden dolayı ölçülü, vakur ve ciddi
bir yüz ifadesini benimsemişlerdir. Ancak albümün genelinde fotoğraflananların
hoşnut ve hatta gurur duyan bir beden dili sergilediklerini görmekteyiz.
|
Maryam Şahinyan’ın bir fotoğrafı üzerine...
İnceleme konusu olan fotoğraf bir iç mekanda çekilmiştir. Yer kaplaması,
fotoğrafta yer alan iki kişinin yan tarafındaki yüksek kolçaklı bir sandalye ve
arkasında yer alan perde bunun göstergeleridir. Fotoğrafta ayakta duran iki kişiyi
görürüz. Modellerin arkasında düz bir fon vardır ki, bu stüdyonun çekim odasının
duvarı ya da çoğu fotoğraf stüdyosunda bulunan, yukarıdan aşağıya doğru çekilerek
kullanılan bir fon perdesidir. Fotoğrafta ayakta duran iki kişi vardır: Bakış yönümüze
göre fotoğrafın sol tarafında yer alan bir kadın ve sağ taraftaki bir erkek. İkisi
de genç yaşlardadırlar. Erkeğin oldukça gür saçlarının altında gür bir sakal ve
bıyık yüzünü çerçevelemektedir. Erkek sağ omzunu geriye itmiş sol omuzu önde
olacak şekilde bir yan duruşla poz vermiştir. Kadın, erkeğin sağ tarafında yer
almaktadır. Sol yana dönük bir duruş oluşturmuştur. Saçlarının ön ve yan kısımlarının
bölümü başörtünün dışında bırakıldığı için görülebilmektedir. Yüzü makyajsız
gibidir ve bakışları da kameraya dönüktür.
Erkek, beyaz balıkçı
yakalı bir kazak ve onun da üzerine fermuarlı ve geniş yakalı bir hırka giymiştir.
Koyu renkli pantolonuna taktığı kemerin bir bölümü fark edilmektedir. Kadının
üzerinde koyu renkli kazak giymiştir ve kazağını şalvarın içine sokmuştur. Çiçek
ve yaprak deseni ağırlıklı şalvarını “güllü dallı” diye tanımlayabiliriz.
Adamın ve kadının uçları önde sivrilen ayakkabılarının ön kısımlarını
pantolon ve şalvarlarının altında kısmen görülebilmektedir. Kadın vücudunu
adamın bedenine yaslamış gibidir. Sol elini erkeğin sol elinin üzerine avucu
ile onun avucunu örtecek şekilde koymuştur. Sol el parmakları görülebilmektedir.
Erkeğin sağ kolu ve eli kendisine yaslanan kadının bedeninin arkasında kaldığı
için görülememektedir. Kadrajın bize göre sol tarafı fonun dokusu ile kaplıdır.
Sağ tarafta ise yukarıdan sarkan orta koyuluktaki kıvrılmış bir perde ile
onun önündeki yüksek kolçaklı bir koltuğun büyük bir bölümü yer almaktadır.
Fotoğraf tipik bir stüdyo fotoğrafıdır. Işık kaynağı olarak fotoğraf makinesinin
flaş ışığı ile birlikte stüdyo yardımcı ışıklarından bir ya da ikisinin
modellere göre çapraz olarak yerleştirilmiş olduğu izlenimi uyanmaktadır.
Fotoğrafçı modellerin tam karşılarında değil de hafifçe sağ taraflarından
fotoğraflanmış gibidir (Erkeğin ve kadının gölgelerinin sol arkalarında seçiliyor
olması bunu düşündürmektedir.)
Kadının
parmaklarında alyans ya da başka bir yüzüğü göremiyor olmamız takı ile taçlandırılmış
resmiyet içeren bir bağları olmadığı okumasını yapmamıza neden oluyor gibi görünse
de bu durumun çekim sırasında yüzüklerinin parmaklarında olmayışının bir açıklaması
da olabilir. Modellerin birbirine yönelen yakın duruşları kadının elinin,
erkeğin elinin üzerinde ve içinde olması kameraya biraz ciddi bir ifade ile
bakıyor olmaları Şahinyan’ın stüdyo fotoğrafçısı kimliğinin ve bu bağlamda
geliştirdiği fotoğraflama estetiğinin ipuçlarını vermektedir.
|
15 Eylül 2013 Pazar
10 Eylül 2013 Salı
Osep Minasoğlu kırk
Tüm sevenlerine duyurulur, Osep Minasoğlu'nun vefatinin kırkıncı günü vesilesiyle 15 Eylül 2013 Pazar günü; saat 14:00'da Balıklı (Yedikule) Ermeni Mezarlığındaki kabrini ziyarete takiben, saat 16:00'da SALT Galata Oditoryum'da "Osep Minasoğlu Recalls" (2008) isimli video gösterimi gerçekleşecektir.
2 Eylül 2013 Pazartesi
“Tüm Formlarıyla Fotoğraf” / “Photography in All its Forms”
MEPPI
tarafından düzenlenen etkinlikte, University of Delaware’den Debra Hess Norris
ve Metropolitan Museum of Art’tan Nora Kennedy ile sanatçı/araştırmacı Tayfun
Serttaş konuşmacı olarak yer alacak.
19 Eylül
2013 – Perşembe: 19:00 - 20:00
Debra Hess
Norris and Nora Kennedy will be joined by Tayfun Serttaş in a public discussion
about preservation and display issues in photography on September 19.
19 September 2013 – Thursday: 19:00 – 20:00
--------------------------
“Tüm
Formlarıyla Fotoğraf”
Debra Hess
Norris ve Nora Kennedy, Tayfun Serttaş’ın katılımıyla geleneksel fotoğrafçılığın
yanı sıra fotoğrafta koruma ve sergilemeye ilişkin güncel sorun ve tartışmaları
irdeleyecekler. Konular, “Koleksiyoncu ve küratörler neyin farkında olmalılar?”,
“Eser ve koleksiyonların gelecek nesillere aktarımı nasıl güvence altına alınır?”
ve “Güncel görsellerin müze ortamında sergilenmesinde karşılaşılan sorunlar
nelerdir?” gibi başlıkları içerecek. Konuşmacıların kısa sunumlarının ardından,
katılımcıların özellikle Türkiye fotoğraf tarihi bağlamında soru ve görüşleri
tartışmaya açılacak.
Konuşma
dili İngilizce ve Türkçe’dir. Her iki dile simultane çeviri yapılacaktır.
Debra Hess
Norris: University of Delaware’de sanat ve fotoğraf koruma alanında öğretim üyesi.
Nora
Kennedy: Metropolitan Museum of Art’ta (New York) Sherman Fairchild fotoğraf
konservatörü.
Tayfun
Serttaş: Sanatçı, yazar ve "Stüdyo Osep" (2009) ile "Foto
Galatasaray" (2011) projelerinin araştırmacısı.
Bu etkinlik,
Arab Image Foundation, University of Delaware, Metropolitan Museum of Art ve
Getty Conservation Institute tarafından ortaklaşa yürütülen Middle East
Photograph Preservation Initiative (MEPPI) tarafından gerçekleştirilmektedir.
Görsel:
Artin
Kazancıyan, Türkiye, 1910’lar
Fotoğraf:
Charles Glaszner & Son
Collection
AIF/ Tania Bakalian
© Arab
Image Foundation
--------------------------
“Photography
in All its Forms”
Debra Hess
Norris and Nora Kennedy will be joined by Tayfun Serttaş to explore traditional
photography and the challenges faced in the preservation and display of
photographs.
What
should collectors and conservators be aware of? How can one ensure these works
will be passed along to future generations? What are some of the issues involved
in showing contemporary images in museum settings?
The
speakers will then open the floor for questions and contributions from audience
members, ideally linking back to the local history of photography in Turkey.
The talks
will be held in English and Turkish, with simultaneous translation into Turkish
and English respectively.
Debra Hess
Norris: Chair of the Art Conservation Department and Professor of Photograph
Conservation at the University of Delaware.
Nora Kennedy:
Sherman Fairchild Conservator of Photographs at The Metropolitan Museum of Art
in New York City.
Tayfun
Serttaş: Artist, writer and researcher of the projects "Studio Osep"
(2009) and "Foto Galatasaray" (2011).
This talk
is made possible through the Middle East Photograph Preservation Initiative
(MEPPI) led jointly by the Arab Image Foundation, the University of Delaware,
the Metropolitan Museum of Art, and the Getty Conservation Institute.
Photo
credit:
Artine
Kazandjian, Turkey, 1910s
Photo:
Charles Glaszner & Son
Collection
AIF/ Tania Bakalian
© Arab Image Foundation
21 Ağustos 2013 Çarşamba
o apartman
“Adana’dan ilk kaçtığım yıllarda temizliğe de gidiyordum. Yani geceleri
pavyona çıkıyor gündüzleri temizliğe gidiyorum.
Bak şu hemen arkadaki apartmana yıllarca gittim. Hep ünlüler otururdu
orada, Yeşilçam zamanları... Baştan aşağı bütün daireler hep artistti.. Ne apartmandı be!”
Mama Deniz (chapter 2: Göç)
Kaydol:
Yorumlar (Atom)











