7 Şubat 2014 Cuma

İstanbul bir ‘Mimarlar Mezarlığı’ / Sevinç Özarslan - ZAMAN




İSTANBUL BİR "MİMARLAR MEZARLIĞI"

İstanbul’u inşa eden ünlü mimarları biliyoruz, fakat kenti içeriden şekillendiren ortadirek mimarlar var ki, bugün binalardaki yazıtlarından başka haklarında bir bilgi bulunmuyor. Ne projeleri, ne CV’leri ne de mezarları… Tayfun Serttaş’ın Studio-X’te açtığı Mimarlar Mezarlığı sergisi, Cumhuriyet döneminde ortaya çıkan Birinci Ulusal Mimari anlayışının yok ettiği bu mimarlara saygı duruşu niteliğinde.

SEVİNÇ ÖZARSLAN

For LINK

Balyan ailesi, Gaspare Fossati, Alexandre Vallaury ve Raimondo Tommaso D’Aronco’yu İstanbul’daki pek çok tarihi binayı inşa eden isimler olarak biliyoruz. 1870 ile 1940 arasında inşa edilmiş binalara imza atan ayrı bir mimar zümresi var ki, -sayıları 900 ile 1.200 arasında- bugün onların isimlerinden başka bir bilgiye ulaşmak mümkün değil. Batılılaşma dönemi mimarları olarak bilinen bu zümrenin eserleri, İstanbul’un silüetini etkilememiş ama kenti içeriden şekillendirmiş. Genellikle tarihi yarımada, özellikle Sirkeci ile Beyoğlu civarındaki art nouveau, neoklasik, barok tarzında apartmanlar, hanlar yapmışlar ve eserlerinin üzerlerine yazıtlarını bırakmışlar. Balyanlar ya da Vallaury, eserlerine kesinlikle imza atmıyor, buna gerek duymuyorlar fakat ortadirek mimarlar mutlaka yazıt kullanıyorlar. Bunun birkaç nedeni var. Biri, reklam ve tabii ki en büyük müşterileri olan devletin gözüne girmek. İkincisi, ‘birey mimar’ kimliği onlar sayesinde gelişiyor. Mimarın, birey olarak tasarım iddiasını ilk defa kamusallaştırdığı dönemin ilk temsilcileri onlar. Çünkü 1870 öncesindeki binalarda yazıtlara rastlamak mümkün değil. 
Sanatçı, yazar ve araştırmacı Tayfun Serttaş’ın ifadesiyle “İmparatorluğun Batılılaşma dönemine girmesi, Tanzimat Fermanı’nın tanıdığı kültürel haklar ve 1870 Pera yangınından boşalan arazilerin yeni hayat tarzının gerektirdiği konut tipi olan apartmanlaşmaya açılmasıyla İstanbul’un kentsel kimliği, yarım asır gibi kısa bir sürede Avrupa-Osmanlı sentezinden doğan eklektik üsluptaki bu mimarların yapılarıyla adeta baştan oluşturulur.” Peki kim bunlar? Konsolosluk binalarını yapmak için İstanbul’a gelen ve şehirdeki parayı fark edip burada kalmayı tercih eden levantenlerin yanı sıra İstanbul’da yetişmiş, kalfalıktan ustalığa geçmiş, bileğinin gücüne güvenen Ermeniler genellikle. O yıllarda sayıları o kadar artıyor ki bu mimarların, Galata’daki Sen Piyer handa 53 mimar yazıhanesi açılıyor. Tek bir hanın içinde bu kadar mimarlık bürosu! Şehirdeki paranın peşine, dönemin mimarları da düşmüşler ama bugünkü gibi şehrin kimliğini bozmak şöyle dursun, katkıda bulunacak binalar yapmışlar. Dimitrios Georgiades, A.N.Perpignani, Langas, Kosmas Karayannis, Alexandre D.Yenidunia, Antuan Ratinski, Avedis Pekmezian, Harutyun ve Anna Çamçıyan, Hrant Apraham bu mimarlardan bazıları.
İstanbul’u şekillendiren bu mimarların çoğu birlikte şirket kurup ikili çalışıyorlar. Bazıları yazıtlarına isimleriyle birlikte tarih atıyor, bazıları gerek görmüyor. Bazen yapının kültürel bazen etnik kimliğine göre yazıtların dilleri, tasarımları değişebiliyor. Sirkeci tarafındaki yazıtların çoğu genelde Osmanlıca ve Latince olmak üzere çift dilli. Hrant Apraham 1928’de yaptığı binanın yazıtını hilal-yıldız şeklinde tasarlamış. 1940’larda İstanbul’da bu zümreden kimse kalmıyor. Çünkü başkentin Ankara’ya taşınmasıyla Ankara, İstanbul mimarlık sektörünün üyelerinden proje ve tasarım hizmeti almayı tamamen durduruyor. ‘Birinci Ulusal Mimari’ anlayışı ortaya çıkıyor. Dolayısıyla bu mimarlar, teker teker İstanbul’u terk ediyor, bazıları belki burada ölüyor fakat bugün akıbetleriyle ilgili hiçbir bilgi yok. Projelerinin çizimleri ise kim bilir nerede?
19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren binaların köşelerinde okunmaya başlayan mimar yazıtlarını on yıldır fotoğraflayan Tayfun Serttaş’ın Fındıklı’daki Studio-X’te açtığı Mimarlar Mezarlığı sergisi, Cumhuriyet döneminde ortaya çıkan Birinci Ulusal Mimari anlayışının yok ettiği bu mimarlara saygı duruşu niteliğinde. Serttaş, on yılda 1.200 ortadirek mimar ismi tespit ettiğini söylüyor. Sergide ise mezar taşlarını hatırlatan beyaz mermerin üzerine orijinalinde olduğu gibi yazılan 60 mimarın yazıtına yer veriliyor. Serttaş, “Günümüzde bir bölümü kentsel dönüşüm planları içerisinde yıkılmakta olan dönem binalarını, mimarları üzerinden, nostaljinin ve yerel egzotizmin ötesinde, kent tarihinin meşru ve vazgeçilmez aktörleri olarak güncel araştırma metotları aracılığıyla tartışmaya açıyorum.” diyor.
‘Bu bir dönem mimarisi, hiçbir gruba ait değil’
Tayfun Serttaş, yarım asırlık dönemde yapılan bu binalarla ilgili dikkate değer bir konunun altını çiziyor: “1986-1988 yılları arasında dönemin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Bedrettin Dalan tarafından 368 tarihi nitelikli binanın bulvar açmak gerekçesiyle yıkılması sonucu gerçekleşen Büyük Tarlabaşı Yıkımı, İstanbul’un kentsel kimliğine yönelik en sert tahribatlardan biriydi. Büyük tartışmalara yol açan yıkım sırasında, buldozerlerin önlerine Türk bayrakları gerilmesi ve Dalan’ın kendini ‘Bizim kanaatimize göre Tarlabaşı’nda tarihi eser yok! Üç-beş Rum evini yıkmakla ne olacak?’ şeklinde bir savunma yapmıştı. Bu bir dönem mimarisi, hiçbir etnik gruba ait değil. O dönemin mimarlarından İshak ve Aram Karakaş, Ermeni mimarisi yapmakla uğraşmadı. O adamlar iyi art nouveau yapmakla uğraştı. Ragıp Paşa Apartmanı’nı yaptılar, art nouveau tarzında. Apartman Ragıp Paşa’nındı. Ragıp Paşa da Türk’tü. Bu ezberi bozalım. Onun mimarisi, bunu mimarisi, Rum apartmanı, Türk evi tartışması bizi bir yere götürmüyor.”
KAYNAK: İstanbul bir ‘Mimarlar Mezarlığı’ / Sevinç Özarslan - ZAMAN 05.02.2014 

6 Şubat 2014 Perşembe

Kültürlerin ortasında Mimarlar Mezarlığı / Gülcan Tezcan - STAR


KÜLTÜRLERİN ORTASINDA MİMARLAR MEZARLIĞI 
Gülcan Tezcan
For LINK 
Toplumsal cinsiyet, azınlıklar, ötekinin kültürel mirası, kent antropolojisi, gündelik yaşam sosyolojisi üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan sanatçı, yazar ve antropolog Tayfun Serttaş, Studio-X’te açılan ve 28 Mart’a kadar sürecek Mimarlar Mezarlığı adlı sergisinde mimar kavramının ulus kimliği üzerinden nasıl yeniden inşa edilmek istendiğine dikkat çekiyor. Serttaş’la sergiyi ve arkaplanını konuştuk.
Mimarlar Mezarlığı nasıl bir düşünsel arka plandan besleniyor? 
Birey bir modern zaman çocuğu, mimar da ondan bağımsız değil. Günümüzdeki anlamıyla ‘mimar’ bu süreçte bireyselleşti. Hangi etnik gruptan olursa olsun, İstanbul’da 1870’ten önceye ait bir mimar yazıtı ile karşılaşamayız. Alexandre Vallauri, Raymondo d’Aronco, Giulio Mongeri, Balyanlar ya da Fossattiler gibi haklarında epeyce monografik bilgiye sahip olduğumuz dönemin majör mimarlarının yanında, isimleriyle tesadüfen binalar üzerinde karşılaştığımız ancak başka bir bilgiye ulaşamadığımız bu topluluk, sivil mimariyi Batı standartlarına taşıdı. Fakat o kadar önemli bir şey daha yaptılar; yazıtlara başvurdular. Mimarlar Mezarlığı mimar yazıtları üzerinden, bir mesleki zümrenin bireyselleşme deneyimini günümüz tartışmalarına bağlıyor. O nedenle konu mimarinin 'mimari tartışmalarından' ibaret değil, kültürel kimliğin kesintiye uğraması ve ciddi bir zeminin ayaklarımızın altından kaymış olması bugünün temel çözümsüzlüğü. 
Şehrin kimliğine müdahale edilirken ve bir 'Türkleşme' amacı güdülürken neden mimarlar hedef alınmış sizce?
Yalnızca mimari değil, dilden müziğe kadar neredeyse tüm alanlar revize edildi. Ancak mimari, devletin ideolojik yapısını sergilemesi açısından muhakkak ayrı bir öneme sahipti. Birinci Ulusal Mimarlık Akımı’nın arka planındaki düşünce sistemi açısından, Osmanlı Batılılaşması süresince ‘ötekilere’ kaptırılan bu alanı ele geçirme kaygısı vatanın kurtuluşu kadar elzem. Dolayısıyla mimarlık, mesleki bir etkinlikte bulunmaktan çok daha fazlası. O, kültür ve ekonominin yeniden fethinin bileşeni; ideolojik arınmanın yegane temsilcisi... İttihat ve Terakki ile başlayan ekonomiyi Türkleştirme politikaları, erken Cumhuriyet’ten itibaren mimariyi fethedilmesi gereken bir alan olarak revize ediyor. Önceki dönemin birikiminden miras alınmaksızın, kavramlar da dahil her şeyin üzeri örtülüyor. Adı ‘Dil Devrimi’ kadar net konulmamakla birlikte, ulus devlet mimari alanda da devrime hazır sayılıyor. Başkentin Ankara’ya taşınmasıyla devlet, İstanbul mimarlık sektörünün eski üyelerinden proje ve tasarım hizmeti talep etmeyi durduruyor. Mimar kavramının ulus kimliği üzerinden inşa edilmesi, yüzyılları bulan sivil mimari birikimin ve aktörlerinin toplumsal hafızadan tamamen silinmesiyle sonuçlandı.
Cité Internationale des Arts’ın bu yılki misafiri Tayfun Serttaş
Mimarlar Mezarlığı adlı sergisiyle gündemde olan Tayfun Serttaş, bugünlerde Paris’teki Türkiye Sanatçı Atölyesi’nde çalışmalarını sürdürüyor. İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından 2009’da düzenlenen “Fransa’da Türkiye Mevsimi” vesilesiyle Paris’in en köklü sanat kurumlarından Cité Internationale des Arts’da yirmi yıllığına kiralanan “Türkiye Sanatçı Atölyesi”, görsel sanatlar alanında çalışan sanatçılara üç ay Paris’te yaşama ve çalışma imkânı sunuyor. Mart ayının sonuna kadar Cité Internationale des Arts’ın misafiri olacak yılın ilk sanatçısı Tayfun Serttaş.
***
Kaynak: Gülcan Tezcan, STAR, 05.Şubat.2014

iyi anlaşıyoruz.



5 Şubat 2014 Çarşamba

"İstanbullu Mimarlara Toplu Mezar" / Aysel Yaşa - YENİ ŞAFAK



İstanbullu Mimarlara Toplu Mezar

Sanatçı Tayfun Serttaş'ın yeni sergisi Mimarlar Mezarlığı, bizi şehrin unutulmuş mimarlarının mezarlığına götürüyor. Sergide, mimarların ayakta kalabilen binalarında bulunan mimar yazıtları üzerinden bir dönem sorgulaması yapılıyor.


For LINK

İttihat ve Terakki döneminde başlayan ekonomiyi Türkleştirme politikaları, erken Cumhuriyet'ten itibaren mimariyi aynı zamanda fethedilmesi gereken bir alan olarak baştan revize edecekti. Böylelikle, 19. Yüzyıldan itibaren giderek artan bir tempoyla gayrimüslim tekeli haline gelen mimarlığın etnik ayrımcı yapısı, başarıyla dönüştürülecek, bir önceki dönemin birikiminden hiçbir şey miras alınmaksızın, kavramlar da dahil her şeyin üzeri örtülecekti. Hızla gelen sonuç, ötekilerin mimarlık piyasasından hem müşteri hem de tasarımcı olarak silinmesiydi.' Bu cümleler geçtiğimiz Cuma günü açılan Mimarlar Mezarlığı'nın bir manifestosu aslında. Yıkıma uğrayan, değeri bilinmeyen nice yabancı mimarın kaybolan kimlikleri, eserleri ve hafızaları üzerine kurulmuş bir mezarlığın sergi hali aslında. Tayfun Serttaş kentsel mekanın fiziksel kimliğinin bireyle olan ilişkisini kamusal bir arşiv olarak incelemeye aldığı 'Mimarlar Mezarlığı' isimli sergisi Studio-X Istanbul'da 28 Mart 2014 tarihine kadar ziyarete açık olacak. Sanatçının aynı isimli yerleştirmesinden ismini alan sergi, tarihsel kesintilerin İstanbul'un kültürel haritası üzerindeki etkilerini sorunsallaştırdığı değişik dönemlere ait çalışmalarını bir araya getiriyor.
Aysel Yaşa

BİR CİNAYETİN PARMAK İZLERİ

Serginin mimarı Tayfun Serttaş, hafıza temelli yaptığı işlerle bilinen başarılı bir sanatçı. Bu kez bizleri adı sanı bilinmeyen, unutulmuş, binaları yıkılmış, imzaları silinmiş mimarların mezarlıklarına konuk ediyor. Bu mimarlar arasında Karakaşlar, Georgiades Reres, Perpignani ve Langas, Yenidunia ve Kyriakides, Hrant Abraham, Pekmezian, Stavros Alvanapulos, Vladica gibi isimler bulunuyor. Yaklaşık on yıl süren mimar yazıtı araştırmaları sonucu açılan sergide, altmış ayrı mimar imzası bulunuyor. Serttaş bu çalışmaya nasıl başladığını şöyle anlatıyor: 'Dönemin birey kimliği ile iletişim kurmanın geriye kalan tek yöntemi olarak binalar üzerinde tesadüfen karşılaştığım ve bazılarının tamamen silinmemiş olduğunu fark ettiğim mimar yazıtları, adeta binaları delerek ötesinde bir bilgiye imkan tanıyordu.' Serttaş, bu yazıtları fotoğraflamaya taa öğrencilik yıllarında başlamış. O zaman bunları neden sakladığını bile bilmiyormuş. Beyazıt'tan Taksim'e kadar gözlerini binalardan ayırmadan dolaşan Serttaş 'Bu imajlar bana bir tür delil sağlıyordu. Gerçekte ne olup bittiğini asla öğrenemeyeceğim bir vukuatın, bir cinayetin, kime ait olduğu bilinmeyen parmak izleriydi onlar' diyor.

YENİ KENTSEL KİMLİK

İstanbul'da 19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren binaların köşelerinde okunmaya başlanan mimar yazıtları, gelişen birey kimliğinin mimarideki en özgün kanıtları sayılıyor. Batılılaşma öncesi dönemin anonim mimari anlayışının aksine, yaptığı yapıları kendi eseri olarak tanımlamayan bu ilk birey mimarlar, çağdaş anlamda yeni bir mesleki zümrenin oluşmasında öncü rol oynarlar. Devlet destekli klasik saray mimarlarının majör projelerinden farklı olarak, büyük bölümü dar kent parselleri içerisinde çalışan apartman mimarları sivil mimariye yön verirler. İmparatorluğun Batılılaşma dönemine girmesi, Tanzimat Fermanı'nın tanıdığı kültürel haklar ve 1870 Pera yangınından boşalan arazilerin yeni hayat tarzının konut tipi olan apartmanlaşmaya açılmasıyla İstanbul'un kentsel kimliği, yarım asır gibi kısa bir sürede Avrupa-Osmanlı sentezinden doğan mimarların yapılarıyla adeta baştan oluşturulur.

Şehre ne oldu?

Kimdi bu mimarlar? Bu sorunun tam bir cevabı yok. Serttaş, tüm çalışmalarında olduğu gibi 'Bu şehre ne oldu ve ne olacak. Ben bunu bilmek istiyorum' düsturuyla çalışıyor. Sergi de ne olduğunun bir cevabı gibi. Ermeni mimarların ünü yaygındır. Fakat Balyanlar da dahil olmak üzere hiçbirinin anıt mezarı yoktur. Serttaş, sergiyi bir anıt mezar olarak tanımlıyor.

EMİNÖNÜ'NDE YAZITLAR ÇİFT DİLLİ

Mimari yazıtlara göz atarken şehrin o dönemki sosyokültürel yapısını da anlamak mümkün. Yazıtlar, eğer Beyoğlu'ndaki bir binadaysa mutlaka Latince yazılıyordu. Bazılarında ise Rumca'ya yer veriliyordu. Fransızca, Almanca, İtalyanca, İspanyolca gibi örnekler bile varken ülkenin resmi diliyle yazılan bir yazıt yok. Sarayı sınırlarında bulunduran Eminönü ve Sirkeci'de ise neredeyse tüm yazıtlar 2 dilli. O dönemde binalara büyük bir övünçle yerleştirilen isimlerin bir bölümü sonradan imha edildi, bir bölümü ise yapılar üzerinden tesadüfen yaşamaya devam etti.

Bu mezarlığın dini yok 

Temas edilebilir, aralarında dolaşılabilir, ölmüş mimarlar mezarlığının dini de yok. Müslüman, Katolik, Rum, Ermeni İstanbullu mimarların mezarlığı burası. Normal mezarlıktan biraz farklı. Taşlar düşey olarak yerleştirilmiş, hepsi aynı yöne bakıyor. Güçlü bir zümrenin hafızasını taşıyan sergideki mezar taşları yani mimar yazıtları orijinali ölçülerinde yeniden Bizans taşından yapıldı. En önemlisi fotoğrafları çekilen bu yazıtlar, artık dijital ortamda saklanıyor. Sergi mart ayında kapanacak. Serttaş, bu tarihten sonra mezarlığa yeni bir bahçe bulmanın şart olduğunu söylüyor. Sergiye paralel olarak lansmanı düzenlenecek olan 'Issız Kent Üçlemesi' başlıklı kitabında Serttaş, farklı metodolojiler üzerinden aynı tarihsel problematiği çözümlemeye çalıştığı 3 farklı projesinin arka planını okuyucuyla paylaşıyor. Kimsenin Olmayan Hayatlar, Kimsenin Olmayan Binalar ve Kimsenin Olmayan Fotoğraflar, şehirde var olan suçun ve sorunun ta kendisi olarak adlandırılıyor.

*** 

Kaynak: Aysel Yaşa - YENİ ŞAFAK, 01.Şubat.2014, Sayfa: 10   

"Bir Mezarın Başındayım" / Derya Gürsel - ARKİTERA


BİR MEZARIN BAŞINDAYIM


Nasıl hissedeceğimden pek emin değilim.

Bir mezarın başında duruyorum. Nasıl hissedeceğimden pek emin değilim. Çünkü başında durduğum mezarın sahibini tanımıyorum. Yazı biraz tanıdık ama benim bildiğim bir dilden değil. Dinine mezhebine dair ibareler de yok. Etrafta gördüğüm diğer mezar taşlarına göz gezdiriyorum. Çağrışımlar başlıyor. Kelimeler... Burada olan herkes mimar...

Hayır ben bir cemaate, dine ait mezarlıkta değilim. Şimdi nasıl hissettiğimi anlamaya başladım. "Bu mezarlığın dinsizliği" beni bir yandan üzüyor çünkü kaybettiklerimizi ve nelere sahip olabileceğimizi görüyorum. Bu biraradalık imkansız bir hayalin ancak edebi bir sonda varolabileceği ihtimalini yüzüme çarpıyor. Bir yanda ise yaratılmış kimlikler ile değil de, bireyin harcadığı emek ve ürettiğiyle varolabileceği bir dünyanın ihtimalini de gösteriyor.
Derya Gürsel


For LINK

19.yy kendilerini kanıtlamak zorunda olan mimarlar "Bir dönemi cımbızla çekip almak istedim" diyen Tayfun Serttaş'ın Studio-X'de 31 Ocak'ta açılacak olan Mimarlar Mezarlığı sergisine konu oluyor. Sergi modernizme bağlı gelişen birey kimliğine yaptığı vurgu kadar ardındaki mikro ölçekli araştırmanın toplumsal belleğe yaptığı katkı ile de oldukça provakatif bir yere oturuyor.

Bu mezarda biraz kimsesizlik de var. "Devlet destekli saray mimarlarının major projelerinden farklı olarak kent parsellerinde çalışan apartman mimarları" burada.  Çünkü araştırmaya konu olan mimarların kendilerini tanıtma, adeta bir sanatçının eserine imzalar gibi binasına imza atması aslında süreçte bir kendilerini gösterme ve kanıtlama çabasında içerisinde olduklarını gösteriyor. Onları mezarları başında anıyoruz çünkü bir sebepten onları kaybettik. Toplumsal dönüşümler, mimari akımlar derken kaybolan bir dönemdi onlar. Bu gayretleri ile de "bireyselliği çok erken bir dönemde tanımış ve ortaya atmış", Serttaş'ın sözleriyle, "Şimdi kimsenin olmaya cesaret edemeyeceği kadar Batılı ve Janti".


Bir kesiti inceliyor olmasının yanısıra serginin sunduğu çok katmanlı bakış açısı gerçekten keyif verici. Özellikle Tayfun Serttaş'a da ilham veren tipografi sunumları...

Çünkü işler aslında bir dönem tipografisine dair çok özel bir argüman niteliğinde. Tayfun Serttaş'ın tek tek binalardan aldığı yazıt örneklerinden oluşan ve 19.yy mimarlarının tipografi kullanımına dair ipuçları sunan çalışma çok daha geniş çalışma alanlarına gebe.


Fakat tartışmaların çoğu şimdiden mimarların ölümünden çok ölüm sebebine odaklanmış durumda ki bu da daha çok tarihsel okumaları ve ilgilisine hitap ediyor. Serttaş içerik ile ilgili bu gibi çekiştirmelere şu sözleri ile açıklık getiriyor;

"Bu sergiyi bir dönem sorunsalı bir etnisite durumu olarak okumak doğru değil. Bir Ermeni, Rum meselesi değil dedim soranlara. Hala Rum evi, Türk evi diyoruz. Bir yapıyı hala art deco var, neo-klasik vs diye okuyamıyoruz. Ahşapı Türk'e, taşı Ermeni'ye mal ederek bir yere varamazsınız...


Yapının böyle bir standartlaştırmaya tutulması bile yanlışken sergide böyle bir tartışmaya düştük. Ermeni mimarlar yapmıştır diye hala neoklasik mimarlar Ermenidir diyorlar.. Peki burada sırtsırta vermiş iki bina yapılmışsa birini Taşcı Cihan yapmış birini Ermeni Kalyas. Ama aynı anda yapmışlarsa hatta belki ortaklarsa ne olacak? Yani bu bir dönem meselesidir.. Etnisiteyle ilgili değildir."

Sergi etnik tutkulardan ve nostaljik bir gezintiden sıyrılıp sizi hangi yöne gitmek isterseniz çekip götürüyor. Girmek istediğiniz tartışmalar için de geniş bir yelpaze sunarak, güncel için de oldukça geniş bir zemin hazırlıyor.
Tayfun Serttaş'ın Mimarlar Mezarlığı sergisi Studio-X'de 31 Ocak – 28 Mart 2014 tarihleri arasında gezilebilir. Tavsiye ederiz.

***

Kaynak: Derya Gürsel - ARKİTERA, 31.Ocak.2014 

Kent Belleği için Mimarlar Mezarlığı / Pınar Çalışkan - BİANET


Kent Belleği için Mimarlar Mezarlığı

Fotoğraf sanatçısı ve araştırmacı Tayfun Serttaş’ın Mimarlar Mezarlığı sergisi kent belleğine katkıda bulunuyor. Sergi 28 Mart tarihine kadar Studio-X'te ziyaret edilebilir.

For LINK

Pınar Çalışkan 

Sanatçı ve araştırmacı Tayfun Serttaş'ın kentsel mekanın fiziksel kimliğinin birey ile olan ilişkisini kamusal bir arşiv olarak incelemeye aldığı 'Mimarlar Mezarlığı' sergisi 31 Ocak günü Studio-X'de açılışını yaptı. Açılışa paralel olarak çıkartılan 'Issız Kent Üçlemesi' başlıklı kitabında ise Serttaş, farklı medya ve metodolojiler üzerinden aynı tarihsel problematiği çözümlemeye çalıştığı üç farklı projesinin arka planını okuyucuyla paylaşıyor. Bunlar; “kimsenin olmayan hayatlar”, “kimsenin olmayan binalar” ve “kimsenin olmayan fotoğraflar”. 

Mimarlar Mezarlığı, günümüzde bir bölümü kentsel dönüşüm planları içerisinde yıkılmakta olan dönem binalarını, mimarlar üzerinden, nostaljinin ve yerel egzotizmin ötesinde, kent tarihinin meşru ve vazgeçilmez aktörleri olarak güncel araştırma metodları aracılığıyla tartışmaya açıyor.

“Mimar yazıtları, birey kimliğinin kanıtları”

19.yüzyıla kadar anonim olarak çalışan mimarların tersine yapıtlarını kendi eseri olarak tanımlamaya ihtiyaç duyan “birey” mimarlar, yaptıkları binaların üzerine isimlerini yazmaya başlamıştı. Zeynep Ekim Elbaşı'nın Agos Gazetesi'ndeki röportajında bu durumu “Üretimleriyle kişilikleri arasında bağ kuruyor ve bireysel tasarım iddialarını kamusallaştırıyorlardı. Günümüz mimarları yaptıkları binalardan kaçıyorlar. Bugünkü mimari ‘Binayı yap ve oradan toz ol’ diyor” şeklinde değerlendiren Serttaş'a göre; “İstanbul'da 19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren binaların köşelerinde okunmaya başlanan mimar yazıtları, modernize paralel olarak gelişen birey kimliğinin en özgün kanıtlarıdır.”

Mimar yazıtlarını uzun bir süredir fotoğraflayan Serttaş, ilk başlarda çalışmalarını bu şekilde bir proje için düşünmediğini belirtirken, Tarlabaşı'ndaki kentsel dönüşüm süreci ile kırılma yaşadığını ve son bir yılını bu projeye adadığını söylüyor.

Son yıllarda özellikle Topçu Kışlası ile gündeme gelen replikalara yani mimari yapıları yeniden üretim fikrine ironik bir cevapla her mimar yazıtının aslına uygun birebir replikasını mezar taşları şeklinde görebileceğimiz sergi 28 Mart tarihine kadar Studio-X'te ziyaret edilebilir.

Kent için yeni bir oluşum: Studio-X Istanbul

Uluslararası Kent Laboratuvarı olarak tanımlanan Studio-X, Columbia Üniversitesi'nin bir girişimi olarak New York, Amman, Bombay, Pekin, Rio de Janerio, Johannesburg ve Tokyo'dan sonra ağın son halkası olarak Kasım 2013'te İstanbul'da açılıyor. Kentin bugünkü meseleleri ve gelecekte karşılaşacağı sorunları tanımlamayı ve çözümleri için yeni düşünce biçimleri üretmeyi hedefleyen Studio-X Istanbul, akademisyenler, uzmanlar, sivil toplum kuruluşları ve yerel yönetimler arasındaki bilgi alışverişini de kolaylaştırmayı amaçlıyor.

Studio-X'in Istanbul direktörü Mimar Selva Gürdoğan ise Tayfun Serttaş'ın sergisini bu oluşumun İstanbul'dan çıkan ilk sergisi olarak nitelendirirken, ilk yıl daha ziyade araştırma konularına yoğunlaşacaklarını, Studio-X'in ortak bir platform olarak kente dair bir laboratuvar işlevi göreceğini söylüyor ve ekliyor “Tayfun'un bu işi hem arşiv hem de bellek oluşturma sürecine katkıda bulunduğu için bizim için çok değerli.” (PÇ/BK)

*** 

Kaynak: Pınar Çalışkan, Bianet, 01.Şubat.2014

"Mimar İmzaları Eşliğinde Bir Şehrin Kültür Anatomisi" / Zeynep Ekim Elbaşı - AGOS



MİMAR İMZALARI EŞLİĞİNDE BİR ŞEHRİN KÜLTÜR ANATOMİSİ


Sanatçı ve araştırmacı Tayfun Serttaş’ın ‘Mimarlar Mezarlığı’ adlı yerleştirme sergisi 31 Ocak’ta Studio X İstanbul’da açılıyor. Bu sergide sanatçı, tarihsel kesintilerin İstanbul’un kültür haritası üzerindeki etkilerini mesele edinen değişik dönemlere ait çalışmalarını bir araya getirmiş. Sergi kurulum aşamasındayken Tayfun Serttaş’la bu son çalışması, kitabı ve elbette mimari ile şehir üzerine söyleştik.



For LINK

Sanatçı ve araştırmacı Tayfun Serttaş’ın ‘Mimarlar Mezarlığı’ adlı yerleştirme sergisi 31 Ocak’ta Studio X İstanbul’da açılıyor. 

Bu sergide sanatçı, tarihsel kesintilerin İstanbul’un kültür haritası üzerindeki etkilerini mesele edinen değişik dönemlere ait çalışmalarını bir araya getirmiş. 

Serttaş’ın sergiyle eşzamanlı olarak çıkarttığı ‘Issız Kent Üçlemesi’ kitabı ise sanatçının çalıştığı üç farklı projenin arka planını okuyucuyla paylaşıyor.  Sergi kurulum aşamasındayken Tayfun Serttaş’la bu son çalışması, kitabı ve elbette mimari ile şehir üzerine söyleştik.

Zeynep Ekim Elbaşı



Mimarlar Mezarlığı, İstanbul’un kentsel dönüşüm adı altında günümüzde geçirdiği malum sürece bir yanıt olarak mı doğdu, yoksa hep tasarladığın bir proje miydi?

Mimar yazıtlarını senelerdir fotoğraflıyorum. Fakat hiç proje olarak düşünmedim. Diğer yandan kentsel mekânda birey isimleriyle karşılaştığım bu en eski kanıtların sahiplerine ulaşmaya çalışıyordum. Çok erken bir dönemde bireyselleşme mücadelesi vermiş bu insanların isimlerini arama motoruna girdiğimde hiçbir veri çıkmıyordu. En fazla facebook’tan isim benzerliği olan kişilerin profilleri... Durumun böylesine vahim olması ve bireyin ‘birey’ olduğuna dair tüm kanıtların - fihristler, projeler, aşk mektupları, ofis evrakları, objeler, reçeteleler - silinmiş olduğunu bilmek beni onlara yaklaştırdı. Kendi cemaatleri içerisinde dahi, örneğin Balyan ailesinin sahip olduğu popülaritenin çok azını bile yakalayamamışlardı. Bir çoğunun mezarları bilinmiyordu. Fakat asıl kırılma Tarlabaşı’ndaki dönüşüm süreci oldu, o noktada canıma tak etti ve son bir senedir kendimi tamamen bu projeye adadım.

Mimar yazıtları tam olarak neyi ifade ediyor?  

İlk mimar bireyler; basitçe, yaptığı yapıları kendi eseri olarak tanımlamaya ihtiyaç duyan ilk mimarlar 19. yüzyıl son çeyreğinde ortaya çıkıyor. Önceki dönemin anonim mimari anlayışının aksine onlar, yaptıkları binanın üzerine isimlerini yazan mimarlardı. İlk kez ‘Bu yapıyı ben yaptım’ biçiminde bir iddiayı gündeme taşıyabilen, mesleki iddiaları üzerine yaşam tarihlerini bina edebilen bu ilk kişilikler, mimari alanda serbest kapitalist üretim ilişkileriyle bağlantıya giren ilk topluluk. Aynen bir sanat yapıtını imzalar gibi, üretimleriyle kişilikleri arasında bağ kuruyor ve bireysel tasarım iddialarını kamusallaştırıyorlardı. Günümüz mimarları yaptıkları binalardan kaçıyorlar. Bugünkü mimari ‘Binayı yap ve oradan toz ol’ diyor. Burada ciddi bir sorumluluk almak da var ve tüm o sorumluluğu iki yüz yıl sonra sana bırakıyor çünkü ‘Ben yaptım’ diyor.

Her mimar yazıtının aslına uygun vektörel çizimlerini üretip bunları mermer levhalara bire bir ölçülerde uyguluyorsun. Aslında binalarda ne görüyorsak, serginin toplamında onu görüyoruz. Bu replikaları üretme fikrine nasıl geldin?

Replika fikrini ben üretmedim son birkaç senedir başta Topçu Kışlası olmak üzere bazı eserleri replikaları üzerinden ihya etme projesi tüm Türkiye’nin gündeminde. Ben ise ironik bir yanıt olarak mimar yazıtlarının replikalarını yaptım, çünkü binalar ‘aslına uygun’ denilerek bire bir kopyalansa dahi, aynı mimarlar olmayacak. Bir bakıma duvarların değil, kaybedilen bir kültürün ihya edilmesinin imkânsızlığını paylaşmak istedim. Replikalar, ‘replika projelerine’ yanıt oldu ama bu kez önerme, kimliğin replikaları üzerinden. Umudu replikalarda arayanlara gösterge olsun diye... Böylesine önemli aktörleri dahi literatürden silmeyi başarmış bir sistemde, duvarları ihya etmeyi mazaret saymıyorum. Bütün bir mimari tarihini İstanbul’un ayağına getiren aktörlerdi onlar. Şark sokaklarına art nouveau dikip ‘ingénieurs architectes’ olarak duvarlara adlarını yazdılar... Bugün hiçbirimiz bu kadar iddialı olamayız.

Peki mimar yazıtı o dönem nasıl bir ihtiyaçtan doğuyor?

Mimar ve ürünlerinin, medya ve mimarlık basını gibi araçlarla kamusallaşabildiği bir ortamda, hayli geleneksel bir araç olan ‘yazıta’ başvurmak önemsizdir. Mimar mesleki önem ve iddiasını daha çağdaş ve geniş erişimli araçlarla dışavuruyorsa ad yazıtı gereksiz, hatta naif kalabilir. Mimar yazıtı, o gibi araçların henüz varolmadığı, bireyselleşme ve reklam talebinin ise oluşmaya başladığı bir ortamda anlamlıydı. Geç 19. yüzyıl İstanbul’u, böyle bir ortam.

19. yüzyılın son çeyreğinde ne oldu ve nasıl oldu da yarım asır gibi kısa bir sürede İstanbul’un kentsel silueti baştan çizildi?

O dönemi hazırlayan üç temel faktörden bahsedilebilir. Tanzimat Fermanı ve Tanzimat’ın tanıdığı kültürel haklar. Dünyaya uyumluluğun Osmanlı’da yeniden tariflenmeye başlaması, yani Batılılaşma hareketi dediğimiz iki yüz yıla yayılabilecek sürecin hat safhada yaşanması. 1870 büyük Pera yangınından boşalan arazilerin yeni hayat tarzının gerektirdiği konut tipi olan apartmanlaşmaya açılması. Aslında bu üç olgu ya da üç tesadüf, dünyaya paralel olarak mimari alanda bir tür sivil devrimin yaşanmasını koşulluyor. Örneğin Avrupa’da art nouveou’nun ortaya çıkması ve mimaride uygulamaya başlaması tam bu minvaldedir. Batılı akımlar, İstanbul’a özgü sivil mimarinin eklektik biçimde gelişmesini hızlandırıyor. Böylelikle modern anlamda yeni bir mesleki zümrenin temelleri atılmış oluyor.

Saray destekli majör mimar ailelerin yanına, örneğin köşedeki kunduracı Dimitri’ye apartman yapan yeni bir mimar tipi ortaya çıkıyor ve bu yeni sınıf, saray mimarlarından farklı bir kulvarda faaliyet gösteriyor. Dört beş katlı aile apartmanlarının köşelerine ismini yazan, majör mimarlarının tenezül etmeyeceği işleri alan, çoğu kendi cemaatine proje hizmeti veren, hiçbir zaman dar kent parselleri dışına çıkamamış, hayatları boyunca bir ya da iki bina yapabilenler... Konsolosluk binalarını yapmak için gelip kentteki iş olanaklarını farkederek burada kalan Levantenler, Ecole de Beaux Arts mezunu Rumlar ya da bileğinin gücüne güvenen kalfalıktan yetişme Ermeniler. Kentin sivil mimari dokusunu yaratanlar.

‘Mimarlar Mezarlığı’ 19. yüzyılın sonuna referans vermekle birlikte, günümüzde yaşanan kavram karmaşalarına da ayna tutuyor. Bu iki dönemi karşılaştırdığımızda ne gibi farklar ve benzerlikler görüyorsun?

19. yüzyıl İstanbul’u sanılanın aksine multikültürel bir cennet değildi. Kimlik gerilimlerinin travma boyutunda yaşanmaya başlanacağı 20. yüzyılın kentsel zenginlikle katmerlenen habercisiydi. Tekinsiz kentin son ‘disiplinsiz’ yüzyılıydı ve mimari de dahil bu dönemde ortaya çıkan tüm gelişmeler sonradan yaftalanacaktı. İmparatorluk batarken, İstanbul gerçek bir zenginlik adasına dönüşüyordu. Siyasal iktidar ise ‘milli’ söylemi sertleştirerek gücünü korumaya çalışıyordu. Sonuç malum. Bugün de kentte bir para var, uzun süredir olmadığı kadar ciddi bir zenginlikten bahsediliyor. Ardı ardına gelen mimari yatırımlar, hatta müteahhitlikle gözü boyanmış bir toplum var. Sıklıkla sertleşen, kutuplaşmakta beis görmeyen bir siyasi söylem var. Üstelik bugünkü sistemin de birey ile olan ilişkisinde ciddi sorunlar var. Aktörler farklı olsa da, önceki yarım asırın tuhaf bir tekerrürü gibi.

Tam bu dönemde Cumhuriyetin ilanı ile tarihsel bir kesinti yaşanıyor; diğer tüm alanlarda olduğu gibi mimaride de ulusallaşma çabası var, dolayısıyla bahsettiğin eserler ve mimarlar toplumsal bellekten siliniyor. Bu dönemin derinine inince ne görüyoruz?

Birinci Ulusal Mimarlık Akımı’nın arka planındaki düşünce sistemi açısından, Osmanlı Batılılaşması süresince ‘ötekilere’ kaptırılan bu alanı ele geçirme kaygısı vatanın kurtuluşu kadar elzem. Dolayısıyla mimarlık, mesleki bir etkinlikte bulunmaktan çok daha fazlası. O, kültür ve ekonominin yeniden fethinin bileşeni; ideolojik arınmanın yegane temsilcisi... İttihat ve Terakki ile başlayan ekonomiyi Türkleştirme politikları, erken Cumhuriyet’ten itibaren mimariyi fethedilmesi gereken bir alan olarak revize ediyor. Önceki dönemin birikiminden miras alınmaksızın, kavramlar da dahil her şeyin üzeri örtülüyor. Adı ‘Dil Devrimi’ kadar net konulmamakla birlikte, ulus devlet mimari alanda da devrime hazır sayılıyor. Başkentin Ankara’ya taşınmasıyla devlet, İstanbul mimarlık sektörünün eski üyelerinden proje ve tasarım hizmeti talep etmeyi durduruyor. Mimar kavramının ulus kimliği üzerinden inşa edilmesi, yüzyılları bulan sivil mimari birikimin ve aktörlerinin toplumsal hafızadan tamamen silinmesiyle sonuçlandı.

Başkentin Ankara’ya taşınması İstanbul’un kültürel birikimi üzerinde olumsuz etki yarattı diyebilir miyiz?

Hem diyebiliriz, hem diyemeyiz. İkircikli bir konu, Ankara’yı görünce insan ‘iyi ki gitmişler’ diyor... İstanbul hiçbir zaman Türk ulus devletine başkentlik yapabilecek bir kent olmadı. Bunun da nedeni kozmopolit yapısıydı. Cumhuriyet’in ilk 40 yılı boyunca İstanbul’a çivi çakmıyorlar. Açıkca taşra kenti muamelesi görüyor, kaynak aktarılmıyor. Fakat bu bir şekilde kentin korunarak bugüne gelmesini sağlıyor. Lanet, bir tür avantaja dönüşüyor sanki. Cumhuriyet ideologları tarafından yozluğun, kokuşmuşluğun, işbirlikçiliğin , ikiyüzlülüğün ve asla beraber anılmak istemedikleri Osmanlı ve Bizans mirasının kalesi olarak tezahür edilen bu kent, biraz da bu dışlanma sayesinde mekânsal kimliğini koruyor. İstanbul’un küresel ölçekte yeniden değerlenmeye başlaması 1990 sonrası... Kentsel anlamda risk, değerlenmenin getirdiği rantla kapıya dayandı.

Mimari alanda karşılaştığımız temel tartışmalardan biri de, özellikle Batılılaşma dönemi mimarisine atfedilen etnik kimlik. Bu bazen bir aidiyet, bazen ise yabancılaşma kriteri olarak hâlâ karşımıza çıkıyor.

Batılılaşma dönemi mimarlarının büyük oranda gayrimüslimlerden meydana geldiği ve Cumhuriyet’e değin Türklerin bu alanda gayrimüslimlerle rekabet gücü olmadığı gerçek. Ancak bu uluslararası literatürde karşılığı olan akımların temsilcisi sayılacak mimari eserleri, salt mimarın kimliği üzerinden tasniflemek gibi bir hataya düşmemize yol açmamalı. Son yüz senedir değişmeyen Ankara merkezli öğretiye göre ahşap Müslüman tipi, yığma rölyefli yapılar ise gayrimüslim tipi olarak kodlanır. Böylelikle zihinlerde Süleymaniye eşittir Müslüman, Beyoğlu eşittir gayrimüslim gibi bir önyargı oluşturulur. Türk evi, Rum evi, Ermeni Evi gibi mimari akımlarda karşılığı olmayan soyut kavramlar sonraki yüzyılın icatları. Ulusculuğa paralel olarak bir taraf pamuklar içerisinde sarılıp korunurken, diğer taraf alabildiğine tahrip ediliyor. Ne yazik ki kimse de çıkıp ahşabın gerçekte modern bir malzeme olduğunu, Türk Evi sanılan o yapıların neo-klasik unsurlar taşıdığını, 19. yüzyıl modernleşmesinin bir etnisite hareketi olmadığını söylemiyor. Bu dönemi herkes istediği gibi anlamak istiyor. Osmanlı baroğu, neo-klasik, art nouveau, art deco vb. tüm modernist mimari çizgiler, gerçekte 19. yüzyıl modernleşmenin kolektif ikonlarıydı ve etnisite ayırt etmeksizin tüm toplumun yeni hayat tarzına geçişini sağlıyordu.

Ahşap yapıların Türk, taş ve kagir konutların ise gayrimüslim yapısı olduğuna dair son derece yaygın bir algı halen mevcut ama...

Tam da bu yüzden Alexandre Vallaury gibi bir ‘gavurun’ memleketin alanındaki en büyük kompleksi ünvanına sahip Büyükada Rum Yetimhanesi'ni neden tümüyle ahşap malzeme kullanarak yaptığını bir türlü çözemezler. Adı üstüne ‘Rum Yetimhanesi’ olduğu için malum yapıyı Safranbolu’da olduğu gibi ‘Türk Evi’ kategorisine de sokamayıp, kanımca görmezler. Ahşabın Türkleştirilmesiyle ortaya çıkan yüzlerce tezatlıktan biri ise Müslüman muhiti olarak tasvir edilen Süleymaniye’de yüzyıl başına kadar sayısız bekar evi olması ve bu mahallenin azımsanmayacak kadar Musevi aileye ev sahipliği yapması. Cami avlusunu gösteren birkaç gravür üzerinden Süleymaniye’ye dayatılan Müslümanlığın, küçük bir araştırma ile dahi sanıldığı gibi olmadığı ortaya çıkar. Adalar ve Boğaz hattı için de benzer bir durum söz konusu, yapıların ciddi bir bölümü ahşap olmasına karşın ahalisi tümüyle Müslüman değildir.

İstanbul bağlamında düşündüğümüzde benzer bir hikaye Haliç’in karşı yakasında, Beyoğlu’nda karşımıza çıkıyor mu?

Gavur Beyoğlu’nun en taş ve en batılı yapılarından Botter Apartmanı dahi, aslında Müslüman bir Sultan’ın terzisine armağanı. Osmanlı Hanedanı ve dönemin Ortadoğulu Müslüman burjuvalarının plazaları sayılabilecek Rumeli Han, Suriye Pasajı, Afrika Han, Mısır Apartmanı, Elhamra Pasajı, Hıdivyal Palas gibi yapıların gerçekte ne kadar İslam sermayesi olduğuna hiç girmiyorum. Osmanlı’nın en esaslı milli sermayesi olan bu yapıların tümü Cumhuriyet sonrası anlayış içerisinde ‘gavur’ olarak kodlanacaktı. Bu mantığa göre Osmanlı Bankası Binası da dahil, üzerinde neo-klasik unsur görülen ne varsa ötekileştirilecek, Osmanlı modernleşmesinin en mübarek mimari mirasına acayip gözlerle bakılacaktı.


Gümüşsuyu’nda Hrant Apraham’a ait hilal ve  yıldız şeklinde tasarlanmış mimar yazıtı.  Cumhuriyet sonrası İstanbul mimarlarının yeni ideolojik sisteme entegre olma çabalarının çarpıcı bir örneği.


Bu durumda örneğin ‘Ermeni mimarisi’ gibi bir şeyden söz etmek hatalı bir yaklaşım mı olur?

Eğer illa içerisinde Ermeni sıfatını kullanmak istiyorsak, örneğin Ortaçağ Anadolu Ermeni kilise mimarisinden rahatlıkla söz edebiliriz. O dönem kiliselerinde yalnızca Ermenilere özgü mimari çözümlemeler ve gerçekten toplumun etnik kimliğini betimleyen keskin bir tavır mevcut. O dönemin çizgisine referans veren bir yapıyla karşılaştığında, dünyanın neresinde olursan ol ‘Bu Ermenilere ait bir yapı’ dersin. Fakat ‘Ermeni evi’ gibi bir yapıdan söz edildiğinde benim gözümde bir şey canlanmıyor. Sivil mimari buna olanak tanımıyor. Harran’daki Ermeni kerpiç, Karadeniz’deki ahşap, İstanbul’daki Ermeni muhtemelen art deco bir binada yaşıyordu. Şimdi hangisini ‘Ermeni evi’ diye tasnifleyeceğiz, ve böyle bir tasnifleme bizim ne işimize yarayacak kestiremiyorum.

Bu bağlamda iyi niyetli dahi olsa, eleştirildiğimiz bir dilin içerisine düşme riski mi söz konusu?

Sonuçta Türkler bu tip ayrımları iyi niyetlerinden yapmadılar. Belli toplumları mimari alanda ihya etmek değildi amaç. 1915’ten sonra Anadolu’da Ermeniler’den kalan gayrimenkulleri tasnif etmek için kullanılan bir dilden bahsediyoruz. Şimdi bizler kalkıp aynı dünyada hâlâ o ezberi tekrarlarsak, bilinçli ya da bilinçsiz olarak kendi söylemimizle çelişen bir tür yabancılaşmaya çanak tutmuş olabiliriz.

Örneğin ‘Batılılaşan İstanbul’un Ermeni Mimarları’ ve ‘Batılılaşan İstanbul’un Rum Mimarları’ adı altında iki farklı proje yürütüldü 2010 kapsamında. Sonuçta binalar değil fakat mimarlara dair bir kategori söz konusuydu.

Bahsini ettiğin her iki çalışmayı da izledim. Eminönü Sultanhamam’da iki bina sırt sırta, aynı yıllarda yapılmışlar, birinin mimari Ermeni, diğeri Rum. Muhtemelen arkadaşlar, belki bazı kararları birlikte vererek, aynı yazıhaneyi paylaşarak diktiler o binaları. Bir tanesi Ermenilerin projesinde, diğeri Rumların projesinde ve her iki kitapta da yandaki bina kadrajin dışına atılmış, silinmiş. Ben o iki binanın 150 senedir omuz omuza vererek ayakta durduğunu biliyorum. Bir dönemin kolektif birikiminin cımbızlandığını görmek açıkçası içimi yaktı. Ermenilikten, Rumluktan öte, çatı bir tartışma vardı orada. 

Art nouveau’nun İstanbul’daki öncülerinden Aram ve İsak Karakaş biraderler için aslolan iyi art nouveau yapmaktı, Ermeni mimarisi yapmak değildi. Ermeni olmaları da muhtemelen bugün ifade ettiği kadar yoğun bir anlam ifade etmiyordu. Art nouveau’ya bakıp ‘Ermeni evi’ demek günümüze dair bir yozlaşma. Mimarın etnik kimliği üzerinden art nouveau’yı anlamak da bundan farklı değil. Keşke önce akımları ve nedenselliklerini tartışıp, mimarların etnik kimliğine oradan gelebilseydik. Aksi oldu ve mimarların etnisitelerine dalıp asıl tartışmayı kaçırdık galiba. Mesela bugünün Türkiye’sinde temsiliyeti olmayan, Birinci Dünya Savaşı ile tasfiye edilen ama o dönem Ermeni ve Rumlarla rekabet gücü olan tek grup Levantenlerdi. Nitekim kendi ülkelerinde doğan akımları buraya taşıdılar ve mukayase götürmez bir üstüklükleri vardı. Her iki çalışmada da dışarıda bırakıldı Levantenler, o aktörlerin dezavantaji neydi, anlayamadım... Sanat tarihi yazımında da mevcut aynı problemler.

Projeyi, 'Issız Kent Üçlemesi' adını verdiğin yeni bir kitapla tamamlıyorsun. “Kimsenin olmayan hayatlar”, “kimsenin olmayan binalar” ve “kimsenin olmayan fotoğraflar” bağlamında kent tarihinin farklı katmanlarıyla yüzleşiyoruz. Üçlemenin hedefi ve senin için açılımı tam olarak nedir?

Bu üçü aslında aynı hikaye. Issız Kent Üçlemesi, dünyanın en kalabalık şehirleri arasında sayılan İstanbul’u, terk edilmişliği üzerinden düşünmeye adanmış bir deneme. İstanbul sadece aldığı göçler değil kaybettiği nüfus ve kültürel erozyon bağlamında da incelenmeye değer bir kent. Üçleme, fotoğraflar, mimarlar ve travestilerle kurduğum ilişkinin toplamında, aslında hep soruyu sormamla oyunsallaşıyor. Ama her biri ‘ıssızlığın’ farklı bir evresini temsil ediyor. Birbirine teğet çizgilerle bağlı üç katmanda, aynı kentin bulvarlarında örülen aynı hikâyeye, üç farklı güzergâhtan ulaşmayı deniyorum... Özünde sahte dedektiflik ve hedef şaşırtma olan üç ardışık katman, abartılı kent metaforu ve kolektif hafızaya karşı verdiğim bireysel mücadelenin iç hesaplaşması olarak okunabilir. Önceki kitaplardan farklı olarak ilk kez kendi ağzımdan yazıyorum ve bu kez bir sonucu değil, sürecin arka planını paylaşıyorum. Niyet, bir dizi tasniflenmemiş veriyi yan yana getirerek kentin yarattığı suçluluk hissinden kurtulmak değil, a-normları karşı karşıya bırakarak, bastırılanın kuşku yoluyla açığa çıkmasını sağlamak.

Binalar, fotoğraflar ve travestiler arasındaki ilişkiyi nasıl bağlıyorsun? Mekânsal olarak bağlıyorum.

Fotoğraflar binaların potansiyel olarak ilk sahiplerine ait, translar son ‘mühim’ kullanıcılar arasında, arada içinden geçilen binalar var, fakat onların da kaderi fotoğraflar ve translardan farklı değil artık... Bu benim saptamam ama bilmem farkettin mi, Beyoğlu civarında nerede bir Ermeni kilisesi ya da manastır varsa, bil ki sokağı genelevdir. Zürafa Sokağın penceleri ana caddedeki manastıra açılır, Küçük Bayram Sokak’taki genelevler Surp Asdvadzadzin Ermeni (Katolik) Kilisesi’ne bakar, yakın dönemde restore edilen Anarad Hığutyun Ermeni Manastırının bulunduğu Dernek Sokak boydan boya genelevdi... Tüm bu lokasyonların tesadüf olduğuna inanmıyorum çünkü ben hiç pencereleri camiye açılan genelev görmedim. Terkedilmenin getirdiği rastlantısal olmayan bir tür deneyim aktarımı, kitabın üç tezat öznesini birbirine bağlıyor. 

***

Kaynak: Zeynep Ekim Elbaşı - AGOS, 31 Ocak 2014, Sayfa: 18-19