14 Eylül 2014 Pazar

WE ALL LIVE ON THE SAME SEA - Sirius Art Centre / IRELAND


WE ALL LIVE ON THE SAME SEA
14 September – 12 October 2014
Presenting works by Cliona Harmey - David Farrell - Deniz Üster - Fiona Marron - Gülsün Karamustafa Margaret Fitzgibbon - Mark Garry, Paid Murphy & Sean Carpio - Tayfun Serttaş 
Curated by Rana Öztürk




 


























Presented with the support of the Turkish Cultural Foundation and Cork Film Centre. SAHA provided support for the production of the works by the artists from Turkey.

11 Eylül 2014 Perşembe

"WE ALL LIVE ON THE SAME SEA" (press release)


WE ALL LIVE ON THE SAME SEA
14 September – 12 October 2014
Presenting works by

Cliona Harmey - David Farrell - Deniz Üster - Fiona Marron - Gülsün Karamustafa Margaret Fitzgibbon - Mark Garry, Paid Murphy & Sean Carpio - Tayfun Serttaş 
Curated by Rana Öztürk
Sirius Arts Centre presents We All Live On The Same Sea, a group exhibition including artists working with a variety of media, such as video, photography, music, sound, sculpture and digital art. 
We All Live On The Same Sea takes its inspiration from the seaside location of Sirius Arts Centre on the banks of Cork Harbour. Contrary to the general association of the sea with separation, distant lands, and the idea of other shores beyond the horizon, this exhibition seeks to view the sea as a vehicle for unification rather than separation. The vast fluid physicality of the sea surrounds all lands dissolving rather than creating borders. Historically the sea has played a major part in the construction of personal and collective imaginings of a given place through the circulation of stories and memories in and about that place. While conventional sea traffic continues an old tradition of travels and narrative possibilities concerning distant places, in this period of globalization and digitalization, even the sea floor facilitates greater connectivity through transoceanic submarine networks that allow instant communication. In this context, this exhibition aims to explore the notion of sea as a connecting force between disparate geographies either through travels in the form of immigration, vacation, commerce and adventure, or through other movements within or even beneath the sea. The exhibition focuses on the ways in which the sea shapes our sense of place, both as singular experience of specific places as well as their connectivity with the rest of the world. 
Resting on the southern coast of Ireland, a country that is an island at the edge of Europe, where all international contact is overseas, Cobh is a symbolic place for travels beyond the sea. It is known to be a major point of departure for millions of Irish immigrants during the famine times and as the last port of the famous Titanic. The town is currently a stopover point for large cruise-liners and a tourist attraction. More recently, the inflow and outflow of people in Cobh reflected the rise and decline of the short-lived economic boom in Ireland. 
Along with Cobh’s peculiar history, the exhibition also draws upon the unique site and building of Sirius Arts Centre, the former Royal Cork Yacht Club built in 1854. With a view of the harbour and cruise-liners that arrive in Cobh, the gallery affords participating artists an opportunity to produce site-responsive works exploring its possible connections with other places, stories and individuals. In being situated beside the sea Sirius Arts Centre allows the exhibition to expand beyond Cobh to other places and times through the imaginative potential of the sea. 
Some artists, including Margaret Fitzgibbon, Cliona Harmey, Fiona Marron, Tayfun Serttaş, and Deniz Üster were invited for short residencies at Sirius to do research in Cobh in advance of the exhibition. In that way, the artists had the chance to reflect on the specific location of the exhibition, each from the perspective of their personal experiences, memories, and backgrounds. As a result, the final exhibition also engages with Cobh, a peripheral Irish town, and explores its particular narrative in relation to a larger global geography through the connections and dialogues generated by the art works presented. 
For further information and images please contact:
Rana Öztürk, Curator: "mailto:ranaoz@gmail.com" ranaoz@gmail.com
Sarah Iremonger, Sirius Art Centre, Visual Arts Consultant: "mailto:sarah@iremonger.me" sarah@iremonger.me 
Gallery Hours:
Wednesday to Friday: 11am-1pm & 2pm-5pm
Saturday& Sunday 2pm-5pm Monday& Tuesday Closed

Presented with the support of the Turkish Cultural Foundation and Cork Film Centre. SAHA provided support for the production of the works by the artists from Turkey.

6 Eylül 2014 Cumartesi

3 Eylül 2014 Çarşamba

"WE ALL LIVE ON THE SAME SEA" / Sirius Art Centre, Cobh, Cork / IRELAND



"WE ALL LIVE ON THE SAME SEA"

Opening Saturday 13 September 5pm

Curated by Rana Öztürk

Including works by Cliona Harmey - David Farrell - Deniz Üster - Fiona Marron - Gülsün Karamustafa - Margaret Fitzgibbon - Mark Garry, Paid Murphy & Sean Carpio - Tayfun Serttaş 

Taking its inspiration from the seaside location of Sirius Arts Centre on the banks of Cork Harbour, this exhibition seeks to view the sea as a vehicle for unification rather than separation of distant lands. It explores the notion of sea as a connecting force between disparate geographies either through travels in the form of immigration, vacation, and commerce, or through the circulation of stories and memories, and other movements within or even beneath the sea. The exhibition also engages with Cobh’s particular narrative in relation to a larger global geography through the connections and dialogues generated by the art works. With this purpose it was developed through a series of residencies at Sirius through August and September.

Presented with the support of the Turkish Cultural Foundation, Cork Film Centre & SAHA provided support for the production of the works by the artists from Turkey

Exhibition runs until Sunday 12 October



29 Ağustos 2014 Cuma

10 Temmuz 2014 Perşembe

herkes haklı.


Senaryonun toplamından daha çok konuşulan Çehov metinleri, Shakespeare repliklerinden sonra zehrini arkaik bir canavar gibi kusarak akıtan anti-özne, herkesin kendine hapis olduğu bir yerde atın özgürlüğüne kavuştuğu (bir Tarkovsky filmi olarak) Andrei Rublev tandansı, filmin en kısa ama en çarpıcı sahnelerinden birinde kullanılan Commedia dell'Arte maskesi, Dostoyevski'nin şöminede para yakan gözü kara budalaları ve uzayıp gidebilecek tüm diğer metaforlar silsilesi bir yana dursun, BENİM TEK NACİZANE ÖNERİM; Kış Uykusu'nu izledikten sonra "evet, şurada şöyle bir gönderme vardı" ruh haliyle çıkmayın bu filmden. 

Çünkü bunların hiçbir önemi yok. 

Çünkü bu filmde, 196 dakika boyunca yalnızca insana gönderme var. Yalnızca o koltukta oturup filmi izleyen 'size' gönderme var. Filmin başından sonuna kadar, aslında hep bir ağızdan 'sizinle' konuşuyor tüm karakterler.

Yönetmen olağanüstü, ilginç, inanılmaz, son derece çarpıcı bir hikaye sunmuyor, ki zaten mesele bu değil. Yönetmen size 'sizi' sunuyor. Bu yüzden, meselesi 'kendiyle' olanların filmi; Kış Uykusu. 

Benim kırıldığım sahnelere gelince; 

Her şeyi görmeyi, her ayrıntıyı yakalamayı kendine vazife edinen Aydın Bey, aslında filmin toplamında gündelik detayların hiçbirini hatırlayamıyor. 

"Siz benim kiracım mıydınız? Bilmiyordum."
"Kırılan cam kaç para tuttu? Bilmiyorum."
"Ödemeyi neden yapamadığınızdan haberim yok."
"10 kilometrelik yolu yürüyerek mi geldiniz? Bilmiyordum."

Aydın Bey bir bunak değil, yalnızca hatırlayamıyor, bu nedenle bilmiyor. Filmin toplamında Aydın Bey ile en çok burada empati kuruyorum, gündelik detayların hiçbirini hatırlayamamakta... Hayli basit konularda istisnasız olarak takılmak, dış dünya ile birey arasındaki yabacılaşmayı en kırılgan (hafıza) noktadan deşifre ediyor. Gündelik yaşamın gerektirdiği bilgi akışına karşı, çaresiz düşmek.  

Felsefenin, reel politik'e karşı içine düştüğü çaresizliği anlatmanın daha ince bir yolu olabilir mi(?) ya da Batı Avrupa'nin 'Aydınlanma Çağı'ndan itibaren kendi bölgesinde dahi içine düştüğü yalnızlığı? 

Başrolünde hissettiğim tartışma ise ilk başta hiç anlaşılmayıp, hatta izleyiciye 'ne saçmalıyor bu kadın?' dedirtmeyi başardıktan sonra, Necla'nın yaşam öyküsünde karşılığını bulan; 'kötülüğe kayıtsız kalmak'. Necla'nın kötülüğe karşı kayıtsızlık önermesi filmin ilerleyen dakikalarında açıklığa kavuştukça, onunla beraber içimden fısıldayarak "bazen, af mı dilesem?" diyorum. Maruz kaldığı kötülüklere karşı hiçbir şey yapmayarak tepki verme düşüncesinde olan Necla, daha da ileriye giderek 'özür dilemeyi' aklından geçiyor, ve en zoru belki de 'ya seni öldürse bu kötülükler, önemli değil mi?' sorusuna karşılık 'değil, gerçekten yalnızlıktan daha kötü değil' dediği noktada sahne düğümleniyor. İçim düğümleniyor. Çünkü bazen gerçekten önemli değil. 

O sınıra gelmek ise hiç kolay değil. 

Filmin toplamında herkes hapis. Aydın Bey dünyanın her köşesinden gelen konuklarına ev sahipliği yaparken kendisi İstanbul'a gidemiyor, kardeşi Necla pazara gitmiyor, karısı odasından bile çıkmıyor, en yakın dostları Suavi Bey sürekli çiflikte olduğundan yakınıyor... 

Aslında herkes kış uykusunda.

Filmde hemen hemen tüm karakterler söyledikleri ve savunduklarıyla çelişiyor. Necla 'kötülüğe karşı koymama' düşüncesini benimserken kırılan bardakların parasını temizlikçinin maaşından kesmeyi planlıyor; Aydın Bey paraya önem vermediğini hissettirmeye çalışıyor ama otelde kalan müşterilerin dahi ödemeyi yapmadıklarından şüphelenecek kadar paranoyak; Nihal kendi ayakları üzerinde durabilme, yalnız başına bir şeyler yapabilme arayışında, sıkıştığı tüm noktalarda 'ya sen git, ya da ben' diyor, çalışmaktan bahsediyor ama hazıra konmak işine geldiğinden yıllarca bunu yapmamış ve yapacak gibi de görünmüyor... Fakat tüm bunlara karşın, çıkış yok.

Şimdi biz bu hayatta en çok Aydın mıyız, Necla mıyız, Nihal miyiz diye düşünürken hepsinin ortasında boğulmak var... 

Hepsi aynı "insan" çünkü. Hepsi haklı. 

Ondan olacak, film bitmiyor. Hatta asıl film, sinemadan çıkıp kalabalığa karıştıktan sonra başlıyor. Yusuf Atılgan'ın "sinemadan çıkmış insan"ı oluveriyorum bir anda, Bodrum'da 40 derece bir yaz gününde olmak farketmiyor, cıvıltı beni içine çekmiyor, askine itiyor, derhal eve dönmek istiyorum. Etrafta içkilerini yudumlayan kayıtsız kalabalığın arasından gölge misali geçerek, kendimi odaya kapatıp, klimayı en soğuk seviyeye getirdikten sonra yastığa başımı koyup, örtünün altında kıvrılıyorum... Kış uykusuna dalıyorum.

Haklılığın üzerine, biraz daha fazla düşünebilmek için.

Hiç mi üşüyen yok? 

7 Temmuz 2014 Pazartesi

HALEP


Cebimizdeki üç kuruş parayla öğrencilik yıllarımızın en yakın-uzak durağıydı Halep. Her antropoloji öğrencisinin uçarı egzotik meraklarını cezbeden mucizeler diyarıydı. Bir nevi, biz yeni yetme backpack'lilerin Varanasi'siydi o yıllarda... Bir çoğumuzun ilk yurtdışı deneyimi Halep'ten başlasa gerek, benim öyle değildi, fakat sonradan bu kenti tüm diğerlerinden ayıran - çevresindeki kentleri tanıdıkça - bazı ayrıntıları not etmeye başladığımı anımsıyorum.    

Benim Doğu Akdeniz'im, Halep'ten başlardı. 

"... ama Akdeniz'e kıyısı yok" demeyin sakın, ruhsuz bir Arap kentinden ziyade daracık sokakların kesme taş mimariyle şekillendiği gerçek bir Akdeniz agorasıydı Halep. Helenistik Dönem'den beri korunan ızgara kent planıyla, hiçbir yüzyılda işgal edilemeyen kalesiyle, sabun kokulu sokaklarında yankılanan dillerle, bir porsiyon istediğinizde yanında tüm mezelerin önünüze serildiği sofralarıyla, ipe asılan ekmekleriyle, labirent çarşılarıyla, doğduğu günden son nefesine kadar o çarşılarda yaşayan zanaatkarlarıyla, ibadethaneleriyle, çoluk çocuk o ibadethaneleri dolduranlarla ama en çok sizle konuşurken zeytin gözlerinden ışık saçan insanlarıyla, Doğu Akdeniz'in neredeyse hiç dokunulmadan bugüne ulaşabilen yegane kalesiydi. Gentrification bir yana dursun, dünyanın en eski akıl hastanesine ev sahipliği yapan Halep'te zaman, iflah olmaz deliye "neredeyim?" sorusunu sorduracak kadar askıdaydı.

O günlerde, "heralde her yer Halep gibi" demiştim. Doğu Akdeniz'de Halep kadar zamana direnmeyi başarabilmiş bir kent daha olmadığını, çok sonra farkedecektim. 

Ondan olacak, bu büyülü kentin bir beş yıldızlı oteli dahi yoktu. Ucuz hostellerde kalınırdı. Bir de tüm heybetiyle Baron Otel, (Atatürk'ün de konakladığı otelin İstanbul'daki karşılığı Pera Palas olmalı) gıcırdayan kapılarıyla zaman tüneline açılır ve konuklarına kentin tüm sırlarını fısıldardı. Osmanlı Dönemi'nden, Fransız kolonyalizmine, Arap Ulus Devrimi'nden, Esad veliahtlığına Halep'in tüm dönemlerinden bir şeyler sinmişti bu otelin duvarlarına, akşam serinliğinde lobisinde buluşan Halepli müdavimleri için bir 'otel'den fazlasıydı, yalnızca yabancılar için değil. Zaman 'en hızlı' o lobide akar, Halep dünyaya, o lobiden açılırdı... Vaktiyle burada Şark Ekspres'i yazan Agatha Christie'in anısına o lobide bir acı kahve içmekten fazlasını yapamamıştım.  

Ama kendime bir söz vermiştim, eğer bir gün mesleğim ve param olursa mutlaka Halep'e tekrar dönecek, Baron Otel'in en güzel odasında kalacak, tüm zamanımı o lobide geçirecek, Halep üzerine yazılmış en güzel yazıları yazacak, bütçem yeterli olmadığı için bahşiş bile bırakamadığım o yakışıklı garsona, yüklü bahşiş bırakacaktım!  

Sonra sözümü unuttum. 

Sonra Halep vuruldu. 

'Bin ömür geçse, taş yerinden oynamaz' dediğimiz Halep'te, taşlar öyle bir oynadı ki yerinden, inanamadık. Ben artık harabeye dönen Doğu Akdeniz kentlerinin arkasından... Fakat hiçbir kentin arkasından, Halep'te duyduğuma dair bir utanç duymadım. Bu kez pasaportunu taşıdığım devlet, göz göre göre, sayısız seçenek daha masadayken, üstelik o kenti kurtaracak imkan varken... Kurtarılmadı. UNESCO'ya rağmen, yüce dünya kamuoyuna rağmen, Birleşmiş Milletler'e rağmen, NATO'ya rağmen. Yapılmadı. 200-300 kişilik çetelerin insafına terkedildi KOCA HALEP! Dahası; yıkıma ortak olundu, para gönderildi, silah gönderildi, terörist gönderildi, cephane gönderildi. Laneti gönderenlerin üzerinde, sonsuza dek. 

Hayatım boyunca Halep üzerine bir şey daha yazamam sanıyordum, fakat Aris Nalcı T24'teki köşesinde bir tercümeye yer vermiş bugün. Beyrut'da psikolojik ve fiziksel olarak çöküntüye uğradığım günlerdeki tek gerçek yakınım, her aşamada kahrımı çeken Halepli sevgili arkadaşım Vahakn'ın babası, Manuel Keşişyan'ın Halep'in bugününe dair bir yazısı.

Yorumlayacak mecalim yok, 
Utançtan başka sığınacak yer yok, 
O yazıdan devam edelim;

..............

Gözlerin Kapalı Yürü Halep Sokaklarında 

Aris Nalcı

Dünyada 7 milyon Ermeni'nin yaşadığı tahmin ediliyor. Bunların sadece 1 milyonunun doğru dürüst Batı Ermenicesi konuştuğu ve yazdığı söylenir. (Ermenistan Doğu Ermenicesi olduğundan dışında bırakıyorum). Yok olmakta olan diller listesine giren Ermenice'yi okuyup yazabilenlerden olduğum için şanslı hissettiğim zamanlardan biri... Bu dil; Ermenice, biz dünyanın dört bir yanına dağılmış olanların ortak bir lisanda, bilgi alışverişinde bulunabilmesini sağlıyor. 

Suriyeli gazeteci arkadaşım Vahakn Keşişyan'ın babası Manuel Keşişyan'ın Halep'ten yazdığı bir makaleyi de bu şekilde anadilimde okuyabilme lüksüne sahibim işte. Ama okuduklarım pek de iç açıcı değil. Belki de yakın zamanda Halep'i terk edecek olan son ailelerin de ruh halini anlamamıza yardımcı olacağını düşündüğüm için dün gece oturup tercüme ettim.

Manuel Keşişyan'ın CivilNET'te Ermenice yayınlanan 1 Temmuz 2014 tarihli Halep notlarını paylaşıyorum.


GÖZLERİN KAPALI YÜRÜ HALEP SOKAKLARINDA

Gözlerin kapalı yürü Halep sokaklarında, ki kendini hala insan olduğuna kandırabilesin.

Halep'te doktor aramayasın, hepsi ama hepsi gittiler, hem de ilk gidenlerden oldular.

Hipokrat yeminlerini unutarak veya unutturarak.

Kendilerinden rica ederim bana “Gittiğimiz yerde insanları tedavi ediyoruz. Biz insan doktoruyuz” demesinler.

Bu kelimeleri söylemesinler, ki zavallı Halep utanmasın.

Belki hakları var bunları demeye; değil mi ki Halep'te insan kalmadı!

Biz geride kalanlar basit insan kılıklı yaratıklarız ve insanlık haklarını istiyoruz, Halep sokaklarının tanıklarıyız!

Gözlerin kapalı yürü Halep sokaklarında.

Ki yarı yıkık veya tamamen yok olmuş binaları görmeyesin.

Ki Halep'in kirli sokaklarını görmeyesin.

Ki her dakika aşağılanmış hissetmeyesin.

Ki görmeyesin genç- yaşlı, kadın erkek su taşıyanları.

Onlar ki her gün saatlerce sıra bekledikten sonra ertesi gün su taşımanın farklı bir yolunu icâd ederler. Hepsi, tahta ve plastik kuruların içerisine sıkıştırdıkları kova ve şişeleri eve giden uzun yolda daha kolay taşıyabilmek için.

Bu küçük 10 yaşındaki kızı görüyor musun?

Allahını seversen kapa gözlerini ki görmeyesin.

Su dolu kovaları koyduğu sandığı yokuş yukarı daha kolay taşıyabilmek için sandığa doladığı ipi beline geçirmiş çekiyor. Bu kıza ne isim vereceksin peki.

Bu manzara karşısında hala 'insan tedavi eden' doktorların burada bu 'hayvanat bahçesinde' mi kalacaktı.

Ayıp değil mi?

Diyorlar ki su krizi çözülecekmiş. Hatta bazı mahallelerde su varmış zaten ama binanın üst katlarına çıkacak kadar değil. Eğer elektriğin var ise ve senin suyu yukarı basacak makinen de var ise o zaman suyun olabilir.

Yoksa en fazla birkaç kat taşıyacaksın su dolu kovaları.

Zararı yok.

Ona da alışırsın.

Bir gün evinin musluklarından su aktığında şaşırabilirsin ve muslukları kapatıp belki de kova taşımaya devam edeceksin.

Hatırlar mısın?

Elektrikler ilk kesildiğinde, bir ay kadar bekledikten sonra gecenin bir saati elektrik gelmişti.

Ne yapmıştın?

Kalktın...

Ve ışığı kapattın...

Korktun.

Çünkü karanlığa alışmıştın.

Nasıl ki şimdi nesiller 'okulsuzluğa' alışıyor. Tembelliğe, hırsızlığa, cinayete, karanlığa, su taşımaya, mermilerin ıslığına, patlayan bombalara ve askeri hava üslerinden yerleşim yerlerine atılan varil bombalarının seslerine...

Bunların hepsini duymamak ve alışmamak için kulaklarını da kapa..

Bugünkü Halepli tüm bunlar bittikten sonra (eğer ki biterse), tüm bunları arayacak ve bulamadığı zaman tekrar yaratmaya çalışacak.

Gözlerin kapalı yürü Halep sokaklarında, ki dünkü zanaatkarları ve sanatçıları sokak köşelerinde sebze, sigara ya da 'khorovadz' (Ermenice kebap) satarken görmeyesin.
Gözlerin kapalı yürü Halep sokaklarından, ki sayısız dilenciyi, çöp karıştıranları (kim bilir ne arıyor?) görmeyesin. 
Ki görmeyesin aç kalan köpeklerin ölülerini.
Ki görmeyesin insanlarla birlikte yürüyen ve günden güne sayıları artan karnı tok yürüyen köpekleri.
Nereden de getiriyorlar şu nadir köpekleri.
Gözlerin kapa, çünkü sokaklarda; su taşımaktan kamburlaşmış yaratıklar, somurtuk, gülümsemeyi unutan yüzler, umudunu kaybetmiş ama umuda olan özlemle yaşayan yüzler göreceksin.
Doktorlar dönmesinler!
İşsiz kalacaklar.
Halep'te hasta kalmadığından değil, (Evelallah hepimiz hastayız) ödeme kabiliyetimizi kaybettiğimizden.
İyi bir haber de vereyim. Yakın zamanda ülkenin başbakanı Halep'i ziyaret etti ve hükümet adına 80 yeni kuyu kazılacağına söz verdi. Halep'in her semtinin bir kuyusu olsun diye.
Halepliler sevindiler.
Haleplilerin sevinci, ancak ve ancak başbakan Haleplileri tedavi etmek için 80 kemik doktoru (veya veteriner de olur) yollarsa tam olur.
Biliyor musunuz yanlış nerede?
En büyük yanlış tüm bunlara alışmamak ve insan kalmakta...
Bunların hepsine bir nokta konulduğunda yeniden şekillenmiş ve değişmiş çevrende nasıl yeni bir yaşam kuracağını hayal etmekte.
Eğer sen hala insan kalırsan...

Manuel Keşişyan