Çocukluğumda istisnasız bütün bölümleri küf kokan, bünyesindeki köşklerin en az yarısı kapalı vaziyette, rutubetli, geri kalmış metodlarla sergilenen koleksiyonlarıyla, ilgisizlik ve kaderine terkedilmişlik hissi hakimdi Saray’da. Zira Saray, İmparatorluğun son 150 yılında da hanedanın topyekün Dolmabahçe ve Yıldız gibi yapılara taşınmasıyla boşaltılmıştı zaten. Cumhuriyet Dönemi boyunca bu yarı açık/kapalı muğlak pozisyon devam etti. İstanbulluların daha çok uzaktan izlediği Topkapı Sarayı diye bir yer vardı, ama sanki yok gibiydi. Bunun kasıtlı bir görmezden gelme değil aynı zamanda bünyesinde barındırdığı yapı stokunun son derece sıkıntılı olmasına da bağlıyorum.
Saray-ı Hümayun’u yalnızca bir müzeler düzinesi değil, dinamik bir kültür merkezi olarak da İstanbul’un kent hayatına kattı İlber Ortaylı. Saraya gösterdiği titizlik ve olağanüstü bir hassasiyetle onu İstanbul’a yeniden kazandırmış olması benim açımdan emsalsizdir. Günümüzde Topkapı Sarayı bünyesinde uygulanmakta olan çağdaş müzecilik modellerinin temelleri - İstanbul Arkeoloji Müzesi ve Darphane-i Amire dahil - onun döneminde atılmıştır.
İlber Ortaylı’nın Aya Sofya Müdürü olarak atandığı dönemle birlikte, ki bence bu pik dönemidir, İstanbul’un en ağır yükü artık farklı bir perspektifle ele alınacaktı. Aya Sofya tarihin hiçbir döneminde iyi durumda olmadı, Bizans dahil. Bugün daha kolay istişare edildiği kadarıyla kubbe yapıldığı ilk günden itibaren bir problematikti. Teknik olarak 500 yıl önce çökmesi beklenebilecek bir yapı, sağlam zemin, hafif malzeme tercihleri ve biraz da şans eseri ayaktaydı. Aslına bakarsak İstanbul, biraz da ‘şans eseri’ ayaktaydı.
Ahir ömrüm içerisinde Aya Sofya’nın çürüyüşüne bizzat tanıklık ettim. Çocukluk dönemim boyunca çürüdü, öğrencilik yıllarımda çürüdü, mesleki kariyerim sürecince çürüdü, her yıl en az beş kez Aya Sofya’yı ziyaret etmeyi asla ihmal etmedim ama her ziyaretimde biraz daha kaygılı ve umutsuz hissederek… Galeri katlarındaki mermer zemin döşeme sanki her adımımda biraz daha çöktü, kemerlerin oturduğu sütunlar sanki biraz daha eğildi. Kütlesel bütünlüğü bozulmadan dünya üzerinde bu büyüklükte bir yapının kaç yıl daha ayakta kalıp kalamayacağı sorusunda teselli arayarak, Fosatti Biradelerin çabalarının 1894 büyük İstanbul depremiyle yeksan oluşuna, Raimondo D'Aronco’nun yapının zaten ‘gerektiği kadar sağlam olmadığı’ raporlarına sığınarak. Her an kaybetme ihtimali olan, yoğun bakımda entübe edilmiş bir hasta gibi bekledi Aya Sofya.
Günümüzde Cumhuriyet tarihinin en kapsamlı restorasyonuna alınan yapı yalnızca tarihsel değil güncel siyasi tartışmalarında merkezinde girdi 21. yüzyıla. Süreç boyunca İlber Ortaylı bir denge unsuru olarak, kah siyasi çekişmelerin kah tarihsel ve dini polemiklerin tutkalı görevini gördü. Hiçbir tarafı karşısına almadan, hiyerarşinin başında Aya Sofya’nın olduğunu anlattı bitmez tükenmez enerjisiyle… Aya Sofya gibi yapıldığı günden itibaren kriz üretmiş bir yapıda tarafları mutlak doğruda buluşturmak İlber Ortaylı’nın asıl kehaneti olacaktı ve sonunda her şey ‘aklın yolu bir’ hizasına çekilecekti. Tüm bu konularda ilerleyen tarihlerde ansiklopediler yazacağız.
Kültürel hafızamınızın kadim muhafızı İlber Ortaylı'ya Allahtan rahmet, başta sevgili dostum Tuna Ortaylı olmak üzere sevgili ailesine, çalışma arkadaşlarına ve tüm sevenlerine başsağlığı ve sabırlar dilerim. Muazzam mirası kolektif hafızada nesiller boyu yaşamaya devam edecek.


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder