13 Temmuz 2026 Pazartesi

6 Şubat neydi?

 



Mesela oğlu hala enkaz altında olan taksicinin “şehrin en güvenli yeri” diye sabahın yedisinde beni tek başıma bırakmak zorunda kaldığı o terminaldi... Benim 6 Şubat'ım bu fotoğraf karesiyle başladı. Yolcu terminali. Yolcular hariç.


- Yolculuk nereye Tayfun Bey?

- Yolculuk şeye… Ölülerin Kayıkçısı Kharon'a doğru.

- O kim?

- Sıkışmış ruhlara yardımcı olan biri. 


Sabah güneşi aldatmasın, hava eksi derece. Kesmişti oğlandan umudu taksici, delirmemek için sürüyordu. Müzeyyen Senar dinlemeyi de kesmişti, normalde çok dinlermiş yolculukta... Rakı bile içermiş, hadi açıver diyemedim. Ruhlar da buz kesmişti. 


Neşeli insanlarız bizler aslında diyor, sanki kederinden utanıyor. Bir de o haliyle beni düşünüyor, ama - hala - siz buradan sonra? Ne yiyip ne içeceksiniz? Heryer kapalı, ileride çorba dağıtıyorlarmış. Midemi hissetmiyorum ki, acıkıp acıkmadığımı bile bilmiyorum, sadece tansiyonum çok düştüğünde acıkmış olabileceğimi seziyorum. İHH'den iki başörtülü kız ufacık elleriyle kağıttan kasede mercimek çorbası ikram ediyor. Oturup çorbalarımızı içiyoruz. Taksici duruyor, sonra yeniden başlıyor, enkaz altında kaç gün dayanabilir insan(?) diye soruyor. Enkazda bir erkek kolu bulmuşlar, ama rapor gerekirmiş. O kolun kime ait olduğu da tespit edilememiş. Oğlu çok yakışıklıymış, gözleri yeşilmiş. Gözünden tanırmış ama kolu tanıyamamış.  


Sen bir defa boşver beni. Salalım birbirimizi. Benim Habib-i Neccar Dağı'nda yolu izi pek belli olmayan bir tepeye tırmanıp o taşı bulmam gerekiyor. Tırmanırım. Biz geride kalanlar, aklımıza mukayyet olalım.


Hayatımın en derin sırrını saklar gibi, milyonlarcamız gibi, o günlerde gördüğüm bütün görüntüleri uyutarak ve duyduğum bütün sesleri yutarak devam ettim... 6 Şubat'tan sonrasına yaşamak denirse.  


Kendilerimize bile tarif etmekten çekindiğimiz o en derin acının ortasında fırlayıverdi soytarı. Sanki en derin acının yaşanacağı günü kollamış gibi.. Bir de sıfat takmışlar; 'Türkiye'nin En Güvenilir İnsanı'. Hayırdır? Yolda görsem kaldırım değiştireceğim bir at hırsızı, kumar bağımlısı, karşılıksız çek, senet ve dolandırıcılıktan sabıkalı, kalkıyor 'Yardım Derneği' kuruyor, yetmiyor milyarlarca lira topluyor, paraları toplarken de 'İzmir Marşı' söylüyor… Sanatçı. Bir de bunu, tarihi Cumhuriyet’ten daha eski yüzlerce yıllık bir kurum olan Kızılay’a meydan okuyarak yapıyor. 


Çünkü şunu çok iyi biliyor, bu topraklarda bazı alerjiler; akıldan, vicdandan ve ahlaktan üstündür. 


Hepimiz oradaydık. 

Haklının acelesi yok. 



9 Temmuz 2026 Perşembe

Diplomasi, Temsil ve Ankara

 



Uluslararası diplomasi temsile dayanır, devletler yalnızca ekonomik programlarla yönetilmezler. Diplomatik temsilin kuşkusuz en sarsılmaz ayakları mimari ve sanattır. Ankara’yı bilen, Ankara’nın kamu binalarını tanıyan, Ankara’nın kampüslerini gezen, Ankara’nın müzelerini gören, Ulus’un erken Cumhuriyet dönemi apartmanlarını inceleyen ama en önemlisi Anıtkabir’e hayatında bir kez uğramış biri buranın herhangi bir kent olmadığı kolaylıkla kavrar. Birinci Ulusal Mimarlık Akımı en kuvvetli eserlerini Ankara’ya armağan etti, 19. yüzyılın İstanbul merkezli neo-klasik üslubuna oranla hayli iddialı bu yeni eklektik anlayış, aynı zamanda genç Cumhuriyet’in diplomatik kimliğinin mimari açıdan da en büyük sahnesiydi artık. İstanbul’daki Latin/Akdeniz etkisinin aksine, ağırlıklı olarak Türk, Alman ve Avusturyalı mimarların öncülüğünde şekillenen kent, kendi yüzyılının en özgün modern tasavvurlarına ev sahipliği yapacaktı.  

 

Ak Parti’nin ilk yıllarından itibaren Ankara merkezli diplomasinin İstanbul’a kayabileceğine dair ciddi tartışmalar yaşandı fakat ‘devlette süreklilik esastı’ ve yalnızca İstanbul değil bu süreçte Ankara’nın ağırlığı da netlik kazandı. Bir mimari proje olarak T.C. Cumhurbaşkanlığı Külliyesi ilk kez kamuoyu ile paylaşıldığında hayli şaşırmıştım. Karşımda adeta bir Mimar Kemâleddin eseri duruyordu ve bu eser Cumhuriyet’in ilk yıllarında uygulanmakta olan mimari üslubu açıkça geri çağırıyordu... Son 50 yıldır neredeyse tamamen unuttuğumuz, sürekliliği darbelerle kesintiye uğramış, emsallerine ‘antika’ gözüyle baktığımız, bakmaya kıyamadığımız bir mimari üslup, Mimar Kemâleddin’den Giulio Mongeri’ye adeta yeniden canlanıyordu.  

 

Bazılarının iddia ettiği gibi ‘ilk fırsatta yıkılması gereken’ bir bina gibi görünmüyordu, aksine zarifti, İstanbul Erkek Lisesi’nden Ziraat Bankası Genel Müdürlüğü’ne, Ankara Devlet Resim Heykel Müzesi’nden, Anıtkabir’e her birini çok yakından tanıdığımız emsalsiz mimari eserlere referanslar içeren, her biriyle konuşan, oranlarıyla çelişmeyen, üsluba sadık sade ama bir o kadar yerel bir proje olarak sunuldu. Üstelik bunu mevcut bir eserin replikası yoluyla değil, her anlamda çağdaş ve sıfırdan kurgulanmış bir dille geliştiriyordu mimar. Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nin mimarı Şefik Birkiye, kamuoyundaki tartışmalarda pek yer almamakla birlikte, hakkında basit bir araştırma yapıldığında bile muazzam eğitimi ve felsefeye olan ilgisiyle dikkat çekiyordu. 

 

T.C. Cumhurbaşkanlığı Külliyesi fikriyle hiçbir zaman çelişmedim, “saray” fikri bir anda gökten zembille inmedi, diyelim ki "tamam saray", ama Edirne'den Ağrı'ya Türk diplomasisi kendini yüzyıllardır saraylarda ifade ediyordu, İstanbul demek saray ve daha çok saray demektir… Bunun bir sebebi olmalıydı? Üstelik İstanbul'da 'saray bolluğu' yaşanırken, Çırağan gibi eserler neredeyse 'düğün salonu' olarak kullanılırken, başkentin bir tane bile sarayı yoktu. Bir takım muhalif medyanın adeta "özel mülkiyetmiş" gibi yaklaştığı eserin her santimetrekaresinin Devlete ait olduğunu da unutmayalım... Türkiye Cumhuriyeti son NATO toplantısıyla bir kez daha kendine yakışanı yaptı, bütün konuklar bu kez Ankara’da diplomasinin kalbinde ağırlandı. “Merkez”in altı bir kere daha kalın bir kalemle çizidi.  

 

Beni asıl ilgilendiren kısmı ise Birinci Yeni Ulusal Mimarlık Akımına hayatlarını adamış Mimar Kemâleddin, Vedat Tek, Giulio Mongeri, Arif Hikmet Koyunoğlu, Bruno Taut, Ali Talat Bey, Clemens Holzmeister, Sedat Hakkı Eldem ve daha nicelerinin bu fotoğrafa olan katkılarıdır… Ben bu fotoğrafa baktığımda bütün büyük üstatların izlerini okuyorum. Ruhları şad olsun.