- Yolculuk nereyeydi Tayfun Bey?
- Yolculuk şeye… Ölülerin Kayıkçısı Kharon'a doğru.
- O kim?
- Sıkışmış ruhlara yardımcı olan biri.
Sabah güneşi aldatmasın, hava eksi derece. Kesmişti oğlundan umudu taksici. Müzeyyen Senar dinlemeyi de kesmişti, normalde çok dinlermiş yolculukta... Rakı bile içermiş. Hadi açıver diyemedim. Neşeli insanlarız bizler aslında diyor, sanki kederinden utanıyor. Hala o haliyle beni düşünüyor, ama - hala - siz buradan sonra? Sen bir defa boşver beni. Benim Habib-i Neccar Dağı'nda yolu izi pek belli olmayan bir tepeye tırmanıp o taşı bulmam gerekiyor. Tırmanırım. Biz geride
Kendilerimize bile itiraf etmekten çekindiğimiz o en derin acının ortasında fırlayıverdi soytarı. Sanki en derin acının yaşanacağı günü kollamış gibi. Ne alaka? Yolda görsem kaldırım değiştireceğim bir at hırsızı, kumar bağımlısı, karşılıksız çek, senet ve dolandırıcılıktan sabıkalı, kalkıyor “Yardım Derneği” kuruyor, yetmiyor milyarlarca lira topluyor, paraları toplarken de “İzmir Marşı” falan söylüyor… Sanatçı. Bir de bunu, tarihi Cumhuriyet’ten daha eski yüzlerce yıllık bir kurum olan Kızılay’a meydan okuyarak yapıyor.
Çünkü şunu çok iyi biliyor, bu topraklarda bazı alerjiler; akıldan, vicdandan ve ahlaktan üstündür.
Hepimiz oradaydık.
Yazıklar olsun.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder