3 Şubat 2014 Pazartesi
31 Ocak 2014 Cuma
Tayfun Serttaş, Paris'te Türkiye Sanatçı Atölyesi'nin konuğu - RADİKAL
Tayfun Serttaş, Paris'te Türkiye
Sanatçı Atölyesi'nin konuğu
İKSV'nin Paris'teki Türkiye Sanatçı Atölyesi'nde yılın ilk sanatçısı
Tayfun Serttaş.
İstanbul Kültür Sanat Vakfı'nın (İKSV) Paris'teki 'Türkiye Sanatçı Atölyesi'nde
yılın ilk sanatçısı Tayfun Serttaş. İstanbul Kültür
Sanat Vakfı (İKSV) tarafından 2009’da düzenlenen “Fransa’da Türkiye Mevsimi”
vesilesiyle Paris’in en köklü sanat kurumlarından Cité Internationale des Arts’da
yirmi yıllığına kiralanan “Türkiye Sanatçı Atölyesi”, görsel sanatlar alanında çalışan
sanatçılara 3 ay Paris’te yaşama ve çalışma imkânı sunmaya 2014 yılında da
devam ediyor. Yılın ilk sanatçısı Tayfun Serttaş, Mart ayının sonuna kadar Cité
Internationale des Arts’ın misafiri olacak. Cité Internationale des Arts misafir sanatçı programının farklı dönem başvuruları
tüm yıl boyunca kabul edilecek. İKSV tarafından 3 aylık süreçler için değerlendiren
başvurular sonucunda misafir sanatçı programına her yıl 4 sanatçı katılabilecek.
Nisan-Haziran, Temmuz-Eylül ve Ekim-Aralık dönemlerine katılmak isteyen sanatçıların
başvurmak istedikleri dönemden en az iki ay önce portfolyolarını İKSV'ye
iletmesi yeterli. Nisan-Haziran 2014 dönemine katılmak isteyen sanatçıların başvurularını,
14 Şubat Cuma günü 17.00'ye kadar mail yoluyla citedesarts@iksv.org adresine iletmesi
gerekiyor. Cité Internationale des Arts misafir sanatçı programına davet
edilecek sanatçıların seçimi, İKSV Yurtdışı Projeler bölümü koordinasyonunda, açık
çağrı sistemiyle yapılıyor. Programa katılacak sanatçılar Banu Dicle, Bige Örer,
Çelenk Bafra, Görgün Taner, İnci Eviner, Leslie Riggs ve Selda Asal’dan oluşan
yedi kişilik bir seçici kurul tarafından belirleniyor. Başvuruların sonuçları İKSV
web sitesi (www.iksv.org) üzerinden
duyurulacak.
29 Ocak 2014 Çarşamba
21 Ocak 2014 Salı
*
'ruh ne denli hırslı, ne denli inceyse, düşler de gerçekleşebilecek olandan o denli uzaklaşır.. her insan kendine yetecek ölçüde afyon taşır içinde, durmamacasına yenilenen bir afyon.'
Paris Sıkıntısı - Charles Baudelaire
Paris Sıkıntısı - Charles Baudelaire
20 Ocak 2014 Pazartesi
19 Ocak Paris
Paris'te bir avuçtuk bugün canım, ama sıkı bir avuç; yumruk.
Bir mavnanın kamarasında durduk, dinledik seni.. Göz ucuyla birbirimizin nemli gözlerine baktık, birbirimizi tanımaya, anımsamaya, hatırlamaya çalıştık. Gözlerimizi birbirlerimizden bir an olsun ayırmadık. Hasreti paylaştık.
Ne kadar yalnızız, ne kadar kalabalığız bugün.
18 Ocak 2014 Cumartesi
buradayız
Standing strong in solidarity, we are commemorating Hrant Dink and demanding justice in 11 cities; New York, Boston, Ottawa, Toronto, Amsterdam, Berlin, Bielefeld, London, Oslo, Vienna and Paris to say "We are everywhere Ahparig'. We will not participate in the crime by being silent witnesses to it.
13 Ocak 2014 Pazartesi
7 Ocak 2014 Salı
Mimarlar Mezarlığı / Cemetery of Architects - Tayfun Serttaş
MİMARLAR MEZARLIĞI / CEMETERY OF ARCHITECTS
STUDIO-X ISTANBUL
STUDIO-X ISTANBUL
Tayfun Serttaş
31.01 - 28.03.2014
***
***
31.01.2014 - Cuma/Friday
Grand opening: 19:00
Book launch: 19:30
Please scroll down for the English version
‘Mimarlar Mezarlığı’, Studio-X Istanbul’da
Studio-X Istanbul, 31 Ocak - 28 Mart 2014 tarihleri arasında sanatçı Tayfun Serttaş’ın ‘Mimarlar Mezarlığı’ isimli sergisine ve ‘Issız Kent Üçlemesi’ isimli kitabının tanıtımına ev sahipliği yapıyor.
Borusan Holding’in öncü sponsorluğunu üstlendiği, Columbia Üniversitesi’nin bir girişimi olarak dünyanın sayılı kentlerinin ardından İstanbul’da kurulan Studio-X Istanbul 31 Ocak - 28 Mart 2014 tarihleri arasında Tayfun Serttaş’ın kentsel mekanın fiziksel kimliğinin birey ile olan ilişkisini kamusal bir arşiv olarak incelemeye aldığı “Mimarlar Mezarlığı” isimli sergisine ev sahipliği yapıyor. Sanatçının aynı isimli yerleştirmesinden ismini alan sergi, tarihsel kesintilerin İstanbul’un kültürel haritası üzerindeki etkilerini sorunsallaştırdığı değişik dönemlere ait çalışmalarını bir araya getiriyor. Açılışa paralel olarak lansmanı düzenlenecek olan “Issız Kent Üçlemesi” başlıklı kitabında Serttaş, farklı medium ve metodolojiler üzerinden aynı tarihsel problematiği çözümlemeye çalıştığı üç farklı projesinin arka planını okuyucuyla paylaşıyor. “Mimarlar Mezarlığı” sergisi “önceki yarım asır, sonraki yarım asır” başlıklı altı haftalık bir etkinlik programı ile desteklenecek.
Mimarlar Mezarlığı
İstanbul’da 19.yüzyılın son çeyreğinden itibaren binaların köşelerinde okunmaya başlanan mimar yazıtları, modernizme paralel olarak gelişen birey kimliğinin mimarideki en özgün kanıtlarıdır. Batılılaşma öncesi dönemin anonim mimari anlayışının aksine, yaptığı yapıları kendi eseri olarak tanımlamaya ihtiyaç duyan bu ilk birey mimarlar, çağdaş anlamda yeni bir mesleki zümrenin oluşmasında öncü rol oynarlar. Devlet destekli klasik saray mimarlarının majör projelerinden farklı olarak büyük bölümü dar kent parselleri içerisinde çalışan apartman mimarları, minör etkinlikleriyle sivil mimariye yön verirler. İmparatorluğun Batılılaşma dönemine girmesi, Tanzimat Fermanı’nın tanıdığı kültürel haklar ve 1870 Pera yangınından boşalan arazilerin yeni hayat tarzının gerektirdiği konut tipi olan apartmanlaşmaya açılmasıyla İstanbul’un kentsel kimliği, yarım asır gibi kısa bir sürede Avrupa-Osmanlı sentezinden doğan eklektik üsluptaki mimarların yapılarıyla adeta baştan yaratılır.
Cumhuriyet modernleşmesinin, bir önceki modernitenin birikiminden miras almayı reddeden tutumu ve başketin Ankara’ya taşınmasıyla en saygın müşteri olan devletin İstanbul mimarlık sektörünün eski üyelerinden proje ve tasarım hizmeyi almayı tamamen durdurması, Türkiye’de yaşanan mimari kesintiye zemin hazırlar. İttihat ve Terakki döneminde başlayan ekonomiyi Türkleştirme politikalarının uzantısı olarak Erken Cumhuriyet döneminden itibaren mimari, fethedilmesi gereken bir alan olarak revize edilir. Birinci Ulusal Mimarlık Akımı’nın arka planında yatan düşünce sistemi açısından, Osmanlı Batılılaşması süresince ‘ötekilere’ kaptırılan bu alanı ele geçirme kaygısı ‘ülkenin kurtuluşu’ kadar yaşamsaldır. Mimar kavramının ulus kimliği üzerinden yeniden inşa edilmesini şart koşan ideoloji, sivil mimari birikimin ve aktörlerinin toplumsal hafızadan tamamen silinmesiyle sonuçlanır.
Mimarlar Mezarlığı, günümüzde bir bölümü kentsel dönüşüm planları içerisinde yıkılmakta olan dönem binalarını, mimarları üzerinden, nostaljinin ve yerel egzotizmin ötesinde, kent tarihinin meşru ve vazgeçilmez aktörleri olarak güncel araştırma metodları aracılığıyla tartışmaya açmayı önermektedir.
Mimarlar Mezarlığı; Silkar Madencilik ve Tabanlıoğlu Mimarlık tarafından desteklenmektedir.
Issız Kent Üçlemesi
Issız Kent Üçlemesi, günümüzde dünyanın en kalabalık kentleri arasında sayılan İstanbul’un kültürel belleğini aldığı göçler kadar, periyodik olarak kaybettiği nüfus ve verdiği göçlerin sonuçları üzerinden sorunsallaştırmaya adanmış bir denemedir.
Niyet, bir dizi tasniflenmemiş veriyi yan yana getirerek kentin yarattığı suçluluk hissinden kurtulmak değil. Onun uğursuz tarihinde asılı kalan ruhları çağırmak suretiyle bilinçdışına olanak vermek, a-normları karşı karşıya bırakarak, bastırılanın kuşku yoluyla açığa çıkmasını sağlamaktır.
Özünde sahte dedektiflik ve hedef şaşırtma olan üç ardışık katmanda; aranılan, takip edilen, izlenen, delil toplanan, araştırılan, sorgulanan veriler yoluyla ‘ıssızlık’ içkinleşir. Böylelikle abartılı kent metaforu, bireyin kente ve kolektif hafızaya karşı verdiği tek kişilik arayışla oyunsallaşır.
Studio-X Istanbul hakkında
Columbia Üniversitesi’nin bir girişimi olarak dünyanın sayılı kentlerinin ardından İstanbul’da kurulan Studio-X Istanbul, kentin bugün ve gelecekte karşılaşacağı sorunları tanımlamayı ve çözümleri için yeni düşünce biçimleri üretmeyi hedefliyor. Bu doğrultuda Studio-X Istanbul uzmanlar, üniversiteler, sivil toplum kuruluşları ve yerel yönetimler arasında bilgi alışverişini sağlayacak yeni bir platform oluşturuyor. Borusan Holding ve Enka Vakfı’nın öncü sponsorluğunu üstlendiği Studio-X Istanbul, Columbia Üniversitesi'nin tüm fakülteleriyle projeler sürdüren, Columbia Global Centers | Türkiye ile koordineli çalışıyor.
Meclis-i Mebusan Caddesi 35A - 34433 İstanbul
X X X X X X X X X X X X X X X X X X X X X X X
‘Cemetery of Architects’ at Studio-X Istanbul
During January 31st - March 28th, Studio-X Istanbul hosts Tayfun Serttaş's exhibition ‘Cemetery of Architects’ and the launch of his book ‘Trilogy of the Deserted City’.
As its second project during January 31st - March 28th, 2014, Studio-X hosts Tayfun Serttaş's exhibition, "Cemetery of Architects" in which the artist examines the relationship between the physical identity of urban space and the individual through an archive. Studio-X, an initiative of Columbia University, is founded in Istanbul in December 2013 with leading support from Borusan Holding. The exhibition, eponymous with an installation by the artist, brings together works that problematize the impact of historic interruptions on Istanbul's cultural map. In "Trilogy of the Deserted City", to be launched in parallel to the opening, the artist shares with the viewers the background of three different projects in which the same historic problem is attempted to be resolved through various media and methodologies. "Cemetery of Architects" exhibition is supported by a six-week public programming under the heading "half-century before, half-century after".
Cemetery of Architects
Architectural inscriptions, which could be read on the corners of buildings in Istanbul in the last quarter of the 19th century, evidence the parallel development of the identity of the individual to modernism. Instead of the anonymous architecture of the period before Westernization, these individual architects felt the need the work on their own, playing a role in forming a professional community in a contemporary sense. In contrast to traditional palace architects, supported by the state, the architects of apartment buildings that primarily work within narrow urban lots give direction to civil architecture with their minor activities. As the empire enters a period of Westernization, the cultural rights provided by the rescript of Gülhane and the land cleared by the 1870 Pera fire opened up the path to the building of apartment buildings that was necessitated by the new life style; Istanbul's urban identity is almost re-created with the eclectic style of architectural structures that arose from the synthesis of the European and the Ottoman in the short span of fifty years.
The modernization of the Republic that refused to take as its heritage previous formations of modernity and the moving of the capital city to Ankara stopped the most revered client—the state—from receiving services of projects and design from the industry of architecture, preparing the ground for the architectural interruption experienced in Turkey. The policy of Turkifying the economy that began in the period of the Party of Union and Progress would extend into the early Republic, revising architecture as an area to be conquered. Through the system of thinking that was on the background of the First National Architectural Movement, the re-capturing of this area that was dominated by "others" in the period of the Westernization of the Ottomans was as crucial as the "independence of the country." The ideology that dictates the re-construction of the concept of the architect through national identity consequents in the absolute erasure of civil architectural heritage and the actors from shared memory.
Cemetery of Architects proposes to open up to discussion the buildings of the period, some of which are destroyed within plans of urban transformation, through their architects beyond nostalgia and local exoticism as legitimate and indispensable actors with the tools of contemporary research.
Cemetery of Architects is supported by Silkar Mining and Trading Corporation and Tabanlıoğlu Architects.
Trilogy of the Deserted City
Trilogy of the Deserted City is an experiment dedicated to problematize the consequences of the loss of its population and the periodic emigrations from Istanbul—one of the most crowded cities in the world—as much as the internal migration that it received, on its cultural memory.
The aim is not to be relieved of a sense of guilt evoked by the city through putting pieces of unorganized data next to each other. It is to call upon the souls that have remained hanging in its ominous history, disabling the unconscious, confronting the abnormalities, revealing the repressed through skepticism.
In the three consecutive layers of fake investigation and misdirection, the "desertedness" that is sought, followed, watched, evidenced, researched, interrogated is internalized. Thus the exaggerated urban metaphor becomes a game through a one-person search against the city and collective memory by the individual.
About Studio X Istanbul
As an initiative of Columbia University, Studio-X Istanbul was founded in Istanbul after having been established in other major world cities, aiming to define the problems that the city encounters today and will encounter in the future and to produce new ways of thinking to solve these problems. Studio-X Istanbul creates a new platform to facilitate the sharing of knowledge between experts, universities, non-governmental organizations, and local administrations. Studio-X Istanbul, has leading support from Borusan Holding and Enka Foundation, and works in coordination with Columbia Global Centers | Turkey, which produces projects with all faculties at Columbia University.
Meclis-i Mebusan Caddesi 35A - 34433 İstanbul
3 Ocak 2014 Cuma
Cité Des Arts'ın Ocak-Mart 2014 dönemi konuğu Tayfun Serttaş
Cité Des Arts'ın Ocak-Mart 2014 dönemi konuğu Tayfun Serttaş
for LINK
Cité Internationale des Arts Türkiye Atölyesi Seçici Kurulu, Ocak-Mart 2014 döneminde misafir sanatçı programına katılacak sanatçıyı belirledi. 2014 yılında Cité des Arts'ın ilk konuğu Tayfun Serttaş oldu. Çelenk Bafra ve proje ortağı Simit Derneği'nden Banu Dicle tarafından 2009 yılında geliştirilen Türkiye misafir sanatçı programına davet edilecek sanatçıların seçimi, İKSV Yurtdışı Projeler bölümü koordinasyonunda, açık çağrı sistemiyle yapılıyor.1982 doğumlu, sanatçı, yazar ve araştırmacı, Tayfun Serttaş, İstanbul ve Bodrum’da yaşıyor. 2004 yılında İstanbul Üniversitesi sosyal antropoloji programından mezun oldu. 2007 yılında ise ‘Modernizm ve kültürel temsiliyet olguları bağlamında İstanbul’da fotoğraf ve azınlıklar’ konulu tez çalışması ile Yıldız Teknik Üniversitesi, Sanat ve Tasarım Fakültesi, disiplinlerarası sanat programındaki yüksek lisansını tamamladı. AIF Residency Program, Arab Image Foundation, Beyrut (2011), Accented Residency Program, The Delfina Foundation, Londra (2010), Platform Garanti Güncel Sanat Merkezi, İstanbul (2009) gibi kurumlarda sanatçı misafir programlarına katıldı. Solo sergileri arasında "Foto Galatasaray" FOAM, Amsterdam (2013), "Bazan" Pilevneli Project, İstanbul (2012), “Middle East Airlines” ArtSumer, İstanbul (2012), “Foto Galatasaray”, SALT Galata, İstanbul (2011), “ReMap 3”, Kalfayan Gallery, Atina (2011), “Souvenir Trauma” Zico House, Beyrut (2011), “Tailor’s Dream M&M” Apartman Projesi, İstanbul (2011), “Studio Osep”, Delfina Foundation, Londra (2010) yer almaktadır. Kasım 2009’da yayımlanan “Stüdyo Osep” adlı ilk kitabının ardından Kasım 2011’de de ikinci kitabı “Galatasaray – Studio Practice by Maryam Şahinyan” yayımlandı.
Paris'te yer alan Cité Internationale des Arts, aynı anda ev sahipliği yaptığı 350 sanatçıya, tahsis ettiği kişisel atölyelerde iki aydan bir yıla kadar süreyle konaklama imkânı sağlıyor. Bünyesindeki sergi salonları, prova odaları, konser ve gösteri alanlarının yanı sıra, çeşitli atölyelerle sanatçılara kendilerini geliştirme ve aktif üretim fırsatı sunuyor.
28 Aralık 2013 Cumartesi
23 Aralık 2013 Pazartesi
17 Aralık 2013 Salı
Fotostudio Merkelbach
a wonderful project Fotostudio Merkelbach! Amsterdam City Archives is proud to present, edited by Anneke Van Veen.
From 13 September 2013 to 5 January 2014, the Amsterdam City Archives presents an expansive photography exhibition from the renowned portrait studio of Jacob Merkelbach (circa 1913 to 1969).
A life in photos
More than 40,000 portraits were scanned to display online, showing a stunning variety of subjects. Families, celebrities, animals and Queen Wilhelmina are all included. Highlights are put on show for this exhibition, while historical documents, posters, glass negatives and original cameras give a sense of the craftsmanship and popularity of the studio. Don’t miss the photo of famous Dutch enchantress and spy Mata Hari.
Studio portraits
This sub-exhibition displays a series of studio portraits commissioned by the Amsterdam Fonds voor de Kunst for its annual photography assignment. Artists were asked to reflect on the Merkelbach archives and three photographers – Erwin Olaf, Petra Stavast and duo Blommers-Schumm – answered with a unique approach. Olaf developed carbon prints of Amsterdam’s Jewish community. Stavast photographed new and aspiring artists with one of the first mobile phone cameras, the S75. The Blommers-Schumm team took Merkelbach-style portraits created entirely of found objects.
Studio portraits
This sub-exhibition displays a series of studio portraits commissioned by the Amsterdam Fonds voor de Kunst for its annual photography assignment. Artists were asked to reflect on the Merkelbach archives and three photographers – Erwin Olaf, Petra Stavast and duo Blommers-Schumm – answered with a unique approach. Olaf developed carbon prints of Amsterdam’s Jewish community. Stavast photographed new and aspiring artists with one of the first mobile phone cameras, the S75. The Blommers-Schumm team took Merkelbach-style portraits created entirely of found objects.
16 Aralık 2013 Pazartesi
13 Aralık 2013 Cuma
12 Aralık 2013 Perşembe
9 Aralık 2013 Pazartesi
6 Aralık 2013 Cuma
4 Aralık 2013 Çarşamba
1 Aralık 2013 Pazar
Türkiye’de alınıp satılanların yüzde 99’u sadece taşrada değer bulur / Zeynep MİRAÇ - Hürriyet
Çağdaş sanatın en güçlü isimleri arasında gösterilen SALT Araştırma ve
Programlar Direktörü Vasıf Kortun, sanat gündeminin başlıklarını yorumladı. Ona
göre satışlar ancak taşraya hitap ediyor ve geleneksel sanat mühendisliği ancak
bir hayal.
Sanat haberlerinin gazetelerin birinci
sayfasında hiç görülmediği kadar sık görüldüğü bir dönemdeyiz. Ne var ki, öne çıkan
hep şaşırtıcı satışlar ve rakamlar oluyor. Bu durum bize mi özgü, dünya da böyle
mi görüyor?
İkiye ayırmak lazım
sanat ortamını. Paralar, milyon dolarlar, hayat tarzı dergilerine çıkan sanatçılar…
Bu, başka bir sektör. Tamamıyla işgal altındayız, zihnimizi, ruhumuzu, medyayı
işgal ediyor. Eskiden sadece ölü sanatçılar para ederdi, şimdi yaptığın iş daha
yapmadan para ediyor. Bütün dünyada böyle.
Christie’s gibi bir müzayede evi tarafından
satılıyor olsa bile, Türkiye’den sanat eserlerinin alıcısı yine buradan oluyor.
Açık sorayım, kendimizi mi kandırıyoruz?
Türkiye’de alınıp
satılanların yüzde 99’u sadece taşrada değer bulur. Bu taşra bugün genişledi;
Londra’dan da alım yapıyor, Paris’ten de. Ama bunlar taşrada kalır, bu da
kendince bir ekoloji. Şu da var: Yabancı müzeler koleksiyonuna X sanatçıyı alırken,
onun yanında bir de Y sanatçısını almaya mecbur tutuluyor. Alıp depoya gömüyorsun
ama o sanatçı ben müzedeyim diye anlatıyor kendini. Müzeler şu anda zor
durumda. Hong Kong’a, Dubai’ye, İstanbul’a açılıyorlar. Açıldıkça bizimkiler de
büyük bir gururla o müzelerle ilişki kuruyorlar. Bir ilişkiler ağı. Herkes hoş,
mutlu ama kaybeden İstanbul oluyor.
‘Art Review’ dergisinin ‘Çağdaş Sanatın 100 Güçlü İsmi’ listesine Türkiye’den giren tek isimsiniz. Böyle bir listenin parçası olmak size nerelerde fayda sağlar? Kapıları açar mı?
İnsana hiçbir hayrı
yok. En büyük etkisi bol bol düşmanlık yaratmasıdır. Zaten ben bir iki yıldır
uluslararası hiçbir yerde sergi yapmıyorum. Yapmak niyetinde de değilim. Türkiye’ye
bir kurum kazandırmaya çalışıyoruz. Bu varken gidip bir yerde uluslararası
sergi yapmak bana çok gereksiz geliyor.
Bunu kendi ülkenize fayda sağlamak adına
vatanperver tavır olarak mı almalıyım, yoksa buradaki işlerin sizi daha fazla
heyecanlandırması olarak mı?
Türkiye’de yapılacak
çok iş var. Geçmişte koleksiyoncusu yoktu, müzesi yoktu, pazarı yoktu, meraklısı
yoktu… Bir gün Masserati, ertesi gün yat alan kadınlar ve adamlar da ortalıkta
yoktu. Ama onlar yokken de Türkiye’de sanat açısından çok iyi bir ortam vardı.
Evet, daha içine kapalıydı, kendi içinde konuşuyordu. Ama çok ciddi bir tabanı,
kökü vardı. Oturmuştu. Son yıllarda sanatçı sayısında da çok ciddi patlama
oldu. Ama iyi sanatçı sayısı yükseldi.
Buna ne sebep oldu?
Bir sürü şey.
Tabii ki para bunun bir parçası. Artık bu işi yapma, devam edebilme kararı daha
kolay alınıyor. Ama sadece para ve imkânla olmaz. Köşeye sinmiş ürkek kedi gibi
kendisi gibi olmayan her şeyden nefret eden bir ülkeden daha açık bir ülke
haline geldik. Bunu çok genelleyemem elbette, aynı zamanda felaket şeyler de
oluyor.
Art Review’da size ayrılan bölümde Gezi’den
de bahsediliyor. Gezi’de olanlardan sonra çağdaş sanat dünyasının Türkiye’ye
bakışı değişti mi?
Onu daha
sindirebilmiş değiliz henüz. Bir görsel pornografi merakı da var tabii, oradaki
görsel malzemeyi suistimal etmek kolay. Onu malzeme yapmak ya da onun üzerinden
kariyer sürdürmek de kolay. Ama neredeyse söz birliği etmişçesine sanat ortamı
bundan uzak duruyor. Gezi, Türkiye tarihinin en gurur duyacağı anlardan
biridir. Dünyada da artık herkesin Türkiye’den gelenlere bakışı değişti. Herkes
Gezi’yi çok merak ediyor. İlk kez saygı duyuluyor.
Bir ülkedeki siyaset, iktidarın görüşü,
oradaki sanat dünyasına bakışı doğrudan etkiliyor mu?
Tabii. Nereden
bakarsak bakalım son 10-15 yılda İstanbul heyecan verici bir yer olarak zaten
izleniyor. Bu süreç içinde hükümete karşı son derece hoşgörülü hatta
destekleyici bir tutum vardı. Şu anlamda: Belli bir zamana gelene kadar
demokratik açılımlar, silahlı kuvvetlerin kışlaya dönmesi gibi politikalarla
iyi bir model olarak gözükmekteydi. Şimdiyse o bakış tamamen değişti. Türkiye
umumun sesinin duyulduğu yer olarak takdir ediliyor artık. Hatta kıskanılıyor.
Vasıf Kortun kimdir?
1958 doğumlu. Kültür
kurumu SALT’ın Araştırma ve Programlar Direktörü, küratör. 1994-1997 yılları
arasında ABD’de Museum of the Center for Curatorial Studies’in, 2000-2003 yılları
arasında da Proje4L İstanbul Güncel Sanat Müzesi’nin kurucu yönetmenliğini yaptı.
Platform Garanti’yi yönetti. 1992’de İstanbul Bienali’nin küratörüydü; 1998 Sao
Paolo, 2003 Tirana, 2005 İstanbul ve 2008 Taipei bienallerinin eş küratörlüğünü
yaptı. 2006’da New York Bard Üniversitesi’nden Küratörlükte Mükemmellik Ödülü
aldı.
1940’lara kızıp 2013’e sataşmayalım
Bugün sanatı biçimlendirme
çabası var. Sanatı ele geçiremeyecekler, kusura bakmasın kimse. Birlikte çalıştığım
sanatçıların yarısı Ürdün, Filistin, Mısır’da. Yıllardan beri ilgilendiğim Körfez’de
biçimlendirme söz konusu bile değil. Gayet tutucu, başörtülü sanatçı arkadaşlarımın
hiçbiri böyle bir kriz yaşamıyor. 1940’lara kızıp 2013’e sataşmayalım. Sanat ve
geleneksel yan yana oturmaz, böyle bir mecburiyet yok. Mütedeyyin ve sanatçı
olan çok az insan var burada. Ben 97-98’de döndüm Türkiye’ye ve gelenekten
nemalanmadan iş yapan sanatçıları araştırdım. Çok yetersiz Azeri ressamlar ve
gelenek tacizi yapanlar haricinde hiç kimseyi bulamadım. Bugün de merakla o
sanatçıları bekliyorum. Mühendislikle sanatçı üretemezsiniz. Parayla, okulla da
yapamazsınız. Bunlar yüce konular değil. Sanat da yüce değil, bir insan meşgalesi.
For LINK
For LINK
28 Kasım 2013 Perşembe
introduction
Kimsenin Olmayan Şifreler
Bu üçü aslında aynı hikaye.
Ama her biri “ıssızlığın” farklı bir evresini temsil ediyor. Birbirine
teğet çizgilerle bağlı bu üç katmanda, aynı kentin bulvarlarında örülen aynı
hikayeye, üç farklı güzergahtan ulaşmayı deniyorum. Elimdeki tek aygıt, kuşku.
Bir bütünün tamamlayıcı parçaları olarak hedeflenen üçleme, aynı
hikaye olmasına karşın, bir sonrakinin bir öncekini geçersiz kılmasıyla
oyunsallaşıyor.
Özünde sahte dedektiflik ve hedef şaşırtma olan bu üç katman,
aranılan, takip edilen, izlenen, delil toplanan, araştırılan, sorgulanan başka
tarihler üzerinden; ıssızlığın iç dünyasını delmeye yelteniyor.
Bu asla görüldüğü kadar tutarlı ve lineer bir deneyim değil. Gelecek
ve geçmiş, hayal ve gerçek, majör ve minör, tekil ya da çoğul arasındaki
onlarca ikilemin iç içe geçtiği abartılı kent metaforunu kendi yoksunluğu
içerisinde, kayıp verileri birbirine bağlayarak kuşatma arayışı. Bu bir tür
saldırı, kente ve onun tarihsel zaaflarına.
Survival olarak tasniflenmemiş - kayıp - veri, asla tasniflenemeyecek,
yazılımı tamamlanmamış olan verili ideolojinin anlam dünyasını kendiliğinden
yapı bozumuna uğratıyor. Rastlantısallık, bugüne değin hayli zor metodlarda
aranan bir incelemenin, zeminini sağlamlaştırıyor. Aynı zamanda kendi rolümden
kurtulmak için bugüne değin verdiğim uğraşların, sahnesini. Bu sahnede eşitlik
sayısı bilinmeyenle aynı; ancak, bilinenler belli bölgelerde toplanmış
olduğundan, gereken yerlerde veri yok. Bilinçdışı.
Peki bir veri işlevini yerine getiremezse ne olur? O hala bir veri
midir, yoksa başka bir şey mi olmuştur? Basitçe ayağı kırılmış bir sandalyeye,
hala “sandalye” demek ne derece mümkündür? İdeolojik olarak böyle deriz.
Halbuki sandalye artık işlevini yerine getiremediğinden, bir sandalye değildir.
Sandalyeye benzeyebilir, hatta bir zamanlar gerçekten sandalye olmuştur, fakat
artık o başka bir şeye dönüşmüş; anlam ise “asılı” kalmıştır. Bu yüzden artık o
şeyi ifade edemez, tam ve doğru değildir; sahtedir.
Göstermesi gereken şeyi, gizlemektedir.
“Kimsenin olmayan hayatlar”, “kimsenin olmayan binalar” ve “kimsenin olmayan fotoğraflar” arasında
kurmaya çalıştığım müzakere, Deleuzian anlamda, “bir savaşa mı, yoksa bir
barışa mı ait olduğu asla kestirilemeyecek” olan müzakerenin imkansızlığını
çağrıştırır.
Niyet, bir dizi
tasniflenmemiş veriyi yan yana getirerek kentin yarattığı suçluluk hissinden
kurtulmak değil. Onun uğursuz tarihinde asılı kalan ruhları çağırmak suretiyle,
bilinçdışına olanak vermek. A-normları karşı karşıya bırakarak, bastırılanın
kuşku yoluyla açığa çıkmasını sağlamaktır.
Bu bağlamda Issız Kent Üçlemesi, kente dair tarihsel suçların tolere edildiği ve belli
sorunlara çözüm öneren bir araç olmaktan ziyade, travmayı hafifletmekten
ziyade, suçun ve sorunun ta kendisi olarak ortada kalsın istiyorum.
Mayıs.2013 / Beyoğlu
24 Kasım 2013 Pazar
22 Kasım 2013 Cuma
DIVERÇITY / Learning From İstanbul - WARSAW
Bazı dökümantasyon erkenden gelir, bazıları geç, bazıları daha geç, bazıları hiç... 2010'da Kaja Pawelek ve Serra Özhan küratörlüğünde (Centre For Contemporary Art Ujazdowski Castle) Varşova'da gerçekleşen "DIVERÇITY - Learning From İstanbul" sergisine ait yazılı ve görsel dökümantasyonun tümü bir anda düşünce inboxuma, kendi işlerimle ilgili bir kısım görseli burada arşivlemek istedim. Zira o efsane sergiden, olağanüstü ekip çalışmasından ve Ujazdowski şatosundan pek azı kalmıştı elimde, sevindim.
Fotoroman - 2010
site-specific installation
100X100 cm lightbox (14 pieces)
Mama Deniz - 2010
5 channel video installation
Osep Minasoğlu Recalls - 2008
Video / Total: 126.04 min.
...
DIVERÇITY. LEARNING FROM ISTANBUL
video, installations, photography
Artists: Can Altay, Didem Özbek, Osman Bozkurt, Ergin Çavuşoğlu, Orhan Esen, Deniz Gül, Emre Hüner, Ceren Oykut, Bas Princen, Tayfun Serttaş, Ali Taptık, Solmaz Shahbazi
Exhibition opening: 17.09.2010, 6 pm
On view through 07.11.2010
Curators: Kaja Pawełek, Serra Özhan
Exhibition Design: Jakub Szczęsny / Centrala Designer's Task Force
Gallery 1
The exhibition Diverçity. Learning from Istanbul takes the city as a resource of fictive narratives, private (hi)stories, dreams and desires, still in the process of recreations, and speculations. Here, poliphony and fragmentation make one unable to grasp the city in a fixed formula, because, as the exhibiton claims, urban and architectural potential is continuously re-constructed by negotiations, by individually-organized temporary systems, by the local adaptations and phenomena of the everyday practices in which innumerous strategies of survival (mostly considered as informal) are created.
Beyond any strict urban planning or architectural perspectives, the intension was more to give voice to the inner and more personal artists’ observations and intuitions. What results are the tiny pieces of reality and fiction, recognized, combined, transformed and retold.
Fictive narrations, based upon a long tradition of story telling allow to reveal different, often marginal or hidden, images and voices. That is why a lot of diverse voices can be heard – those of monologues of the inhabitants of a collapsed city district; dialogues of the people brought by daily coincidence to the microcosm of a small grocery; girl questioning and playing with the new rituals of consumerism; photographer’s testimony, who recalls desire of self-staging.
Small gestures and rituals can generate distinctive city locations, which contribute to the vast mechanism of the city, like informal ‘republics’, characterised by alternative visual or performative codes. They create its intensity on the very street level, in the form of spectacle of everyday life shortcuts, ad hoc relations, and coincidential occurences like quotidien performances.
Contemporary city speeds up, so that the historical architectural layer of the past, taken for granted, becomes somehow a materialized phantom. It returns however, in the internal, individual encounters, memories and phantasies. If we go beyond the economy-based categories such as growth, expansion, or modernisation, what images and stories could be revealed when one imagines the city’s future – and its future inhabitants? The horizon ahead seems less and less predictable, balancing between rising hopes and dystopian disillusions, and the future begins imperceptibly now and can go beyond with our imagination. For some of the artists ‘Imagined now’ goes thousand years ahead in the drawing projections or is documented in the images of the city’s outskirts, where the city expands its borders and changes its shape, shifting from the mass scale to micro scale.
The exhibition spatial setting by Kuba Szczęsny sets areas of high density and open space, by aiming to condense the relations between the art works and the public and to create separated and fragmented intimate perspectives. It suggests chaos resulting from the meeting of different ways of organizing the city, in which the former rules of development are being erased by the new established ones. The effect is intended to be a structure which makes the viewer engage in the search of one’s logic of visiting or rather winding through the rooms. In this context both the space and public would experiment with this potentiality, listen and hear what is hidden behind. Same as the city itself the exhibition can beperformed in that sense. It will be an exhaustingly nice walk through the districts of a foreign city.
KAJA PAWEŁEK & SERRA ÖZHAN
19 Kasım 2013 Salı
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)























































































































































