6 Nisan 2010 Salı

État d’âmes, une génération hors d’elle / Katalog Metni; Yekhan Pınarlıgil


"En nihayetinde, pek de farklı değilmişiz…"

Herhangi bir ulusun sınırları içine hapsedilmiş bir sanatı bugün halen temsil etmek mümkün müdür? Sanatsal herhangi bir etkinliğin bir tek milliyetin sınırları içinde tasarlanıp organize edilmesi olası mıdır? Milli temsil sergisinin estetik ya da sanatsal bir anlamı olabilir mi ? Bu serginin orijininde bulunan ön kabule göre bütün bu soruların cevabı ancak olumsuz olabilir. Belli (belirsiz) bir küreselleşmenin sonuçlarından bağımsız olarak, bugün, sanatı kapalı bir coğrafya içerisinde tanımlanmış olarak düşünmek ve zaten yapay bir şekilde çizilmiş olan sınırın anlamlı bir bütünü kapsayabileceğini ve tanımlayabileceğini ifade etmek saçmalıktır. O halde, böylesi bir ön kabul de varken, tamamı aynı milliyetten olan sanatçılardan oluşan bir serginin anlamı ne olabilir?

Ruh Halleri: Çığrından Çıkmış Bir Nesil(État d’âmes, une génération hors d’elle) sergisinden ve bir ziyade bu katalogdan çıkabilecek olası bir anlam üzerine tartışmaya girmeden önce, her türlü yanlış okumaya mani olmak için, öncelikle bu serginin ne olmadığını söylemem icap ediyor. Bu sergi bir milli temsil gösterisi değildir; herhangi bir sanat sahnesinin analizini yapmak ve onun, aynı milliyetten oldukları için, birkaç parlak sanatçısı ve eserlerini sunmak, sanatçıların ya da üretimlerinin değil de varsayılan bir milli aidiyeti ya da bir sözde kimliği öne çıkarmak gibi bir derdi yoktur. Yapmak istediği bambaşkadır; sergi, bir kuşağın sanatçılarının içinde yaşadıkları toplumun dogmalarını ve sınırlarını sorgulama, denetim, düzenleme ve evcilleştirme mekanizmalarını rahatsız etme kapasitesini ön plana çıkarmaya çalışıyor.

Normlar ve sınır

Sınır, ne şekilde olursa olsun (coğrafi, sosyal, ya da cinsiyete dayalı), toplumsal çerçeveyi oluşturan düzenleme mekanizmalarının temelinde bulunur. Tekleştirmeye yarar, sahte bir birlik havası verir, sahte bir benzerlik duygusu yaratır ve bu şekilde uyumlu olmayı, konformizmi dayatır. Sınır özneyi değil, özne olmak için gerekli çerçeveyi tanımlar; sınırın diğer tarafında ise öteki bulunur.

Michel Foucault’nun özne, normlar ve biopolitika üzerine olan çalışmaları, toplumun birey üzerinde daimi bir normalleştirme gücü uyguladığını göstermiştir. Belirli bir dengenin tutturulabilmesi ancak sosyal örgütlenme yapısının bireye, önceden tanımlanmış ve en genç yaşından itibaren sıkı bir gözetim altında tutulduğu, bir çerçeve sunmasıyla mümkün olabiliyor. Düzenleme mekanizmaları hiç durmaksızın bireye şekil verir; önceden oluşturulmuş şemalara uyumunu kontrol eder, bedenini yeniden ve yeniden biçimlendirir, yakın çevresi ile olan ilişkilerini değiştirip düzenler ve dünyada ona bir yer tahsis eder. Kendine karşı saygı ve/veya kendinle ilgili tasa şeklindeki, bireyin kendisiyle olan ilişkisi de aslında bir kabuktur, sosyal şartlanma ile tahsis edilmiş psikolojik bir yapıdır. Fiziksel olduğu kadar entelektüel eylemleri (düşünceleri, bağımsızlığı veya aidiyet duygusu, inançları) bir boyun eğme, itaat etme haline tekabül eder. Birey, normlar aracılığıyla üretilir ve bireyin normlara uygun bir ürün olma hali sınırlar vasıtasıyla hayatı boyunca devam eder. Dayatılan bu çerçeve içerisinde, yapılan seçimler yapaydır ve ola ki dayatılan çerçevenin dışına çıkma cesaretinde bulunsun, “anormal” bireyin yeniden normale dönmesi için cezalandırma, yoksun bırakılma ve her türlü sınırlama gibi düzenlemeler anında devreye girer.

Hedeflerde olduğu gibi, benzerlikler son derece aşikar olsa dahi, düzenleme yöntemleri her toplumun, gelenek ve görenekleri, hakim dini, tarihi, coğrafi konumu, yargı sistemi vb. gibi kendine has özelliklerine bağlı olarak gelişir. Dolayısıyla, her toplum kendine has kontrol ve normalleştirme mekanizmaları geliştirir. Bu açıdan bakıldığında, genç yaşı, yakın tarihi, politik olarak çalkantılı oluşu, demografik yapısındaki radikal değişimler ve coğrafi konumu gibi nedenlerle, Türkiye’nin mevcut bağlamı oldukça ilginç bir inceleme alanı oluşturuyor.

Bir deneyleme alanı olarak Türkiye

Sergi, Türkiye’nin güncel sanat sahnesine yoğunlaşıyor. 1980’li yıllarda çocuk olan genç sanatçıların, askeri darbeden hemen sonraki zaman aralığı içerisinde geliştirilen ya da güçlendirilen, ama kökleri, 1923’te Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla birlikte gerçekleşen derin sosyal değişikliklerde aranabilecek olan, kontrol ve şartlandırma mekanizmalarına karşı nasıl bir konum aldıkları ve bugün bu konumu nasıl sürdürdüklerini inceliyor.

Bu aşamada, çok özet bir şekilde olsa dahi, bu ülkenin yakın tarihine yeniden bakma ve Türkiye’nin sosyal yapısının taşıyıcılarını belirleyen iki önemli olayın altını çizme gerekliliği kaçınılmaz görünüyor. Bunlar: cumhuriyetin kuruluşu ve 12 Eylül 1980 askeri darbesidir.

Osmanlı İmparatorluğu’nun yenik çıktığı Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, ıslahatçı çevrelere yakın genç bir paşa, Mustafa Kemal, bugünkü Türkiye’nin topraklarını işgalcilerinden, yani Müttefik devletlerden, kurtarmak amacıyla orduyu yeniden örgütlüyor ve birçok etnik topluluğun iyi kötü bir arada yaşadığı Osmanlı İmparatorluğu’ndan farklı olarak ulus-devlet ilkelerini benimseyen Cumhuriyeti ilan ediyor. Mustafa Kemal, ülkeyi batılı güçler seviyesine yükseltmek amacıyla baskıcı yöntemlerle bir dizi modernleşme reformu gerçekleştiriyor. Bunlardan bazıları laikliğin benimsenmesi, yazıda Arap alfabesinden Latin alfabesine geçiş, konuşma ve yazı dilinin Türkçeleştirilmesi, kadınlara oy hakkı verilmesi ve halifeliğin kaldırılmasıdır. Ayrıca, soyadı taşıma zorunluluğu getiriliyor; 1934’e kadar, nüfus kaydında yalnızca bir (veya birden fazla) isim ile babanın ismi yer alırdı. Millet Meclisi, Mustafa Kemal’e “Türklerin atası” anlamına gelen Atatürk soyadını veriyor. Ölümünden bu yana, Türk milletinin gururunu ve üstünlüğünü savunan Kemalist miras, Türkiye Cumhuriyeti’nin en önemli dayanağı olarak kabul ediliyor.

12 Eylül askeri darbesi, politik ve sosyal alanda askeri varlığın güçlü oluşuyla damgalanmış bir tarihe sahip bu ülkenin, yirmi yıllık gibi kısa bir zaman dilimi içerisinde, yaşadığı üçüncü askeri darbedir. Üç atılımın her birinde de, ordu Türkiye’nin o an geçirmekte olduğu ve iktisadi, sosyal ve kültürel alanlarda sonuçları hissedilen “politik krizlere bir sakinleştirici şırınga ediyor”. Müdahale son derece radikal; parlamento dağıtılıyor, anayasa askıya alınıyor, politik partiler yasaklanıyor ve mallarına el konuluyor. Ordu, (idamı istenen 517 kişi arasından) 49 kişiyi idam ediyor ve 650.000 kişiyi gözaltına alıyor. Yüzlerce insan cezaevlerinde ölüyor. 120 üniversite hocası olmak üzere, on binlerce kişi işinden atılıyor. 400.000’e yakın pasaporta el konuluyor... Cumhurbaşkanı olan General Kenan Evren darbeden sonra televizyonlarda şöyle diyor:

“Ordunun iç hizmet yasasının tanıdığı hak ve yetkilere dayanarak, ülkenin toprak bütünlüğünü ve milletin birliğini korumak, kardeşin kardeşi öldürdüğü bir iç savaşı engellemek, devletin otoritesini yeniden inşa etmek ve demokrasinin önünde olabilecek her türlü engeli kaldırmak amacıyla, Türkiye’nin silahlı kuvvetleri bu sabah saat 5’te Devlet yönetimine el koymuştur. Türkiye’nin silahlı kuvvetleri ulusun, bağrından çıkardığı ordusuna güven duymasını istiyor.”2

Askeri müdahaleyle biçimlenmiş 1980’li yıllar ve bu yılları takip eden otoriter rejim ile ultra liberalizme geçiş, toplum istikrarının kesin değerler etrafında sağlandığı bu ülke için yeni bir dönemin başlangıcını oluşturuyor. Bu değerlerin temellerini paroksistik bir Kemalizm oluşturuyor, milliyetçilik ve militarizm birlikte yürüyor ve sözde laik bir çerçevede din heteropatriarkal bir modelin temellerini savunuyor.

Sosyal gelişimlerinin çeşitli evrelerinde, bireyler yukarıda dile getirilen değerlerle eğitiliyor: aile görevini zaman zaman yanlış yapıyorsa da, bireyleri toplumun temel dayanaklarına uygun şekilde şartlandırmanın asıl zeminini okul oluşturuyor. Türkiye’de, derslere başlamadan önce her sabah, bütün öğrenciler aynı yemini tekrar eder: “Türküm doğruyum, çalışkanım […] varlığım Türk varlığına armağan olsun. […] Ne mutlu Türküm diyene.” Askerlik hizmeti zorunludur, gençler eğitimlerini tamamlar tamamlamaz askere gitmek zorundadır. Askeri eğitim ise sadece savaş stratejileri öğretmekle sınırlı kalmayıp, eğer ki okul başarısız kaldıysa, erlere kim oldukları ve nasıl davranmaları gerektiği öğretilir. Vatan sevgisi, Türk olmanın üstünlüğü ve bununla birlikte kardeşlik ve hatta vücut bakımı (temizlik, cinsellik, spor) paket programa dâhildir. Ülkelerine asker olarak hizmet etme olanağına sahip olamayan genç kadınlara gelince, kocaları seve seve eğitmen rolünü üstlenip okulun ve ailenin başlattığını tamamlıyorlar.

Sanat, eleştiri ve özeleştiri

Türkiye’nin son on yılına bakıldığında, İstanbul’da olduğu kadar, Diyarbakır, İzmir, Ankara ve Antakya gibi diğer Anadolu şehirlerinde de oldukça verimli bir sanatsal üretimden bahsedilebilir. 1980 darbesinin sonuçlarına maruz kalan ve o dönemde çocuk olan sanatçılar, yeni “Türk” toplumunun temel direkleri olan Kemalizm’e, militarizme, milli kimliğe, heteropatriarkal modelin hegemonyasına ve dine eleştirel bakmakla kalmayıp bu toplumu farklı şekillerde düşünmek ve tasarlamak için yeni olanaklar da yaratmaya çalışıyor.Sergi, oldukça katı bir sosyal yapının kulislerini gözler önüne seriyor ve sanatsal eylemin bu yapıyı, zayıf noktalarının altını çizerek, ifşa eden ama aynı zamanda içinde hareket ettiği jeopolitik alanın koşullarını daha yaşanır kılma çabasını öne çıkarıyor. Sanat, verili düzeni değiştiremese de, hayatın sunduğu olanakları deneyleyerek bir yaşam alanı açma, en azından yukarıda tarif edilen normalleştirilmiş çerçeveyi genişletme gücüne sahiptir.

Bengü Karaduman video enstalasyonu Darbe ile 1980 darbesinin kolektif imgelemde bıraktığı izlere yeniden dönüyor. Bu dönemi yaşayanlarca hemen bilinebilir, yaşamayanlar için ise kolayca tanınabilir olan bir dizi gölge. Nicole Brenez, Erwin Panofsky’e gönderme yaparak “motif”in tanımını yapıyor: “Resimde, motif elde edilendir, resimde hemen tanınabilen, tespit edilebilen, adlandırılabilendir3”. Bengü Karaduman’in hayaletimsi, “Çin gölgeleri”ne benzer ve yavaşça hep aynı yönde ilerleyen resimleri, artık bugün olmayan ama hiç de yok olmayan bu askeri müdahalenin “motif”leridir. Vak Vak Ağacı videosunda CANAN, motifler yerine bu müdahalenin “tema”sını4 ön plana koyarak ve anlatısal bir yaklaşım ile aynı sarsıntı üzerine çalışıyor. Devasa bir bellek çalışması yapmakla birlikte, kuşaklararası aktarımdan bahsediyor. Resmi tarih bu ağır yükün altından kalkabilecek mi?

İbretnûma, aynı sanatçının bir başka videosu, ülkenin yakın tarihine bir dönüş yapıyor ve özellikle kadının statüsüne eğiliyor. Otuz dakikalık eser, feminist bir yaklaşım ve son derce eleştirel bir bakışla, Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra toplumda gerçeklesen değişiklileri yeniden çiziyor ve cinsiyetler arası eşitsizlikle birlikte ülkenin değişik bölgelerinde yaşayan topluluklar arasındaki eşitsizliğe de işaret ediyor.

Doğası gereği, zamandan dolayısıyla bellekten bahsetmek için en uygun medyum videodur. Berat Işık’in Dancer in the Dark çalışmasında, her ne kadar popüler sinema kültürüne gönderme yapılıyorsa da, dolayısıyla bir dünya resme, eserin gövdesi, yani resmin kendisi yok olmuştur; o artık yoktur, o yokluktur. Boşlukta bağıran bir erkek sesi hiç durmadan Kürtçe şunu tekrar eder: “Şu an tam karşında duruyorum, beni görmüyor musun?” Hiç duyulmadan daha ne kadar bu ses bağırmaya devam edecek? Daha ne kadar Kürt toplumu görünmezliğe mahkûm bir şekilde yaşayacak? Osmanlı İmparatorluğu döneminde önemli bir azınlığı temsil eden Ermeniler ise, bugün, yalnızca geçmişlerinin şimdiki zaman hayaletleridirler. Tayfun Serttaş’in enstalasyonu I love you, izleyiciyi neredeyse gerçek olmayan, burada da hayaletimsi olan, havada asılıymış gibi duran bir Ermeni mezarın olduğu bir atmosfere taşıyor. Genç bir İstanbullu sanatçı olan İrem Tok kitapları bir heykeltıraş malzemesi gibi kullanıyor. Uzaktan bakıldığında, kitaplarda beliren sahneler sıradan, pitoresk, hatta masum görünüyorlar; izleyici ancak esere çok yaklaştığı vakit, sahnelerin gerçekliğini ve şiddetini algılayabiliyor. Aynı şekilde, Erinç Seymen’in Sarayda bir gün adlı resminin bütününü kavrayabilmek için resme çok yaklaşmak gerekiyor; bir dizi oldukça şiddetli skeçler ardı sıra gidiyor. Aksine, Ahmet Öğüt ve Şener Özmen’in Coloring Book işiyle sahnelenen şiddetin tüm gücünü algılayabilmek için zaman zaman eserden uzaklaşmak gerekiyor.

Nevin Aladağ tarafından tasarlanan ve binanın dışına yerleştirilen perdeler ise, özel alan ile kamu alanını ayıran sınıra dikkat çekiyor. Rüzgârda dalgalanmaları, sergiyi baştanbaşa gezen hayaletimsi bir varlığı çağrıştırıyor. Güneş Terkol’un Ailesini kafasında taşıyan adam adlı çalışması, kumaş üzerine bir işlemedir; ailenin birey üzerinde oluşturduğu yüke işaret eden başlığına karşın, kullanılan malzemenin hafifliği temsil edilen figürün ağırlığına bir karşı çıkış gibidir. Saydamlığın sınırlarında gezinen, hayaletimsi ve sadece çevresinin / dikişlerinin görünür kaldığı bir eserdir. Kolajlarında, Nilbar Güreş de işlemeyi kullanıyor; eserleri bedenin gündelik hayatta maruz kaldığı şiddete gönderme yapıyor. Güreş, sportif faaliyetler ile sadece kadınlara ayrılan, bireyi şartlandıran ve kapalı alana mahkûm eden mutfak işleri, temizlik işleri hatta ağda gibi ev işleri arasında bir paralellik kuruyor.

Bu sanatçıların birçoğu, bazen çok doğrudan, düzenleme ve normalleştirme mekanizmalarına karşı bireyi sahneliyor. Diyarbakırlı bir sanatçı olan Cengiz Tekin, kendisini geleneksel kumaşlarla yapılmış birçok yorganın, çarşafın ve yastığın altında ezilmiş bir şekilde fotoğraflıyor. Neredeyse fark edilmeyen bedeni, bu yatak, yorgan ve kumaş yığının çizdiği eğrilere uyum sağlamak zorunda. Erinç Seymen’in Patriot (Yurtsever)’i de ağır bir yük taşımaya mahkûm edilmiş. Sanatçı, kopamadığı yurdun altında ezilen bireyleri betimlemek için alegoriyi kullanıyor. Deniz Ünal ise, iki fotoğraf serisinde, zor durumda bulunan, ne uyum sağlayabildiği ne de rededebildiği, neredeyse imkânsız durumlara tabii olan, uygunsuz şekillere giren bedenleri sergiliyor. Şener Özmen ve Cengiz Tekin’in alegorik videosu Tractatus, dilin kapasitelerini sorguluyor. Birbirleriyle konuşamayan, yüzleri kukuletayla gizlenmiş iki kişi kendilerini imkânsız bir diyaloga vermiştir. Vahit Tuna’nın durumunda ise daha çok bir dil sürçmesinden bahsedilebilir; Tashih adli enstalasyonu “u” harfi üzerindeki iki noktanın sürekli yanıp söndüğü için anlamı değişen kırmızı neonlarla yazılmış Türkçe bir kelimedir. İlk kelime “kurt” radikal milliyetçiliğe gönderme yaparken noktaların yanmasıyla oluşan ikinci kelime “kürt” ise Kürt olmaya gönderme yapıyor.

Extramücadele’nin gayet grafik eserleri aracılığıyla, Fransız izleyici, bu genç sanatçı kuşağın eleştiri ve özellikle özeleştiri yapma kapasitesine tanık olduğu gibi yeni formel, yenilikçi ve bazen deneysel yaklaşımlarını keşfediyor.

Son olarak, Aurélie Gelade ve Coralie Maurin tarafından sergi için gerçekleştirilen, biraz değişik bir audio-rehber biçimini alan sesli eser, katılımcı sanatçıların işlerine getirilen öznel bir bakıştır. İki genç sanatçı serginin bazı eserleri için, ilhamını yalnızca eserden almayan ama sanatçısıyla da yapılan görüşmelerden alan bir ses bandı tasarladılar. İzleyiciye sergiyi farklı bir şekilde okuma ve kavrama olanağı sunuyorlar.

Bu eserlerce gündeme getirilen estetik, sanatsal, politik ve sosyal sorunlar, belirli bir coğrafyaya ait olsalar dahi, sunuldukları Fransız toplumunda da bir yankı bulacaklardır. Örneğin milli kimlik ve din Fransa’nın medya sahnesine tekrar tekrar taşınan konulardır. Sergi tekrar tekrar, zorla sağlanmış bir bağlılığın (kohezyon), özellikle Fransa ve Türkiye gibi çok kültürlü toplumlarda taşıdığı tehlikelere işaret ediyor. “En nihayetinde, pek de farklı değilmişiz...”

24 Mart 2010 Çarşamba

‘Ruh Halleri: Çığrından çıkmış bir nesil’


Paris Güzel Sanatlar Akademisi’nde Fransa'da Turkiye Mevsimi

Fransa'da Türkiye Mevsimi’nin son büyük güncel sanat sergisine ev sahipliği yapan Paris Güzel Sanatlar Akademisi (Ecole Nationale Superieure des Beaux-Arts), ülkemizin güzel sanatlar eğitim sistemini derinden etkilemiş köklü bir eğitim ve sanat kurumu. Küratörlüğünü Paris’te yaşayan sanat tarihçisi Yekhan Pınarligil’in üstlendiği ‘Ruh Halleri: Çığrından çıkmış bir nesil’ sergisi, Türkiye’den yeni nesil sanatçıların yapıtlarına yer vererek bir kuşağın sanatçılarının içinde yaşadıkları toplumun dogmalarını ve sınırlarını sorgulama, hali hazırdaki denetim, düzenleme ve evcilleştirme mekanizmalarını rahatsız etme kapasitesini ön plana çıkarmaya çalışıyor. Bu yapıtların gündeme getirdiği estetik, sanatsal, siyasal ve sosyal sorunlar, belirli bir coğrafyaya, Türkiye’ye ait olsa da, sunuldukları Fransız toplumunda da önemli bir yankı bulması bekleniyor.

Türkiye’den Nevin Aladağ, Extramücadele, Nilbar Güreş, Berat Işık, Bengü Karaduman, Ahmet Öğüt, Şener Özmen, CANAN, Tayfun Serttaş, Erinç Seymen, Cengiz Tekin, İrem Tok, Vahit Tuna ve Deniz Ünal’ın birden fazla çalışmasını sunacak sergi için audio-rehber biçiminde değişik bir sesli yapıt da özel olarak sipariş edildi. Aurélie Gelade ve Coralie Maurin, Türkiye’deki araştırmalarıyla sergideki bazı çalışmalar için, ilhamını çalışmanın kendisinden ve sanatçısıyla yapılan görüşmelerden alan bir ses bandı tasarladı. Böylece, izleyiciye sergiyi farklı bir şekilde okuma ve kavrama olanağı sunulacak.

Türkiye’de son dönemde üretilmiş elliden fazla sanat yapıtına yer veren bu kapsamlı serginin mekan tasarımını Akademi’nin sergiler küratörü Eric Feloneau, danismanligi Christine Van Assche, sanatsal koordinasyonunu ise Çelenk Bafra yürüttü. Yekhan Pinarligil'in kuratorlugunde ‘Çığrından çıkmış bir neslin’ ruh hallerini ortaya koyan bu yapıtlar, 31 Mart-9 Mayıs arasında Paris’te görülebilir.

www.ensba.fr
www.saisondelaturquie.fr

23 Mart 2010 Salı

Kürşat Kahramanoğlu’nun “Ermeni Diasporası” başlıklı yazısına yanıtım;

Nereden doğru yazdığını, kime doğru yazdığını pek kestirememekle birlikte Birgün ve Kaos GL’den öngördüğüm kadarıyla Kürşat Kahramanoğlu merkezin dışında bir yazardı. En azından “emir komuta zinciri” ile bir göbek bağı yoktu diye hatırlarım. Ta ki, Ermeni Diasporası isimli “tespitlerle” yüklü yazısını okuyana kadar! Bir yalnışlık yok, aynı Kürşat Kahramanoğlu. Konu eşcinsellik olunca patır patır dökülen İslamcı insan hakları aktivistleri gibi, konu Ermeni Diasporası olunca bir güzel açıyor bayramlık ağzını. Kısaca özetleyeyim; Kürşat Kahramanoğlu biraz da mevcut günlemle olan ilişkisinden olsa gerek Ermeni Diasporası üzerine de yazmak istemiş. Önce bir dizi toplumsal genelleme üzerinden hayli turistik tespitlerde bulunup, ardından birkaç kişisel deneyimi üzerinden diaspora denen güruhun ne korkunç bir topluluk olduğunu öne sürüp, sonra da çok beklendik biçimde argümanını Hrant Dink ile güçlendirip çekilmiş aradan. Birgün’de, sayfanın sağ alt köşesinden Hrant Dink gökyüzüne bakıyor, martı izliyor, linkin altında “tüm yazıları” yazıyor. Belli ki hiç okumamış ya da canı istediği gibi okumuş. Neyse, sonuçta o da sözünü söylemiş! Kürdün ölüsü makbuldür aman dirisinden uzak durun derler ya aynı mantık. Ermeninin yerlisi ve Ermanistanlısı makbüldür, aman diasporasına – kendini çok belli edenine - dikkat edin demiş! Buradan doğru, bize doğru, diasporaya karşı söylemiş... Bir akıl - fikir dersi vermiş okuyucularına kendince, kendi “yüksek” öngörülerinden doğru.

Peki kimdir bu yeşil renkli diaspora denilen yaratıklar?

Yurdum faşistlerinin “diyaspore, diyaspore!” diye korkulu rüyalarını süsyelen bu adamlar Sivaslıdır, İzmirlidir, Karslıdır, Vanlıdır, Diyarbakırlıdır... Köyünü, kentini, evini, işini, çok değil birkaç sene sonra geri dönmek vaadi ile terketmek zorunda bırakılıp, en nihayetinde Türkiye Cumhuriyeti sonrası çıkan yasalarla geçici sanılan bir sürgünü edebiyete dek yaşamaya mahkum olan “kayıp T.C vatandaşlarıdır”. İşte o sürgünler diaspora olup, ucuz iş gücü olup, sömürü nesnesi olup kalmıştır dünyanın başına. Kürşat beyin de belirttiği gibi, Güney Amerika’dan Kuzey Avrupa’ya, Kanada’dan Orta Doğu’ya kadar uzanan bir haritanın her yerinde bu yeşil renkli tuhaf işçilerden görmek mümkündür o yıllarda. Gayet tabi dertleri yalnızca Osmanlı İmparatorluğu ile sınırlı değildir. Lakin ikinci büyük darbeyi Türkiye Cumhuriyeti’nin getirdiği red yasarıyla yaşamışlardır. Kovulmaktan beteri, varlıkları dahi inkar edilmiştir. Bu yeni devlet yalnızca yüzbinlerce insanın toprağına ve mal varlığına el koymakla kalmamış, bir önceki devletin maruz bıraktığı tüm acıların da üzerini silmenin gayretine adamıştır kendisini. Kürşat Bey pek anlamak istemese de, T.C hükümeti de en az bir önceki devlet kadar sorumluluk sahibidir bu süreçte. Hatta konu inkar ve red olduğunda, bu günün koşullarında dahi ne kadar cengaver olduğunu anlatmaya ayrıca gerek yok sanıyorum. Bu "banal" meselenin bu kadar uzaması ve şimdiki kuşaklara intikal etmesi de, diasporadan değil, T.C hükümetlerinin tutumundan kaynaklanmaktadır.

Kürşat beyinde yazısında belirttiği gibi özellikle ikinci jenerasyondan sonra dünyaya gelenler iyice azmıştır! E haliyle Kürşat Bey. İlk kuşaklar ellerinde bir tahta bavulla zanaati, sanatı, doktorluğu, kimyagerliği ülkelerinde bırakıp gelecek nesillerini yaşatabilmek için Avrupanın çişli kanallarında lağım işçiliği yaparken pek fazla lobi yapamamıştır. Gayet tabi, bu ilk kuşakların travması, sessizliği ve yorgunluğu, onlara göre çok daha konforlu hayatlar süren ikinci ve üçüncü jenerasyonun öfkesine dönüşmüştür. Gayet tabi, o genç jenerasyonlar, terzi analarının ev temizliğinden, doktor babalarının lağım temizliğinden kazandığı paralarla büyümüştür. Gayet tabi, o soğuk memleketlerde maruz kalınan asimilasyonlara direnebilmek için tutunacak son şey olan eski kültürlerine bağlanmıştır bu insanlar. Gayet tabi, “ninelerinin beni doğduğum toprağa gömün” vasiyetlerini dahi yerine getirememenin azabını çekmişler, sonrasında bir avuç toprağı dahi taşıyamamışlardır. Buna benzer sonsuz nedenle tahmin edersiniz ki sonraki kuşakların öfekeleri biraz yüksek olmuş, çoğu sol kesimde örgütlenmiş ve eğitimin getirdiği imkanlarla bazıları olmadık mevkilere dahi gelmiştir. İşte şimdi onların bazıları söz sahibidir. Yani hep lağım temizlikçisi olarak kalmamışlardır, biliyorum bu sizin için çok ürkütücü...

Ancak turtistik tespitlerinizde yer vermediğiniz asıl önemli konu, bu “kılıç artığı yeşil yaratıkların” hiç te bahsettiğiniz gibi homojen bir topluluk olmadığı. Bir sosyal bilimci olarak belki tespitlerim sizi kısmen rahatlatır. Diaspora olarak tarif ettiğiniz şey, sandığınız gibi kendi içerisinde öylesine örgütlü ve sabah akşam bu hikayelerle yatıp kalkan bir rüya içerisinde hiç değil. Bir çoğu anadilini dahi konuşamıyor artık. Hatta büyük bölümü (ki bunların çoğu tehlike olarak görüdüğünüz yeni jenerasyondan) Ermeni olmaktansa Fransız gibi hissetmeyi, Alman gibi giyinmeyi ya da Arjantili gibi içmeyi çoktan tercih etmiş durumda. En milliyeçisinden Türk işçilerinin dahi son jenerasyon çocuklarının önceki kuşaklarla iletişimi size iyi bir örnek teşkil edebilir. Korktuğunuz çocukların çoğu, artık sizden korkmuyor bile. Diaspora dediğiniz şey, her geçen gün Anadolu’yu biraz daha unutuyor... Ve hiç korkmayın, diaspora dediğiniz şey “inkar edilmiş” olma duygusuna hiç olmadığı kadar ikna olmuş durumda artık. Eğer toplumları diasporadan, Ermenistan’dan, Türkiye’den diye kategorize etmek ve bu ayrımlara dayalı çeşitli beylik laflar üzerinden “genellemelere” varmak ise hedef, yine yanılıyorsunuz. Sizin tarifnizle, ben olsam; “Türk kibriti ile sigarasını yakmaya itiraz eden Rum Kızının bilinç altında neyin yattığını anlamaya çalışır, onun kişisel tarihini - haddim olmadığı için - ondan doğru anlamaya yönelirdim.” Bahsi geçen bir nefret ise dahi, bu nefretin hangi koşullarda, hangi coğrafyada ortaya çıktığını düşünmeye çabalardım. Bu nefretin tam karşısında duran, kendi ülkemdeki katmerli azınlık ve diaspora nefretini sorgulamaya çalışırdım. Nefret, nefret doğurur evet, ama ben bunun doğduğu yere de bakmaya çalışırdım... En azından, dersimi çalışırdım.

Objektif düşünebilme kabiliyetiniz el verirse anlamaya çalışın, el vermezse solcu ve eşcinsel aktivist kimliğinizle Boğaz manzaralı evinizde Birgün ve Kaos GL’de söylenmeye devam edin Kürşat Bey. Fakat bu ülke de bir Soykırım oldu! Siz o sırada Avrupa seyahatindeydiniz sanırım? (yaşınızı aşağılamak için asla söylemiyorum, yalnızca hatırlatıyorum) Diaspora dediğiniz yeşil yaratıklar da işte bundan dolayı diaspora oldu! Onların çoğu, anaları babaları katledildikten sonra “barınaklarda” toplanmış yetimlerdi. Onların hepsi, yalnızca Ermeni oldukları için “insan” olmanın getirdiği tüm haklardan mahrum bırakılımış zoe’lerdi artık. Onlar, evleri yağmalanmış, kiliseleri yakılmış, tüm topraklarına el koyulmuş, anneleri tecavüze uğramış, kardeşleri kaçırılmış, babaları kılıçtan geçirilmiş çocuklardı. Daha acısı, tüm mevcut soykırımlardan farklı olarak bu kara leke - sanki bizim inkarımızmış gibi - hepimizin suratlarına çarpılmaya devam edildi. İşte bir 24 Nisan öncesi ve bir kez daha çarpılmaya devam ediliyor suratlarımıza. Bunca faşist varken size hiç gerek yoktu doğrusu, bu kez siz de çarpıyorsunuz. Buyrun çarpın bakalım, bize öğretin eğriyi doğruyu Kürşat Bey... Genç kuşaklara öğretin. Verin gazı!

Ancak o bahsettiğiniz diasporanın agresif çocuklarından çok daha eli kanlı bir gençlik çıktı bu ülkeden bilmem farkında mısınız? Bilmem o hayli subjektif tespitlere dayalı öngörüleriniz, bu gerçeği görmenize imkan verdi mi? Yükselen yepyeni değerleri oldu bu gençliğin. Bunun adı linç kültürü oldu mesela, faşizm oldu, radikal islam oldu, şiddet oldu, nefret kültürü oldu... Bu aşıklar coğrafyasından “nefret kültürü” çıktı inanabiliyor musunuz Kürşat Bey? Şimdilik diasporanın bir avuç çocuğundan çok daha tehlikeli görünmekte onların yaptıkları ve yapacakları. Orhan Pamuk’a akıllı olsun diyorlar Kürşat Bey! Ahlakım el vermediği için Hrant Dink’i hiç karıştırmayacağım. Siz hiç o 16 yaşında çocukların kaleminden çıkan tehdit maillerinden almadınız ve eminim hayat boyu almayacaksınız. Halbu ki bizler hala o çocukları da anlamaya çalışıyoruz bir köşe de... Hadi geçelim de çoluğu çocuğu, “Kafes Planı” diasporadan çıkmadı ya elbet, bu ülkenin hayli yetkili mercilerinin çeyiz sandıklarından çıktı daha birkaç ay önce... Hem de o diasporaya yeğlediğiniz Türkiye’de kalan son bir avuç gayrimüslimi hedef alarak. “Hrant, Hrant!” diye bir kaç satırını cımbızla ayıkladığınız adamın ailesini, geride kalanlarını, dostlarını hedef alarak çıktı. Ne acı, o çok “güçlü” ve “agresif” diaspora bile yön veremiyor soykırımın hala devam etmesine... hem diaspora için, hem de sizin için çok acı bu.

Nereden doğru bakıyoruz, kime doğru bakıyoruz anlamaya çalışırken kendimi acı çekiyor halde buluyorum artık. Hrant Dink'in dahi öldürülebildiği bir ülke de, Rum kızı ile kibrit kavgası yapan solcu yazar istemiyorum. Çok şey mi istiyorum? En az sizin diasporadan nefret ettiğiniz kadar yüzeysel nedenlerle artık sizden nefret etme hakkını buluyorum kendimde Kürşat Bey. Bir de size özellikle yazı boyunca “bey” dedim. Çünkü sizden çok iyi “Bey” olur. Diğerinden ise tam da tabir ettiğiniz gibi, obsesif Rum Kızı, cahil diaspora tohumu, kalleş Ermeni Lobisi olur. Kimse onlar artık... Neyse ben sizi biliyorum şimdilik.

22 Mart 2010 Pazartesi

État D’âmes, une génération hors d’elle

Communiqué de presse

État D’âmes, une génération hors d’elle

Exposition organisée dans le cadre de la saison de la Turquie en France

Commissaire : Yekhan Pinarligil

Conseillère artistique : Christine Van Assche

Scénographie : Eric Féloneau

L’Ecole nationale supérieure des beaux-arts organise, chaque année, une exposition mettant en scène le travail de jeunes artistes de la scène internationale offrant ainsi à son public l’opportunité de découvrir les mouvances d’artistes étrangers. Après la Russie, la Pologne, l’Inde, la Finlandeet Taïwan ,c’est la Turquie qui sera présentée pour une exposition qui se tiendra dans les galeries Melpomène et Foch de l’Ecole au printemps 2010.

La Turquie aux confins de l’Occident et de l’Orient est, par sa situation géographique, son histoire, sa mosaïque culturelle et ethnique complexe, le territoire d’une production artistique prolifique et résolument contemporaine.

En réaction aux changements politiques de 1980 et aux modifications socioculturelles des années 1990, la jeune génération des artistes turcs, s’approprie le riche passé culturel du pays, tout en explorant les formes les plus audacieuses et les plus expérimentales de l’art international actuel.

Ce sont les principes antagonistes tels que Orient et Occident, individualité et globalité, création et destruction, qui nourrissent une réflexion sur l’art, sur le monde, la société, la religion, la sexualité…. En intégrant tradition et contemporanéité, les artistes expriment avec force leur appartenance au monde d’aujourd’hui à travers des œuvres protéiformes qui brisent les frontières.

L’exposition mettra en avant les particularismes de cette jeune génération artistique, si proche et si lointaine en même temps. Elle présentera une sélection d’artistes pluridisciplinaires travaillant dans des régions très variées comme celle d’Istanbul, d’Izmir, d’Antakya ou de Diyarbakir.

Liste des artistes :

Nevin Aladağ, CANAN, extramücadele , Nilbar Güreş , Berat Işık , Bengü Karaduman , Şener Özmen , Tayfun Serttaş, Erinç Seymen , Cengiz Tekin , Güneş Terkol , Irem Tok , Vahit Tuna , Nasan Tur , Deniz Ünal, Aurélie Gelade & Coralie Maurin

Un catalogue sera publié à cette occasion par les éditions des Beaux-arts de Paris

...........................

Exposition

Le point de départ, de l’exposition est une œuvre de Canan Senol réalisée en 2000 à Istanbul … Nihayet içidesim : …Enfin tu es en moi. L’artiste a installé sur la façade du lieu d’exposition une importante enseigne lumineuse où l’on pouvait lire en turc : Enfin tu es en moi (nihayet içidesim) précédé de trois points de suspension.

Evoquant dans un premier temps l’acte sexuel, la phrase (l’œuvre) prend un autre sens lorsque que l’on apprend que l’artiste a réalisé sa pièce étant enceinte.

Le sens de la citation prend alors une tournure différente. La perception d’ordre sexuel disparaît au profit d’une image évoquant la femme et la maternité.

Par le biais de cette double lecture, l’œuvre de Canan Senol pose la question des préjugés qu’ils soient sociaux, religieux, ou moraux.

Quelles sont nos idées reçues vis-à-vis de la Turquie ? Comment aborder et percevoir l’espace intime d’un pays en laissant de côté nos idées préconçues ? L’exposition tentera d’explorer, la singularité et la proximité de cette culture révélant ainsi combien le langage de l’art abolit les frontières.

Cette exposition sera aussi l’occasion d’apporter un éclairage sur les questionnements de la scène artistique turque (Kémalisme, occidentalisation /orientalisation, militarisme, épuration/nationalisation…).

L’énergie de la création attire l’œil de manière souvent radicale. Par sa scénographie, le projet démontrera que la richesse et l’engagement esthétique présents dans les contenus se trouvent également dans la forme.

Les artistes seront principalement sélectionnés par rapport à la transversalité de leur œuvre de manière à couvrir le plus largement possible le champ de la diversité de leur(s) territoire(s). Les médiums privilégiés sont la performance, la photographie, la vidéo, le dessin, la peinture, l’installation, le livre…

Ce projet d’exposition est assorti d’une œuvre imaginée par Coralie Maurin, étudiante en cinquième année des Beaux-arts de Paris et Aurélie Gélade diplômée de l’Ecole de Cergy .

A l’aide de ce document traditionnel de médiation qu’est l'audioguide, ce duo d’artistes souhaite créer une oeuvre sonore à l’intention des visiteurs de l’exposition.

Cette œuvre, que le visiteur pourra prendre avec lui via des lecteurs MP3 au gré de sa visite de l’exposition, restituera les prises de sons (voix, bruits de fond, conversations…) faites à Istanbul dans les ateliers des artistes puis mixées. L’idée est d’offrir au visiteur la restitution originale d’un environnement sonore et poétique à l’œuvre qu’il contemple.

Au final, le projet réunit environ 25 artistes de la jeune génération, et occupe les salles Melpomène et Foch (900 m2 environ).

Chargée des relations avec la presse : Isabelle Réyé - 01.47.03.54 25,
isabelle.reye@beauxartsparis.fr

Exposition ouverte du mardi au dimanche de 13h à 19h. Fermeture le 1 mai 2010.
Entrée libre.