4 Mayıs 2010 Salı
biriktirilmiş atık organ
bazen hepsini unutmaktan korkuyorum bir köşede. seviyorum aslında çok, hatırladıkça. hatırladığım kadarıyla, aylar sürmüştü. hacimsel olarak daha avantajlı olduğu için önce izmaritler birikti. küllerin yığılması çok daha uzun, galiba bir seneye yayılan bir sürece dağıldı. hayatıma dair biriktilmiş - biriktirilmeye değer bulunmuş - tek atık yığını bu. onları biriktirdikten uzun süre sonra başka başka şeylere göz attım. onları başka başka şeylere düğümledim, geri çözdüm. bunların hiçbir önemi yok. altına data iliştirmek için değil, aklıma geldiği için, biraz da bulduğuma sevindiğim için paylaşıyorum bu fotoğrafı. evin karanlık bir köşesinde bekliyor bu kavanozlar, tozlular, ve onlardan daha fazla bahsetmeyi gerekli görmüyorum.
3 Mayıs 2010 Pazartesi
Bir 1 Mayıs Klişesi; Yürüsem Yürüsem Acaba Hangi Kortejle Yürüsem?
1980 sonrasının beton dökülmüş ortamında imitasyon siyasetten içi geçmiş bir kuşağın temel sorunudur 1 Mayıs kortejleri. Temsiliyeti olmayanlara dair bir temsiliyet çıkmazıdır. Bir hafta öncesinden başlayan ciddi bir dahiliyetsizlik ve aidiyetsizlik krizi ile başlar. Gayet tabi gitmeliyim ama nasıl, kiminle, ne için? Bizleri apolitik bulan - topluma ve dünyaya karşı mesafesini kaybetmiş - supermanlerin asla kestiremeyeceği ve empati kuramayacağı bir iç kritik aynı zamanda. Yürümeliyim elbet fakat..? Yürüyecek kimse olmadığı için değil, yürünecek kimse olmadığı için... Yürümenin kendisi başlı başına bir mesele olduğu için. Bu ortamın, buruşuk bir siki avuçlamak dışında hiçbir gerçekçi talebi kalmadığı ve bu mastürbasyonu bir türlü kritik edemediği için. Bu tip toplaşmalar, solun gelişmeci ve dönüştürücü olmanın ayırdına hala varamadığının en güzel kanıtına dönüştüğü için. Prehistorik öncü kitlelerin şehitlerini anmak dışında kendileri adına hiçbir şey yapmadıklarını izlemek için. Bunları görmenin hiçbir orjinal tarafı kalmadığı için. Ve birçokları daha için... Ama yine de gitmeliyim. O gün 1 Mayıs olduğu için. Gerçekten çok değerli bir tarafı var çünkü.
Muhalefetin özellikle 1 Mayıslarda gün yüzüne çıkan türlü modası var... Alı var, moru var, laciverti var, yok ben hepsini yan yana inci gibi dizerim diyeni var, şeker pembesi ruhlu siyahı var. Çoğu kez tayyör etek, pöti kare pantalon kıvamında kalan bu podyum bizim kuşak için bir "sahne" sorunsalıdır. Çünkü sahne, siyasetten çok daha büyük bir kozdur bizim dünyamızda. O nedenle ki 1 Mayıs'ın bizlerin gerçeklik tanımındaki karşılığı fashion show'dur. Vintage ve fashion victim'in tavan yağtığı bir fashion show. Zaman zaman kendinizi 1970'lerin siyasi podyumunda hissedebileceğiniz kadar ciddi bir politik laboratuvar. 1 Mayıs, böyle bakanlar için hem bir yabancılaşma hem de bir araştırma mekanıdır. Kimler yoktur ki bu moda dünyasının en kitlesel podyumunda; kitlesini beşli kortejlere ayırıp hepsine aynı renk bayrakları özenle taşıtıp rap rap yürüten koyu kızıllardan, davul zurna eşliğinde ortası kabak gibi oyulmuş sipralin etrafında halay dönerken kendinden geçen şamaniklere, yeni aldığı çakma ray ban güneş gözlüğü ile caka satan roma parkı lubunyalarından, elindeki türk bayraklarıyla alanı cumhuriyet mitingine çevirmeye çalışan ulusalcılara uzanan büyük bir show. Yan yana dururlar, çoğu kez birbirlerine çok yakın sloganlar atarlar ve birbirlerini tuhaf gözlerle süzerler. Hepsi özgürlük isterler, özgürlük ne demek ise... IBM'de yazılım yapan adamın nedense bir türlü kendisini "bu türden" bir işciden sayıp pankartını hala açamadığı tıkanmış bir geleneğin en tütsülü seremonisidir. O alan, her karışı ayrı ayrı tapulanmış ve kutsanmış bir ibadet mekanı gibidir. Bu açıdan o alan artık gerçek bir kamusal mekan değildir. Kamusal mekanın hayli özerk ve özel mekanlara dönüştüğü bir "parselleme" varyasyonudur burada olup biten şey. Bireysel sınırını koyamayanların, peşine 500 kişiyi takıp ürettikleri kitlesel sınırlar vardır. Bazıları gerçekten çok kalındır.
Böyle bir podyumu tezahür ederken ve "podyumu" hayli ciddiye alırken aklıma takılan türlü soru yanıtsız kalır;
Kimliksizliği temsil edecek bir kortej var mıdır? Dağıtık kimliğin korteje ihtiyacı var mıdır? Bunu bir kürt, bir feminist, bir eşcinsel ve bir aleviyi bak ne güzel saksı gibi yan yana dizdim demekten daha yaratıcı yöntemlerle yapacak bir siyaset kalmış mıdır? Bunu gerçekleştirmenin tek yolu onu tanımsızlaştırmak mıdır? Bu tip kalıtsal ortamlarda manipülasyon ne kadar mümkün ve normaldir? Sene 2010, siyaset gündelik yaşamın hızına ne zaman yetişecektir? Minor politics bu tip alanlarda pratik edilebilir mi? Edilebilir ise şayet, kitle politikasından birey politikasına geçişin resmi nasıl çizilmelidir? Ayrıca bir Mayıs düz bir gündür içeriği gereği... Bu düzlüğün zaman zaman üstesinden gelecek, küçük rampaları çukurları kıvırta kıvırta aşacak bir esneklik söz konusu mudur? Yoksa tek yöntem kitle kompeksi midir? Kortejler bir etten duvar mı yoksa geçirgen, transparan insan toplulukları mı olmalıdır...? Gerçek renklilik sokakta ise eğer, sokaktaki rastlantısallığa açık bir "tanımsız" hareket yaratmanın imkanı var mıdır? Kızıl Ordu sisteminden kalmış bu kutlama yöntemi sokağın gerçek karşılığı değilse, neyin karşılığıdır? Neden kimse meydanda şampanya patlatıp öpüşmez 1 Mayıslarda ve neden yalnızca mesai saatleri içerisinde kutlanır... Bu düzlüğün, karşı çıkıldığı söylenen sistemle gerçekte nasıl bir matematiksel göbek bağı olduğu üzerine hiç mi konuşulamaz? Ve en önemlisi, bu gün mevcut modele eklemlenmek - ayak uydurmak - dışında o güne katkı sağlamak yönünde aktive etmek isteyenlerin akibeti ne olacaktır?
Tüm bu nedenlerden dolayı mevcut seremoni bir 1 Mayıs değil, daha çok bir 1 Mayıs ironisi gibi gelir bana. Bu ironiyi farklı açılardan da yüceltmenin zamanı neredeyse geldi gibi. Artık devlet de izin verdi, yani çatışma yok, patırtı yok, gürültü yok, barikat aşıp meydana çıkmanın hiçbir orjinal ve orgazm edici tarafı yok. Meydan "vadedilmiş kutsal topraklar" gibi bir yer değil ve zaten meydan sensin artık. Şimdi onu nasıl kullanacağını düşünmenin zamanı. Gelecek 1 Mayısların Taksim Meydan'da düzenlenen halk konserinden bir farkı olacak mı, olmayacak mı? Mesele bundan ibaret. Mesele küçük çatlaklar yaratma meselesi. Başka bir ciddi mesele de göremiyorum bu memlekette... Tapındığımız modelleri ve varoluş yöntemlerimizi de sorgulayabilelim yeter.









Ve nihayet kendime bir "ara yer" buldum; Yoldaş Pançuni Topluluğu! Bu seneki 1 Mayıs'ın kendisine bir ad koymayan tek topluluğu... Bir yazınsal kahraman olarak Yoldaş Pançuni beni bağlar. Onun "var ile yok" arasındaki geçirgenliği meydanın hiper rasyonalist olduğunu düşünen yanılsamasını kırar. Gerçeği onlara haykırır; gerçek zaman zaman oyuna dönmektir! Yanılsamayı, yanılsatmayla sorulamak değerlidir... Gelecek 1 Mayıs'ta; "Diaspora burada, halkı nerede?" sloganı atmak üzere.
Ayrıca SEX WORK daima IS WORK!
Muhalefetin özellikle 1 Mayıslarda gün yüzüne çıkan türlü modası var... Alı var, moru var, laciverti var, yok ben hepsini yan yana inci gibi dizerim diyeni var, şeker pembesi ruhlu siyahı var. Çoğu kez tayyör etek, pöti kare pantalon kıvamında kalan bu podyum bizim kuşak için bir "sahne" sorunsalıdır. Çünkü sahne, siyasetten çok daha büyük bir kozdur bizim dünyamızda. O nedenle ki 1 Mayıs'ın bizlerin gerçeklik tanımındaki karşılığı fashion show'dur. Vintage ve fashion victim'in tavan yağtığı bir fashion show. Zaman zaman kendinizi 1970'lerin siyasi podyumunda hissedebileceğiniz kadar ciddi bir politik laboratuvar. 1 Mayıs, böyle bakanlar için hem bir yabancılaşma hem de bir araştırma mekanıdır. Kimler yoktur ki bu moda dünyasının en kitlesel podyumunda; kitlesini beşli kortejlere ayırıp hepsine aynı renk bayrakları özenle taşıtıp rap rap yürüten koyu kızıllardan, davul zurna eşliğinde ortası kabak gibi oyulmuş sipralin etrafında halay dönerken kendinden geçen şamaniklere, yeni aldığı çakma ray ban güneş gözlüğü ile caka satan roma parkı lubunyalarından, elindeki türk bayraklarıyla alanı cumhuriyet mitingine çevirmeye çalışan ulusalcılara uzanan büyük bir show. Yan yana dururlar, çoğu kez birbirlerine çok yakın sloganlar atarlar ve birbirlerini tuhaf gözlerle süzerler. Hepsi özgürlük isterler, özgürlük ne demek ise... IBM'de yazılım yapan adamın nedense bir türlü kendisini "bu türden" bir işciden sayıp pankartını hala açamadığı tıkanmış bir geleneğin en tütsülü seremonisidir. O alan, her karışı ayrı ayrı tapulanmış ve kutsanmış bir ibadet mekanı gibidir. Bu açıdan o alan artık gerçek bir kamusal mekan değildir. Kamusal mekanın hayli özerk ve özel mekanlara dönüştüğü bir "parselleme" varyasyonudur burada olup biten şey. Bireysel sınırını koyamayanların, peşine 500 kişiyi takıp ürettikleri kitlesel sınırlar vardır. Bazıları gerçekten çok kalındır.
Böyle bir podyumu tezahür ederken ve "podyumu" hayli ciddiye alırken aklıma takılan türlü soru yanıtsız kalır;
Kimliksizliği temsil edecek bir kortej var mıdır? Dağıtık kimliğin korteje ihtiyacı var mıdır? Bunu bir kürt, bir feminist, bir eşcinsel ve bir aleviyi bak ne güzel saksı gibi yan yana dizdim demekten daha yaratıcı yöntemlerle yapacak bir siyaset kalmış mıdır? Bunu gerçekleştirmenin tek yolu onu tanımsızlaştırmak mıdır? Bu tip kalıtsal ortamlarda manipülasyon ne kadar mümkün ve normaldir? Sene 2010, siyaset gündelik yaşamın hızına ne zaman yetişecektir? Minor politics bu tip alanlarda pratik edilebilir mi? Edilebilir ise şayet, kitle politikasından birey politikasına geçişin resmi nasıl çizilmelidir? Ayrıca bir Mayıs düz bir gündür içeriği gereği... Bu düzlüğün zaman zaman üstesinden gelecek, küçük rampaları çukurları kıvırta kıvırta aşacak bir esneklik söz konusu mudur? Yoksa tek yöntem kitle kompeksi midir? Kortejler bir etten duvar mı yoksa geçirgen, transparan insan toplulukları mı olmalıdır...? Gerçek renklilik sokakta ise eğer, sokaktaki rastlantısallığa açık bir "tanımsız" hareket yaratmanın imkanı var mıdır? Kızıl Ordu sisteminden kalmış bu kutlama yöntemi sokağın gerçek karşılığı değilse, neyin karşılığıdır? Neden kimse meydanda şampanya patlatıp öpüşmez 1 Mayıslarda ve neden yalnızca mesai saatleri içerisinde kutlanır... Bu düzlüğün, karşı çıkıldığı söylenen sistemle gerçekte nasıl bir matematiksel göbek bağı olduğu üzerine hiç mi konuşulamaz? Ve en önemlisi, bu gün mevcut modele eklemlenmek - ayak uydurmak - dışında o güne katkı sağlamak yönünde aktive etmek isteyenlerin akibeti ne olacaktır?
Tüm bu nedenlerden dolayı mevcut seremoni bir 1 Mayıs değil, daha çok bir 1 Mayıs ironisi gibi gelir bana. Bu ironiyi farklı açılardan da yüceltmenin zamanı neredeyse geldi gibi. Artık devlet de izin verdi, yani çatışma yok, patırtı yok, gürültü yok, barikat aşıp meydana çıkmanın hiçbir orjinal ve orgazm edici tarafı yok. Meydan "vadedilmiş kutsal topraklar" gibi bir yer değil ve zaten meydan sensin artık. Şimdi onu nasıl kullanacağını düşünmenin zamanı. Gelecek 1 Mayısların Taksim Meydan'da düzenlenen halk konserinden bir farkı olacak mı, olmayacak mı? Mesele bundan ibaret. Mesele küçük çatlaklar yaratma meselesi. Başka bir ciddi mesele de göremiyorum bu memlekette... Tapındığımız modelleri ve varoluş yöntemlerimizi de sorgulayabilelim yeter.
Ve nihayet kendime bir "ara yer" buldum; Yoldaş Pançuni Topluluğu! Bu seneki 1 Mayıs'ın kendisine bir ad koymayan tek topluluğu... Bir yazınsal kahraman olarak Yoldaş Pançuni beni bağlar. Onun "var ile yok" arasındaki geçirgenliği meydanın hiper rasyonalist olduğunu düşünen yanılsamasını kırar. Gerçeği onlara haykırır; gerçek zaman zaman oyuna dönmektir! Yanılsamayı, yanılsatmayla sorulamak değerlidir... Gelecek 1 Mayıs'ta; "Diaspora burada, halkı nerede?" sloganı atmak üzere.
Ayrıca SEX WORK daima IS WORK!
27 Nisan 2010 Salı
25 Nisan 2010 Pazar
İstanbul'da "24 Nisan"ı An(la)mak..

24 Nisanlara sersem uyanırım. Bir önceki gecenin uykusuzluğudur bu. Her 23 Nisan’da önce uykum kaçar, sonra göz altlarım morarıp başım koltuğa düşene kadar bilgisayar başında okurum o gece. 1915’e dair bulduğum ve dilini çözebildiğim ne varsa anlamaya çalışırım... Çok iyi bildiğim tüm o fotoğraflara tekrar tekrar bakarım. En çokta kasaba manzaralarına bakarım. Bulanık Anadolu manzaraları içerisinden konik kubbeli kiliseleri keşfederim. Keşfettiğime sevinmekle yetirim. O nedenle sanırım, ben bir gün önceden başlarım 24 Nisanı ‘an(la)maya’...
Bu sene bir fark vardı. 15 gün kadar önce geldi “Türkiye’de ilk kez kamusal alanda bir anma töreni gerçekleşeceği” haberi. Beklemiyordum değil. Hatta dediler gibi istiyordum bunun yapılmasını ama işte gerçekleşeceğini öğrenince bir tuhaf oluyor insan. Günler yaklaştıkça kontrol dışı olarak gerilmeye başladım. Ve bu 23 Nisan gecesi, ilk kez kendi 24 Nisanımı düşünmekten uyuyamadım. İlk kez tezahür edemiyor ve belki de hayatımda ilk kez bir törenin nasıl gerçekleşeceğini öngöremiyordum. Benim 24 Nisanım, sokakta nasıl an(laş)ılabilirdi ki...?
Yine sersem fakat hayli diken üzerinde bir sabah. 19:00’da olacak toplantı. O saate kadar yataktan çıkmamak için elimden geleni yaptım fakat bedenim izin vermedi. 14:00 gibi zıpladım nihayet. Simsiyah giyindim. Bugün benden başka “simsiyah giyinenler” daha olmalıydı etrafta. Plansızca sokağa attım kendimi. Siyah camlarımın arkasından gözümü koyu giyinenlere diktim. Adeta aradım, tek tek tespit ettim hepsini ve dinledim. Derken hissettim, bir şey daha var havada tuhaf.
Kendimi Panter Kırtasiyede buldum. Üst katta yağlı boya seçiyorum. Neden alıyorum, o alışverişi neden yapıyorum hiç belli değil... Sanırım yapabildiğim en hafifletici şey renk seçmek. Bir saate yakın seçtim. Viridian Yeşili mi olsun, Emerald Yeşili mi? Yok yok, en iyisi Burnt Yeşili! Sonra tek tek seçtiğim tüm renk tüplerini sırayla yerlerine yerleştirip 12 renkli bir kutu alıp çıktım oradan. Elimdeki poşeti stüdyoya bırakmalıydım. Yolda yine aynı oyun. Gözüm siyah giyinenlerde, sayıları çok az... “Heryere bahar geldi, buralara kar yağıyor” misali, herkes rengarenk. Bu havada siyah giyinen ya deli ya da Ermenidir!
Tekrar eve attım kendimi. Bunu neden yaptığımı bilmiyorum ama artık korkmuştum. Caddeyi dolduran renk cümbüşü bastı diyelim... Yerini kendim bile unuttuğum biber gazımı aramaya başladım. Aradım, buldum, salladım, evet içi dolu! Avcumun icinden, çantamın kolay bir ic cebine soktum. O gazı neden yanıma alıyorum, birşey olsa o gazı kime sıcakağım, hiç belli değil... Saat 16:30! Siyah çerçevelerimi gözüme geçirdim ve tekrar cadde. Havayı kokluyorum, leş gibi bir bahar! Meynada doğru yürüyorum ve yanımdalar. Hayır sadece yanımda değil, etrafımdalar! birbirleri ile konuşuyorlar, onlarla birlikte yürüyorum, 15 kişi kadar;
- Hızlı yürü Kadir!
- Başlamış mı ya muhabbet?
- Başlamış başlamış koş! He! He! He!
- Gel gel şuradan şuradan, hadi çabuk olun...
Tanrım kim bunlar! Hiçbirisi siyah giyinmemiş ve hepsi çok çirkin. Ayırdına varmaya çalışırken onlarla beraber hızlanıyorum. Geride kalırsam kaçırırım ve müdahale edemem. Önlerinden gitmem için koşmam lazım çünkü çok hızlılar! Evet, en mantıklısı onlarla birlikte ritm tutturmak. Solcu mu bunlar, alevi mi, kim bunlar? Kendime bir işaret dili arıyorum ve nihayetinde buluyorum. Aralarından birisinin gözüme çarpan bıyığında...! Katilim bunlar! Katillerimle yürüyorum, 24 Nisan’ı an(la)maya..
Tüm hikaye aniden değişiyor. 24 Nisan’i an(la)maya giden ben, bir anda hızır hafiye kesiliyorum aralarında. Topluluğa ulaşamasınlar ve kimseye zarar veremesinler diye aklımdan türlü opsiyon geçiyor. Bir taraftan koştura koştura yürüyoruz, bir taraftan siyah çerçeverimin altından hepsinin yüz fotosunu kaydediyorum zihnime. Tekrar görünce tanıyabilmeliyim! Ve tabi diğer iç sesler; “çıkar şu gazı, sık işte, olay çıkart, hayatının ilk olayı olmaz ya oyala şunları.. Yok yok saçmalama, şu an değil, polisi bekle, çok kalabalıklar, polisi gördüğün an bağırmaya başla, onlar katil!” Ve Taksim Meydan. Sinyal kopuyor. Yaklaştıkça kalabalık büyüyor. Sinyal kopuyor. Yaklaştıkça flulaşıyor. Sinyal kopuyor. Ayırd edemiyorum. Sinyal kopuyor. Polis, Ermeni, Türk, Katil. Sinyal kopuyor. Hangisi hangisi bunların? Sinyal kopuyor...
Türk polisi; - Eyleme mi geldiniz?
Bendeniz; - Ha? Evet, evet ben eyleme geldim...
Türk Polisi; - Lütfen şöyle geçin, arama yapılacak, çantanızda ne var?
Bendeniz; - Çantamda mı?
Türk Polisi; - Özel bir durum var yalnızca arama ile alıyoruz.
Bendeniz; - Buyurun bakın, güneş gözlüğü kutusu var.
Türk Polisi; - Tamam geçin!
Katillere ne olduğunu, neden aniden kaybolduklarını o sırada anlayamıyorum. Adım gibi eminim, oradalardı ve şimdi yoklar. Polise hiçbir şey söyleyemiyorum. Taksim Meydan’ı ilk kez tanıyamıyorum ve kestiremiyorum. Meydanın ne tarafındayım? Kim nerede? Derken uzaktan sesler geliyor. İçime bir rahatlık düşüyor. Evet oradalar ve herkes onların farkında. Olanca nefretleriyle bağırıyorlar. Türkiyaaa, Türkiyaaa! Katilimle birlikte 24 Nisan’i anıyorum... 24 Nisan’ı böyle anlıyorum... Terden sırılsıklam olan avuç içlerimi soğuk kaldırıma yapıştırıp yere çöküyorum. Artık gönül rahatlığıyla hıçkırabilirim. Polis aramızda etten duvar. 24 Nisan'ı an(lı)yoruz. Hep birlikte... Korkulacak hiçbir şey yok. Hepsi geçti. Çok azız ve yine hepimiz buradayız. Hepsi geçti.
23 Nisan 2010 Cuma
önünde saygıyla eğiliyorum..

öz kardeşim; seni yitirdiğim günden beri içine düştüğüm yoksulluğun ve yalnızlığın zerre telafisi olmadı. bu tam 95. yıl. hala utanıyorum.. yaşananların tümünden çok daha tuhaf ve vahim olanı kuşkusuz gidişinin hala konuşulamıyor olması. yokluğunun hala, gözlerimizin içine bakarak inkar ediliyor olması. sana bir "veda" edilemiyor olması.
bir de anadolu'da hala çiçek açmıyor. anadolu, yaşam umudunu yitiren bir akrep gibi artık. senin gittiğin günden beri herşeyi o söylüyor; günden güne çoraklaşıyor, günden güne çirkinleşiyor, günden güne çürüyor.. bunu kendisine yapıyor. sen gittin, ve anadolu hepimiz için bir yas coğrafyası artık.
bir köşede seni hatırlıyor, ruhun önünde saygı ile diz çöküyorum.
bir diğer yarımsın, hayaletinle yaşıyorum.
çok üzgünüm.
22 Nisan 2010 Perşembe
Kaydol:
Yorumlar (Atom)



