15 Mayıs 2010 Cumartesi

Geç kalınmış bir randevu; Bourj Hammoud!

Bourj Hammoud'u yalnızca Bourj Hammoud tarif edebilir; Bourj Hammoud, Bourj Hammoud kadar yoksul, Bourj Hammoud kadar zengin, Bourj Hammoud kadar yorgun, Bourj Hammoud kadar dinamik, Bourj Hammoud kadar kaybetmiş, Bourj Hammoud kadar kazanmış, Bourj Hammoud kadar derin.. Bourj Hammoud, hem var hem yok gibi, her saniyesinde bir görünüyor bir kayboluyor gibi.. Bourj Hammoud, Bourj Hammoud gibi.



Sabah zıplarak kalkıyorum yataktan. İçimde tuhaf bir kıpırtı. Kahvaltı bile yapmıyorum. Nasıl olsa orada yaparım, hem zaman kazanmış olurum. Bugün ilk kez Bourj Hammoud’a gideceğim ve koca bir günü semtin tozunu yutarak geçireceğim. Biliyorum, o beni doyurmaya yetecek. Anadolu’da kaybettiğim tüm dostlarımı o mahallede bulacağım. Gözlerine bakacağım; “çok özledim” diyeceğim. Sadece sizler değil, biz geride kalanlar da bir gün olsun unutmadık diyeceğim. Burası 95 yıllık hasretin bir nebze olsun bittiği yer olacak benim için. Burası, nerede olduğunu bilemediğim evimin misafir odası olacak. Kendi evime, konuk olacağım.



1920’li yıllarda bazıları 12 liman değiştirip hiçbir yere kabul edilmeyen gemiler dolusu Kilikya Ermenisinin Beyrut’daki sığınağı oluyor bu semt. Suriye çölleri üzerinden yürüyerek Anadoluyu terkedenler de buraya getiriliyor. Mucize eseri hayatta kalmayı başaranların buluşma yeri burası. Herkesin, kimseninkine benzemeyen bir hikayesi var aslında. Kilikya Ermenileri, Anadoluyu terketmek zorunda bırakılan son büyük koloni. Güney’de yaşamaları sebebiyle (fazla “risk” unsuru taşımadıkları için) 1915’in kanlı ortamından kısmen canlarını kurtarabilmişler. O zamanlar yerleştirildikleri bu mahalle Lübnan’ın en eski mülteci kamplarından birisi aynı zamanda. Diğer ülkelerden farklı olarak, Beyrut’da “kamp” denilen alanlar, bir süre sonra yerleşim yerlerine dönüşüyor. Yani kamp başka, yerleşim yeri başka bir arazide değil. Zaten kentin coğrafi olarak böyle bir lüksü yok. Semtler kampların içerisinden büyüyor. O yıllarda Mısır Ermenileri tarafından Kilikya Ermenilerinin sığınması için Beyrut’un kıyısında satın alınan bu boş arazi üzerinde de şimdi koskocaman bir semt yükseliyor. İçerisinden Anadolu yükseliyor adeta. Bir zamanlar Filistin kamplarını anımsatan görüntüsünden çok az şey kalmış. Bu coğrafyada üç nesil, kendisine “hatırlamak” üzerine bir hayat kurmuş. Zenginleşenler terketmiş fakat 95 yıldır aralarına kimseyi sokmamışlar. İşte o günden beri Bourj Hammoud, Anadolunun en büyük dejavusu Ortadoğu’da. O ana kadar bildiklerim bunlardan ibaret...



Otelden hızla ayrılıp, yürüyerek Charles Helou’ya çıkıyorum. Apar topar bir taksi çeviriyorum. Geç kalınmış bir flörte yetişme heyecanıyla “Bourj Hammoud!” diyorum. Bu benim en özel randevum. Ne işi var bunun orada der gibi gülüyor yaşlı gözlerle, tamam gel diyor. Yaşlı taksici Ermeni. Yolda kısa bir sohbet, Fransız aksanıyla İngilizce;

Gezmeye mi gidiyorsun Bourj Hammoud’a?
Ziyarete gidiyorum. (brothers olarak) Kardeşlerimi görmeye.
Nerede oturuyor kardeşin?
Merkezde, Maraş mahallesinde.
Maraş büyük mahalle, tam olarak neresine gidiyorsun?
Bilmiyorum...
Kardeşin kim?
Hepsi kardeşim.

(Dikiz aynasından tipolojimi dikizliyor ve susuyor) Köprüyü geçip mahalleye girerken bir hamleyle elini kaldırıyor, “bak işte bu gördüğün heryer Bourj Hammoud”, “Welcome to Bourj Hammoud!” İlk bakışta semtin silüetini konik kubbeli kiliseler belirliyor. Gözlerimi kısarak karşımdaki panoramayı inceliyorum. Taksici biraz kafası karışmış olarak tekrar bana dönüyor;

Nerede inmek istersin?
Bilmiyorum... Maraş’ta, Adana’da, Hatay’da! En merkez hangi mahalle? Orada inmek isterim...
Nereden geldin sen?
İstanbul’dan geldim.
Türkiye’den?
İstanbuldan!
Ermeni misin?
(Kafamı vurdumduymaz biçimde sağa sola sallayarak) Şöyle böyle.
Türk müsün?
(Kafamı vurdumduymaz biçimde sağa sola sallayarak) Şöyle böyle.
(Aradığı “net” yanıtı alamayınca gülümsüyor)



Bu ilk diyaloğa verdiğim refleks, o gün ve sonraki günlerdeki Bourj Hammoud deneyimim boyunca kimliğime dair sorulan keskin ve meraklı sorulara vereceğim yanıtın prototipini oluşturuyor. Ne onlardan birisi, ne de onlardan olmayan birisi olmak istiyorum. Mesafeyi korumak istiyorum. Mesafemizi kaybettirecek hiçbir keskinliğin ilişkimizin arasına girmesini istemiyorum. Onlar gerçekte ne kadar melezse, benim de o kadar melez olduğumu hissetsinler istiyorum. Onlar Anadoluyu ne kadar yitirdiyse, benim de o kadar yitirdiğimi anlasınlar istiyorum. “İstanbul” ve “şöyle böyle” beni çok iyi tanımlıyor. Çünkü orası da “Beyrut” ve “şöyle böyle” işte... Kişisel yaşam tarihime dair detayları, Agos’ta yazdığımı, Aras’tan bir kitabım olduğunu ya da Türkiye’de Ermeni Soykırımı konusundaki pozisyonumu bilmelerini asla istemiyorum. Derdim kimseye şirin görünmekle değil. Kahraman olmak ya da bağra basılmak hiç istemiyorum. Biraz kafaları karışsın istiyorum. Onları çok özlediğimi bilsinler yeter istiyorum. Oralardan birilerinin hasretlik çektiğini hissetsinler istiyorum. Yanlızca dokunmak istiyorum belki, çünkü yanlızca çok özledim. Buradaki misyonum bu. Beyrut’un genelinde mevcut olan turist komisyonundan dolayı zaten hayli yüksek olduğunu bilsemde taksiciye tarifenin iki katı para verip üstünü almıyorum. Yaşlı adam çok seviniyor. İnerken son kez arkamdan bağırıyor; “Welcome to Bourj Hammoud!”



Ve önümde koskoca bir mahalle, istisnasız herkes Ermeni. Büyük çoğunluğu yoksul.. Bu mahalle, soykırım sonrasının nasıl birşey olduğuna dair belki de en önemli temsiliyet mekanı yeryüzünde. 95 senedir, işte tam burada bekliyor namı değer Bourj Hammoud. Nereden mi alıyor bu büyük namını? 1915 sonrası hayatta kalan Ermenilerin yalnızca Lübnan’da değil, tüm Orta Doğu’da en yoğun yaşadığı mahalle olmasından. Dünyaki Ermeni diasporasının aksine, bu mahallede hala büyük çoğunluğun muhafazakar Taşnak Partisine oy vermesinden. Bir zamanlar, Asala’ya en çok gencin bu mahallenin sokaklarından yetişmiş olmasından. Beyrut’u ziyaret eden Türk diplomat ve iş adamlarını protesto eden kalabalıkların bu mahalleden çıkmasından. Ve daha sayısız “radikal” niteliğinden dolayı hem namı değer, hem de namı diğer bir diyar Bourj Hammoud. Diaspora lafını duyunca tüyleri diken diken olanlara, gülün dikeninin batacağı yer burası. Bir Türkiyeli için siyasal olarak en zor, kültürel olarak ise bulunması en kolay noktalardan. Birçokları için hala bir red point. Ancak ben birçokları değilim, tüm rahatlığımla mahalledeyim. Hatta Beyrut’un hiçbir noktasında olmadığım kadar huzurlu bir ruh hali içerisindeyim. Belki de ilk kez, evimdeyim. Evim neresi benim? Sık sık bunu soruyorum orada...



Beyrut’un parizyenliği ne kadar büyük yanılsamaysa, Ermenilerin jantiliği de o kadar büyük yanılsama artık. Ermeni Rönesansı 19. yy da kaldı ve sonrasında, geriye çok az insan kaldı... Efsanelerden hatırladığımız o zengin Ermeniler, tam olarak bu Ermeniler değil. Torunların nasıl yoksullaştı(rıldı)ğını en güzel gözlemleyebileceğiniz yer burası. Kafanızdaki Ermeni imgesini bir çırpıda allak bullak edebilir. Mahalleye hala günde dört saat elektirik verilmiyor. Su bulmak zaman zaman çok büyük problem. Kuşkusuz şu anki koşullar geçmişe oranla çok daha iyi olsa da, yine de hakim pozisyon mağduriyet üzerine kurulu. Diğer taraftan, Beyrut’un çok daha eski yerleşikleri olan Katolik Ermeniler zaten bu mahallede yaşamıyor. Yine birçok Kilikya Ermenisi zenginleştikten sonra dağ köyleri denilen hayli pahalı ve şık semtlere taşınmış. Orada Maruniler ile birlikte yaşamayı tercih etmişler. Ve bir zamanlar Bourj Hammoudlu olan sayısız insan bugün Avrupa ve Amerika’nın çeşitli ülkelerine dağılmış durumda. Bu nedenleki Bourj Hammoud‘u Beyrutlu Ermenilerin prototipi olarak kurgulamak dahi sorunlu olur. Ancak temsil ettiği pozisyon, soykırım sonrasının nasıl birşey olduğuna dair çok önemli veriler içeriyor. Hatta tüm dünya da, bunun bu kadar açık yaşandığı bir açık hava laboratuvarı bulmak sanıyorum artık güç.



Bourj Hammoud'da tüm Ermeniler 95 yaşında doğuyor. Herkes 95 +... yaşıyla yaşıyor. Yolda gördüğünüz bebeğin yaşını dahi, bir + 95 koyup öyle hesab edin siz. Geçmiş adına herşey çok taze. Geçmiş, aktarım yoluyla gelecek kuşakların üzerine eklemlenerek yaşatılıyor. Mahalledeki yaşam koşullarının getirdiği gündelik aksilikler dahi o günlere bağlanabiliyor. Çok sıradan bir diyalog esnasında aniden “Anadolu’da kalsaydık en azından elektiriğimiz olurdu, bak su bile yok, sana bir fincan kahve ikram edemiyorum...” yanıtını alabiliyorsunuz. Bir anda delik deşik olabiliyorsunuz. Mahallede çok sık duyabileceğiniz bir yakınma ve hatırlama biçimi bu. Yer yer sizi utanmak zorunda birakıyor, yer yer başınızı önünüze eğiyorsunuz. Öyle bir anda af dilemek ne kadar işe yarar? Daha pragmatist bir yöntem kurgulayıp para bırakıyorum, 5 lira denilen şeye 20 lira verip üstünü kabul etmiyorum. Yanlış anlaşılmasın, bu kesinlikle "acımakla" ilgili değil, aksine borçlu hissetmekle ilgili. Armağan, bir biçimde affım oluyor. Bunu benim değil, devletlerin yapması gerekir biliyorum ama o anlık gücüm ne kadarına yetiyorsa, o kadarım... Vicdani bir büyük muhasebe bu, defter hayli kabarık. Referansını sıkı sıkıya bağlı olduğu köklerinden, deneyimini yersiz yurtsuzluktan alıyor. Empati kurulması çok güç bir özlem. Aslında çokta uzak değil bana, karşı hikaye kısmen kendi hayatımda. Daha fazla Ermeni kalsaydı, bizler de evlerimizde kalırdık. Artin kaylsaydı, belki ben de kalırdım... Bu, hepimizi bir köşede kör sakat bırakan bir travma.

Mahallede konuştuğum herkes Hrant Dink'i tanıyor. İstanbul'dan geldigimi duyar duymaz sordukları ilk soru çoğu kez bu yönde oluyor. Uzun yıllar hayaletiyle yaşamaya yetindikleri Türkiye hakkında kafalarındaki en güncel bilgi bu. Davanın gidişatı üzerine bir bakkal ya da bir manav ile oturup yarım saat konuşabilirsiniz. Çünkü orada yayınlanan gazeteler bu gündemi sürekli sıcak tutuyor. Bunun dışında Türkiye Ermeni toplumunda neler olup bitiyor, Türkiye Ermenileri kimdir, nasıl yaşarlar ya da genel olarak Türkiye de insanlar nasıl yaşarlar, ne yaparlar, ne yerler, ne içerler konusunda zihinler çok boş. Yalnızca birkaç kişi, Türkiye'nin çok zengin bir ülke olduğu konusunda fikir beyan etti. Bu da tümden önyargı. Türkiye, hayalet bir coğrafya buradakiler için. Türkçe müzik dinlemek ya da bakkallarda Türkiye'den gelen ürünlerin satılması dışında sanıldığı gibi (ya da benim tahmin ettiğim gibi diyelim) interaktif bir bağlantı içerisinde değiller. Türkiye'de insanlar Bourj Hammoud hakkında ne biliyorlarsa, Bourj Hammoud'da da insanlar Türkiye hakkında o kadarını biliyor işte. Ancak merak eşiği çok yüksek. Sokakta hangi insanı çevirip Türkiye hakkında birşeyler anlatsanız, bu sohbete kayıtsız kalmayacağı kesin. Bir biçimde bilgiden yoksun haldeler, bu durum kimin işine yarıyor bilinmez... Fakat Türkiye ile pozitif anlamda en yakın ilişki kurması gereken noktalardan birisi burası. Son dönemde çok daha fazla şey öğrendiklerini ve bu durumun aslında Türkiye'yi biraz olsun tanımış halleri olduğunu sonradan başka bir arkadaşımdan öğreniyorum. Yakınlık, hatta aynıdanlık ama uzaklık böyle birşey olsa gerek diye düşünüyorum. Birbirinden haberdar olmadan dünyanın farklı noktalarında aynı hayatları sürmek, aynı şehirleri kurmak, aynı sokakları paylaşmak böyle birşey olsa gerek...



Beyrut’un genelinde olmadığı kadar ciddi bir sosyolojik dinamiği var mahallenin. Bu dinamik konservatif yaşam biçiminden besleniyor. Komşuluk birimi hayli geçerli ve önemli. Etrafınızdan geçen herkes sağlı sollu dizilen dükkanların en az birkaçına "parev" diyerek ilerliyor. Araplardan farklı bir toplumsal yapının içerisinde olduğunuzu ve Beyrut’un genelindeki paranoyak havanın yanında burada hayli içtenlikli güven ilişkileri olduğunu kolaylıkla anlıyorsunuz. Ayrıca burası muhafazakarda olsa demokratik bir mahalle. Aynı sokağı paylaşan insanlar arasında çok büyük uçurumlar yok. Beyrut'un genelinde sizi dehşete düşüren sınıfsal adaletsizlik yok. Evet kimse çok zengin değil ve burası Amerika'da olsa muhtemelen getto olarak algılanırdı. Fakat birkaç nokta hariç kimse de kimseden farklı değil, bu durum sokağın havasına pozitif etki ediyor. Çoğu insan güler yüzlü hatta gereğinden fazla neşeli. Bazı dükkanlardan kahkahalar atarak çıkıyorum. Tipolojisi ve kılık kıyafeti gereği herkes Anadolulu. Yaşlılarda bunu gözlemlemek çok daha kolay. Al o altı köşe şapkalı kapı önünde tavla zarı atıp tesbih çeken iki ihtiyarı, yapıştır bir Hatay fotoğrafına. Hiç sırıtmaz, kimse buna kolaj demez, diyemez! Kolaj olan yer burası. Tam bu mahalle, 95 senedir Beyrut’un kıyısına kesilip yapıştırılmış olarak bekliyor ve tüm detaylarında bunu tokat gibi yüzünüze çarpıyor; “Beyrut'a bile inat ediyor; ben buraya ait değilim ve hiçbir zaman olmayacağım, çünkü benim bir evim var!” diyor... Her noktası şakır şakır konuşuyor. Mahalle benimle konuşuyor, camdaki perdenin motifi konuşuyor, ben mahalle ile konuşuyorum, köşedeki kunduracının yaptığı ayakkabılar konuşuyor, mahalle birbiri ile konuşuyor, karşımdaki kilisenin mimarisi konuşuyor, yanımdan geçen kadının saç modeli konuşuyor... Kültürel kodlarla yüklenmiş semboller dünyası, beni kendi yaşamımla yüzleştiriyor. Böylesi bir semiyolojik bağ ile daha önce hiçbir yerde karşılaşmadım. Herşey benim adıma, hepsi beni konuşuyor. Bourj Hammoud, yanlızca Anadolu'dan bahsediyor.



Türkiye’den geliyor olmanın bu kadar sorunsuz olması beni hiç şaşırtmıyor. Her diyalog sonrasında içimden “biliyordum” diyorum, gayet tabi biliyorum... Hatta adım kadar emindim. Burası yanlız gidilmesi gereken bir mahalle. Yanlızlık kadar büyük bir güvenlik kalkanı yok bu mahallede. Yalnızlık kadar çıplak bir samimiyet önermesi yok. Gördüğüm tüm dükkanlara kafamı sokuyorum, İstanbul’dan geldim diyorum, çok özledim diyorum, balkonlardaki herkese gülümsüyorum, bir köşeden Safiye Ayla duyuluyor, bir köşeden “sene de bir gün...” Maraş Eczanesi, Adana Bakkaliyesi, Hatay Manavı, Kilikya Butik, Arax Kuaför... Biraz Kumkapı, biraz Tahtakale...

Evimizin bir yeri olmayabilir ama biliyorumki o evin kurgusu coğrafyalara indirgenemeyecek kadar sağlamdır. Gittiği heryerde baştan kurulabilir... Bu hiyerarşinin başında evlerimiz var ve evlerimizi kimse yıkamaz. Oradan kovarlarsa, Arap çöllerinde buluşuruz. Sevgililer buluşma yerlerini içgüdüsel olarak bilirler. Sevgililer randevularına içgüdüsel olarak erken ya da geç giderler. Sevgililer aslında saatini hiç şaşmaz, dünya saatini şaşabilir. Böylesi bir randevuya kimse geç kalmaz. Sevgililik mertebesi her kültüre kısmet olmaz. Bizi bizden ayıranlar utansın.

İlk günün şaşkınlığının ardından o sokaklarda ne Türkiyeliliğim aklıma geliyor, ne de mahallenin Ermeniliği. Oh işte bu! İşte hepsi bu! Mahalle “gerçek” olup çıkıyor içimden. Nihayet evimdeyim, 95 sene önce kaybettiğim sokağımdayım, o sokağın nerede olduğunun hiçbir önemi yok artık. İçerisi evim. Orası “biz”e dair olan yer ve “biz” bunların hepsinden daha yüksek bir aşk yaşıyoruz. Bizim ruhlarımız aynı ruh, üzerine şiirler yazdığımız şehirler aynı şehirler, bizler ölünce aynı cennetlere gidiyoruz, aynı efsanelere inanıyoruz, aynı şeytanlardan korkuyoruz. Biz kollektif hafızayız. Eninde sonunda biz, biziz. Nerede olursak olalım, üzerinden kaç yıl geçmiş olursa olsun. Sevgililer, intikam ateşiyle yanıp tutuşurken dahi birbirlerinin güzel yüzlerini gördüklerinde aniden yumuşayıp sevişmeye başlayabilirler.



Antakya Kampı

İstanbul'dan giderken Bourj Hammoud diye bir mahalle olduğunu biliyordum ama o mahallenin kıyısında hala bir Ermeni kampı olduğundan habersizdim. Beyrutlu Ermenilerin, Filistinliler gibi kamp hayatı sürmek zorunda kaldıklarıyla ilgili hiçbir fikrim yoktu doğrusu. Belli ki bana kimse buradan bahsetmek istememişti. Bunu mahallede aniden Vahak'tan öğrendim;

- Hala bir kamp var biliyor musun?
- Nasıl?
- Hatay'ın Türkiye topraklarına katılmasından sonra, son gelenler onlar... Hala hayatlarını kuramadılar, burada kamptalar. 70 yıldır bekliyorlar. Eskiden tüm Bourj Hammoud burası gibiymiş, ben sık sık ziyaret ederim.
- Nerede o kamp?
- Mahallenin biraz dışında, kenarda kalıyor, şu tarafta.
- Beni oraya götürür müsün?
- Olur... (biraz düşünüyor) Ancak oraya gidince Türkçe konuşmayalım lütfen, hepsi Türkçe anlıyorlar. Çok özür dilerim böyle söylediğim için ama İngilizce konuşsak daha iyi.
- Olur...

Ve karşımızda barakardan oluşan dev bir yığın. Bir tür höyük gibi. Yer yer yıkılmış, yıkılanın üzerine tekrar yapılmış, derken tekrar yıkılmış. Burada kışlar çok zor geçermiş... Kampın köşesinden kıyısından iki kare fotoğraf çekiyorum, sonra "napıyorum?" diyorum, saçmalıyorum! Sadece şoktayım, hiç gerek yok. Vahak'ta böyle bir ortamın fotoğraflanmasını doğru bulmuyor. Burada istisnasız herkes Hataylı. Herkes aynı kentin mağduru. Kampın içerisine dalıyoruz. Girdik gireceğiz derken kendimi orta yerde buluveriyorum. Bir tür Labirent gibi. Sizi aniden içine alıyor, sonra nefes almak zorlaşmaya başlıyor. En fazla iki metre genişliğindeki daracık sokaklarda, kapıların önünde bekleşen kadınlar, adamlar ve çocukların arasından ilerliyoruz. Bir kadının kucağında bebeği... Yine o iki ihtiyar. Bu ihtiyarların hepsi aynılar, yine tavla oynuyorlar. Bir diğeri evden saydığı barakanın camında menekşe suluyor. Menekşenin yapraklarına hayat veriyor. Burası ülkelerin bittiği yer benim için. Burası, o büyük bedelin hala ödenmekte olduğu yer. Burası çırılçıplak. Evlerin önünden geçerken titreyen bir sesle "parev" diyorum. Hepsi bana dönüp "parev" diyorlar. Ne zormuş meğerse "parev" demek... Kısa süre sonra otokontorülümü kaybediyorum. Vahak'a fısıldıyorum, lütfen çıkalım buradan, çıkışı yok mu bunun, lütfen...

4 Mayıs 2010 Salı

État d’âmes, une génération hors d’elle



video by: dara dolunay

biriktirilmiş atık organ

bazen hepsini unutmaktan korkuyorum bir köşede. seviyorum aslında çok, hatırladıkça. hatırladığım kadarıyla, aylar sürmüştü. hacimsel olarak daha avantajlı olduğu için önce izmaritler birikti. küllerin yığılması çok daha uzun, galiba bir seneye yayılan bir sürece dağıldı. hayatıma dair biriktilmiş - biriktirilmeye değer bulunmuş - tek atık yığını bu. onları biriktirdikten uzun süre sonra başka başka şeylere göz attım. onları başka başka şeylere düğümledim, geri çözdüm. bunların hiçbir önemi yok. altına data iliştirmek için değil, aklıma geldiği için, biraz da bulduğuma sevindiğim için paylaşıyorum bu fotoğrafı. evin karanlık bir köşesinde bekliyor bu kavanozlar, tozlular, ve onlardan daha fazla bahsetmeyi gerekli görmüyorum.

3 Mayıs 2010 Pazartesi

Bir 1 Mayıs Klişesi; Yürüsem Yürüsem Acaba Hangi Kortejle Yürüsem?

1980 sonrasının beton dökülmüş ortamında imitasyon siyasetten içi geçmiş bir kuşağın temel sorunudur 1 Mayıs kortejleri. Temsiliyeti olmayanlara dair bir temsiliyet çıkmazıdır. Bir hafta öncesinden başlayan ciddi bir dahiliyetsizlik ve aidiyetsizlik krizi ile başlar. Gayet tabi gitmeliyim ama nasıl, kiminle, ne için? Bizleri apolitik bulan - topluma ve dünyaya karşı mesafesini kaybetmiş - supermanlerin asla kestiremeyeceği ve empati kuramayacağı bir iç kritik aynı zamanda. Yürümeliyim elbet fakat..? Yürüyecek kimse olmadığı için değil, yürünecek kimse olmadığı için... Yürümenin kendisi başlı başına bir mesele olduğu için. Bu ortamın, buruşuk bir siki avuçlamak dışında hiçbir gerçekçi talebi kalmadığı ve bu mastürbasyonu bir türlü kritik edemediği için. Bu tip toplaşmalar, solun gelişmeci ve dönüştürücü olmanın ayırdına hala varamadığının en güzel kanıtına dönüştüğü için. Prehistorik öncü kitlelerin şehitlerini anmak dışında kendileri adına hiçbir şey yapmadıklarını izlemek için. Bunları görmenin hiçbir orjinal tarafı kalmadığı için. Ve birçokları daha için... Ama yine de gitmeliyim. O gün 1 Mayıs olduğu için. Gerçekten çok değerli bir tarafı var çünkü.

Muhalefetin özellikle 1 Mayıslarda gün yüzüne çıkan türlü modası var... Alı var, moru var, laciverti var, yok ben hepsini yan yana inci gibi dizerim diyeni var, şeker pembesi ruhlu siyahı var. Çoğu kez tayyör etek, pöti kare pantalon kıvamında kalan bu podyum bizim kuşak için bir "sahne" sorunsalıdır. Çünkü sahne, siyasetten çok daha büyük bir kozdur bizim dünyamızda. O nedenle ki 1 Mayıs'ın bizlerin gerçeklik tanımındaki karşılığı fashion show'dur. Vintage ve fashion victim'in tavan yağtığı bir fashion show. Zaman zaman kendinizi 1970'lerin siyasi podyumunda hissedebileceğiniz kadar ciddi bir politik laboratuvar. 1 Mayıs, böyle bakanlar için hem bir yabancılaşma hem de bir araştırma mekanıdır. Kimler yoktur ki bu moda dünyasının en kitlesel podyumunda; kitlesini beşli kortejlere ayırıp hepsine aynı renk bayrakları özenle taşıtıp rap rap yürüten koyu kızıllardan, davul zurna eşliğinde ortası kabak gibi oyulmuş sipralin etrafında halay dönerken kendinden geçen şamaniklere, yeni aldığı çakma ray ban güneş gözlüğü ile caka satan roma parkı lubunyalarından, elindeki türk bayraklarıyla alanı cumhuriyet mitingine çevirmeye çalışan ulusalcılara uzanan büyük bir show. Yan yana dururlar, çoğu kez birbirlerine çok yakın sloganlar atarlar ve birbirlerini tuhaf gözlerle süzerler. Hepsi özgürlük isterler, özgürlük ne demek ise... IBM'de yazılım yapan adamın nedense bir türlü kendisini "bu türden" bir işciden sayıp pankartını hala açamadığı tıkanmış bir geleneğin en tütsülü seremonisidir. O alan, her karışı ayrı ayrı tapulanmış ve kutsanmış bir ibadet mekanı gibidir. Bu açıdan o alan artık gerçek bir kamusal mekan değildir. Kamusal mekanın hayli özerk ve özel mekanlara dönüştüğü bir "parselleme" varyasyonudur burada olup biten şey. Bireysel sınırını koyamayanların, peşine 500 kişiyi takıp ürettikleri kitlesel sınırlar vardır. Bazıları gerçekten çok kalındır.

Böyle bir podyumu tezahür ederken ve "podyumu" hayli ciddiye alırken aklıma takılan türlü soru yanıtsız kalır;

Kimliksizliği temsil edecek bir kortej var mıdır? Dağıtık kimliğin korteje ihtiyacı var mıdır? Bunu bir kürt, bir feminist, bir eşcinsel ve bir aleviyi bak ne güzel saksı gibi yan yana dizdim demekten daha yaratıcı yöntemlerle yapacak bir siyaset kalmış mıdır? Bunu gerçekleştirmenin tek yolu onu tanımsızlaştırmak mıdır? Bu tip kalıtsal ortamlarda manipülasyon ne kadar mümkün ve normaldir? Sene 2010, siyaset gündelik yaşamın hızına ne zaman yetişecektir? Minor politics bu tip alanlarda pratik edilebilir mi? Edilebilir ise şayet, kitle politikasından birey politikasına geçişin resmi nasıl çizilmelidir? Ayrıca bir Mayıs düz bir gündür içeriği gereği... Bu düzlüğün zaman zaman üstesinden gelecek, küçük rampaları çukurları kıvırta kıvırta aşacak bir esneklik söz konusu mudur? Yoksa tek yöntem kitle kompeksi midir? Kortejler bir etten duvar mı yoksa geçirgen, transparan insan toplulukları mı olmalıdır...? Gerçek renklilik sokakta ise eğer, sokaktaki rastlantısallığa açık bir "tanımsız" hareket yaratmanın imkanı var mıdır? Kızıl Ordu sisteminden kalmış bu kutlama yöntemi sokağın gerçek karşılığı değilse, neyin karşılığıdır? Neden kimse meydanda şampanya patlatıp öpüşmez 1 Mayıslarda ve neden yalnızca mesai saatleri içerisinde kutlanır... Bu düzlüğün, karşı çıkıldığı söylenen sistemle gerçekte nasıl bir matematiksel göbek bağı olduğu üzerine hiç mi konuşulamaz? Ve en önemlisi, bu gün mevcut modele eklemlenmek - ayak uydurmak - dışında o güne katkı sağlamak yönünde aktive etmek isteyenlerin akibeti ne olacaktır?

Tüm bu nedenlerden dolayı mevcut seremoni bir 1 Mayıs değil, daha çok bir 1 Mayıs ironisi gibi gelir bana. Bu ironiyi farklı açılardan da yüceltmenin zamanı neredeyse geldi gibi. Artık devlet de izin verdi, yani çatışma yok, patırtı yok, gürültü yok, barikat aşıp meydana çıkmanın hiçbir orjinal ve orgazm edici tarafı yok. Meydan "vadedilmiş kutsal topraklar" gibi bir yer değil ve zaten meydan sensin artık. Şimdi onu nasıl kullanacağını düşünmenin zamanı. Gelecek 1 Mayısların Taksim Meydan'da düzenlenen halk konserinden bir farkı olacak mı, olmayacak mı? Mesele bundan ibaret. Mesele küçük çatlaklar yaratma meselesi. Başka bir ciddi mesele de göremiyorum bu memlekette... Tapındığımız modelleri ve varoluş yöntemlerimizi de sorgulayabilelim yeter.










Ve nihayet kendime bir "ara yer" buldum; Yoldaş Pançuni Topluluğu! Bu seneki 1 Mayıs'ın kendisine bir ad koymayan tek topluluğu... Bir yazınsal kahraman olarak Yoldaş Pançuni beni bağlar. Onun "var ile yok" arasındaki geçirgenliği meydanın hiper rasyonalist olduğunu düşünen yanılsamasını kırar. Gerçeği onlara haykırır; gerçek zaman zaman oyuna dönmektir! Yanılsamayı, yanılsatmayla sorulamak değerlidir... Gelecek 1 Mayıs'ta; "Diaspora burada, halkı nerede?" sloganı atmak üzere.

Ayrıca SEX WORK daima IS WORK!

27 Nisan 2010 Salı

mixed metaphor


drawing & mixed material on cardboard / 84 X 41 cm

25 Nisan 2010 Pazar

İstanbul'da "24 Nisan"ı An(la)mak..


24 Nisanlara sersem uyanırım. Bir önceki gecenin uykusuzluğudur bu. Her 23 Nisan’da önce uykum kaçar, sonra göz altlarım morarıp başım koltuğa düşene kadar bilgisayar başında okurum o gece. 1915’e dair bulduğum ve dilini çözebildiğim ne varsa anlamaya çalışırım... Çok iyi bildiğim tüm o fotoğraflara tekrar tekrar bakarım. En çokta kasaba manzaralarına bakarım. Bulanık Anadolu manzaraları içerisinden konik kubbeli kiliseleri keşfederim. Keşfettiğime sevinmekle yetirim. O nedenle sanırım, ben bir gün önceden başlarım 24 Nisanı ‘an(la)maya’...

Bu sene bir fark vardı. 15 gün kadar önce geldi “Türkiye’de ilk kez kamusal alanda bir anma töreni gerçekleşeceği” haberi. Beklemiyordum değil. Hatta dediler gibi istiyordum bunun yapılmasını ama işte gerçekleşeceğini öğrenince bir tuhaf oluyor insan. Günler yaklaştıkça kontrol dışı olarak gerilmeye başladım. Ve bu 23 Nisan gecesi, ilk kez kendi 24 Nisanımı düşünmekten uyuyamadım. İlk kez tezahür edemiyor ve belki de hayatımda ilk kez bir törenin nasıl gerçekleşeceğini öngöremiyordum. Benim 24 Nisanım, sokakta nasıl an(laş)ılabilirdi ki...?

Yine sersem fakat hayli diken üzerinde bir sabah. 19:00’da olacak toplantı. O saate kadar yataktan çıkmamak için elimden geleni yaptım fakat bedenim izin vermedi. 14:00 gibi zıpladım nihayet. Simsiyah giyindim. Bugün benden başka “simsiyah giyinenler” daha olmalıydı etrafta. Plansızca sokağa attım kendimi. Siyah camlarımın arkasından gözümü koyu giyinenlere diktim. Adeta aradım, tek tek tespit ettim hepsini ve dinledim. Derken hissettim, bir şey daha var havada tuhaf.

Kendimi Panter Kırtasiyede buldum. Üst katta yağlı boya seçiyorum. Neden alıyorum, o alışverişi neden yapıyorum hiç belli değil... Sanırım yapabildiğim en hafifletici şey renk seçmek. Bir saate yakın seçtim. Viridian Yeşili mi olsun, Emerald Yeşili mi? Yok yok, en iyisi Burnt Yeşili! Sonra tek tek seçtiğim tüm renk tüplerini sırayla yerlerine yerleştirip 12 renkli bir kutu alıp çıktım oradan. Elimdeki poşeti stüdyoya bırakmalıydım. Yolda yine aynı oyun. Gözüm siyah giyinenlerde, sayıları çok az... “Heryere bahar geldi, buralara kar yağıyor” misali, herkes rengarenk. Bu havada siyah giyinen ya deli ya da Ermenidir!

Tekrar eve attım kendimi. Bunu neden yaptığımı bilmiyorum ama artık korkmuştum. Caddeyi dolduran renk cümbüşü bastı diyelim... Yerini kendim bile unuttuğum biber gazımı aramaya başladım. Aradım, buldum, salladım, evet içi dolu! Avcumun icinden, çantamın kolay bir ic cebine soktum. O gazı neden yanıma alıyorum, birşey olsa o gazı kime sıcakağım, hiç belli değil... Saat 16:30! Siyah çerçevelerimi gözüme geçirdim ve tekrar cadde. Havayı kokluyorum, leş gibi bir bahar! Meynada doğru yürüyorum ve yanımdalar. Hayır sadece yanımda değil, etrafımdalar! birbirleri ile konuşuyorlar, onlarla birlikte yürüyorum, 15 kişi kadar;

- Hızlı yürü Kadir!
- Başlamış mı ya muhabbet?
- Başlamış başlamış koş! He! He! He!
- Gel gel şuradan şuradan, hadi çabuk olun...

Tanrım kim bunlar! Hiçbirisi siyah giyinmemiş ve hepsi çok çirkin. Ayırdına varmaya çalışırken onlarla beraber hızlanıyorum. Geride kalırsam kaçırırım ve müdahale edemem. Önlerinden gitmem için koşmam lazım çünkü çok hızlılar! Evet, en mantıklısı onlarla birlikte ritm tutturmak. Solcu mu bunlar, alevi mi, kim bunlar? Kendime bir işaret dili arıyorum ve nihayetinde buluyorum. Aralarından birisinin gözüme çarpan bıyığında...! Katilim bunlar! Katillerimle yürüyorum, 24 Nisan’ı an(la)maya..

Tüm hikaye aniden değişiyor. 24 Nisan’i an(la)maya giden ben, bir anda hızır hafiye kesiliyorum aralarında. Topluluğa ulaşamasınlar ve kimseye zarar veremesinler diye aklımdan türlü opsiyon geçiyor. Bir taraftan koştura koştura yürüyoruz, bir taraftan siyah çerçeverimin altından hepsinin yüz fotosunu kaydediyorum zihnime. Tekrar görünce tanıyabilmeliyim! Ve tabi diğer iç sesler; “çıkar şu gazı, sık işte, olay çıkart, hayatının ilk olayı olmaz ya oyala şunları.. Yok yok saçmalama, şu an değil, polisi bekle, çok kalabalıklar, polisi gördüğün an bağırmaya başla, onlar katil!” Ve Taksim Meydan. Sinyal kopuyor. Yaklaştıkça kalabalık büyüyor. Sinyal kopuyor. Yaklaştıkça flulaşıyor. Sinyal kopuyor. Ayırd edemiyorum. Sinyal kopuyor. Polis, Ermeni, Türk, Katil. Sinyal kopuyor. Hangisi hangisi bunların? Sinyal kopuyor...

Türk polisi; - Eyleme mi geldiniz?
Bendeniz; - Ha? Evet, evet ben eyleme geldim...
Türk Polisi; - Lütfen şöyle geçin, arama yapılacak, çantanızda ne var?
Bendeniz; - Çantamda mı?
Türk Polisi; - Özel bir durum var yalnızca arama ile alıyoruz.
Bendeniz; - Buyurun bakın, güneş gözlüğü kutusu var.
Türk Polisi; - Tamam geçin!

Katillere ne olduğunu, neden aniden kaybolduklarını o sırada anlayamıyorum. Adım gibi eminim, oradalardı ve şimdi yoklar. Polise hiçbir şey söyleyemiyorum. Taksim Meydan’ı ilk kez tanıyamıyorum ve kestiremiyorum. Meydanın ne tarafındayım? Kim nerede? Derken uzaktan sesler geliyor. İçime bir rahatlık düşüyor. Evet oradalar ve herkes onların farkında. Olanca nefretleriyle bağırıyorlar. Türkiyaaa, Türkiyaaa! Katilimle birlikte 24 Nisan’i anıyorum... 24 Nisan’ı böyle anlıyorum... Terden sırılsıklam olan avuç içlerimi soğuk kaldırıma yapıştırıp yere çöküyorum. Artık gönül rahatlığıyla hıçkırabilirim. Polis aramızda etten duvar. 24 Nisan'ı an(lı)yoruz. Hep birlikte... Korkulacak hiçbir şey yok. Hepsi geçti. Çok azız ve yine hepimiz buradayız. Hepsi geçti.

23 Nisan 2010 Cuma

önünde saygıyla eğiliyorum..


öz kardeşim; seni yitirdiğim günden beri içine düştüğüm yoksulluğun ve yalnızlığın zerre telafisi olmadı. bu tam 95. yıl. hala utanıyorum.. yaşananların tümünden çok daha tuhaf ve vahim olanı kuşkusuz gidişinin hala konuşulamıyor olması. yokluğunun hala, gözlerimizin içine bakarak inkar ediliyor olması. sana bir "veda" edilemiyor olması.

bir de anadolu'da hala çiçek açmıyor. anadolu, yaşam umudunu yitiren bir akrep gibi artık. senin gittiğin günden beri herşeyi o söylüyor; günden güne çoraklaşıyor, günden güne çirkinleşiyor, günden güne çürüyor.. bunu kendisine yapıyor. sen gittin, ve anadolu hepimiz için bir yas coğrafyası artık.

bir köşede seni hatırlıyor, ruhun önünde saygı ile diz çöküyorum.

bir diğer yarımsın, hayaletinle yaşıyorum.

çok üzgünüm.