30 Haziran 2010 Çarşamba

belirsizlikleri göğüsleyebilme becerisi / ability to face the uncertain


Start Time: Monday, 05 July 2010 at 17:30
End Time: Thursday, 15 July 2010 at 19:00
Location: Yıldız Emlak - Galata Fotoğrafhanesi - Kasap Nuri - Bahar Korçan - Manzara Perspektives - Lilipud - Building - Galata Şarküteri - Mavra - Kule Emlak - Doğan Apartmanı - Stok 60/70
Adress: Serdar-ı Ekrem Caddesi no: 1, 5, 8B, 14, 17, 26A, 27A, 28A, 31, 33A, 38B Galata - Istanbul

belirsizlikleri göğüsleyebilme becerisi

Ayşe Tunç
Elçin Poyraz
Erkin Gören
Evrim Kavcar
Fulya Çetin
Gümüş Özdeş
Kıymet Daştan
Mark Henley
Nihan Çetinkaya
Seda Hepsev
Sibel Horada
Şafak Çatalbaş
Tayfun Serttaş
Volkan Yıldırmaz


.................

belirsizlikleri göğüsleyebilme becerisi

Aydınlanma çağını Descartes yerine Pascal’ın önermiş olduğu düşünce biçimini benimseyerek karşılamış olsaydık, bugün insan soyunun geldiği yer daha mı umut verici olurdu?

Çağımızın önemli fransız düşünürü Edgar Morin, Pascal’dan devralarak savunduğu "karmaşık (complex) düşünce" sistemi çerçevesinde, "geleceğin eğitimi için gerekli 7 bilgi" isimli kitabında belirsizlikleri göğüsleyebilme bilinci kazanmamızın öneminden bahseder. Ve şöyle der;

"Yunanlı şair Euripides’in yirmi beş yüzyıllık formülü bugün her zamankinden daha günceldir, beklenen gerçekleşmez ve beklenmeyene yolu bir tanrı açar. Geleceğimizi önceden bildirebileceğine inanan insanlık tarihine ilişkin determinist görüşlerin terk edilmesi, yüzyılımızın tüm beklenmedik olan büyük olayları ve kazalarının incelenmesi, insanın serüveninin bundan sonrasının bilinmeyen nitelikte oluşu, bizi, zihinleri, onu göğüsleyebilmek için beklenmeyeni beklemeye hazırlamaya teşvik etmelidir. Öğretme yükümlülüğündeki herkesin, içinde yaşadıgımız zamanın belirsizliğinin ön saflarında yer alması gereklidir".

Varolan ezberlerimizin, azımsanmayacak boyutlarda ruhsal ve fiziksel tahribatlara yol açarak bozuluyor olduğu, tekniğin teorinin fersah fersah önünde gittiği günümüzde, yanyanadalıklarımızdan korkmadan, eleştirinin yapıcı karakterini baştacı ederek, sürecin gücüne inanarak yaşamamız için kompleks olanla gecikmiş bir yüzleşme, belirsizlikleri göğüsleyebilmemizde yardımcı olabilir.

Sürece yeterince eğildiğimizde sonuçtan korkmak için bir sebebimiz kalmaz mı?

.................

ability to face the uncertain

If we had entered the age of enlightenment by adopting the way of thinking proposed by Pascal rather than Descartes, the condition of human race might have appeared more hopeful today… Following Pascal’s footsteps, the contemporary French thinker Edgar Morin advocates a system of “complex thought”. In his book Seven complex lessons in education for the future (1999), Morin discusses the importance of gaining the consciousness to deal with uncertainty:

‘The Greek poet Euripides’ twenty-five centuries old formula is more contemporary today than it has ever been. “What is expected never actually happens, and a God opens the way towards the unexpected.” That we are leaving behind deterministic views in human history suggesting that the future is predictable, the examination of all the unpredicted events and accidents of our history, the fact that the rest of the adventures of humankind is yet unknown must encourage us to prepare our minds to expect what is unexpected. Anyone who has educational responsibilities must place himself/herself on the frontlines of the uncertainties of our times.’

At a time when technique always precedes theory and our memorized truths are deteriorating, causing a considerable amount of psychological and physical damage, we strongly need to embrace the constructive nature of criticism without being afraid of confrontation and finally face that which is complex in order to sustain our belief in process. We are going through a period where we have to rely more and more on our instincts and intuitions as opposed to adopting the established morality.

After all, doesn’t the fear of an undesired result become obsolete if we invest enough on the process?

p1

29 Haziran 2010 Salı

Bu fotoğrafı kime veriyoruz?


Bundan 8 sene öncesine kadar büyük meseleydi bu fotoğrafı verebilmek. Öncelikle tebrikler. Bunun bir kazanım olduğu konusunda kimsenin zerre kuşku duyacağını sanmıyorum. Benim açmak istediğim parantez ise artık meşruluk kazanan bu fotoğrafın, bugün kimler adına, kimlere verilmekte olduğu üzerine... Zira souvenir haklar, souvenir gülücükler ve souvenir özgürlükler, Kapalıçarşı'da üç beş euro'dan başlayarak yüzyıllardır alıcı bulmakta bu şehirde. Gelenekselliğin mevcut kültürde açtığı "tolerans" deliği, kimlik siyaseti üzerinden açılmakta olan yeni deliklerin de potansiyel prototipini seriyor gözler önüne. Ciddiyeti "toleransından" menkul, eski bir siyasetin hikayesi bu...

Neyse, gelelim konuya. Örgütler (sanıyorum seneleri ikişer üçer atladıklarından olsa gerek) bu seneki yürüyüşü her ne kadar "18. Eşcinsel Onur Yürüyüşü" olarak tanımlasalar da, aslında bu, kamusal alanda gerçekleşen 8. kitlesel yürüyüştür. Bütün hikaye 2002'de, Mis Sokağın köşesinde basın açıklaması yapan topu topu 25 kişi ile başladı. Öncesinde, savaş karşıtı mitingler ve 1 Mayıslarda tek tük pankart açmak dışında kamusal alanda herhangi bir görünürlük söz konusu değildi. Ayrıca Paris'te dahi 9. Gay Pride yapıldı bu sene, 18 senedir, yani 1992'den beri bu memlekette gay pride yapılıyor diyene çüş derler! Kendi etkinliğini kaçıncı kez yapmakta olduğundan dahi haberdar olmayan bir örgütlülüğün kaşıyamadığı diğer yaralara gelince;

Türkiye'nin en az Avrupalı muhatapları kadar özgür ve demokratik bir ülke olduğunu kanıtlama konusunda uzun süredir hiçbir gruptan böylesine özverili bir toplantı çıkmadı. Malum cadde de, içinde benim de yaşamak zorunda olduğum zone'un en müsait sınırları arasında, biçilmiş bir özgürlüğün nutuğu atıldı! Hafta da üç beş eşcinselin yatak odalarında tavuk gibi kesildiği bir memlekette böylesine renkli, böylesine coşkulu ve böylesine halinden memnun bir kalabalığı görenler, haliyle "demokrasinin" fotoğrafını çektiler. Bunlar, demokrasiyi sembolik temsile indirgemek için elinden geleni ardına koymayan bir diplomasinin işine hepimizden çok yarayacak fotoğraflardı. Kendilerinin dahi düşleyemedikleri kadar hızlı verilmiş sempatik pozlardı.. Tüm karelerde 32 dişi sayılan, mutluluktan kavağa çıkmış eşcinsellerin ülkesiydi burası!

Yaşanan tüm mağduriyelerde karşımıza "bu ülke de demokrasi var" diye dikilenlerin varaklı çerçevede saklayacağı bu uyduruk fotoğraflarda neler yoktu ki? Kara çarşaflı Müslüman kankasıyla el ele vermiş Rio'lu travestiler.. Ermenilerin dahi Ermenice okuyup yazamadığı bir memlekette, biraz da bundan olsun diyerek yürüyüşe eklenmiş "Ermenice Queer" dövizler.. İki travesti görünce korkudan sokak değiştiren fakat böylesi yürüyüşlere gelirken topuklu ayakkabılarını ve rujunu yanında bulundurmayı asla ihmal etmeyen palyaçolar.. Senede bir kez Gay Pride'a katılarak yıllık vicdanını rahatlatan hiper rasyonel solcular.. Hazır bu kadar hemcinsini birarada bulmuşken yürüyüşü çarka çevirip birbirlerine kaş göz atarken suratı felç geçirmiş gibi kameralara yansıyan yeni yetme oğlanlar.. Kızlara parmak atmak için kalabalığa yaklaşan fordcular.. Her yürüyüşte tencere tava çalıp kapı gıcırtısında göbek atanlar, Arap turistler, diğer turistler, selpakçılar ve tabiki Taksim - Tünel tramvayı.. Şehrin duyup görebileceği en "anormal", ve bence hakikaten anormal bir kalabalığın fotoğrafı.

Bugün çabamız, "normalleşme" çabası.

Kitle anormal ve kendi davasına hayli uzak bir ithal edilmişlik içerisinde olsa da, bugünün çabası daha çok normalize olmak üzerine. Kuşkusuz bu türden bir normalizasyonun, yaşam formlarımızla hiçbir ilgisi yok. Hepimizi içine alabilecek, içerisinde hepimizin nefes almasına olanak sağlayacak bir yeni birlikteliği formulize edebilmek (zorundayız). Kendilerimize, arka sokağında çığlık attığımız küçük iktidar alanları ve anları yaratmak yerine, potansiyel gücümüzden maksimum fayda sağlayabileceğimiz manevra alanları yaratabilmek (zorundayız). Zira, marjinalize edilmemizin zaten çok kolay olduğu bir coğrafyada yaşıyoruz. Gerçekte, yapayalnız olduğumuz bir coğrafyada. Bizler hala, "sen yoksan bir eksiğiz" diyenleriz, ve hala, her birimizden "bir eksik" verenleriz..

Böyle bir ortamda, Londra'daki pride'larda giyilen kostümler beni pek bağlamıyor. Zira fashion tarafını taklit etmekten daha elzem bir boyutunu, en azından taklit etmeyi denememiz gerekiyor. Ve Londra'da haftada üç beş eşcinsel yatak odalarında tavuk gibi kesilseydi eğer, o fotoğraflardan görüp özendiğimiz prideların asla bugün taklit ettiklerimize benzemeyeceğini öngörebilmek gerekiyor. Yürümeye, Tarlabaşından başlamamız gerekiyor.

Bu sahte kalabalıklardan medet umanlar, unutmamalılar ki, bir yan sokakta saldırıya uğradıklarında yardımlarına kimse koşmayacaktır. Böylesine ters köşe bir hikayenin fotoğrafıdır, popülist muhalefetden objektiflere takılan.

NOT: Bu yazıyı nacizane bir parantez olarak yazıyorum. Lütfen kimse bundan kendisine olmadık rahatsızlıklar çıkartmasın. Yapılanların sembolik ve romantik manada kıymetinin farkındayım. Eleştirinin "katkı" olarak anlaşılmaya başlayacağı günlerde görüşmek dileğiyle..

belirsizlikleri göğüsleyebilme becerisi / ability to face the uncertain








25 Haziran 2010 Cuma

Kimin Onuru için Yürüyoruz?

18. LGBTT İstanbul Onur Haftası 2010'dayız. Yani 18.cisi olmuş. Sene de 2010 olmuş. Güven kazanacağına özgüven kaybetmiş. Olgunlaşacağına çocuklaşmış. Derinleşeceğine yüzeyselleşmiş. Hepimizin olacağına, bazılarımızın olmuş. Büyük korkularla gerçekleşen ilk (anonim) Onur Haftasını dün gibi hatırlıyorum. Mis sokağın köşesinde topu topu 25 kişinin, sesleri titreyerek yaptıkları o küçük basın açıkmalasını.. Oradaydım. Şimdilerde yeni bir endüstri kapıda ve oradan doğan vicdan, anonimleşerek katmerlenmek yerine kendisine kahramanlar yaratmak üzerine kurulu bilindik bir piyasa aritmetiğinin "bilincine" soyunuyor. Bu yolla, bazı eşcinseller, bazı eşcinseller adına ahkam kesmenin ötesine gidip adeta kendi tekelini yaratıyor. Onur haftası olarak bizlere yutturulmaya çalışılan hap, uzunca süredir, kendileri tarafından "yetkin" kılınmış (yetkinliği kendinden menkul) birkaç ismin "yıllık onurlarını" kurtarma hadisesinden ibaret. Bu, her açıdan kendisiyle çelişen ve geride kalan tüm eşcinsellerin vicdanlarından popülist fayda sağlamayı hedefleyen bir müsamere. Bu, kendi gerçekliği ile yüzleşmekten kaçınan bir müsamere.

Müsamere, tüm emekçilerinin arka planda kalıp, meselenin kendisinin anonimleşerek görünür kılındığı boyutta müsameredir. Müsamere, isimlerin değil, problematiğin aşife olduğu boyutta etkilidir. Ve bu müsamerenin, insanların senelik dönem sonu ödevlerini sergiledikleri okul müsamerelerinden bir farkı olmalıdır. Böylesi bir müsamere, toplumsal müzakereye zemin hazırlayabilir. Diğer türlüsü, eşcinsellik üzerinden yeni bir düşünme tekeli yaratmaktan bir adım öteye gidemez ve ne yazik ki Türkiye'deki Onur Haftasının civardaki tek açılımı budur. Yukarıdan inme, kritiğe zemin hazırlamayan ve alabildiğine elitist bir modelin, en az ithal edildiği Avrupalı "ilerici" modeller kadar "gerçekte meselesiz" bir apolitik zemine indirgenmesidir. Bundan daha sancılı olanı, kendi sözünü "birilerinin" sözüne indirgemiş ve tüm çoğulculuğunu kelle sayısı olarak hesaplamaktan öteye gidememiş olmasıdır.

Onur Haftası gibi anonim bir olguyu, belirli bir zümrenin ve bu zümre içerisinde birbirine diş göstermekten başka işlevi olmayan bir avuç homoseksüel erkeğin düellosuna çevirenlerin kepazeliğidir bu. Yıllık eşcinsel popülizm kontenjanından, acaba ne kadarını daha kopartabileceğini hesaplayanların defterinin hayli kabarık olduğu bir haftadır bahsini ettiğim. Son tahlilde bu haftanın, ne İstanbullu, ne Türkiyeli, ne de dünyanın herhangi bir yerindeki eşcinsel ya da eşcinselliklerle bir bağı kurulmamalıdır. Mahalle muhtarı seçim dönemlerini andıran bu imzalarla dolu haftanın geriye kalan tek faydası, o sene adını ya da cismini en fazla gösterebilenleredir. Tarlabaşı'nda başka bir hikaye, yazılıp, durulmaktadır...

.....

Bilmeyenler için, Türkiyeli eşcinsel hareketlerin sonunu getiren en büyük zaaf oldu bu tektipçilik. Eşcinsellik gibi hiçbir verili statü tanımayan bir olguyu (sanki bu olgu tekil olarak yeterince bağlayıcı değilmiş gibi) diğer kimlik okumalarıyla yan yana getirmenin ortaya koyduğu kaos, yanlızca eşcinselleri değil, zaman içerisinde onların haklı mücadelelerini de kendi içerisinde sınıfsallaştırdı ve yanlızlaştırdı. Eşcinsellik, feminizm, antimilitarizm, anarşizm, çevrecilik, hayvanseverlik gibi ilgili ilgisiz sayısız başka mesele ile saf tutmaya çalışırken, bu memleketin büyük eşcinsel komünitesini oluşturan "akp'li eşcinselleri", "vatani görevini yapmak için yanıp tutuşan vatansever geyleri", "türbanlı lezbiyenleri" ya da "tarlabaşılı cahil travestileri" sümüklü mendil gibi bir köşeye iteleyiverdi.

Bu ortamdan, en büyük zararı kendi kitlesine veren, eşcinselliğe tamamıyla yabancılaşmış bir sahte eşcinsel hareket türedi. Bu hareket içerisinde eşcinsel bireylerin yanlızca eşcinsel olmaları tek başına yeterli veri sayılamazmış gibi, yanlarına türlü "izm"ler eklemeleri beklendi. Önceliğin salt sosyolojik alana verilmesi gereken bir mesele, zorla siyasallaştırıldı. Bu siyasallaşmanın kendi kahramanları doğdu elbet. Konunun dışında kalan eşcinseller ile gerçekleşen diğer aktiviteler dahi aşağılandı ve onların Türkiye'deki "gerçek eşcinselleri" temsil edemeyecekleri öne sürüldü. Bu "izm"leri kıçlarının kenarına etiket gibi yapıştıramayanlar, "tu ka ka" ilan edilirlerken, gün içerisinde 60 "izm" ile yaşamayı kendilerine görev belleyenler örgütlerin ideal bireyleri olarak kutsandı. Kutsanmakla da kalmadı, Türkiyeli eşcinseller adına açtıkları temsil bayraklarını adeta Türk bayrağını göndere çeker gibi bir şoven onurla şapkalarının üzerlerine çektiler. Onlar, Türkiye'deki eşcinseller adına söz söylemeyi kendilerine görev edindiler. Onlar sözde hepimizi "temsil" ediyorlardı. Bunu, bize sormadan yapıyorlardı.

Bu nedenleki Türkiye'de meselemiz hiçbir zaman tekil bağlamda bir "eşcinsellik" tartışması olamadı. Tek başına eşcinsel olmanın bu sözde aktivistlerin zihninde, yeteri kadar ciddi veri saylayamayacağı kompleksini öngörmek kolay. Halbuki, sağlayabilmeydi. Halbuki, meselenin ta kendisi olabilmeliydi bu. Olamadı. Eşcinsellik bizzat eşcinsellerin kendileri tarafından kör, topal ilan edilirken, sözde eşcinselleri temsil eden örgütlerin hiçbirisinden konunun merkezine inen derinlemesine bir sosyolojik kritik çıkamadı. Zira basit bir tahlille;

* Adına yaygaralar kopartılan bu eşcinseller kimdir?

* Eşcinseller ile eşcinseller adına söz söyleyen küçük bir grup arasındaki iletişimsizliği aşmanın yöntemleri nelerdir?

* Eşcinseller toplumdan ve devletten talep ettikleri hakların ne yönde olacağı konusunda dahi kendi aralarında bir konsensus'a varabilmişler midir?

* Örneğin; eşcinsel evlilikleri legal sayılsa dahi, büyük bölümü hala gizlilik hakkını kullanmakta olan Türkiyeli eşcinseller bu tür haklardan ne gibi bir fayda sağlayabilecektir?

* Konunun politik polemik ve şov boyutu kadar, gündelik yaşam sosyolojisi ve kültürel alanla kurduğu ilişki üzerine ne zaman düşünmeye başlayacağız?

* Eşcinsellik salt bir görünürlük meselesi olarak deşifre edilirken, gizlilik hakkını kullanan büyük muhafazakar kitlenin talepleri ne olacaktır?

* Tüm mal varlığını silah alımları için askeriyeye bağışlayan Zeki Müren'i sevdik de, Cemil İpekçi'yi sahiplenmek için ölmesini mi bekliyoruz?

Plastik yöntemlerle yaratılmış politik gündemlerin, politik polemikleri arasında öğütülüp duran bir eşcinsellik, kendi topluluğuna bu soruları hiçbir zaman yönetlemedi. Böylesi bir eşcinsellik en fazla, anarşizm kılıfının kenarına, antimilitarizm havlusunun köşesine, feminizm dantelinin ortasına kenar oyası olarak işlenebildi. Geride, eşcinselliğini yanlızca "eşcinsellik" olarak yaşayanların meseleleri, tabiri caiz ise sap gibi ortada kalıverdi. Bu büyük kitle yeterince eşcinselden sayılamadı, hala da sayılamıyor.

Bugün Türkiye'de hiçbir eşcinsel, yanlızca eşcinsel olması nedeniyle eşcinsel örgütlerden yarar sağlayamamaktadır. Mevcut örgütler, toplamı 25 kişiden oluşan ve model olarak Anavatan partisinin anarşist papatyalarını andıran bir yoksulluk içerisindedir. Bu yoksulluk, açlıktan kırılma noktasına gelmiştir.

Unutmamak gerekir ki, eşcinsellik öncelikle belirli bireylerden, ardından ise sosyalizmden, anarşizmden, antilitarizmden, feminizmden önce de vardı, sonra da var olacak.. Bir gün eşcinsellik tek meselemiz olduğunda, ancak o gün hepimiz orada olabileceğiz. Diğer türlü "party" yapmaktayız, ve partye partyden fazla anlam yüklemeye gerçekten gerek yok. Star olmak isteyen gitsin pop-star'a katılsın, benim de kimliğimi elalemin ağzına ciklet yapmasın, bir zahmet artık!

Sonuç olarak, judith Butler'ı ağızlarına sakız edenler, kendi islamfobik üretimleriyle dahi yüzleşemez halde iken, Taner Ceylan'da emek verip bu işin oryantalist resimlerini yapmakta ve şerefi ile satmaktadır. En azından yaptığı resmin adına "Onur Haftası" demeyerek imzasını atmaktadır. Son tahlilde daha ahlakidir. Sağa sola çamur ata ata ne günlere kaldık...

15 Haziran 2010 Salı

HEYDAY!!





Volkan Aslan, Antonio Cosentino, İnci Furni, Anna Heidenhain, Marisa Maza, Suat Öğüt, Gamze Özer, Tayfun Serttaş, İrem Tok, Yeni Anıt

Açılış / Opening 22.06.2010, saat 16.00 / 4pm

Atakent Kültür Merkezi Ümraniye

Taşınabilir Sanat / Portable Art

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti / Istanbul 2010 European Capital of Culture

.....................................

İstanbul’u, New York’u ve belki seni seviyorum, ama aslında bu şehirlerden hiçbirine gitmedim ve seni de tanımıyorum. Hong Kong’a gitmişsin, sevdim bunu. Dostun bana savaşma seviş diyor ve tamamen yanlış anlaşıldım gibime geliyor. Ayrıca elektrik santrallerine ve nasyonalizme de karsiyim, buna karşın Bukowski’yi severim, ama o ifadeler şu anda çamaşırhanede.

İnsanlar durmadan kendilerini anlatıyorlar: tercihlerini, en sevdikleri şeyleri, dünya görüşlerini ve inançlarını veya espri anlayışlarını. Bu itiraflar, tekstille kaplı göğüslerde, fermuarla ve düğmeyle kapanmamış o bomboş alana kazılmış olarak sokaklarda dolaşıyor. Her ne kadar trend oluşturmanın ve bu trendlerin etkisine açık olsalar da, artık tişörtler, bir moda unsuru olmaktan çok öteye geçti. Bu giysi parçası politik görüşlerin, kültürel ilgi alanlarını ve toplumsal hareketleri açıkça ifade etmenin bir aracı haline geldi. Belli bir arkadaş grubuna bir sosyal girişime ait olma ihtiyacını, ama aynı zamanda siktir git modunda bir toptan inkarı da dile getiriyor. Rengarenk baskılarla göze batan pozisyonların görüldüğü trazıyla bekarlara adapte edilen tişört artık sahibinin kimliğini belirleyen bir kitle ürünü oldu.

Pop kültürünün bir ikonu ve kolektif bir hafızanın imaj taşıyıcısı olarak tişört sadece nostaljiyi, uygunsuzları veya sosyal aidiyet veya sınıflandırma çabasını tarif etmekle kalmıyor, aynı zamanda çeşitli düşünce, fikir ve görüşlerin kamusal alanda fırtına gibi estiği dönemlerde de ifade özgürlüğü stratejilerini tanımlıyor.
Heyday projesi sokak kültüründen doğan ve sergi alanında gelişen bir sanat ortamı olarak tişörtü mercek altına alıyor.

....................................

I love Istanbul, New York, maybe you, but actually I have never been to any of those places and also I don't know you. You have been to Hong Kong and I like that. Your friend tells me to make peace, not war and I feel completely misunderstood. I am also against power plants and nationalism, while I like Bukowsky, but those statements are in the laundry right now.

People are constantly communicating themselves: their preferences, their favorites, their world views and convictions or their sense of humor. On the unbuttoned and unzipped free space right on the textile chest these confessions are walking around in the streets. T-shirts have become more than a fashion item, even if they are subjected to trends as well as setting them. This piece of cloth is a tool for the open expression of political beliefs, cultural interests, and social movements. It expresses the need to belong to a peer group, a social collective and at the same time its total denial in a fuck you mode. Adapted to the single one via multicolored prints in prominent positions the t-shirt is a mass product that shapes the identity of the owner.

As an icon of pop culture as well as image carrier of a collective memory, it not only describes nostalgia, misfits, or the effort of social belonging and classification, but also strategies of the expression of freedom of speech, when thoughts, ideas, and views storm the public space.

The Heyday project investigates the t-shirt as an artistic medium that develops throughout street culture and exhibition space.

www.altiaylik.blogspot.com