9 Kasım 2011 Çarşamba

1 Kasım 2011 Salı

Yazma Cesareti*

"The Courage to Write"ın yazarı Ralph Keyes diyor ki; "Kamuya açık bir şekilde yazan herkes psikologların performans anksiyetesi dedikleri bir durumla karşı karşıya kalır. Yazmanın verdiği kaygıyı inkar etmek, onu susturmak veya ortadan kaldırmak mümkün değildir. Kaygı, yazma sürecinin yalnızca kaçınılmaz bir sonucu değil, ayrılmaz bir parçasıdır. Başka insanların gösterecekleri reaksiyon konusunda kaygılanmak bir yazarı felçe uğratabilir".

7 Ekim 2011 Cuma

One to watch: Lana Del Rey



Lana Del Rey – also known as Lizzy Grant – was raised in Lake Placid, a town in New York state close to the Canadian border, which she describes enigmatically as "the coldest place on earth" and which sounds like somewhere David Lynch, who she cites as an influence, would set a TV series.

She is politely reticent about her childhood, mentioning two younger siblings and parents who are "fine" with her being a professional musician. A self-taught guitarist, Del Rey says that hip-hop was her first musical love, specifically Biggie Smalls and Eminem. Later, when she moved to New York to study metaphysics at college – she specialised in "working out whether we could mathematically prove God's existence" – she discovered Bob Dylan and Leonard Cohen. After striking up a friendship with the Spanish Harlem-based rapper Princess Superstar and moving to a trailer in New Jersey, Del Rey developed a love of Nirvana, an enthusiasm she still has today.

5 Ekim 2011 Çarşamba

Who was Maryam Şahinyan?

























WHO WAS MARYAM ŞAHİNYAN?

Maryam Şahinyan (1911, Sivas - 1996, İstanbul)


Maryam Şahinyan was born in 1911 at Şahinyan Konağı (Camlı Köşk), one of the most impressive civil structures in Sivas. Her grandfather, Agop Şahinyan Paşa, represented Sivas in the first Ottoman Parliament (Meclis-i Mebusan), established in 1877. Born with the social privilege inherent to a grandchild of a member of parliament, Şahinyan’s life took an unexpected turn when, as a child, she witnessed the historical events of 1915. Her family left behind the considerable real estate it owned in the region, including nearly 30 villages, five flour mills and Şahinyan Konağı, which was located in Sivas’ city center. Relocating to İstanbul via Samsun, the Şahinyans adjusted to the circumstances brought about by the Republican era, resettling in a modest apartment in Harbiye.

In 1933, Maryam’s father, Mihran Şahinyan, became a partner at the Foto Galatasaray studio in Beyoğlu - at the time managed by two Yugoslavian brothers. Typical to bourgeois children of the Imperial era, photography had been a hobby for Mihran growing up. Now, his childhood pastime would determine his family’s future, as Mihran worked at the studio to support them. At the time of Maryam’s mother, Dikranuhi Şahinyan’s, sudden death in 1936, the family’s limited finances were strained. While her brothers continued to pursue their educations, after completing primary studies at Esayan Armenian School, Maryam dropped out of Lycée Français Privé Sainte-Pulchérie during middle school to help her father at the studio. Learning the intricacies of studio photography over a couple of years, the young woman, in contrast to her siblings, developed a passion for her father’s work. By 1937, she decided to shoulder the financial burden of the family and manage the studio independently. As a woman studio photographer, Maryam was preferred by many female clients. The decision to take over the business thus proved advantageous for the studio under the conservative climate of the time. Maryam Şahinyan never married nor had children, and worked uninterruptedly in her studio, which ultimately moved across three Galatasaray locations, over her half-century-long career.

Armed with the wooden bellows camera she took over from a family that immigrated from the Balkans in the aftermath of the First World War and the black-and-white sheet film she continued to use until 1985, Şahinyan, in a sense, arrested time – both against the technological advancements photography was experiencing and contemporary trends. In the end, she created an unparalleled visual coherence without compromising her technical and aesthetic principles. Throughout her professional life, Şahinyan wore a white coat and black over-sleeves to protect her clothing. She had a good command of French and Italian, in addition to Turkish and Armenian, and she used all these languages in her work. Friends with nuns, Italian sirs, and clergymen who came to İstanbul to work in different institutions, as well as the kuyrs of the Armenian Kalfayan Orphanage and Anarat Hığutyun, she provided her services pro bono to these circles throughout her life. Under Şahinyan’s leadership, Foto Galatasaray witnessed various political periods, from the 1942 imposition of Turkey’s Capital tax to the war against Cyprus in 1974, as well as the demographic and socio-cultural transformations İstanbul underwent over the course of five decades. When she retired from the studio in 1985, Şahinyan left behind a unique visual archive made up of approximately 200,000 images. She passed away at her home on Hanımefendi Sokak in Şişli in 1996 and is buried in Şişli Armenian Cemetery.

























MARYAM ŞAHİNYAN KİMDİR?

Maryam Şahinyan (1911, Sivas - 1996, İstanbul)


Maryam Şahinyan, 1911 yılında Sivas’ın en görkemli sivil yapılarından Şahinyan Konağı’nda (Camlı Köşk) doğdu. Dedesi Agop Şahinyan Paşa, 1877’de kurulan ilk Osmanlı Parlamentosu Meclis-i Mebusan’da Sivas kentini temsil ediyordu. Milletvekili torunu olmanın sınıfsal ayrıcalıklarıyla dünyaya gelen Şahinyan’ın yaşamı, henüz küçük bir çocukken tanıklık ettiği 1915’in akabinde aniden değişti. Sivas’ın en köklü ve güçlü ailelerinden Şahinyanlar, bölgede sahip oldukları 30’a yakın köy, beş büyük un fabrikası, sayısız gayrimenkul ve kent merkezindeki Şahinyan Konağı’nı geride bırakarak Samsun üzerinden İstanbul’a sığındılar. Harbiye’de mütevazı bir apartman dairesine taşınan Şahinyanlar için, Cumhuriyet döneminin getirdiği yeni koşullar altında bambaşka bir süreç başladı.

Gençlik yıllarında amatör olarak fotoğrafla ilgilenen baba Mihran Şahinyan, ailenin geçimini sağlayabilmek için 1933 senesinde, Beyoğlu’nda Yugoslav iki kardeş tarafından işletilen Foto Galatasaray’a ortak oldu. Mihran Şahinyan’ın, imparatorluk yıllarında dönemin burjuva gençlerine özgü bir hobi olarak heves ettiği fotoğraf, bu büyük şehirde onun ve ailesinin geleceğini tayin edecekti. İlkokulu Esayan Ermeni Okulu’nda tamamlayan Maryam Şahinyan, orta öğrenimine devam ettiği Sainte Pulchérie Fransız Lisesi’nden maddi imkânsızlıklar nedeniyle ayrılarak babasına işlerinde yardım etmeye başladı. 1936’da annesi Dikranuhi Hanım’ın ani ölümünün ardından aile içerisinde yapılan iş bölümüne göre, eğitim için ayrılan kısıtlı imkânlar erkek çocuklar için kullanılacak, kız çocuklar ise babalarına ya da ev işlerine yardımcı olacaklardı. Kardeşlerinden farklı olarak erken yaşta babasından stüdyo fotoğrafçılığının tüm inceliklerini öğrenen Maryam Şahinyan, 1937 itibariyle tüm ailenin ekonomik yükünü omuzlayarak stüdyoyu tek başına işletmeye karar verdi. Bu durum, dönemin muhafazakar koşulları altında İstanbullu birçok kadın açısından tercih nedeni sayılarak stüdyoya çeşitli avantajlar sağlayacaktı. Yaşamı boyunca hiç evlenmeyen ve çocuk sahibi olmayan Maryam Şahinyan, yarım asırlık meslek hayatında, Galatasaray’da üç ayrı mekânda işlettiği stüdyosunda kesintisiz olarak üretmeye devam etti.

Birinci Dünya Savaşı sonrasında Balkanlardan göç eden bir aileden devraldığı körüklü ahşap fotoğraf makinesi ve 1985’e dek kullanmaya devam ettiği siyah-beyaz tabaka filmlerle Maryam Şahinyan, fotoğrafın geçirdiği tüm teknolojik dönüşümlere karşın teknik ve estetik prensiplerinde en küçük bir değişiklikliğe gitmedi. Meslek yaşamının ilk gününden son gününe dek beyaz iş önlüğü giymeye ve gömlek kollarını koruyan siyah kolcaklar kullanmaya devam etti. Türkçe ve Ermenicenin dışında iyi derecede Fransızca ve İtalyanca bilir, iş hayatında bu dillerin tümünü kullanırdı. Farklı kurumlarda görev yapmak üzere İstanbul’a yerleşen birçok rahibe, İtalyan sör, rahip, Ermeni Kalfayan Yetimhanesi ve Anarat Hığutyun kuyru ile yakın arkadaştı ve yaşamı boyunca bu çevrelere bila ücret hizmet verdi. Stüdyosunun aktif biçimde faaliyet gösterdiği süreçte, 1942 Varlık Vergisi’nden 1974 Kıbrıs Savaşı’na farklı siyasal dönemlere ve İstanbul’un 50 yıllık zaman diliminde geçirdiği demografik ve sosyo-kültürel dönüşümlere tanık etti. 1985 yılında yaşlılık nedeniyle stüdyosunu devrettiğinde, geride 200 bine yakın görüntüyü kapsayan İstanbul’un en emsalsiz görsel arşivlerinden birini bırakmıştı. 1996 yılında Şişli Hanımefendi Sokak’taki evinde hayata gözlerini yumdu. Mezarı, Şişli Ermeni Mezarlığı’ndadır.

30 Eylül 2011 Cuma

500 metrede büyük sonbahar

bugün çok erken uyanmak istedim. gün doğarken yazmak. üstelik başardım. belki de dünyanın en direnç gerektiren karşı koyuşu, 360 derece beyoğlu bombardımanı ile çevriliyken, perdeleri kapatıp yazmaya çalışmak. dışarısı çekici olduğundan değil, içerinin atmosferini de mahvettiğinden. beyoğlu'nda içeride olmak, hep ikilem. sabah 05:30, balkon kapısının aralığından aylardır olmadığı kadar temiz bir hava sızdı içeriye. yorganın üzerine attığım bacağımdan başlayarak tüm bedenimi yaladı. o havayı soluyarak uyandım güne. mis. gökyüzü saks mavisi, aylardır hiç olmadığı kadar. yüzümü yıkayıp geri dönene dek kaybolsada, son dakikalarına şahit olmak rüya. kuzey ışıkları. bugün ilk kez sokağa çıkarken ne kadar örtünmem gerektiğini bilemedim. nihayetinde kadife ceket, güneş gözlüğü kombinasyonuna budur diyerek daldım güne. şemsiyesiz. yayınevinden dönerken şiddetlendi yağmur. hıdivyal han ile garanti han'ın tam orta yerinde, birinden bir diğerine geçmeyi henüz başaramamış iken.. biraz hızlandım, hızlandı. biraz yavaşladım, hızlandı. durdum, daha da hızlandı. kader. o halde bugün ıslanmak istedim, doğa tüm bedenime dokunsun istedim, başıma aniden birşey gelmiş olsun bende işi gücü terkedip oracıkta teslim olayım istedim. öyle oldu. yürüyebileceğim kadar yavaş yürüdüm geriye kalan 500 metreyi bugün. belki de seneler sonra her daim koşar adımlarla katettiğim cadde de ilk kez salındım. herkesin saçakların altına sığındığı o en şiddetli anlarda, sanıyorum caddenin ortasında benim dışımda birkaç kişiden daha fazlası kalmamıştı. bugün ıslanmak ne güzel. telaşa kapılmadan, sonbaharla ilk gününde böylesine derinden kaynaşmak ne güzel. doğadan kopuşun, henüz mümkün olmadığına inandırıyor beni güzel sonbahar.

27 Eylül 2011 Salı

Figurative Essays on Post-colonialism

Figurative Essays on Post-colonialism

What are the signs that we have been able to put on Amin Maalouf's "Ports of Call," that feels unfinished? And now, how should we start to produce this ominous geography that different sets of eyes wake up to every day? What are the signs that should be used? Put more simply, for those of inside, with which signs does the Middle East start and end? If cyclical, how is the absolute transpired? Over which signifiers are the layers of perception between the two centers of memory founded? In other words, do we have such a prescription? Every passing day, more so, no.

Maybe, when returning to the ports with very different tools, that very lost image in our minds that fails to appear, is about the beginning and end of those very ports. This new "cultural game" that we learned to play with post-colonialism is tamed so that we are not reminded of a hundred years ago, but, it is just as obese, sovereign, voyeuristic and equally mad when in trouble. We should be careful. To seek refuge in similar ports from autonomous lands that lean on forests of cedar, to go on a sea journey that ends on the peripheries of Paris, to dictate the same cultures, to escape the same cultures, to remember the same culture as "mine," is more difficult today than ever before.

Now, trying to look at myself after having returned from the same point, it should be added that this is not an East-West dialectic. At least, it is not about directions that appear in my mind at the most dreary moment when I'm by the cultural debris. I'm just trying to seek ways of confessing the search for signifiers that are about me and delienated by me. I'm researching myself. Sometimes, I find.




Post-kolonyalizm Üzerine Figüratif Denemeler

Amin Maalouf’un yarıda kalmış hissi uyandıran “Doğunun Limaları” isimli başyapıtı üzerine bugüne değin hangi işaretleri koyabildik? Ve şimdi her sabah başka gözlerin önüne sereserpe uyanan bu tekinsiz coğrafyayı üretmeye hangi işaretleri kullanarak başlamalıyız? Daha yalın hali ile, biz içeridekiler için Ortadoğu hangi işaretlerle başlar ve de hangileriyle sonlanır? Döngüsel ise eğer, mutlaklığı nerede vuku bulur? Bu iki hafıza merkezi arasındaki algı katmanları, hangi göstergeler üzerine inşaa edilir? Kısacası, elimizde bu türden bir reçete var mı? Her geçen bir gün biraz daha fazla, yok.

Aynı limalara şimdi çok daha değişik aygıtlarla geri dönerken, belki de zihnimizde bir türlü beliremeyen en kayıp imge, o limanların başlangıç ve bitiş noktasına dair. Post-kolonyalizm ile birlikte oynamayı öğrendiğimiz bu yeni “kültürel oyun" her ne kadar bir yüzyıl öncesini hatırlatmayacak derecede uysallaştırılmış olsa da, en az onun kadar obez, en az onun kadar hükümdar, en az onun kadar röntgenci, başı derde girdiği anlarda ise en az onun kadar kuduz. Dikkatli olmalıyız. Sırtını sedir ormanlarına veren o özerk arazilerden, benzer limanlara sığınmak, Paris periferilerinde biten bir yolculuğa, o gemilerle çıkmak, aynı kültürlere hükmetmek, aynı kültürlerden kaçmak, aynı kültürü “kendim” olarak hatırlamak, bugün hiç olmadığı kadar zor.

Şimdi aynı noktadan geri dönerek bakmayı denerken kendime, ilave etmeli ki, bu bir Doğu – Batı diyalektiği değil. En azından altında kaldığım kültürel enkazın bu en hazin noktasında, zihnimde belirenler yönlerden ibaret değil. Kendime dair, sınırları benim tarafından çizilmiş bir gösterge arayışını, kendime itiraf etmenin yollarını deniyorum yalnızca. Kendi kendimi araştırıyorum. Zaman zaman, buluyorum.